1 Nisan 2012 Pazar

Tarihin Sonu ve Son İnsan, Francis Fukayama

Tarihin Sonu ve Son İnsan, Francis Fukayama, Simavi Yayıncılık,1993, İstanbul
Uluslararası ilişkiler ve liberal demokrasiler.

    Sözkonusu kitabın temelleri, yazarın 1989 yılında ‘’The National İnterest ‘’ dergisinde yayınladığı  ‘’ Tarihin Sonu mu?’’ başlıklı makalede atılmıştır. Hem Kitap hem de makale yayınlandığı zaman uzunca bir süre uluslar arası arenelarda tartışma konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir. 1992 yılında yayınlanan kitap özellikle Berlin duvarını yıkılması ile birlikte oluşan iyimserlik havasında yazılsa bile aradan geçen zaman zarfı içerisinde işlediği temalar itibarı ile güncelliğini korumaktadır.
    Tarihin sonu ve son insan başlığı yazarın kitapta hem tarihi hemde insanı geçmişten günümüze incelediği için verilmiştir. Kitap genel olarak liberal demokrasiyi insanlığın deneme yanılma yöntemi ile ulaştığı en son nokta olarak tanımlarken insanıda tarih içerisinde gerçekleştirdiği kabul görme mücadelesinin sonuna gelmiş olarak tanımlamaktadır. Liberal demokrasi içerisinde insanın artık yapmak zorunda kaldığı bir kabul görme mücadelesine gerek kalmadığı sözkonusu sistemin içinde insanların zaten birbirlerinin haklarına saygı gösterirken kabul görmenin kendiliğinden gerçekleştiği belirtilmektedir.
    Yazar kitabı yazarken düşüncelerini diyalektik kavramı ile anılan ünlü Alman felsefeci Hegel’in sistemi ile bütünleştirirken tarihten ve dünyamızdan pek çok örnekler vererek iddalarını desteklemeye çalışmıştır. Yazarın adı ile bütünleşen ‘’ tarihin sonu’’ kavramı ise daha önce Hegel ve Marks tarfından ortaya atılmış bir kavram olarak kitapta karşımıza çıkmaktadır. Tarihin sonu kavramı Hegel için liberal devletken, Marks için aynı kavram Komünist toplum olmuştur. Yazarın tercihi ise daha önce belirttiğimiz gibi Hegel’den yana olmuştur.
    Liberal demokrasiyi insanların yada devletlerin tercih etmelerinin temelini iki noktaya bağlayan yazar bu noktaları ekonomik nedenler ve kabul görme mücadelesi olarak açıklamıştır. Ayrıca kitapta insan yalnız ekonomik açıdan değil bir bütün olarak ele alınmış bu yapılırken de Hegel’in Materyalist olmayan tarihi esas alınmıştır.

    Kitap beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde evrensel tarih ele alınmış ve yeniden ele alınmasının gerekliliği üzerinde durulmuştur. Özellikle ekonomik sebeblerin Komünist sistemleri nasıl yerle bir ettiği güçlü gibi gözüken devletlerin pek çok zayıflıkları bünyesinde barındırdığı vurgulanmıştır.Otoriter devletlerin terörizmin kökünün kazınması, eski toplumsal düzenin yeniden kurulması, ekonomik kaosa son verilmesi gibi kendi koydukları sınırlı amaçlara ulaştıktan sonra, egemenliklerini sürdürmeyi gerçekleştiremez hale gelmeleri konusu incelenmiştir. Yine totaliter ve komünist sistemlerin tarih içerisinde ortaya koydukları sahte hedeflerin ve ortaya çıkan korku ortamının sayesinde bu ülkelerin nasıl devrilmek zorunda kalmış olduğu sorusuna da cevap verilmiştir. Dünyada  hem şimdi hemde gelecekte  meşru olabilecek tek politik sistemin liberal demokrasi olacağı konusu defalarca örneklerle açıklanmıştır.
    Birinci bölümde ayrıca özgürlük ve eşitlik ideallerinin Fransız ve Amerikan devrimlerinin esinlendirmesinden iki yüz yıl sonra da bu ideallarin yanlızca dayanıklı değil aynı zamanda yeniden yaşam bulabilir olduğu ispatlanmaya çalışılırken liberalizm ile demokrasinin aynı şey olmadığı ama birbirleri ile iç içe olduğu meseleleri incelenmiştir.
    İslam düşünce sistemin ise bir istisna olarak kabul eden Fukayama İslam devletlerinin liberal demokrasilerden uzak durmasının sebebini ise bu sistem içinde yaşayan insanların liberal demokrasiyi kendileri için en büyük tehdit olarak kabul etmeleri şeklinde açıklamaya çalışmıştır.
    İkinci  bölümde ise  Hegel ve Marks’ın aynı zaman Kant’ın tarihe bakış açıları üzerine çalışma yapılmış ve insanın gelişimine odaklı Evrensel tarih kavramı açıklanmaya çalışılmış bu yapılırken insan gelişen ve kazanımları olan bir varlık olarak tanımlanmlanmıştır Tarihle ilgili yapılan çalışmada tarih belirli bir yöne sahip mi sorusu cevaplandırılmaya çalışılmış bu sorunun cevabını yazar evet olarak vermiştir ve cevabını destekleyecek örnekler vermiştir.Yine sanayileşmiş bir toplumun modernlik öncesi bir noktaya gidip gitmek istemediği sorusu çerçevesinde kazanılan teknolojik ve ekonomik kazanımlardan hiçbir toplumun vazgeçmeyeceği, tarihin geriye çevrilemiyeceği konusu ele alınmıştır.Teknolojik olarak ortaya atılan kötü ütopyalardan, diğer bir deyişle çevresel felaketlerden yine teknolojik çare ve çözümlerle kurtulabileceği noktası da ayrıca vurgulanmıştır.
    İkinci bölümde ayrıca liberal demokrasiyi benimsemeyen kendi içine kapanan toplumların dünyadaki ticaret pastasından pay alamayacağı bu durumun ise ekonomik bir gerilemeye doğru götüreceği konusu tartılışırken örnek olarakta Güney Asya ülkelerinin liberal ekonomik parametreleri uygulayarak ekonomik olarak nasıl gelişmiş olduğu, ekonomik kazanımlarında demokrasiya yol açtığı meselesi ele alınmıştır. Diğer yandan Latin Amerika ülkelerinin içe dönük, kapalı ekonomik sistemleri tercih ederek ekonomik olarak iyi bir seviyeden nasıl kötüye gittikleri açıklanmıştır. Bunun yanında liberal ekonomiyi uygulayan totaliter rejimlerin ekonomik olarak demokratik rejimlerden daha fazla büyüdüğü bunun sebebi olarakta alt yapı yatırımlarının, insana ayrılan paranın totaliter rejim tarfından tasarruf yapılmak  maksadıyla kısılması ayrıca ele alınmıştır.İkinci bölümün sonunda demokrasi için demokratik insanların şart olduğu fikri öne sürülmüş ve insanı incelemek için bir kapı açılmıştır.
    Üçüncü bölümde yazar Hegel’in ortaya attığı ‘’ kabul görme mücadelesi ‘’ çerçevesinde efendi uşak ilişkisi ele alınmış ve insanlığın gelişiminin uşağın kendisini kabul ettirme mücadelesinde bulunarak gerçekleştirdiği teması üzerinde durulmuştur. Bu konu ile ilgili olarak yazar şu saptamalarda bulunmuştur;
       Saygınlık mücadelesinde hayatını ortaya koymaya hazır olmak hegelin tarih görüşünde çok önemli yer tutmaktadır.Çünkü hayatını ortaya koyarak insan, en güçlü ve en önemli iç güdüsüne, hayatını koruma ve sürdürme iç güdüsüne karşı koyabileceğini kanıtlar. Kojeve’in formüle ettiği gibi insandaki insani ihtiyaç, onun hayvani kendisini koruma ihtiyacına karşı zafer kazanmalıdır. Mücadele etmemin nedeni, başka bir insanın benim hayatımı ortaya koyduğumu ve bu nedenle özgür ve gerçek bir insan olduğumu kabul etmesini sağlamak istememdir.
Amerikan demokrasisinin temelinde yatan ve Bağımsızlık Bildirgesi’nde ve Anayasa’da somutlanmış olan ilkeler, Jefferson, Madison, Hamilton ve öteki Amerikan Kurucu Babalar’ın yazılarına geri gider; bunlar ise düşüncelerinin bir çoğunu Thomas Hobbes ve Jhon Locke’un liberal İngiliz geleneğinden türetmiştir.
        Hegel insanı, özgül onuru fiziksel ya da doğal belirlenmeden özgür olmasına bağlı olan ahlaki bir etmen olarak görür.Tarihin diyalektik gidişini ilerleten, bu ahlaki boyut ve bunun kabul görmesi uğruna mücadeledir.                   
         Eflatun thymos ya da “kararlılıktan”tan, Machiavelli insanın şöhret arzu etmesinden, Hobbes gurur ya da şöhret tutkusundan, Rousseau amour-propre’dan, Alexander Hamilton ün sevgisinden, James Madison hırstan, Hegel kabul görmeden söz etmiş, Nietzsche ise insanı “kırmızı yanaklı hayvan” olarak nitelendirmiştir.
                Thymos kavramı insandaki  bir tür doğuştan adalet duygusunu temsil eder ve bu anlamda bencil olmama, idealizm, ahlak, özveri, cesaret namus gibi erdemlerin psikolojik mekanıdır. Thymos bize değerlendirme ve değer biçme sürecinde güçlü bir duygusal dayanak sağlar ve insanlara doğru ya da haklıya ilişkin inançları uğruna en güçlü içgüdüleri aşma olanğı verir.İnsanlar kendilerine bir değer biçerler ve özellikle kendileri söz konusu olduğunda öfke duyarlar. Ama başka insanlara da bir değer biçme ve başkaları söz konusu olduğunda da öfke duyma yeteneğine sahiptirler. Bu özellikle birey kendisine haksız davranıldığını düşünen bir grubun üyesi ise geçerlidir; örneğin, kadınlar söz konusu olduğunda bir feminist yada kendi etnik grubu söz konusu olduğunda bir milliyetçi bundan etkilenir. Kendi adına duyulan kızgınlık bu durmda bütün sınıfa yayılır ve dayanışma duyguları doğurur.Kendinin ait olmadığı sınıflarlarla ilgili öfkenin örnekleride vardır. Amerikan iç savaşı öncesinden köleliğin beyaz karşıtlarının haklı öfkesi yada Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı dünya çapında duyulan öfke Thymos’un çeşitli ifade biçimleridir. Bu örneklerde öfkeye yol açan, ırkçılığın kurbanlarına, öfkelene kişinin görüşü açısından insan olarak gerçekte hak ettikleri değere uygun bir şekilde davranılmamasıdır.

            Günümüz Amerikan politikasında da kabul görme arzusunun hala etkili olduğunu gösteren birçok örnek bulunabilir. Örneğin pratikte hiçbir ekonomik öneme sahip olmamasına rağmen, kürtaj son kuşaktan bu yana son derece hassas bir sosyo-politik bir konu olmuştur. Kürtaj tartışmasında söz konusu olan ilk bakışta doğmamış bebeklerin haklarıyla kadınların hakları arasındaki bir tartışmadır. Gerçekte ise geleneksel ailenin görece onuru ve kadının buradaki rolü, karşı yanda ise meslek sahibi, kendine yeterli kadın onuru vardır. kavgada taraflar birbirlerine olan öfkelerini dile getirmektedirler.Ama öfkelerinin kendileriyle de bir ilgisi vardır.bu tip çatışmaları çeşitlendirmek mümkündür. O nedenle sivil hak ve özgürlüklere ilişkin bütün mücadeleler, ekonomik yanları olsada, temelde adalet ve insanlık onuru konusundaki farklı yaklaşımları kabul görmesi üzerine thymotik çatışmalardan başka bir şey değildir.
        Thymotik öfkenin ve kabul görme arzusunun komünizmin ekonomik krizine eşlik eden etkisini kavrayamazsak, devrimci olguyu bütün boyutları ile anlayamayız. İnsanları canlarını ve mallarını tehlikeye atarak hükümetleri düşürmeye iten şeyin, daha sonra tarihçiler tarafından  temel nedenler olarak tarif edilen büyük olaylardan çok, oldukça küçük ve görünüşte raslantısal gelişmeler olması devrimni gelişmelerin ilginç bir karakteristiğidir. Örneğin Çekoslavakya’da Sivil Toplum, Jakes başkanlığınsdaki komünüst hükğmetin daha önce liberalleşme sözü vermiş olmasına rağmen , Caclav Havel’i tutklatmasının getirdiği öfkeden doğdu. Kasım 1989’da bir öğrencinin güvenlik polisi tarafından öldürüldüğü söylentisi üzerine büyük insan yığınları Prag sokaklarını doldurdu. Daha sonra bu söylent,leirin doğru olamdığı ortaya çıktı. Diğer bir örnek Romanyadaki Çavuşesku rejimi aralık 1989 da çöktü . Rejimin yıkılmasına yol açan olaylar zinciri, Macar azınlığın hakları için mücadele eden TOKEŞ adlı bir rahibib tutuklanması üzerine Timisoara kentindeki protestolarla başlamıştı. Çoğu kez politik ve ekonomik yapılarda köklü dönüşümlere yol açan kapsamlı büyük olaylar, böylesi küçük cesur davranışlar olmaksızın hiçbir şekilde gerçekleşmezdi.
        İnsanın, kendisini ve başkasını sürekli değerlendiren ahlaki bir yanını sürekli olması, ahlakın özsel içeriği konusunda görüş birliği olduğu manansa gelmez. thymotik ahlaki benzerlikler dünyasında sayısız önemli ve önemsiz sorun üzerine sürekli takışma ve tartışmalar gündemdedir. O nedenle thymo, en alçak gönüllü ifadelerinde bile, her türlü insan çatışmasının kaynağını oluşturur.
        Tarihin sonunda ortaya çıkan homojen devlet, iki sütün üzerinde, ekonomi ve kabul görme üzerinde yükselir. Bu sonuca yol açan insanlık tarihi süreci, itici gücünü eşit oranda, hem modern doğa bilimlerinin ilerleyen gelişmesinde, hem de kabul görme mücadelesinde bulmuştur. Bu sütunlar sanayileşme ile liberal demokrasinin niçin bu kadar sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
        Ekonomik gelişme efendilik kavrayışını uşağın bilincine çıkarır. Uşak teknoloji sayesinde doğaya ve iş disiplini ve eğitim sayesinde kendisine hükmedebileceğini keşfeder. Bir toplumun eğitim düzeyi yükseldikçe, uşaklar kendilerinin köle olduğunu ve efendi olmayı yeğlemek gerektiğini giderek daha açık olarak görür ve öteki uşakların kendi bağımlılık durumlarına ilişkin görüşlerine daha açık hale gelirler. Gerek hristiyanlık gerkse komunizm her ikiside hakikatın belli parçalarını içeren uşak projeleriydi.
Dördüncü bölümde yazar rasyonel kabul görmenin en güzel biçimi olarak tanımladığı liberal demokrasiyi devlet düzeyinde incelemiş ve gerçeklik kavramını örneklerle açıklamıştır. Dünyada tüm ülkelerin liberal demokrasiye neden geçemediklerini dört alt başlık altında irdelemiştir.
Tarihin sonunda artık liberal demokrasinin ciddi rakiplari kalmamıştır. Geçmişte birçok insan; monarşi, aristokrasi, teokrasi, faşizm, komunizm, totalitarizim yada kendisinin inandığı şu yada bu ideolojiden daha aşağı olduğunu düşündükleri için liberal demokrasiyi reddediyorlardı. ama buğün en azından İslam dünyası dışında, liberal demokrasinin en mantıklı biçimi olan , yani rasyonel arzunun ya da rasyonel kabul görmenin en iyi gerçekleştiği devlet biçimi olduğu konusunda genel bir mutabakat vardır. Bu mutabakata rağmen neden tüm ülkeler demokratik değildir. Bunun cevabını 4 başlık altında incelemek mümkündür;
1-    Bir ülkenin ulusal etnik ve ırksal bilincinin çapı ve karakteriyle ilgilidir. Çeşitli nufus guruplarının milliyetçilik yada etnik aidiyetinin, kendilerini aynı ulusun üyesi olarak hissetmeyecek ve öteki grubun haklarına saygı göstermeyecek kadakr güçlü gelişmiş olduğu bir ülkede demokratik bir sistem pek kurulamayacaktır. Örneğin eski SSCB gibi.
2-    İkinci etken dinle ilgilidir. Din kendi başına özgür toplumlar yaratmış değildir; liberalişzmin ortaya çıkması için amaçlarını dünyevileştirerek hristiyanlığın bir bakıma kendi kendini ortadan kaldırması ile gerçekleşmiştir.  Bu Protestanlığın ortaya çıkması ile  yapılabilmiştir. Ama Ortodoks ve fundamentalist İslam insan yaşamının bütün alanlarını, özel, kamusal ve bütün politik yaşamı düzenlemek isteyen totaliter dinlerdir. Liberal demokrasinin çağdaş İslam dünyasındaki tek uygulama örneği 20 ‘nci yy ın başlarında islami mirası dünyevi toplum yararına reddetmiş olan ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye  Cumhuriyetidir.
3-    Üçüncü engel büyük çaplı sosyal eşitsizlikler ve insanların devlet karşısındaki buradan kaynaklanan tutumlarıdır. Zorba ve tembel efendilerin karşısında, özgürlüğüne ilişkin hemen hemen hiçbir tasarımı olmayan korkulu ve bağımlı bir köleler sınıfı duruyordu. Bu efendiler ve uşaklar varlıklarını bazı ülkelerde daha saf ve köklü olarak sürdürdüklerinden dolayı Brezilya ,Peru gibi teke tek sınıfların düşmanca karşı karıya duruduğu ve her sınıfın yalnızca kendi esenliğini düşündüğü belirgin hiyerarşik toplumsal yapıları miras almıştır.
4-    Son kültürel etken olarak; bir halkın bağımsız olarak sağlıklı sivil toplum; devlete dayanmadan Tocqueville ‘in birleşme sanatını icra edebileceği bir alan yaratma yeteneği ile ilgilidir. Eğer insanlar şehirlerinde, kasabalarında, meslek örgütlerinde ya da üniversitelerinde kendi kendilerini yönetebiliyorsa ,bunu ulusal düzeyde de başarmaları çok büyük olasılıktır.
    Belirgin bir çalışma ahlakına sahip insan (Japonlar) yada bir halkı yalnızca geleneksel liberal ekonomi kuramının katı yaratıcı kavramlarıyla betimlemek gerçekte çok zordur. Özdeğer duyguları, ne kadar sıkı çalıştıklarına, ve başka insanların gözünde sahip oldukları saygınlığa bağlıdır. Hatta maddi durumlarından bile, bununla bir şeye başlayacaklarına inandıkları için değil, bu kendilerine saygınlık sağladığı için hoşnutturlar. Çünkü mal ve mülklerinin tadına varacak zamanları yoktur, yani çalışma, bu kişilerde arzudan çok thymos’un tatminine hizmet eder.
Gerçekliğin asıl babası Machivellidir. Bu düşünür insanını, filozofların nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin tasarımlarına değil, gerçekte nasıl yaşadığına bakması gerektiğini söylemiştir.
        Bütün politik gerçeklik kuramları, güvensizliğin uluslar arası sistemin evrensel ve ebedi bir özelliği olduğu varsayımından yola çıkar.
    Bütün devletler güç peşinde koşuyorsa o zaman bir savaş olasılığı tek tek devletlerin saldırgan davranışlarından çok  devletler sisteminde bir güç  dengesi olup olmadığına bağlıdır.
    Gerçekli kuramından bir dizi politika kuralı türemiştir.
        İlk kural: uluslararası güvenlik sorunu ancak potansiyel düşmanlar arasında bir güç dengesi varsa çözümlenebilir.
    İkinci kural: dostları ve düşmanları ideoloji ya da iç politik rejimlerinden çok güçlerine göre seçmek gerektiğini söyler.
    Üçüncü kural bir devlet adamının tehdit değerlendirmesi yaparken niyetlerden çok askeri potansiyele bakması gerektiğini söyler. niyet ne olursa olsun niyetler bir gecede değişebilir ama top tank sayısı bir gecede değişmez.
    Bu bölümden çıkarılacak en önemli nokta dış politikada ahlakçılığa kesinlikle yer olmadığıdır.     Gerçeklik faktörü ikinci dünya savaşı sonrası yukarıdacsayılı sebeplerden dolayı rusyanın karşısına NATO’ nun kurulması ihtiyacını gündeme getirmiştir.
    Gerçeklik kuramına göre uluslar arası devletler sisteminde tehdit saldırı ve savaş her zaman mümkündür. bu bi conditio humana insanlık durumudur; kökleri insanın değişmez doğasındadır. ve bu nedenle değişik insan toplumu biçim ve tiplerinin ortaya çıkması ile değişecek değildir.
Beşinci bölümde yazar geçmişten günümüze kabul görme mücadelesi içerisinde bulunan ve bu mücadelenin sonuna gelmiş olan son insanın özellikleri tasvir edilmiştir.Yazara göre liberal demokrasi yalnızca arzu ve akıldan oluşan, tymos yoksunu belkemiksiz insanlar yaratmaktadır.
İçinde insanların (sınıfların) kabul görme uğruna birbirleriyle ve emeklerliyle doğaya karşı mücadele ettiği gerçek anlamda tarih, Marx’a göre “zorunluluk alemi”dir.; bunun ötesinde, (birbirlerini önkoşulsuz kabul eden) insanların karşılıklı mücadele etmediği ve mümkün olduğu kadar az çalıştığı “özgürlük elemi “başlar. Alexandre Kojeve, Hegel Okumasına Giriş

Hegel’e göre evrensel ,homojen devlet uşakları kendilerinin efendisi yaparak, efendi –uşak ilişkisindeki bütün çelişkileri ortadan kaldırır. Efendi artık, yalnızca tam bir insan sayılmayan yaratıklar tarafından kabul görmekten kurtulur. ve uşaklarda insan olarak kabul görmeye başlar. her birey özgür ve kendi değerlerinin bilincinde olarak , bütün öteki bireyleri, tam da bu özellikleri nedeniyle kabul eder. Efendi uşak arasındaki karşıtlık ortadan kalktıktan sonra, her iki taraftan da geriye kalanlar, efendinin özgürlüğü ile uşağın çalışması oldu.
Doğu Avrupa, Çin ve Sovyetler Birliğindeki insanların yaptığı gibi, hakları olmayan insanların hakları uğruna mücadele ettiği kesinlikle doğrudur.
Tarihin sonundaki son insan bir dava uğruna hayatını tehlikeye atmayacak kadar akıllı. Tarihin, insanların Hristiyan ya da Müslüman, Protestan ya da Katolik, Alman ya da Fransız; hangisi olacakları uğruna mücadele edip durduğu anlamsız kavgalarla dolu olduğunu biliyor. Tarih, insanları kahramanca eylemlere ve büyük özverilere esinlendirmiş sadakat ödevlerinin, şarlatanca ön yargılardan başka bir şey olmadığını göstermiş oluyor. Modern, aydın insanlara, evlerinde oturup ne kadar hoşgörülü ve duru oldukları için birbirlerini kutlamak yetiyor.
İnsanın tarihin sonunda kaybolması o nedenle kozmik bir felaket değildir: Doğal dünya ezelden beri varolmaya devam eder ve o nedenle bu biyolojik bir felaket de değildir: insan hayvan olarak doğayla ya da varlıkla uyum içinde yaşamaya devam eder. Yok olan, gerçek anlamda insan yani varolanı reddeden eylem ile yanılgı ya da, genel olarak nesnenin karşısında yer alan öznedir.
Tarihin sonu, savaşların ve kanlı eylemlerin sonu olacaktır. İnsanlar amaçları konusunda görüş birliği içinde olacakları için mücadele etmek için bir neden kalmayacaktır.
Romanya’da Çavuşesku’nun Securitate’sine karşı mücadele eden devrimciler Tienanmen  Meydanı’nda tankların önüne dikilen kahraman öğrenciler ve ulusal bağımsızlıkları için Moskova’yla kapışan Litvanyalılar en özgür dolayısıyla en insan yaratıklardı. Onlar eski uşaklardı.
Tarih sonrası Avrupanın büyük bölümünde dünya şampiyonları milliyetçi arzular için önemli bir sibop olarak askeri rekabetin yerine geçmiştir.Kojeve bir keresinde bu kez çok uluslu futbol takımı olarak Roma İmparatorluğunu yeniden kurmak istediğini söylemişti. Mücadelenin savaş gibi geleneksel biçimlerinin mümkün olmadığı ve genel maddi refahın ekonomik mücadeleyi gereksiz kıldığı yerde thymotik insanlar kendilerine kabul görme sağlayan (dağcılık, uçuculuk, paraşütçülük, maraton vb gibi son derece riskli boş zaman etkinlikleri) başka içeriksiz etkinlikler aramaktadır.
Günümüzde yurttaşlık hakları en iyi şekilde “aracı kurumlar” olarak adlandırılan siyasi partiler, özel girişimler, sendikalar, dernekler, meslek birlikleri, okul aile birlikleri vb ile kullanılmaktadır.
Günümüz  Amerikan ailesinde görülen yüksek boşanma oranları ve anne babanın otorite kaybı gibi birçok sorun aile üyelerinin son derece liberal bir anlayışa sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durumda ailenin yükü sözleşmenin taraflarından birisi için beklenenden fazla olduğunda bu üye sözleşme koşullarını değiştirmektedir.
En büyük birleşme olan devlette de liberal ilkeler bir ülke için yaşamsal önem taşıyan yüksek yurtseverlik biçimlerini tahrip edebilir. Aydınlamış öz koruma ilkesine dayalı bir devlet için hiç kimsenin ölmek istememesi liberal kuramın bilinen bir zayıflığıdır.
Liberal demokrasiler kendi kendilerini taşıyamazlar.Bağımlı oldukları topluluk yaşamı liberalizimden farklı bir kaynağa sahip olmak zorundadır.                           
Hegel’e göre hakiki yurttaşın ayırtedici özelliği ülkesi için ölebilmektir. O nedenle tarihin sonunda devlet askerlik görevini kaldıramaz ve savaş yapmaya devam etmelidir.İnsanın efendisi olarak ölüm korkusu eşi bulunmaz bir kuvvettir. Ölüm korkusu insanı bencillikten kurtarabilir ve ona yalıtlanmış bir atom olmadığını, ortak ideallere dayalı bir topluma ait olduğunu hatırlatır.
Liberal demokrasi içinde hiçbir hükümet biçimi hiçbir sosyo-ekonomik sistem bütün yerlerdeki bütün insanları hoşnut edemez. Bunun nedeni demokratik devrimin henüz tamamlanmamış olması ve bütün insanların henüz özgürlük ve eşitliğe kavuşmamış olması değildir. Tam tersine hoşnutsuzluk tam da demokrasinin kesin zafer kazandığı yerde ortaya çıkmaktadır. Hoşnutsuzluk, Özgürlük ve eşitsizlik yüzünden çıkmaktadır. Ve hoşnutsuz olanlar her zaman tarihi yeniden başlatma isteğini duyacaklardır.

Umrandan Uygarlığa, Cemil Meriç

Umrandan Uygarlığa, Cemil Meriç, Ötüken Yayınevi, 1974,İstanbul
Uygarlık kavramına ışık tutularak 70'li yıllardaki batılılaşma-çağdaşlaşma-uygarlık tartışmaları ve kültürel yozlaşma anlatılmaktadır.
        Bütün Kur'an'ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani, İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın! Zavallı Türk aydını... Batılı dostları alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev papağanlaşır. "Çağdaşlaşmayla batılılaşma arasındaki fark" ne demek? Batılılaşma miti eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye, daha doğrusu aynı nâzenin taze bir makyajla arz-ı endâm etti: çağdaşlaşma. Intelijansiyamızın uğrunda şampanya şişeleri patlattığı bu ihtiyar kahpe, Tanzimat'tan beri tanıdığımız Batı'nın son tecellisi. Çağdaşlaşma, karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Rezil, çünkü tehlikesiz, masum, tarafsız bir görünüşü var. Çağdaşlaşmanın kıstası ne? Hippilik mi, bürokrasi mi, atom bombası imal etme gücü mü? Çağdaşlaşmak, elbette ki Avrupalılaşmaktır. Avrupalılaşmak, yani yok olmak. Avrupa bizi çağdaş ilan etti, Avrupa, daha doğrusu onun yerli simsarları. Zira apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız, düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. İki yüzyıldır bir anakronizm'in utancı içindeyiz, sözüm ona bir anakronizm. Haykıramadık ki, aynı çağda muhtelif çağlar vardır. Çağdaşlık, neden Hıristiyan ve kapitalist Batı'nın abeslerine perestiş olsun? Fani ve mahalli abesler. Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi tarihine ihanet etmek ve köleliğe peşin peşin razı olmak değil midir? Çağdaşlaşmanın halk vicdanında adı da asrîleşmektir, asrîleşmek yani maskaralaşmak, gavurlaşmak.
Hangi Batı
    Çapkın, çakırkeyif, derbeder bir üslup. Şımarık, atak, serazad bir zeka. Kırdırdığı zaman bile sevimli. Hangi Batı bir facianın hikayesi: iki yüzyıldan beri kurbanı ve kahramanı olduğumuz bir facianın. Bu milli dram, şairin kalemiyle 'féerique'leşmiş. Düşüncelere gelince...Bu haşarı üslup, düşünce yumağı ile oynayan sevimli bir kedi yavrusu: koşuyor, zıplıyor, saklanıyor, tekrar fırlıyor bir köşeden. Kâh açılıyor, kâh düğümleniyor yumak. Arada bir koptuğu da oluyor.
'Çağdaşlaşma'yla batılılaşma arasındaki fark' ne demek!
    İlhan, çağdaşlaşmak 'sorununu', 'çağdaş yöntemlerle ulusal uygarlık bileşimi yapmak' diye alıyor. Çağdaş yöntem ne demek! Başka bir medeniyetin hazırladığı, başka bir medeniyetin hakimiyet kurmasına yarayan karanlık güçlerin bütünü değil mi! Bu yöntemler, ülkeden ülkeye aktarılabilir mi! Çok titiz, çok sabırlı bir ayıklamadan geçirilmeleri, ehlileştirilmeleri gerekmez mi! 'Ulusal uygarlık' ağacına nasıl aşılayacağız bu yöntemleri! İki yüzyıldan beri aşılamaya çalışmıyor muyuz! Çağdaşlaşmak belli tedaileri olan bir kelime, cıvık, sinsi, kaypak,
    Sevimli şair, felaketlerimizin kaynağını araştırırken Tanzimat ve sonrası, bize, Batılıların önerdiği ve denetlediği bir batılılaşma düzenidir diyor. Bu düzen imparatorluğu batırmış, çünkü endüstrileşmeyi sağlayan değil, engelleyen bir tutum içermektedir. Şüphe var mı! Dört kıtayı sömürerek palazlanan kapitalizm canavarı, bindiği dalı kesecek değildi ya! Sonra hatalarımızın altını çiziyor İlhan: 'Bir kere yaptığımız batılılaşmak değildi, ikincisi Batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü Batı'nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.' Bu şahane tespitlere bazı müdahaleler yapalım: yaptığımız batılılaşmak değildi, çünkü batılılaşamazdık.. Batı bizim sandığımız gibi değildi, iddiasına gelince hem doğru hem yanlış. Biz kimiz! Ã'tıf Efendi mi, Sadullah Paşa mı, Fuat Paşa mı... Emin Bülent mi, Celal Nuri mi, Abdullah Cevdet mi!
    Batı'nın çıkmaza saplandığını ispat için, Batı yazarlarından fetva getirmeye lüzum var mı! Ne de olsa İlhan da bizden, yani Avrupalı. Önsözün kefere isimleriyle bitmesi hastalığın vehametini göstermiyor mu!
    Birinci bölüm: ' Neuilly'de bir Pencere'. Bir şiir başlığı değil mi! Vaitkâr ve cazip. İlhan bir hatırasıyla giriyor bölüme: 'Genç bir ozan hatırlıyorum. Yumruğunu göğsüne vura vura 'Ben, demişti, Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve Batılı bir ortama aidim ben''. Bu parçalanışın başka bir milletin tarihinde benzerine rastlayamayız. Sadullah Paşa'nın Paris perdesi... Genç Osmanlılardan, genç sosyalistlere kadar bütün Türk aydınları bir hıyanet psikozu içindedir...Bu bir alınyazısı mı! Yani, haşin ve kaçınılmaz bir muayyeniyet mi söz konusudur! Elbet. İmparatorluğun yükseliş devrinde aydın, toplumun herhangi bir ferdidir, zevkleri ile, zilletleri ile, mukaddesleri ile, acıları ile... Kadıdır, müftüdür, tahribat katibidir vs. Toplumun herhangi bir ferdiyle aynı camide namaz kılar, aynı kahvede dinlenir, aynı sofrada yemek yer. Ne imtiyazı vardır, ne imtiyaz peşindedir. Tanzimat'tan sonra durum değişir. Aydın, kendi tarihinden koptuğu ölçüde aydındır; kendi tarihinden, yani kendi insanından. Batı'nın temsilcisi olduğu ölçüde aydın. Batı medeniyetine bağlanmak, deri değiştirmekle olmaz. Daha köklü, daha uzvî bir istihale gerek. Aydın, bu istihaleyi başardığı, yani ihanette muvaffak olduğu ölçüde benimsenir Batı tarafından. Padişah halktır. Gerçi, o da hastalığa yakalanmıştır. 'Frengi hastalığı'na, ama yine de halk. Bâbıâli, Reşit Paşa'dan itibaren Avrupa'yı temsil eder. Saraydan da, halktan da kopmuş bir bürokrasi. Aydın da bir bürokrattır: o da mütevazı bir temsilcisi bulunduğu içtimai zümre gibi şöhret ve itibarını yeni efendilerine, yani Avrupa'ya borçludur.
    İdeololoji, hakim sınıfları, hakim sınıfın ideolojisidir, diyor kitap. Hakim sınıf: İngiliz, Fransız burjuvazisi. Padişah son mukavemet kalesi. İstese de istemese de, kalabalığı korumak mecburiyetindedir. Bâbıâli, bir hân-ı yağma grubu. Halkla en küçük bir teması yok. Batan bir gemide... Ve ufukta rüyaların en muhteşemi: Avrupa. Aydın, kadın gibidir, hercai, kaprisli, tembel. Azgın iştahları vardır. Avrupa, memnu meyveleriyle karşısındadır, dudaklarında büyüleyici bir tebessüm, şarkılar fısıldar ona, davetkar şarkılar. Yüzlerce mektep, binlerce keşiş, elçiliklerle balolar, ekalliyetler, ikide bir Beyoğlu'nu zevk panayırı haline getiren şuh aktrisler ve... mürebbiyeler (Hasan Sabbah'ın cenneti kaç para eder! ). Bu kesif hücum karşısında, o dev cüsseli ve dev iştihalı intelijansiyamız nasıl dayanabilirdi!
    Halk mâziye çivili. Bu, ahmakça bir taassup değil, insiyakî bir nefis müdafaası. Aydınların ihanetini biliyor. Korkuyor ve seziyor ki, hayatını idame ettirmenin tek şartı hareketsizlik Bir başka lisan konuşmaktadır aydınlar, halktan nefret etmektedirler. Padişahı, kendilerini dünya zevklerinden ayıran bir hâil olarak görmektedirler. Padişah olmasa, Avrupa'nın emrinde ve Avrupa'nın inayetiyle Türkiye'yi kendileri yönetecek. Kalabalığı savaşa hazırlamak mı, ne savaşı! Kalabalık Caliban'dır, sevimsiz, pis, ahmak Caliban.
    İntelijansiya, ülkesiyle her türlü bağlarını koparmış. İlhan doğru söylüyor. Okumak kopmaktır. Okuduğumuz ölçüde yabancıyız. Şairi dinleyelim: 'Yeni Türk sanatçısı, kendisini Batılı diye alır. İçinde yaşadığı toplumu doğulu diye küçümser. Küçük aydınlar, hatta biraz gözü açık mahalle kızları, yalnız çeviri roman okumakla, Türk filmlerine gitmemekle, basbayağı övünürler. Büyük şehirlerimizin, o Allah muhafaza, sanat çevrelerinde Fransa resmi, İngiliz şiiri, Rus müziği, İtalyan sineması herhangi bir Türk sorunundan önce konuşulur. Sonra, Pondiché'den, Antiller'den söz ediyor yazar. Ve oklarını aydın kardeşlerinin iman tahtasına saplıyor insafsızca: 'Antilli yazar, halkına olmayan bir geçmiş bulmaya çalışadursun, biz rahatça var olan, hem de nasıl var olan, koskoca bir geçmişe sövmekteyiz. O kadar ki, yeni, Batılı, üstelik de ilerici sandığımız bir yazara, elin Bulgar'ı sizin klasikleriniz nedir, diye sorunca bizim klasiklerimiz yoktur, cevabını alır. Konuşan şiirin ta kendisi, şiirin yani mâşeri vicdanın. Sonra yine nesre geçiş, nesre yani ukalalığa. Bir alay kefere ismi, sevimsiz ve lüzumsuz. Şahin, hep aynı yükseklikte kanat çırpamıyor. Ama bir kanat darbesiyle tekrar yükselebiliyor hakikata: 'Yok, yok, genç sanatçı Batılı olmanın Türk olmamak demeye gelmediğini anlamalıdır. Uygarlığımızı değiştirmek ne lâf! Türk'üz, Türk kalacağız.
    Uygarlığımızı çağdaş ölçülerle yeniden değerlendirmesini bileceğiz ( biraz karanlık değil mi! ). Batılılık bu (neden batılılık olsun, insanlık). Yoksa yarım yırtık bir yabancı dil belleyip bir yabancı uygarlığın kuyruğuna eklenmek değil'.
    Az sonra, şairin çok şairane bir hayretiyle karşı karşıyayız. Bir orta mektep tarih kitabında, Sümerleri, Hititleri hatta Etrüskleri bulamayınca afallıyor. Unutuyor ki tarih düpedüz bir ideolojidir. Avrupalının yazdığı tarih, Hristiyan Avrupa'nın gururunu okşayacak bir masallar yığınıdır. Hele orta mektep seviyesindeki tarih! Her içtimai sınıfın, her milletin, her medeniyet camiasının kendine göre bir tarihi vardır, hatta her tarihçinin diyecektim. Şairin elinde kelimeler zaman zaman, karanlıkları aydınlatan birer şimşek parıltısı oluveriyor. Yeni roman, gerçeküstücülük vs. hep belli bir bünyenin hastalıkları. Biz mecbur muyduk bunları ithale! İlhan doğru söylüyor: ' Türk edebiyatının en önemli sorunu, bugün için bir öz kişiliğini bulma sorunudur'.
    İkinci bölüm: 'Kuşku Kapısı'. Yalanla beslenen bir neslin ızdıraplarıyla karşı karşıyasınız; ızdırapları, isyanları ve arayışlarıyla. 'Yirmi yıldır her toplumsal sınavda çaka çaka başımız döndü' diyor şair. Sonra, intelijansiyamızı Baytekin'in uşağı Kolu'ya benzeterek faciayı bir mizaha beşerileştiriyor. Severek okuyacaksınız o sayfaları. Asırlık faciayı üç kelimeye hapsetmiş: 'Uşaklaşmayı uygarlaşmak sanmak'. Sonra coşuyor İlhan ve yeniden bir vicdanın sesini duyuyorsunuz: 'Çinhindi'nde tam Fransızlaşmak, tam Amerikalılaşmak için nasıl bir takım Kolu'lar çekik gözlerini ameliyatla düzeltmeğe uğraşıyorlarsa, sen de tut dilini iğdiş et, sanatını imge düzenini boz, ses uyumunu kır, sonra da artık Batılı oldum diye övün! Seni beğense beğense tek kişi beğenir: Avcı Baytekin' Nur ol aziz şair!
    Birden Metternich'in öğüdünü hatırladım; tarihin derinliklerinden gelen bir dost sesi:
    Devlet-i Aliyye günden güne zayıflamaktadır. Niçin saklamalı: Onu bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma gelir. Temellerini III. Selim'in attığı bu zihniyeti, derin cehaleti ve sonsuz hayalperestliği yüzünden, II.Mahmut son haddine vardırır. Babıali'ye tavsiyemiz şu: hükümetinizi dini kanunlarınıza saygı esası üzerine kurun. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdraklerinizi düzene sokun, ıslah edin. Ama yerine, size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Türk kalınız. Avrupa'nın temel kanunları, Doğu'nun örf ve adetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler'.
Umrandan Uygarlığa
    Muhtevası çağdan çağa, ülkeden ülkeye, yazardan yazara değişen kaypak ve karanlık kelime : 'civilisation'. Batı irfanının ikiyüz yıldır sabit bir tarife hapsedemediği bu ele avuca sığmaz mefhumun hayat hikayesine kısaca göz atalım.
    Avrupa dillerinde zarafeti, çelebiliği -kısaca medeniliği ifade eden kelime 'police' idi. 'Police' XVII. Asırdan itibaren bugünkü mânâda kullanılmaya başlanır: Zaptiye. Ve yerini yeni bir kelimeye bırakır: 'Civilisation'. Aydınlıklar çağının ümitlerini dile getiren, terakki inancını bayraklaştıran iki kelime bu. İnsanlık düşe kalka ilerleyen bir kervandır. Avrupa: kılavuz. 'Civilisation' dünyaya yayıldıkça savaşlar sona erecek, sefalet kölelik ortadan kalkacaklar. Bir gerçekten çok, bir amaç.
    Her insan topluluğunun kendine göre bir medeniyeti vardır, az veya çok zengin, az veya çok eski bir medeniyet. Milletlerin üstünlük iddiası zavallı bir vehim, bir kendini beğenmişlik.  Ama Batı intelijansiyası imtiyazlarıyla sarhoş, şımarık bir çocuktur. İlmin ifşalarına ancak işine geldiği zaman ve işine geldiği ölçüde itibar eder. Evet... birçok medeniyetler vardır dünyada, medeniyet daha doğrusu medeniyet müsveddeleri. Gerçek medeniyet Hıristiyan medeniyetidir, kapitalizmdir, sosyalizmdir.
    Almanlar 'civilisation' mefhumunu 'kultur'la karşılar. Kelimeyi Amerikanca'ya sokan Tylor'a (1871) göre kültür ve medeniyet: 'İlimleri, inançları, sanatları, ahlakı, kanunları, âdetleri ve insanın toplum hayatında kazandığı değer kabiliyet ve alışkanlıkları kucaklayan girift bir bütündür'. Amerikan 'culture'u Almanca 'kultur'a cihanşümullük sağlar; Avrupa'nın bütün dilleri benimser kelimeyi. Yalnızca Fransızca 1930'lara kadar bu nevzuhur kültüre itibar etmez, kendi 'culture' ve 'civilisation'una sadık kalır. Yeni kelimenin Alman veya Amerikan içtimai ilimlerine büyük bir vuzuh getirdiği de iddia edilemez. Bir bakarsınız kültürle medeniyet aynı mefhumun iki ayrı ifadesi, bir bakarsınız aralarında dağlar kadar fark var. Kimine göre kültür, insanın olgunlaşmak için harcadığı çaba; medeniyet, dünyayı değiştirmek için giriştiği hareketler; biri amaç öteki araç. Kimine göre iki mefhum arasında yalnız bir hacim farkı var. Kimi, 'Ne münasebet, diye sesini yükseltir. Almanca 'kultur'u İngilizce ve Fransızca'ya maddî medeniyet diye çevirmeliyiz'.
    Bizim için kültür, yakın zamanlara kadar 'hars'tı. Antropologlarımız Amerikan irfanını yurdumuza cömertçe taşıyalı beri kültürden ne anlayacağımızı şaşırdık. İrfan değil bu kültür, maarif değil, galiba medeniyet de değil. Peki, ne! Ama...önce civilisation'u tanıyalım.
    Civilisation, lugat hazinemize Reşit Paşa'nın armağanı, Batı'nın bir çok mefhum ve müesseseleri gibi. Paşa, Paris'ten yolladığı resmî yazılarda (1834) Türkçe karşılığını bulamadığı bu kelimeyi 'terbiye-i nâs ve icray-ı nizâmat' olarak tarif eder.
    Tanzimat aydınlarına dönelim... Yeni tanıdıkları bir dünyanın şaşasıyla gözleri kamaşan hayalperest nesilller için, medeniyet bir teslimiyet ve temessüldür..
    Tarih denilen muammanın iki anahtarı vardı İbn Haldun'a göre: Uman ve asabiyet. Umran, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimai ve dini düzen, âdetler ve inançlar. Umran, tarihi ve insanı bütün olarak ifade eden bir kelime. Avrupa'nın hiçbir zaman ve hiçbir kelimesiyle kucaklayamayacağı bir bütün. Tarihi inkişafın muharrik kuvveti: asabiyet, yani içtimai tesanüt. Umran, iki şekilde tezahür eder: bâdiye hayatı, şehir hayatı. Bedevîlik umranın ilk merhalesi, kendi kendini aşacak olan bir merhale. Haderiyetin de çeşitli merhaleleri var.
    Umran'ı 'içtimaî hayat'la karşılayabiliriz, en geniş mânâda içtimai hayat. İbn Haldun için temeddün'le umran farklı. Temeddün: şehir medeniyeti. Umran, hem bedevîliği hem haderîliği kucaklar: kültür ve medeniyet.
    Kaynaklarından kopan bir intelijansiyanın kaderi, bir mefhum hercümerci içinde boğulmak. Umrandan habersizdik, medeniyete de ısınamadık. İnsanlığın tekâmül vetiresini ifade için kendimize lâyık bir kelime bulduk: uygarlık. Mâzisiz, musikisiz bir hilkat garibesi.
Büyücü Çırağı
    Altın çağ ne zaman sona erdi, bilen yok. Üstureler ezelden beri karamsar: şairler ezelden beri ümitsiz. Tevrat da Upanişatlar gibi korkunç kehanetlerle dolu. Mazide tufan, istikbalde kıyamet. Ve dünya bir gözyaşı vadisi, bir vehim, bir rüya.
    Gök sağır, toprak düşman, insan zavallı. Gerçeği inkar, gerçek ile savaşın tek yolu. Bedbinlik bir zırh eski çağlarda.
    Sonra diz çöker canavarlar, uysallaşan tabiat, zaferden zafere koşan insan.
    Dünya ile bir savaş başlar, Michelet'ye göre, dünya ile sona erecek bir savaş: insanın tabiatla, ruhun maddeyle, hürriyetin kaderle savaşı. Tarih, bu sonsuz kavganın hikayesidir. Üstünlük insanda. İki düşmandan biri hep aynı, öteki boyuna güçleniyor. Alpler büyümediler fakat biz Simplon'u aştık. Rüzgarlar ve dalgalar yine eskisi kadar coşkun, ama artık söz geçiremiyorlar buharlı gemilere.
    Batı Avrupa yüz milyonlarca nüfuslu bir şehir. Bütün diğer ülkeler, bu şehrin banliyösü. Görevleri: dev şehrin sanayi mamullerini alıp, ona hammadde hazırlamak. Sombart, birbuçuk asırdan beri Batı Avrupa ile Amerika'da olup bitenlere akıl erdirmek için şeytan'a inanmak lazım, diyor. Bizi gökten koparıp, maddenin esaretine sokan o.
    Avrupa insanı Galile'ye kadar kosmosla kendi arasında muhteşem bir ahenk vehmediyordu: dünya kainatın merkezi idi, insan dünyanın şerefi. Bu inancın sarsılışı, kalabalığın şuurunda büyük yankılar uyandırmaz.
    İnsan, alelade bir hayvan olduğunu geçen asrın ortalarına doğru öğrendi. Biyolojik tekamül nazariyesi, yeryüzü değerlerini altüst ediyordu, ama yüceltiyordu da insanı. Bir fetih müjdecisiydi Darvinizm. Terakki inancını ilmileştiren bir nazariye. Avrupalı tabiatı da, tekamül olduğuna inanır. 1815'den 1940'a kadar Batı düşüncesine ferman dinleten inanç bu.
    Batı insanı, kendisi ile kosmos arasında hiçbir münasebet olmadığını ilk defa atom çağında anlar. Alimler afallar, romancılar şaşırır. Artık en sık duyulan kelimeler; nisbetsizlik, abes, akıl-dışılık. Tek kainat (univers) değil, bir çok kainatlar (plurivers) var, ilme göre. Büyüğü yöneten kanunlar başka, küçüğü yönetenler başka. Kainat bir ürperti, bir tesadüf, bir akış. Sonsuz bir düzensizlik içinde, geçici bir düzen. Kosmos'un doğuşu oldukça yeni bir macera. Hiroşima'daki patlayışa benzeyen bir oluşum, ama çok daha yavaş. Bilinmeyen bir andan itibaren, dört dönen bir bulutsu (nebülöz) sağnağı. Sonra üzerinde bulunduğumuz garip toz yığını. Belki de daha birçok yıldızlarda beliren hayat. Ve boyuna gelişen nebatlar, hayvanlar başağı. Nihayet nasıl ve niçin doğduğu bir türlü anlaşılmayan insanoğlu.
    İlmin son sözü, ümitsizlik mi! Kosmos Tanrı'nın olmadığını mı haykırıyor! İnsan, tabiattaki topyekün tekamülün anahtarı. Kendi şuuruna varan tekamül. Eskiden soyunun kainatla sona ereceğine inanıyordu. Sonra yeryüzü ile birleştirdi akıbetini: ısı değişecek, atmosfer başkalaşacak, yaşamak imkansızlaşacaktı. Nihayet anladı ki, kökünü kurutacak kurt kendi içinde. Bu korkunç yalnızlık, bu bir başına kalış, yeise sürüklüyor Avrupalıyı. Kimi, zamanın uzunluğundan medet umuyor: rasgele bir soyun tabii ömrü on milyonlarca yıl. İmtiyazlı bir varlık olan insan, neden çok, çok daha uzun yaşayamasın! Kiminin teselli kaynağı: uzaya göç. Ama göklerden tek misafir gelmedi ki, böyle bir ümide kapılalım. Artan nüfus, boğulan insan, azgınlaşan tahrip insiyakı.
    İki yol var insanlık için: kendi kendini imha veya gerçekten insanlaşmak. İnsanlık tek merkeze yönelen bir tür: öteki türler gibi dağılıcı değil. Bu biricik düşünen türün sonu çözülüş olamaz. Mekan ve zamanı aşacak insan. Bu kanatlanış, birleşmenin, birlikte düşünmenin eseri olacak. Birlikte düşünmek, kişiliği ortadan kaldırmaz, geliştirir. Ama düşüncelerini başkalarınınkilerle birleştirmek için, onları sevmek, onlarla kaynaşmak gerek. Kurtuluş bu şuurlanışta. Düşünen insanlığı hayata bağlayacak olan maddi bir rahat değil, kendi kendini aşma, bütünleşmedir.
    Filozof papaz, Teilhard de Chardin'in ( 1881-1955) Avrupalıya tavsiyesi: Hristiyanlığa dönüş; daha geniş, daha şuurlu, daha ilmi bir Hristiyanlığa. Önce ruhun ölümsüzlüğüne inanmak gerek. İnsanlık bu inanç sayesinde zaferden zafere koşabildi; bu inancı kaybettiği gün, yeise düşecek, hiçbir gayret harcamayacaktır artık ve tekamül duracaktır.
    Böyle düşünen yalnız filozof mu! Tarihçi de karamsar: 'hayat geçici bir arıza ise, tekamülün ne manası var! Hayatın gelişmesi ölümsüz bir ruhun kanatlanmasına yol açmayacaksa, kabustan ne farkı kalır bu gelişmenin! ' (Grousset).
    Müsbet ilim, bütün insafsızlığı, bütün hissizliği ile haykırıyor: 'Dinozorlar, stegosefaller yok olmadılar mı! İnsan da onlar gibi silinip gidecek. Bize güneşlik eden küçük yıldız, aydınlatıcı ve ısıtıcı gücünü kaybedecek, yavaş yavaş. Yeryüzünde hayattan eser kalmayacak artık ve bu ölü gezegen sonsuz mesafelerde dönecek, dönecek. Keşifler, felsefeler, idealler, dinler...insanın ve insan-üstü'nün yarattığı medeniyetten en küçük bir nişane kalmayacak. Neandertal adamından hiç olmazsa birkaç kemik var; kendisinden sonra gelen insan, onları müzelerine taşımış. Bizden o kadar da kalmayacak.
    Çağdaş Avrupalı, ya ümitsizlik, ya iman, diyor. Başka yol yok. Zavallı büyücü çırağı, uyanışın biraz geç olmadı mı!
İdeolojiler Çağının Sonu mu!
    Batı'nın nice ünlü sosyologlarına göre, ideolojiler çağı sona ermek üzeredir. Yanlış. Sual şöyle vazedilmeli: içtimai tekamülün arzu edilen hedeflerini belli bir değerler sistemine dayanarak tayin eden düşünce sistemleri, günün birinde fertlerin ve toplumların hayatından silinecek mi! Hayır. Bu manada, ideolojinin nüfuz ve hakimiyeti günden güne artmaktadır.
    'Barış içinde birlikte yaşama' çağına girdik. Ama, büyük devletler arasındaki ihtilaflar ortadan kalkmadı. Bu çatışmalar ifadelerini ideolojilerde buluyor. Barış içinde birlikte yaşamak demek, ideolojilerin de barış içinde olması demek değildir. Yani sosyo-ekonomik yapıları ayrı devletler ve toplumlar arasında ideolojik ihtilaflar sürüp gidecek. Hiçbir devlet, kişiliğini kaybetmeden ideolojisini terk edemez. İdeoloji demek, bağlı bulunduğumuz sistemin ana vasıfları demektir. Barış içinde birlikte yaşama politikası, ideoloji savaşını hafifletmek şöyle dursun, alevlendirir. Klausewitz, savaş, devletin dış politikasını 'başka vasıtalar'la devam ettirir, diyordu. Bugün bu başka vasıta, silah değil ideolojidir.
    Mümkün olan tek savaş bu. Amacı insanların kafalarını ve gönüllerini fethetmek olan dünya çapında bir savaş. Kelimeler ve düşüncelerle savaşmak daha insani ama daha azgın, daha ciddi. Barış içinde bir arada yaşamanın ideolojiler planında manası, ideolojilerden herhangi birine boyun eğmek değil, diyalogu göze almaktır. Bu oyunun ilk kaidesi, tesamuh (tolerans). Kimseden, düşüncelerinin zaferi uğrunda savaşmaktan vazgeçmesi istenilemez. Ama daha gerçekçi, daha mütevazı bir talepde bulunulamaz mı! Tek hakikat benimkidir vehminden sıyrılmalı, düşmanın fikirlerini anlamaya çalışmalıyız. İdeolojiler savaşı böylece hakikat uğrunda bir savaş olabilir
Sosyalizmin Şer Çiçekleri Veya Mülkiyet Nedir!
    Geçen yüzyılın tanınmış bir iktisatçısı, Batı'nın en büyük dergilerinden birinde çağdaşlarını sosyalizme karşı savaşa çağırıyordu. Üstadı telaşlandıran masum bir kitapçıktı: Sainte-Beuve'ün Proudhon'u. Dehanın dehaya taviziydi bu, yazara göre. Şiirin Şer Çiçekleri'ne eğilen o büyük tecessüs, şimdi de sosyalizmin 'Şer Çiçekleri'ne uzanıyordu.1 Proudhon'u Baudelaire'e benzeterek küçültmeye çalışan zavallı iktisatçı, daha doğrusu zavallı 'burjuva' düşüncesi. Zira bir yazarın değil, bir sınıfın yargısıdır bu.
    Burjuvaziyi savunanları kendi silahlarıyla alteder' (K. Grün). '...Amacı, siyasi, devrimi iktisadi devrimle tamamlamaktır' (L.V. Stein). Mülkiyet Nedir, Fransız proletaryasının ilmî beyannamesidir' (K.Marx).
    Proudhon'la Marx'ı uzlaştırmak isteyen 'merkez dışıcı' sosyalizmler sık sık bu kitaba başvururlar. Mülkiyet Nedir, sosyalizm tarihinde yeni bir merhalenin, ilmi müşahede merhalesini başlangıcıdır.
    Felsefenin Sefaleti çoktan dilimize çevrildi. Türk okuyucusu Proudhon'u Marx'ı hicvinden tanımaktadır. Büyük talihsizlik. Proudhon'suz bir sosyalizm, hatta Proudhon'suz bir Batı düşüncesi tasavvur edilemez.
Asya Avrupa’ya Neler Borçlu
    Batı Avrupa’dan doğan sınai kapitalizm, bir asır içinde tüm dünyaya yayıldı. Dünyanın bütün ülkeleri ya Pazar oldu, ya hammadde kaynağı. Kapitalizm bütün dünyaya taştı. Dünyanın büyük kısmı onun nimetlerinden faydalanmak şöyle dursun parçalayıcı tesirlerine maruz kaldılar. Batının sınai hamlesi az gelişmiş ülkelerin zararına onları sefalete mahkum etmek suretiyle gelişebildi. Kapitalizm üç kıtayı sömürerek gelişir. Tanınmış bir Amerikan gazetecisi, Brooks ADAMS, endüstri devrimini doğrudan doğruya Hindistan’ın East İndian Company tarafından yağma edilişine bağlar.

Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay

Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay, Oğlak Yayıncılık, 1998, İstanbul
Roman, 33 yıl süren Abdülhamit devrini, İttihat ve Terakki zamanını ve Mondros Mütarekesi dönemindeki toplumun yaşantısı, değer anlayışı ve kişiler arasındaki ilişkiler anlatılmaktadır.
        Adnan Bey; 93 Muhaberesi denilen 1877 Türk-Rus Savaşında şehit olan Albay Selim Bey’in oğludur. Hasta annesiyle, İstanbul’un Aksaray semtinde oturmakta, yoksul bir yaşam sürmektedirler. Adnan, Darüşşafaka Lisesini, ardından Mektebi Hukuku bitirir. Fakat Adliye’ye girmek istemez. Çünkü Adliye’ye girdiği zaman  taşraya gönderilecek ve taşrada üçüncü adam olarak görev yapacaktır. Adnan avukatlıkta yapmak istemez. Aynı memur gibi avukat da dilediğince  ve özgürce hareket edemeyecektir. Oysa Adnan kitap yazmak ve kendini herkese anlatmayı istemekte ve bir yandan da özel dersler vererek evin geçimini sağlamak arzusundadır.
        Adnan’ın annesi verem hastasıdır. Adnan annesinin hastalığına çok üzülmektedir. Yoksulluk nedeniyle gerekli tedavisini yaptıramamaktadır. Annesi de oğlunun kendi durumuna üzülmemesi için rahatsızlığını oğlundan saklamaya çalışmakta rahatsızlığının verdiği acıya ve ızdıraba rağmen olduğundan daha iyi görünmeye çalışmaktadır.
        Adnan’ın en samimi arkadaşlarından olan Hidayet; Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet adamlarındandır, saraydan rütbelidir ve oldukçada varlıklıdır. Cağaloğlu’ndaki antika eşyalarla dolu konağında oturmaktadır. Konağında özellikle padişaha sürekli olarak söven söyleyen insanları toplar ve bunlarla sohbetler ederdi. Adnan’da bu şahsiyetlerden biridir. Sürekli olarak Hidayet’in evinde yapılan sohbetlere katılır. Adnan edebiyata meraklıdır. Namık Kemal’in şiirlerini sever. Yazar olmayı kafasına koymuştur. “Sabah gazetesi”ne edebiyatla ilgili makaleler yazar. “Yıkılan Vatan” adlı bir roman üzerinde de çalışmalar yapmaktadır. 
        Adnan bekardır ve haftada üç defa bir rum kadınının çalıştırdığı randevu evine gitmektedir. Bu randevu evinde Filareti adında bir kadın ile birlikte olmaktadır. Filareti Adnan’a aşıktır. Bir gün Adnan ve Moiz sofu olan arkadaşları Tevfik hocayıda yanlarında randevu evine götürürler. Tevfik hoca kadınlarla hiç ilgilenmemektedir, kadınlar onun için günah sebebidir, konuşurken yüzlerine dahi bakmaz. Ancak burada Filareti’yi görür ve ona aşık olur.
        Hidayet aracı olur ve Adnan, Maliye Nazırı’nın kızı Süheyla’ya edebiyat dersleri vermeye başlar. Süheyla içine dönük, sessiz, başı örtülü, geleneklere bağlı, namuslu bir kızdır. Adnan kısa bir süre sonra sürekli olarak Süheyla’yı düşünmeye başlar ve onunla evlenmek için Hidayet’in aracı olmasını ister.
        Bu arada Adnan yine Hidayet’in aracılığıyla, Erkânı Harp Müşîri (kurmay mareşali) olan bir askerin kızına ders vermeye başlar. Belkıs adlı bu evli kadın, ondan tarih dersleri almaktadır. Kocası staj için Avrupa’ya gönderilmiş miralay rütbesinde bir Osmanlı subayıdır. Adnan Belkıs’ı görünce  Süheyla ile evlenmekten vazgeçer ve Belkıs’a aşık olur. Çünki; Belkıs, Süheyla’nın tersine, dışa dönük, modern, ince, güzel, kültürlü bir kadındır.  Süheyla ise içe dönük, kapalı giyinen alaturka bir kızdır.. Süheyla’yı eskisi kadar değerli bulmamaya başlar.
        Adnan’dan edebiyat dersi alan Sühey’la zaman geçtikçe Adnan’a aşık olur ve bu aşk kara sevda halini alır. Kızının durumunu gören Maliye Nazırı kızının aşık olduğu adamla ilgili gerekli araştırmaları yapar ve Maliye Nazırı bir gün Adnan’ı konağına davet ederek kendisi ile mülakat yapar, ülke meselelerini konuşurlar. Sonuçta Maliye Nazırı Adnan’ın kendilerine layık bir damat olduğuna karar vererek kızı ile evlenmesine razı olur. Ancak bu konunun Adnan’a açılması gerekmektedir. Bir aracı ile Adnan’a iletilir. Oldukça zor durumda kalan Adnan’ın bu aileyi kırmadan cevap vermesi gerekmektedir. Bunun için bir çözüm bulunur ve annesinde var olan verem hastalığının Adnan’da da olduğu bahanesiyle teklif geri çevrilir.
        Adnan artık Süheyla’ya ders vermesinin uygun olmadığını düşünür; ancak, derslerde bu arada devam etmektedir. Adnan ders vermeyi bırakmaya karar verdikten sonra, konağa son defa gittiğini düşündüğü gün, Süheyla’nın hiç de tanıdığı gibi bir kız olmadığını anlar. Süheyla, Fransızca biliyor ve edebi eserleri okuyor, gündemi takip ediyor, yani Adnan’ın düşündüğünün tam tersine oldukça bilgili ve entelektüel bir kızdır. Bu durum Adnan’ı oldukça etkiler ve fikirlerinin  birden bire değişmesine yol açar. Zaten, Süheyla’nın babası da Adnan’ın istediği gibi dürüst bir devlet adamıdır. Artık Süheyla kendisine çok daha güzel görünmeye başlamıştır. Süheyla ile evlenmeye karar verir. Adnan içinde bulunduğu durum nedeni ile yine yanlış karar vermektedir. Çünki uzun zamandır Filareti ile görüşememektedir. Filareti, Adnan’ın evleneceği ile ilgili haberi duymuştur ve Adnan ile görüşmek istememektedir. İşte Adnan kadın arzusu duyduğu bir sırada evlenme kararı vermektedir. Birden bire şevhet duygularına kapılarak daha da ileri gider ve Süheyla’yı zorla öpmeye çalışır, ancak Süheyla akıllı bir kızdır durumu anlar, Adnan’ı çok sevmesine rağmen karşı koyar, bu şartlar altında  Adnan’la evlenmek istemez  ve onu evden kovar. Böylece Adnan’ın bu konaktaki aşk ve ders verme macerası şimdilik sona erer.
        Adnan’ın annesinin hastalığından dolayı parasızlık artık canına tak etmiştir ve annesine daha iyi bakabilmek için avukatlık yapmak ister. Bu arada Tevfik Hoca sofuluğu bir tarafa bırakmış avukatlık yapmağa ve çok para kazanmağa başlamış, değişiminde büyük etkisi olan Flareti ile evlenmiştir. Adnan çekinerek Tevfik Hocanın yanına beraber çalışmak arzusuyla gider, Tevfik Hoca tarafından son derece iyi karşılanır. Ortak olup beraber çalışmaya başlarlar. Ama Adnan, Tevfik Hoca tarafından kısa süre sonra kandırılmaya başlar, bu durumu anlaması üzerine işi bırakır.
        Adnan karışık duygular içerisindedir. Süheyla ile Belkıs arasında gidip gelmektedir. Sonunda Belkıs’ın kendisine hiç de uygun bir kadın olmadığına, farklı dünyaların insanları olduklarına dahası da evli bir kadın olması nedeni ile kendisine daha uygun olan kadının Süheyla olduğuna karar verir. Aracı ile Süheyla ile evlenmek istediğini Maliye Nazırına iletir. Maliye Nazırının kızını tüm ikna çabalarına rağmen bu kez Süheyla onunla evlenmeye yanaşmaz. Adnan’a bir mektup yazar. Bu mektupta kendisi ile acıdığı için evlenmek istediğini ancak kendisinin acınacak duruma gelinceye kadar bekleyeceğini, o duruma düştüğü zaman evlenme teklifinde bulunacağını bildirir. Adnan, bu kadar açık lisanla yazılmış olan bu mektuba oldukça sinirlenir ve Süheyla’ya duyduğu merhamette bu mektupla birlikte silinir.   
        Adnan, Belkıs’la karşılaştıktan sonra alafrangalılığa, soyluluğa özenmektedir. Bir gün konak’ta Belkıs’a ders vermek üzere gittiğinde, konakta her gün olağan durumun dışında farklı şeylerin olduğunun farkına varır. Belkıs’ın yurtdışında stajda olan kocası  dönmüştür. Çok yakışıklı bir adamdır. Kısa sürede Adnan’la dost olur ve ona aile sırlarını anlatmaya başlar. Bu konuşmaların birinde göründüğü kadar karısı ile mutlu olmadığını hatta karısını hiç sevmediğini Adnan’a söyler. Adnan bu durumdan memnun olur ve nedeni  belli olmayan bir mutluluk duyar.
        Kızını Adnan’la evlendirmek isteyen birisi daha vardır. Tapu Müdürü Senih Efendi. Adnan’ı Hikmet’in evinde katıldığı toplantılardan tanımakta, uzaktan uzağa kızı Melahat’a layık görmektedir. Fakat Adnan Belkıs’ı sevmekte ve gözü ondan başkasını görmemektedir, zaten Adnan, Melahat’ıda güzel bulmamaktadır ve evlenmek istemez. Tapu Müdürü 55 yaşındadır, 26 yaşında oldukça güzel olan Macide ile evlidir. Macide, dul iken Senih ile evlenmiş, erkek düşkünü bir kadındır. Karısının başka bir erkekle ilişkisi olduğunu öğrenen Senih felç olur, bundan sonra hayatını yatağa bağlı olarak geçirmeye başlar.
        Adnan, Hikmet’in ricası ile zorla Senih’i ziyarete gider, ama Macide’yi gördüğünde, çok beğenir ve artık eve haftada üç gün muntazaman ziyaretlere başlar. Tabi ki kadınlara olan düşkünlüğü bu ziyaretlerin sebebidir. Bir gün Macide’nin kendisinden hamile olduğunu öğrenir. Macide’den çocuğu aldırmasını ister, kadın kabul etmemektedir. İntihar edeceği tehdidiyle razı eder. Çocuktan kurtulduğunu düşünen Adnan bir daha bu Sofular Mahallesine uğramamağa karar verir. Oysa Macide çocuğunu aldırmamıştır. Adnan’dan habersiz mahalle arkadaşının evinde büyütecektir.
        Adnan artık Macide’nin yanına uğramamaktadır. Macide,  Senih’ten kalan eve sekiz yatak daha almış, mahalleli bir kabadayının himayesinde artık randevu evi işletmektedir. İlk zamanlar, Macide bu kabadayının gözdesidir ve yalnızca bu kabadayıya aittir. Zaman geçtikçe gözden düşer diğer erkeklere de ait olmağa başlar. Sonunda dönemin çaresiz hastalığı olan vereme yakalanır.
        Adnan, Hikmet’in evinden tanıdığı sakallı Vasfi tarafından zaptiye nazırına ittihatçı diye jurnal edilmiştir. Sakallı Vasfi taşrada mahkeme reisi iken, beş yıllık sakalı adının yarısı idi. O dönemde hakim, dürüst adam sakallı adam demekti. Adliye Nazırının aradığı bu iki şarttan, bir aralık Vasfi’de yalnız biri kalmıştı, bu yetmedi ve işinden atıldı. İşsiz kalmış borç ile geçiniyordu borç verenlerde bitince para kazanmak için böyle bir yol seçmişti.
        İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir üyesi olan Adnan, ilk tutuklamayı annesinin devlet büyüklerinden ricası ve sarayda hatırlı kişi olan Hidayet’in arkadaşı olması sebebi ile kolay atlatır. Ancak kendisine İttihat ve Terakki Cemiyetinden yazılan bir mektup ele geçince yeniden tutuklanır ve hapse atılır. Hapiste iken halen kendisini seven Macide tarafından, Adnan’ın bilmemesi kaydı ile para gönderilmektedir. Gerçi bu paralar Adnan’ın eline parayı götüren kişinin kendisine ayırması nedeni ile ulaşmamaktadır. Verem hastası olan Adnan’ın annesi de kendisi hapiste iken vefat eder. Adnan cezasını çekmek üzere Trablus’a sürgüne gönderilir.
        Meşrutiyet ilan edilir, Sakallı Vasfi Meşrutiyetin başını çekenlerdendir ve Macide’nin evinin önünde mahalleli ile evi taşlamaktadırlar. Sofular mahallesinde yıllardan beri Macide için anlaşılmayarak duyulan dedikodular bu gece birden bire anlaşılmıştı. Bu sırada kadın veremin pençesinde evinde can çekişen kadın son nefesini verir.
        Adnan, Meşrutiyetin ilanıyla tekrar İstanbul’a döner. Avukatlığa başlar. Belkıs’ın babası tutuklanır, sürgüne gönderilir. Adnan yardım etmek ister, ancak; bir şey yapamaz.  Alacaklılar konağın önünde haciz için sıraya girerler. Adnan ailenin avukatlığını yapmaya başlar ve haciz işlemlerinde aileye yardımcı olur, Adnan artık bu ailenin kızının tarih hocası değil, avukatı olmuştur. Belkıs ile Miralay Hüsrev zaten iyi gitmeyen evliliklerine son verirler. Belkıs’ın annesi Adnan’ın kızı ile evlenmesi için haber yollar, ama kızının Adnan ile para için evlendi denmesin diye gururundan evlilik teklifini hemen kabul etmeyeceğini, Adnan’ın evlilik konusunda Belkıs’a karşı ısrarcı olmasını ister. Adnan’ın bu durum başlangıçta hoşuna gitmese de, Belkıs’ı çok seviyordur, sonunda evlenirler.
        Adnan, İttihatçıların İstanbul’da en güvendiği adamlardandır ve  bu sayede ünlü bir avukat olmustur. Bol para kazanmaktadır.
        Adnan, Belkıs’ın gözünde hâlâ tarih hocasıdır. Onunla para için evlenmiştir. Oysa Adnan, onun bu yanıyla uyum sağlayabilmek için, Şişli’de bir konak tutmuş, içini çok pahalı eşya ile dayayıp döşemiştir.  Belkıs, Adnan’ın eve gelen arkadaşlarını beğenmemekte, onların konuşmalarını lakayt bulmakta, bir konuya takılıp kalmalarına bir anlam verememektedir. Karısının yanında Adnan’da kendisini beğenmemektedir. En yakın oldukları anlarda bile aralarından Boğaziçi haritasının mazi çizgisi geçmektedir. Biri Asya’da diğeri Avrupa’da, iki kıyıdır. Yemek yerken ikisi de dimdik oturur, fakat biri heykel gibi, biri duvar gibi dimdiktir. Gece ziyafetleri vermekte, bu ziyafetlerde Adnan Rum güveylerine benzemekte, Belkıs ise gece elbisesiyle salona girerken ipeklerinde ve elmaslarında bir Avrupa sarayının tavanları ve avizeleriyle girmektedir.
        Adnan ve Belkıs, Mısırlı Prens Hasan’ın evinde bir davete katıldıklarında, Belkıs orada çalışan bir uşağın kocasına çok benzediğini söyler ve bu uşağı kendilerinin almasını Adnan’dan ister. Adnan Belkıs’ı kıramaz ve uşağı, Prens Hasan’dan ricayla alarak kendi konaklarında çalıştırmaya başlarlar.
        Adnan, Selanik’te avukatlık yapan eski arkadaşı Moiz’le karşılaşır, evlenmiştir. Karısının adı Raşel’dir. Onlarda İstanbul’da oturmaya başlamışlardır. Adnan Raşel’in güzelliğine hayran kalır. Raşel’in kocasının ortakları olan üç erkekle ilişkisinin olduğunu ve bundan da Moiz’inde haberdar olduğunu öğrenir. Adnan Moiz’lere ikindi çaylarına gitmektedir. Bu çaylar esnasında başka misafirlerde bulunmaktadır. Başlangıçta Raşel yalnızca, çay saatlerine Adnan davet ederek onun ittihatçı kimliğinden istifade etmekte, bu durumdan haberi olan Adnan gitmek istememesine rağmen kadınlara olan zafı yüzünden dayanamayıp sonunda gitmektedir. On üçüncü gidişinde kapıyı, Raşel açar, evde ikisinden başka kimse yoktur, yatak odasına çıkarlar ve böylece en eski okul arkadaşlarından Moiz’in karısı ile yasak ilişkisi başlamıştır. Kadının daha öncede bir çok erkekle beraber olması, hatta kocasının haberi olduğu halde iş ortağı olan üç erkekle ilişkisinin olduğunu bilmesi Adnan’ı biraz olsun rahatlatır.
        Sarıkamış harekatında doksan bin vatan evladı soğuktan donarak şehit olmuştur. Adnan bu olay karşısında herkes gibi çok üzülmüştür. Zaten Enver Paşa’yı da hiç sevmemektedir.
        Raşel, Adnan’dan hoşlanmamasına rağmen resmi balolara katılabilmek için bilet vazifesi yapmaktaydı. Yine bir resmi baloda Raşel sefaret katibi ile tanışır. Resmi balolara katılmak için artık yeni bileti bu sefaret katibi olmuştur. Adnan ise bir kenara itilmiştir.
        Bir süredir Adnan ve Belkıs’ların konağında Ahmet Cevat kalmaktadır. Ahmet Cevat, Belkıs’ın amcasının oğludur. Meşrutiyet sonrasında babasından kalan mirasla Paris’e kaçmıştır. Aynı zamanda asker kaçağıdır. Babasından kalan mirası, Paris’te gününü gün ederek bitirdikten sonra, Türkiye’ye gizli yollardan dönerek bu konağa sığınmıştır. Adnan, Ahmet Cevat’ın evlerinde kalmasını istememekle birlikte her zaman her durumda olduğu gibi en büyük zafı eşine karşı gelememekte, istenmeyen misafire karşı eli kolu bağlı kalmaktadır.
        Mütareke döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin eski egemenliği kalmaz. Adnan İngilizler tarafından aranan adamdır. Kendi konaklarında kalamazlar ve Belkıs’ın diğer bir amca oğlu olan Ateşenaval Naşit’in evinde kalmaya başlarlar. Adnan eski saygınlığını, kazancını yitirmeye başlar. Parasız, desteksiz duruma düşer. Naşit’in yanında bir sığıntı olarak yaşamaya başlar.
        Belkıs, Adnan’ın durumuna hiç aldırmamakta ve kendi hayatını yaşamaktadır. Bir Rus prensiyle tanıştırılır. Rus Prensinin asaletine aldanan Belkıs aşık olur. Adnan; sığıntı olarak yaşamaktan, karısı tarafından hor görülmekten bıkmış ve artık Belkıs ile evli kalmasının hiçbir anlamı kalmadığını düşünerek, Belkıs’ın isteği üzerine sorunsuz bir şekilde boşanmışlardır. Rus Prensi ve Belkıs çoktan evlenmeğe karar vermişler boşanma gerçekleştiğinde ise derhal evlenmişlerdir.
        Başlangıçta bir konakta oturmakta iken, hazır paralar bitince Rus Prens ve Belkıs ahşap eski bir eve taşınırlar. Yanlarında birde rus bir adam kalmaktadır. Bu adam ev işlerine bakmakta ve yemek yapmaktadır. Belkıs bu adamın uşak olduğunu düşünür. Ancak Rus Prens morfin bulamadığı bir gün, Belkıs ile kavga ederken, uşak zannedilen adam tarafından dövülür ve Prens bu olaya hiç tepki vermez. Belkıs şaşırmıştır, bir uşak tarafından dövülen kocası hiç tepki vermemiştir. Sonra durum anlaşılır, bu adam Rus Prens’in üvey abisidir.
        Rus Prens’in abisi ressamdır ve aynı zamanda viyolonsel de çalmaktadır. Evin bir odasını atölye haline getirmiş ev işlerini bitirdikten sonra odasına kapanarak, eşyalarının yeniliğinden müzdarip olan yeni zenginlerin eşyalarını eskitiyordu. Bu sanat adamı kendisine getirilen eşyaları fırça darbeleriyle yüzyıllarca eskitebiliyordu. Rus Prens ve Belkıs geçimlerini sanat adamının kazancı ile sağlıyorlardı.
        Morfinman olan Rus prens, morfin parası bulamadıkça, abisinden para alabilmek için Belkıs ile sürekli kavga çıkartıyor ve Belkıs’a zafı olan abisinden morfin almak için para sızdırıyordu. Ama bir gün bu kavga Belkıs’a dayak atmaya kadar varır. Karısının üç dil bildiğini, öğretmenlik yaparak para kazanabileceğini söyler. Bu fikir önceleri Belkıs’ın hoşuna gitmez ama kavgalar ve dayaklar dayanılmaz bir hal alınca Amerika’ya giderek orada bildiği yabancı diller sayesinde para kazanarak güzel bir hayat hayal eder. Rus Prens’i terk eder ve Amerika’ya gider. Hayalleri gerçekleşmez, içine düştüğü bunalımdan kurtulamaz ve bir gün ülkesine havagazı ile intihar ettiği haberi gelir.
        Bu sırada Adnan kötü bir otel odasında kalmaktadır. Eski bir arkadaşı olan Prens Hasan kaldığı bu otelde Adnan’ı ziyaret gelir ve kalmak üzere eşi Prenses Bahriye ile birlikte konaklarına beklediğini söyler. Prens Hasan’ın bu davetinde tamamen kendi menfaati yatmaktadır. İttihat ve Terakki yönetimi yeniden eline alınca Adnan söz sahibi olacak, kendiside bundan istifade edecekti. Oldukça zor durumda olan Adnan, bu teklife oldukça sevinir ve konağa yerleşir. Konakta günler geçmekte, Adnan’a beklenen teklif bir türlü gelmemektedir. Prens Hasan,  Adnan’a soğuk davranmaya başlar, eşi Prens Bahriye ise tersine oldukça nazik davranmaktadır. Adnan durumuna üzülmekte ama elinden bir şey gelmemektedir. Sonunda Adnan’da verem olur, konakta hizmetine bakan yüzünü göremediği bir bayan vardır. Bu kadın onu yürekten seven ve kendisini yıllardır sabırla bekleyen Süheyla’dır.
        Moiz, İttihat ve Terakki dönemi sona erince İtalyan vatandaşlığına geçerek oraya yerleşmiş, Raşel’de Belkıs’ın amca oğlu Ahmet Cevat’la yaşamaya başlamıştır. Bir zamanlar Adnan’la Belkıs’ın uşaklığını yapan Ahmet’te artık bu konakta çalışmağa başlamıştır. Ahmet Cevat bu uşağı hiç sevmemekte ve sürekli olarak kötü davranmaktadır. Bir gün Ahmet Cevat, uşak Ahmet’e tokat atar, bunu hazmedemeyen uşak Ahmet, Raşel ve Ahmet Cevat’ı yatak odalarında iken hışımla odaya girer, Ahmet Cevat’ı tabanca ile vurarak öldürür, tutuklanır ve hapse atılır.
        Süheyla, sabrın sonuna gelmiş olduğunu anlar. Acınacak durumda olan Adnan’la evlenmelerini önerir. Adnan, kendisini gerçekten seven, bu nedenle onu yıllarca bekleme sabrı gösteren Süheyla ile evlenir. Kızın konağına yerleşirler.
        Avukatlıkta işleri hiç iyi gitmeyen, toplumdaki yıldızı sönmüş Adnan bu durumu içine sindiremez. Evin ve yazıhanenin giderlerini eşi karşılamakta, fakat eve kendisinin baktığının belli olmamasına çok dikkat etmektedir. Masrafları Adnan’a yaptırmakta ve uzaktan bakıldığında konağın Adnan’ın parasıyla yürüdüğü intibasını yaratmaktadır. Fakat Adnan kendisini bu konakta bir türlü rahat hissetmemektedir.
        Bir gün Adnan’ın bürosuna ihtiyar bir kadın gelir ve oğlunu öldüren katilin asılmasını istediğini, davayı ise Adnan’ın almasını ister. Kadının oğlu Ahmet Cevat’tır. İhtiyar kadın oğlunu öldüren katilin asılması halinde Adnan’a 600 lira ödeyeceğini söyler. Ancak Uşak Ahmet on sekiz yaşından küçüktür, asılması için on sekiz yaşından büyük olduğuna şahitlik edecek yalancı şahite ihtiyaç vardır. İş sıkıntısı çeken Adnan, katilin asılması için yalancı şahit bularak mahkemede idama mahkum olmasını sağlar. Bu sırada da katilin (Uşak Ahmet’in) Macide’nin yani kendisinden hamile iken, aldırdığını zannettiği oğlu olduğunu öğrenir, çok üzülür ama artık çok geçtir.
        Veremden ölen annesi gibi Adnan da bu hastalığın pençesine düşer. Hastalığı gün geçtikçe ilerlemektedir. Nihayet bir gün Süheyla ile ayrı odalarda kalmalarına hekim tarafından karar verilir. Adnan’ın bu olaya itiraz edecek hali yoktur ve kendiside huzurlu bir şekilde yalnız başına başka bir odada kalmanın daha iyi bir fikir olduğunu düşünmektedir ve sonunda yaşamını yitirir. O öldükten sonra evraklarını karıştıran karısı içlerinde Adnan’ın gözlerinden düşen yaşlarla yazmış olduğu satırları bulmayı ümit ederken Belkıs’ın bir resmini bulur. Resmi, Adnan’ın resmi ile birlikte kalfaya verir ve yakmasını söyler.
        Cumhuriyetin ilanı ile birlikte af kanunu çıkmış ve Adnan’ın idama mahkum ettirdiği kendi oğlunun idam cezası on beş yıl hapis cezasına çevrilmiştir.

29 Mart 2012 Perşembe

Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Şevket Süreyya Aydemir

Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Şevket Süreyya Aydemir,1993, İstanbul (3Cilt)
1860-1922 yılları arası Osmanlı İmparatorluğunun içinde bulunduğu durum ve Enver Paşa’nın hayatı
Şevket Süreyya Aydemir tarafından hazırlanan bu kitap Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerine ışık tutacak bir belge niteliği taşımaktadır. Yazar olayların önemli bir bölümünü tarihi bir tanık gibi gözlemlemiş ve özellikle Enver Paşa'nın Sovyetler Birliği topraklarında bulunduğu tarihlerde kendisi de Azerbaycan'da bulunmuş ve Enver Paşa ile görüşme şansına sahip olmuştur.
        Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa kitaplarında, Enver Paşa konusu etrafında 1860-1922 yılları arasında geçen olaylar incelenmekte ve yakın tarihimizin bu en önemli dönemlerinden biri yorumlanmaktadır. Eser 3 cilt olarak hazırlanmış ve her ciltte Enver Paşa'nın belirli bir dönemi incelenmiştir. Eserin birinci cildi 1860-1908 devresinin işlenmesine tahsis edilmiştir, 1908 ihtilalini hazırlayan şartları içine alır ve Enver Paşa’ nın 10 Temmuz 1908’de bir Hürriyet kahramanı olarak tarih sahnesine çıkışı ile biter.İkinci ciltte 1908-1914 devresi ele alınır.Enver Paşa’nın ana şahsiyet olarak rol oynadığı İttihat ve Terakki’nin ihtilal sonrası gelişmelerdeki yeri, Balkanlardaki meseleler, Trablusgarp ve Balkan harpleri sırasıyla incelenir. Nihayet Enver Paşa’nın bir hükümet darbesiyle iktidara İttihat ve Terakki’yi getirişi, bunu takip eden olaylarla 1914 de Osmanlı İmparatorluğunun gene Enver Paşa’nın etkisi altında bir kliğin eliyle Birinci Dünya Harbine katılışı bu cildin konularını teşkil eder. Üçüncü ciltte ise Birinci Dünya Harbi içinde Osmanlı Devletinin durumu ve ordunun, kader tayin edici muharebeleri izlenir. Sonra, ihtilalin, devlet ve ordu içinde doğurduğu problemlere girilir. Nihayet müttefikleriyle beraber Osmanlı Devleti için de harp kaybedildikten sonra, içlerinde Enver Paşa’nın da bulunduğu başlıca aktif ittihatçıların yurt dışına çıkışları, yurt dışındaki çok cepheli  temaslar ve en sonunda Enver Paşa’nın Oataasya’ya geçişi, Doğu Buhara’daki çileler ve 4 Ağustos 1922’ de Pamir Dağları eteklerindeki dramatik son bu cildin konularıdır.
MAKEDONYA'DAN ORTA ASYA'YA ENVER PAŞA - I :
İsmail Enver 23 Kasım 1881 günü İstanbul'da doğar. Babası uzun yıllar Manastır vilayeti Bayındırlık teşkilatında kondüktör olarak çalışan; Gagavuz Türklerinden Ahmet Bey, annesi Ayşe hanımdır.
       İlköğrenimine İstanbul'da başlar ve Manastırda bitirir. İsmail Enver orta derecede bir öğrencidir. Askeri Rüştiye (Ortaokul) ve Askeri İdadîyi (Lise) Manastır'da bitirir. Müteakiben İstanbul'da Harp Okulunu ve 1902 yılında da Harp Akademisini yüzbaşı rütbesi ile bitirmiştir.
       İlk siyasî macerası amcası Halil Bey (Halil Paşa) ile birlikte Yıldız Sarayında sorgulanmaları ile başlar. Enver Paşa öğrencilik yıllarında Yeni Osmanlılar ve Birinci Meşrutiyetin siyasî akımlarıyla yakından ilgilenmiş; Namık Kemal, Ziya Gökalp ve Mithat Paşa'dan etkilenmiştir.
        30 Ağustos 1906'da binbaşı olan Enver Paşa Ekim 1907'de Rumeli'de Osmanlı İmparatorluğu'na isyan eden eşkiyaların takibine görevlendirildi, Enver Paşa'yı 1908'de Padişaha karşı dağa çıkmaya ve Hürriyetin ilanına sevk eden ruh ve staj hazırlığı bu eşkiya takibi vazifesi ile başlamıştır.
       Enver Paşa tarih sahnesine Genç Türkler ihtilâlinin bir yıldızı olarak 23 Temmuz 1908'de çıktı. Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa adlı eserin birinci cildi 1908 İhtilalini hazırlayan şartları ve Enver Paşa'nın yükseliş öyküsünü anlatmaktadır. Bu ciltte;
-    Yeni Osmanlılar ve I'nci Meşrutiyet dönemi ile İmparatorluğun durumu,
-    1877-1878 Osmanlı-Rus Harbinin İmparatorluk üzerindeki etkileri,
-    II'nci Meşrutiyeti oluşturan koşullar,
-    Balkanlarda milliyetçilik hareketleri ve Osmanlı Avrupasındaki son durum,
-    Osmanlı subaylarının Makedonya'daki çete savaşları sonucunda kendi padişahlarına karşı politize olmaları ve teşkilatlanmaları,
-    İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetleri anlatılmıştır.
Cildin eklerinde Enver Paşa'nın aile şeceresi ve II' nci Meşrutiyete ait Kanun-î Esasî bulunmaktadır.Ayrıca bu ciltte Osmanlı İmparatorluğunun ve Osmanlı Padişahlarının içinde bulundukları durum yazarın bazen belgelerle bazen de kişisel değerlendirilmeleriyle anlatılmaktadır.
Tüm dünya ileri giderken, teknolojik ve bilimsel gelişmelerden azami derecede faydalanırken II. Abdülhamit bunları göremeyecek kadar dar kalıplar içinde kalıyordu. Makineleşme, sanayileşme, üretim artık başarının ve birliğin en büyük sırrı ve ilacı iken II. Abdülhamit bütün gücünü ve ilgisini jurnalciliğe veriyordu. Kendisine olması imkansız aleyhte bir rejim veya değişim haberi geldiğinde oldukça bonkör davranıp,hazine borç batağında olmasına rağmen çil çil altınlar saçıp jurnalcileri devlet yönetiminde üst mevkilere getirmektedir.
    Başında bulunduğu birimin hakkaniyetle çalışmasını sağlayan,görevini dürüst,namuslu bir şekilde yapanlar, oluşturulan bu sahte duvarları aşamamakta,kıt kanaat yoksulluk içinde yaşamakta ve hatta canını vatan savunması için feda edenler dahi maaşlarını ve haklarını alamamaktadır.
    Kitap,gazete okumayan,kendi amcasını bile 27 yıl boyunca hiç görmeyen,kendisini lüks ve şatafatlı hayata alıştıran, muhteşem yemeklerle kutlamalar yapan, çok büyük ve güzel bir kütüphane kurdurmasına rağmen sadece polisiye romanlar okutup dinleyen bir padişah, Yeniliğe kapalı, geleceği göremeyen, etrafında olup bitenleri şiddetle her şeyi bastırabileceğini zanneden, 13 - 15 yaşındaki çocuklara yarbaylık, albaylık rütbesi veren haksızlıklarla dolu bir terfi düzmecesi, Eşkıyalık almış başını gitmiş eline birkaç silah alıp etrafına 3-5 çapulcu toplayanların köy basıp yağma yaptıkları yanlarına kar kalması, Dürüst ve namuslu insanların sürgüne gönderildiği, yazarların, şairlerin, aydınların, düşünürlerin kendi yurtlarından evlerinden edilerek, sürgün ve perişanlıklarla dolu bir yaşama mahkum olmaları,  Gemileri tersanelerde çürümeye bırakılmış, askerleri arasında başı bozukluk diz boyu olmuş, disiplin yerini adam kayırmaya ve yalakalığa bırakmış, teçhizatı, giyimi, kuşamı ve silahı yenilenmemiş kısacası ordusu uyutulmuş bir imparatorluk,  Dünyanın diğer tarafında ise millet olma, kendi kendini yönetme, bağımsız bir toprak elde etme mücadelesi veren, milliyetçi ruhu kabarmış insanlar artık sahnededir.
    Bu kadar çok olumsuzluğun,çürümüşlüğün, yozlaşmışlığın, cehaletin, kendi kendini kandırmışlığın, yönetim kadrolarının ihanet yarışının yaşandığı bir devlet, krallık veya imparatorluk tabi ki ayakta kalamazdı. Ya yok olup tarih sayfalarına karışacaktı veyahut ta vatanperver Enver Paşa gibiler ilk siyasi oluşumlar ve iyiye doğru değişim için dağlara çıkıp Kanunu Esasi’yi Bab-ı Âli'ye zorla da olsa kabul ettirecektir.
       MAKEDONYA'DAN ORTA ASYA'YA ENVER PAŞA - II :
        Enver Paşa II'nci Meşrutiyet ile birlikte bir yıldız gibi parlar, II' nci Meşrutiyet İmparatorluğun sonunu hazırlayan şartlar bakımından kritik bir devredir. 1908-1914 arasındaki 6 yıllık bu devrede Enver Paşa'yı ümitleri, yenilgileri ve zafer çabalarıyla izlemek mümkündür.
       1908'in Hürriyet kahramanı Enver Bey bu kısa devrede Enver Paşa olur ve artık İmparatorluğun tek söz sahibidir. Genç, inançlı, muhteris, hem kaderci hem de kaderini yaratan adam olarak tarih sahnesindedir. Bir küçük evde doğmuştur, bir sarayda yerini alır. Girdiği sarayın kapısında bir gün Padişah olacağına dair inançları vardır, Sarayla olan ilişkilerini artırmak ve hanedana girmek maksadıyla Sultan Abdülmecid'in torunu Naciye Sultan ile evlenir.
        Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa adlı eserin II'nci cildi 1908-1914 devresinde Osmanlı İmparatorluğunda yaşanan olayların incelenmesine tahsis edilmiştir. Bu ciltte;
-    -1908 İhtilâlini hazırlayan olaylar ve ihtilâlin yapısı,
-     İttihat ve Terakki Partisi ve İmparatorluğun kaderi üzerindeki, etkisi,
-     31 Mart olayı,
-     Padişah II'nci Abdülhamit'in sonu,
-    1911 Trablusgarp Savaşı ve İmparatorluğun çözülüşü,
-    Balkan Harbi mağlubiyetinin nedenleri ve Enver Paşa'nın bu yenilgiden sonra İmparatorlukta tek otorite haline gelmesi,
-    Türk Milliyetçilik akımının kuvvetlenmesi,
-    Osmanlı İmparatorluğunun I'nci Dünya Harbi'ne giriş neden ve koşulları detayları ile anlatılmaktadır.
    Eser,Enver Paşa konusu etrafında bir devrin hikayesidir.Ve bu devir,Enver Paşa daha dünyaya gözlerini açmadan önce başlar.  
    Enver Paşa, İkinci Meşrutiyet dönemi ile birlikte bir yıldız gibi parlar. Ama İkinci Meşrutiyet, Birinci Meşrutiyetin devamı niteliğindedir. Birinci meşrutiyet yakın tarihimizde adına Genç Osmanlılar harekatı denilen bir akıma bağlıdır. Bu hareketin kökleri 1860’lara kadar uzanmaktadır. Oysa Enver Paşanın doğum tarihi 1880 dır.
    Enver  Paşa, genç, inançlı, muhteris daha doğrusu hem kaderci hem de kaderini yaratan bir yapıya sahiptir. Mütevekkil, başa geleceği önceden yazılmış alın yazısının kaçınılmaz hükmü olarak kabul eden bir insandır.
    Fanatik, yani mutaassıp bir dindar değilse de kaderini daima hükmedeceğine inandığı Tanrıya bütün hayatı boyunca inanır. İçten gelen bir samimiyetle bağlanır. Bu teslimiyet onda yalnız mistik bir ruh hali olarak kalmaz. Bütün yaşantısına hükmettiğine inandığı Tanrıya kulluğu ile de inananı gösterir. Hele hayatının buhranlı günlerinde dua ve ibadet onda Tanrıya ruhtan gelen bir kendini veriştir.
    Enver Paşa konuşan adam da değildir. Zaman zaman şu  veya bu vesile ile ağzından dökülecek sözler Harbiye Nazırı Başkumandan vekili olduğu zaman makam odasında veya askeri karargahlarda verdiği emirler gibi kısa ve  kesindir. Çok defa tek veya birkaç kelimeden ibarettir. Fakat hatıra yazılarında ve elde bulunan mektuplarında Enver Paşa  iç alemi yaşayan bir duygu adamıdır.
    1908-1914 arası Osmanlı imparatorluğunda önemli bir adaptasyon dönemidir. Bir sonun başlangıcı olarak kabul edilmektedir. 1908’in Hürriyet Kahramanı Binbaşı Enver Bey işte bu kısa devrede Enver Paşa İmparatorluğun tek sahibi olur. Bahtının açık olduğuna ve bahtının kendini belki de bir tahta çıkaracağına inanır. Bir küçük evde dünyaya gelmiştir. Daha sonraki sarayın kapısında bir gün bir padişahlığın tahtına oturmak için çıkacağına dair gizemli inanışları vardır. Ama o, seçtiği yolun basamak taşlarını, adım adım dizdiği, yerleştirdiği kanısındadır.
    Ne var ki bir imparatorluğun sonunun bütün hazırlayıcı şartları da bu devrede, taş taş üstüne konularak işlenir. Enver Paşa iki uç arasındadır. Ümitleri hayalleriyle büyük yenilgi arasında daima cesur, daima dinamik kendi tahliliyle boğuşur. Ve son ne yazık ki İmparatorluğun sonu da olur.
    1908’ den sonra artık, kendini tamamen terazinin gözüne atan bir adamdır. Kendini bütünüyle bir mücadeleye veren bu insan, son nefesini gene bir mücadele sahnesinde tamamlar.
    1908 ihtilali ile meşrutiyete dönüş, aynı zamanda Mithat Paşa’ya ve onun hatırasına dönüş gibi olmuştur. Çünkü 1908 Meşrutiyetinin hukuki temeli, 1876 Kanuni Esasisi idi. Bu Kanuni Esasi ise kanunlaşmadan önce tadiller görmekle  beraber, Mithat Paşa’nın eseriydi. Ama vaktiyle hem bu kanunu kaldıran, hem onun emrini veren padişah, yine tahtında kalıyordu ve padişahın adamları, gene aynı kadroyla hükümetteydiler.
    1876 Kanun-i Esasi'nin temeli, Avrupa'da 1848 ihtilallerinin yönetici fikirlerin, bunlarda 1789 Fransız ihtilallerinin temel prensiplerine dayanıyordu. Nitekim 10 Temmuz 1908’ de Makedonya şehirlerinde meşrutiyetin fiilen ilanından sonra padişah 10/11 Temmuz 1908 gecesi Meşrutiyetin iadesi zorunda kaldıktan sonra ve 11 Temmuz günü Sadrazam Sait Paşa imzasıyla vilayetlere bu yolda tebliğler yapıldıktan sonra, İkinci Abdülhamit Sadrazamına ilgi çekici bir ferman daha gönderir. Bu ferman 20 Temmuz 1324 (1908) tarihini taşır:
    Böyle bir fermana lüzum vardır.Çünkü Padişahın tutumuna pek inanılmamaktadır. Hava öylesine değişik bir yapıya bürünür ki büyük bir halk kalabalığı 15 Temmuz 1908 de Şeyhülislam kapısına yürür. Halk, meşrutiyet hakkında ve o zaman devletin en yüksek dini makamı sayılan Şeyhülislamdan da teminat almak ister. Bu vaziyeti önceden sezen veya vaktinde davranan Şeyhülislam hazırlıklı  bulunur. Daha önce padişaha varmış ve ondan kutsal kitap olan Kuran’a el basarak, Kanun-i Esasi'ye sadakat yemini almıştır. Buna göredir ki binlerce kişilik kalabalık Şeyhülislam kapısı ve bahçesini doldurunca dönemin Şeyhülislamı Mehmet Cemalettin Efendi göz alıcı kıyafeti ve heybetli hareketleri ile halkın karşısına çıkar. Halka Sultan II nci Abdülhamit’in kendi önünde Kuran’a el basarak Kanun-u Esasiye ve meşrutiyete sadık kalacağına yemin ettiğini ilan eder.
    Sahne etkileyicidir. Olay, geleneklerimiz bakımından son derece önemli bir durumdur. Padişah en büyük din adamını şahitliği ve dinin dönülmez ahdi olan yeminle yeni rejime başlamış olur.
    Padişah Abdülhamit, birinci meşrutiyet ilan olunurken de hem de daha saltanata getirilmeden önce, meşrutiyete sadık kalacağına dair Mithat Paşaya yemin vermiştir. Bunu bir tarafa bıraksak bile, tahta geçtikten sonra umumi meclis yani Mebussan-Ayan müşterek toplantısı açılırken meclisin önünde, Meşrutiyete sadakat yemini tekrarlamıştır. Ama sonraki gelişmeler yine her seferinde olduğu gibi olumsuzlukla sonuçlanmıştır.
    20 Temmuz 1908 tarihli bu ferman yalnız Kanun-i Esasi'nin yürürlüğünü ve hükümlerini yeniden kabul etmekle kalmaz. Aynı zamanda Meşrutiyetin ve Kanun-i Esasi'nin sağladığı ve hepsi de Fransız ihtilali ile 1848 ihtilallerinin temel fikirlerine dayanarak bazı prensipleri de teyit eder.
    Bu ferman; Osmanlının hangi dil ve mezhepten olursa olsun Hürriyet hakkı en başta gelir, ırk din ve cinsleri ne olursa olsun bütün Osmanlıların aynı eşit vatandaşlık hakları içinde muamele görerek mutluluğa erişilmeleri lüzumunda ve benzeri genel şartlardan bahseder. İnsan hakları beyannamesine göre de hür doğmak ve hür ölmek insanın en doğal hakkıdır. Hiç kimsenin kanun hükmü dışında cezalandırılamayacağı bildirilir.
    Mücadeleyle geçen bu altı yıllık süreçte yönetimin yanlış kararları doğrultusunda Osmanlı imparatorluğu çok zorlu dönemler geçirmiştir. Bu hareketli dönemde Enver Paşa adeta bir aydınlatıcı rolü üstlenmiştir. Onun olaylar karşısındaki yaklaşımı,sonuca ulaşırken izlediği akılcı yaklaşım kendi mahiyetinde buluna kişilerle olan ilişkileri Osmanlı devleti için önemli bir şahsiyet olarak ortaya çıkmasında etkili olmuştur
MAKEDONYA'DAN ORTA ASYA'YA ENVER PAŞA - III;
      Osmanlı İmparatorluğu yorgundur. Trablusgarp ve Balkan Harbi yenilgileri, iç çekişmeler imparatorluğu tüketmiş ve tarihi ömrünü tamamlamak üzeredir. Bu koşullar altında bu devlet aslında I'nci Dünya Harbine girdiği gün yenilmişti, yani Enver Paşa daha baştan kaybedilmiş bir harbe girmiştir. Ancak genç, ihtiraslı hayallerine sınır tanımayan bu adam çarkların kendisi için çalıştığına inanmaktadır; bu inancı da kendisi gibi genç ve yenilgi kabul etmeyen bir komutanlar kadrosuna sahip olmasından kaynaklanmaktadır.
Savaş, Osmanlı Devleti'nin devamı, Osmanlı ülkesinin korunması hatta kaybedilmiş Osmanlı topraklarının geri alınması için yapılır ama devlet Türk devleti değil Osmanlı devletidir, içinde pek çok etnik unsurları barındırmaktadır. Bunlardan Araplar ve Ermeniler hem harp içinde hem de mütareke döneminde Osmanlı devletinin başına büyük problemler açacaktır.
       Birinci Dünya Harbi kaybedildikten ve 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra; Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte 8/9 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısıyla İstanbul'dan Karadeniz'e açılır ve Kırım kıyılarında Sivastopol yakınlarında Evpatorya'ya giderek ülkeyi terk eder. Enver Paşa bu tarihte 38 yaşındaydı ve barıştan sonra ülkeye dönerek etkili bir şahıs olarak kaldığı yerden devam etmeyi düşlemektedir. Bu dönemde kendisine koyduğu hedef Kafkaslar ve Orta Asya'da yaşayan Türkleri teşkilatlandırmak ve Turan ülküsünü hayata geçirmektir. Her ne kadar bazı Özbek, Tacik ve Türkmen Beyleri ona ''Hakanların hakanı, Padişahların en büyüğü'' dese de ülkesine bir daha hiç dönemeyecektir ve Himalayanın Pamir Dağları eteğinde, Balcıvan'ın Çeğen mevkiinde Bolşevikler tarafından 4 Ağustos 1922'de şehit edilecektir. Makedonya dağlarında hürriyet kahramanı Enver Bey'le açılan bu devre Pamir eteklerinde sona ermiştir, mezarı Abıderya köyündedir.
Bu ciltte;
- Birinci Dünya Savaşında İmparatorluk cephelerinin durumu,
- Sarıkamış Harekatı ve Çanakkale Savaşları,
- Çanakkale'de Mustafa Kemal'in yükselişi ve Enver Paşa ile olan ilişkileri,
- Mustafa Kemal'in 20 Eylül 1917'de Halep'ten Enver ve Talat Paşa'ya gönderdiği mektup,
- Osmanlı ordusunun durumu,
- Rusya'daki ihtilâlin etkileri ve müttefikimiz Almanya'nın tavrı,
- Kafkas İslam Ordusu ve Kafkasya Harekâtı,
- Ermeni Meselesi,
- Enver Paşa ve arkadaşlarının ülkeyi terk edişi,
- Enver Paşa'nın ülkeye dönüş çabaları, TBMM ve Mustafa Kemal'in hareket tarzı,
- Enver Paşa'nın ölümü anlatılmaktadır.

26 Mart 2012 Pazartesi

Bir Darbenin Anatomisi, Yılmaz Öztuna

Bir Darbenin Anatomisi, Yılmaz Öztuna, Ötüken Neşriyat, 1990, İstanbul   
1876 Askeri Darbesi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve ölümü...

    Kitabın birinci bölümünde; 1876 Türkiyesi tasvir edilmiş, 1074’ten 1875 yılına kadar hızlı bir geçiş yapılmış ve ardından eylemi gerçekleştiren kişiler detaylı bir şekilde tanıtılmıştır. Bu bölümde sultan İkinci Mahmud için Kanuni Sultan Süleyman’dan beri gelen padişahların en büyüğü olarak bahsedilmektedir. Ali Paşa’nın 1871 yılında öldükten sonra “kaht-ı rical” (devlet adamı kıtlığı) oluştuğu belirtilmektedir. Eylemin en önemli kişisi olan Hüseyin Avni Paşa ilk olarak anlatılmıştır.
    Kitapta anlatıldığı şekli ile Hüseyin Avni Paşa Fuad Paşa’nın himayesindedir. Hüseyin Avni Paşa Birinci Ordu Komutanı iken bir cuma selamlığında Sultan Abdülaziz’in eşlerinden birine sözle sarkıntılık etmiştir. Bu olayın neticesinde Hüseyin Avni Paşa görevden alınmış, 14 ay hiçbir görev almamış, fakat maaşını almıştır. Bu suçuna rağmen yükselmeye devam etmiş ve sonunda Serasker olmuştur. Serasker görevinde iken padişahın çok yüksek rütbeli cariyelerinden biri veya ikisiyle münasebette olduğu ortaya çıkmış, bunun üzerine rütbesi ve nişanları alınıp Isparta’ya sürülmüştür.
Fakat 15 Şubat 1873’de rütbesi ve nişanları iade edilmiş ve ikinci defa serasker olmuştur. 1874’de de sadrazamlığa getirilmiştir. Yerine geldiği sadrazam Şirvani-zade Rüşdü Paşa’yı önce Hicaz valiliğine getirerek İstanbul’dan uzaklaştırmış sonrasında Taif’de zehirleterek öldürtmüştür. Hasta olduğunu ileri sürerek tedavi için Avrupa’ya gitmiş, Londra’da İngiltere nazırları ile Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesini görüşmüş ve İngiltere’nin olurunu aldıktan sonra Avrupa’dan dönmüştür.
    Midhat Paşa eylemin ikinci şahsıdır. Midhat Paşa’nın şöhreti bugünkü Bulgaristan’dan daha büyük olan Tuna valiliği görevinde iken yaptığı harika işlerle bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Midhat Paşa Ali Paşa’nın himayesindedir. Sadrazamlığı sırasında yolsuzluk yapmış ve padişaha açığı olan bütçede gelir fazlası olduğu yalanını söylemiştir. Bunun üzerine görevinden azledilmiştir. Yeni Osmanlılar’ın çok sevdiği padişahın yeğeni Veliahd Murad tarafından desteklenen Midhat Paşa İngiltere’deki parlamento idaresini Osmanlı Devleti’nde uygulandığı an Osmanlı’nın İngiltere kadar bayındır olacağına inanmaktadır. Hüseyin Avni Paşa’ya göre Midhat Paşa muhteris, akılsız ve gerçekleri anlamakta yeteneksiz bir insandır.
    Mütercim Rüşdü Paşa eylemin üçüncü kişisidir. Arabca, farsca ve çok iyi derecede fransızca bilmektedir. Sultan Mahmud’un kurduğu yeni askeri okullar için kitaplar ve tüzükler tercüme ederek padişahın takdirini kazanmıştır ve “Mütercim” diye anılmaya başlamıştır. Mütercim Mehmed Rüşdü Paşa batı kültürüne sahip, son derece zeki ve kurnaz bir politikacıdır. Aynı zamanda aksi mizaçta, korkak ve mesuliyet yüklenmekte son derece ürkek bir insandır. Entrikacı, yalancı ve menfaatlerine düşkündür.
    Hasan Hayrullah Efendi eylemin dördüncü ve sonuncu büyük şahsiyetidir. Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi menfaatlerine son derece düşkün bir yobazdır. Sesinin güzelliği sayesinde aklından bile geçiremiyeceği mertebelere yükselmiştir. Şeyhülislamlık görevini layıkıyla yerine getiremediği için bu görevde sadece 38 gün kalabilmiştir. Mütercim Rüşdü Paşa sadrazam olunca O’nun teklifiyle tekrar şeyhülislam olmuştur. Sarayda Şerrullah = Allah’ın Şerri olarak anılmaktadır.
    Eylemi tek başına Hüseyin Avni Paşa planlamıştır. Eylemin diğer kişileri eyleme bir hafta kala plandan haberleri olmuştur.
    Kitabın ikinci bölümünde, eylemin nasıl gerçekleştiği anlatılmaktadır. Eylemi gerçekleştirmek için Hüseyin Avni Paşa Süleyman Paşa’yı kullanmıştır. Eylemde Türkçe bilmeyen birkaç bölük arab asıllı asker ve er kıyafeti giydirilmiş 300 Harbiyeli kullanılmıştır. Mekteb-i Harbiye-i Şahane Komutanı Süleyman Paşa askerlere ve Harbiyelilere padişaha suikasd yapılmak üzere bulunulduğu, bu suikasdin önlenmesi için sarayın içinden dışarıya ve dışardan saraya kuş uçurtulmaması gerektiğini söylemiştir. Gerçekte olayı sadece 63 kişi bilmektedir. Eylemin gerçekleştiği sabah Sultan Abdüllaziz’in eline birkaç defa kurtulma şansı geçmiş, fakat basireti bağlanmış gibi bu şansların hiçbirisini değerlendirememiştir. Ayrıca eylemden birkaç gün önce Sultan Abdülaziz önce büyük oğlu Şehzade Yusuf İzzettin Efendi sonrada validesi tarafından uyarılmış, fakat oğlunun ve annesinin söylediklerini Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın vesveleri olarak değerlendirmiştir.
    Padişahın tahttan indirilmesi için padişahın delirmiş veya dinden sapmış yada vatana hiyanet suçunu işlemiş olması gerekmektedir. Midhat Paşa tarafından halkın ve ordunun eylem sonrası isyan etmemeleri için bu ithamları içeren bir fetva kaleme alınmış, fakat kimse bu ithamlara inanmamıştır.
    Eylemden bir gün sonra 63 kişilik cunta ekibinin bütün yalan ve uydurmalarına rağmen herkes olayın içyüzünü öğrenmiştir. Herkes Sultan Aziz’in ihtiyatsizlik ettiğinde hemfikirdir. Eğer eylem bir gün daha geciktirilseydi, Hüseyin Avni Paşa seraskerlik görevinden azledilip yerine eski serasker Müşir Derviş Paşa getirilecektir.
    Sultan Abdülaziz hal’inden sonra, kendisi gibi Türkiye’nin yükselmesi için büyük çaba harcayanların yabancı güçler tarafından Türk devlet adamlarına para dağıtılarak felakete uğratıldıklarını açıkça ima etmiştir.
    Eylemin ardından Sultan Abdülaziz’in servetinin tesbiti için bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyon Sultan Abdülaziz’in ilk gün çalınan yüzbinlerce altın değerindeki mücevherler hariç olmak üzere 8.285.000 altın serveti olduğunu tespit etmiştir. Bu hazinenin içerisinde Sultan’ın annesinin, eşlerinin, kızlarının ve oğullarının nakti paraları da olmasına rağmen bütün para Sultan’ın olarak kabul edilip bu servete milletindir denilerek el konulmuştur.   
    Sultan Abdülaziz’den sonra tahta Beşinci Murad geçmiştir. Beşinci Murad babasından ve amcasından da müsrif bir insandır. Padişah olduğunda borçlarının seviyesi bir milyon aziz altına ulaşmıştır. Bu borçların çoğunluğunu Yeni Osmanlılar cemiyetine verdiği paralar teşkil etmektedir.
    Sultan Abdülaziz eylemin beşinci gününde, Ortaköy’de ikamet ettirildiği yerde öldürülmüş ve Hüseyin Avni Paşa tarafından intihar süsü verilmiş ve yine aynı kişinin taraftarı olan doktorlar tarafından intihar ettiğine dair bir rapor hazırlanmıştır.
    Eylemden tam oniki gün sonra Sultan Beşinci Murad akli dengesini tamamen kaybetmiş ve eylemin 93’üncü gününde Sultan II. Abdülhamid padişah olmuştur.
    Kitabın üçüncü bölümünü yazar KARŞI EYLEM olarak adlandırmıştır.
    Eylemin onbeşinci günü, yani Sultan Abdülaziz’in ölümünden on gün sonra, Sultan Abdülaziz’in kayınbiraderi, Neş’erek Kadın-Efendi’nin kardeşi Çerkes Hasan, Hüseyin Avni Paşa’yı, Ahmed Paşa’yı ve Midhad Paşa’yı öldürmek için bu kişilerin de bulunduğu bir toplantıyı basmış, ancak bu üç kişiden sadece Hüseyin Avni Paşa’yı öldürebilmiştir.
    Sultan Murad Çerkes Hasan olayını duyduktan sonra tamamen akli dengesini kaybetmiştir. Sultan Murad’ın hastalığı artık halktan gizlenemiyecek seviyeye gelmiştir. Bu durum karşısında veliahd Abdülhamid Midhat Paşa’yı ve Rüşdü Paşa’yı Maslak köşküne davet edip, hastalığı ciddi olan ağabeyi Sultan Murad’ın tahttan indirilip kendisinin saltanatı devralması konusunda ikna etmeye çalışmıştır. Bunun üzerine hemen kabine toplanıp bu yönde karar alınmıştır. Sultan Beşinci Murad saltanatının 93’üncü gününde tahttan indirilerek yerine kardeşi Sultan II. Abdülhamid getirilmiştir.
    Sultan II’nci Abdülhamid, Midhat Paşa’nın hazırladığı anayasayı 23 Aralaık 1876 günü top atışları ile ilan etmiştir. Bu şekilde Birinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. Midhat Paşa bu anayasa ile büyük devletleri şiddetle etkiliyeceğine ve Balkanlar’da hristiyanlar lehinde reform istemekten vazgeçireceğine inanmaktadır. 
    Sultan Abdülhamid, siyasetinden ve karakterinden hoşlanmadığı Midhat Paşa’yı bir Avrupa gezisinde iken görevinden almış ve yerine eski fransızca öğretmeni İbrahim Edhem Paşa’yı getirmiştir. 19 Mart 1877’de de Meclis-i Mebusan’ı açmıştır. Midhat Paşa meclisin açıldığını Avrupa’dan duymuştur. Bu olaydan kısa bir süre sonra da meşhur 93 Harbi başlamıştır.
    93 Harbi Türkiye için çok vahim sonuçları olmuş ve arkasından Sultan Abdülhamid 13 Şubat 1878’de meclisi süresiz olarak kapatmıştır. Böylelikle Birinci Meşrutiyet fiilen sona ermiş ve “Devr-i İstibdad” olarak tarihe geçen Sultan II’nci Abdülhamid’in 30,5 yıllık şahsi idare dönemi başlamıştır. Yazar meclisin kapatılmasını II’inci Abdülhamid’in büyük hizmetlerinden biri olarak değerlendirmektedir.
    1876 askeri darbesi olmasaydı, yani Sultan Abdülaziz tahttan indirilmeseydi, çok ağır sonuçları olan 93 Harbi’nin olmayacağı belirtilmektedir. Bundan dolayı yazar  özellikle Hüseyin Avni Paşa ve Midhat Paşa başta olmak üzere bütün cunta ekibine adeta kin kusmuştur. Ayrıca 1876 eyleminden cesaret alan, eski Yeni Osmanlılar’dan gazeteci Ali Suavi Efendi 93 Harbinden yararlanmak istemiş ve tekrar Sultan V’inci Murad’ı tahta çıkarmak istemiş ve buna teşebbüs etmiş, fakat başaramamıştır. Bu olayın neticesinde Sultan II’nci Abdülhamid’in şahsına bağlı gizli bir emniyet teşkilatı kurması ile bu teşkilatın hafiye denen meşhur ajanları ortalığı istila etmiş ve basın hürriyeti kalmamıştır. Ali Suavi olayının arkasında, Sultan II’nci Abdülhamid, sadrazam Sadık Paşa ve eniştesi Serasker Damad Mahmud Celaleddin Paşa ve birkaç şairin olduğunu, bunların arkasında da İngiltere’nin olduğunu beyan etmiştir.
    İkinci Meşrutiyet’in ilanından daha bir yıl geçmeden, Sultan Abdülhamid’i 31 Mart asilerinin ellerinden kurtaracağını ilan ederek Selanik’ten çıkan “Harekat Ordusu” adı verilen ve içinde Türkler’in azınlıkta olduğu birliğin başında Mahmud Şevket Paşa bulunmaktaydı. Yazara göre bu olayla 550 yıllık Türk yurdu Rumeli’nin kaybı ve Türk sınırının Adriyetik’ten Meriç’e çekilmesine netice veren olaylar silsilesinin baş halkasını oluşturan Mahmud Şevket Paşa, Hüseyin Avni Paşa’nın Dolmabahçe Sarayı’nı yağmaladığı gibi Yıldız Sarayı’nı yağmalamıştır.
    Kitabın dördüncü bölümü yargı bölümüdür. Bu bölümde Sultan II’nci Abdülhamid’in kurdurttuğu Yıldız mahkemesi süreci çok detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Ayrıca 1876 Darbesi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve ölümü ile ilgili sanıkların ve şahitlerin sorgularına, bu kişiler hakkındaki diğer kişilerin yorumlarına yine bu bölümde yer verilmiştir.
    Yıldız Mahkemesinde toplam 11 sanık yargılanmıştır. Bunlar: eski Sadrazam Midhat Paşa, eski nazırlardan Damad Mahmud Celaleddin Paşa ve Müşir Damad Nuri Paşa, eski ikinci mabeynci Fahri Bey ve Seyyid Bey, Albay İzzet Bey, Binbaşı Namık Paşa-zade Ali Bey, Binbaşı Gürcü Necib Bey, Pehlivan Mustafa Çavuş, Pehlivan Cezayirli Mustafa, Pehlivan Hacı Mehmed’tir. Üç gün süren mahkeme sonucunda yukarıda isimleri olan kişilerden sadece Midhat Paşa idama, diğerleri ise 10’ar sene hapse mahkum edilmişlerdir.
    Midhat Paşa temyiz mahkemesine başvurmuş, temyiz mahkemesi ilk mahkemenin verdiği kararı doğru bulmuş, ancak mecliste görüşülmesine karar vermiştir. Meclis de kararı doğru bulmuş fakat idam cezaları ile ilgili olarak padişaha af hakkı tanımıştır. Bunun üzerine Sultan II’nci Abdülhamid idam cezalarının hepsini müebbed hapse çevirmiştir. Bu suretle 9 idam hükümlüsünün ve Yıldız Mahkemesinde hüküm yememekle beraber aynı statüde olan Manisa’daki Rüşdü Paşa ile Medinede’ki Hayrullah Efendi’nin cezaları da müebbed hapse çevrilmiştir. Ama sonuçta Sultan Abdülaziz Vakası’na karışan herkes cezalandırılmıştır.
    Kitabın son bölümünde bir “Netice” kısmı yer almaktadır. Burada yazar 1876 Askeri Darbesi ve doğurduğu sonuçlar hakkında fikirlerini kısa ve toplu bir şekilde tekrar beyan etmiştir.

25 Mart 2012 Pazar

Moskova Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy

Moskova Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy, Vatan Yayınevi, 1955, İstanbul   
Ali Fuat Cebesoy’un Garp cephesi görevinden ayrıldıktan sonra Moskova Büyük Elçiliğine atanması ve bu görevi sırasında yazmış olduğu hatıralarından oluşmuştur.

Garp cephesi kumandanlığından 21 Kasım 1920 tarihinde ayrıldıktan sonra Moskova Büyük Elçiliğine tayin olan Ali Fuat Cebesoy, görev öncesi durumu ve görev sırasındaki hatıralarını kitabında toplamıştır. Hatıralarının yanı sıra o dönemde yaşanan önemli olayları değişik açılardan değerlendiren yazar kitabında önemli bilgileri bize aktarmıştır.
Kitabına Cenup Doğu Rusya’nın Anadolu’dan görünüşü ile başlayan yazar Kafkaslardaki genel durumu değerlendirmiştir. Bölgede İngilizlerin uyguladığı yanlış politikaları Kafkaslardaki anarşinin önüne geçememiştir. Bolşevikler ise, propaganda sayesine kısmen duruma hakim olmayı başarmıştır. Yazar bölge halklarına bağımsızlık vaadinde bulunan Bolşeviklerin aslında hiçbir Kafkas Devletlerinin istiklalini tanımak niyetinde olmadığını vurgulamaktadır.
Rus ihtilali Anadolu nasıl karşılandığı
hakkındaki değerlendirmesinde yazar; Bolşeviklerin milliyetçiliği hakkında kısa bilgi vermeyi müteakip İhtilalin Anadolu’dan görünüşü hakkında yorumunu şu şekilde yapmıştır: Şunu itiraf etmeliyiz ki o zaman Ankara resmi mehafili Sovyetlerin iç yüzüne tamamı ile vakıf değillerdi. Birinci Dünya savaşından sonra, Batı devletlerinin Türkiye aleyhindeki emperyalist siyasetleri ve Türkiye’yi parçalamak emelleri karşısında Türker, ister istemez Rusya ahvalini hoş görmeye çalışmışlar ve Bolşevikler ile hakiki dost olmaya çalışmışlardır.
Yazar 1Eylül 1920 yılında toplanan Bakü Şark Milletleri Kurultayı hakkındaki değerlendirmesinde; Kurultayın toplanma amacını Başkırt ve Türkistan hükümetlerinde iş başında bulunan Müslüman komünistlerden bazı mühim şahsiyetlerin, Şarkta komünizmin tatbik şeklini salim bir esasa bağlamak, daha doğrusu bu fırsattan istifade ederek kendi iç meselelerini ve şikâyetlerini sayıp dökmek olarak vurgulamıştır. Türkiye’nin de katıldığı kurultayın asıl amacının Şark milletlerine ve memleketlerine mahsus bir meslek kongresi olması gerekirken, Batı emperyalizmine ve kapitalizme karşı hazırlamak ve harekete geçirmek için toplanan hakiki bir ihtilal kongresi mahiyetine büründüğünde bahsetmektedir. Kurultayda; Türkiye’nin bazı sosyalist prensiplerin kabul edebileceği fakat içtimai inkılâpların ancak Türk vatandaşların isteği ve Türk kanunların müsaadesi nispetinde yapılabileceği konusu özellikle vurgulanmıştır. Kurultay Şarkı birleşmeye ve kapitalist İngilizlere karşı mücadeleye davet ile sona ermiştir.
Yazar Türk İştirakiyun Teşkilatı başlıklı bölümde teşkilat hakkında bilgi vermektedir. Teşkilat Birinci Dünya Savaşı esnasında Ruslara esir düşen ve Bolşevikliğin ilanı üzerine Rusya içerilerine dağılan bazı sivil ve zabit Türk esirleri tarafından Komünist Enternasyonal’in bir tertibi ile 1918 yılında kurulmuştur. Teşkilatın asıl amacı Türkiye’de bir komünist inkılâbı yapmak olduğunu belirten yazar, bu hareketin başında bulunan Mustafa Suphi’ yi şöhret ve ihtiras peşinde koşan zeki, kurnaz ve azim sahibi bir şahsiyet olarak tanımlamıştır.
Sovyetler ile resmi temas ve münasebetlerin başlaması bölümünde 23 Nisan 1920 yılında TBMM’nin açılmasını müteakip bir heyetin Moskova’ya gönderilmesinden bahsetmektedir. Rus Sovyet hükümetinin muhtelif yollardan Türkiye ile temas aramaları, hatta Anadolu inkılabı ile ilgileri bulunmayan kimselerin Ankara nam ve hesabına müzakere girişmeleri üzerine, bu temasları yalnız bir kanala toplamak, resmi ve salahiyetli şahsiyetlerle müzakerelerin yapılması ve mümkün olan müsait şartlara bir anlaşmaya varılması maksadı ile Moskova’ya bir heyet gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Ankara Hükümeti bu suretle ilk defa olarak Bolşevikler ile siyasi ilişkiye girmiş oluyordu. Heyetin asıl vazifesi Sovyet Rusya ile bir dostluk antlaşması imzalamak ve ihtiyaç olan para bir nevi harp malzemesi yardımını temini etmekti. Hariciye vekili Bekir Sami Beyin başkanlığında Moskova’ya giden Türk Heyeti, Temmuz ve Ağustos aylarında bir dostluk antlaşması esasları hazırlanmış ve sonuna getirmişken Rus heyeti başkanı Sabani’in tam maddelerin parafesi sırasında vazifesinden alınarak uzak bir yere gönderilmiştir. Bunun üzerine Bekir Sami Bey, Hariciye Komiseri Çiçerin’den bir görüşme talebinde bulunur. Görüşmeler sırasında Çiçerin o güne kadar Şark hudutlarımız hakkında hiçbir değerlendirme ileri sürmediği halde birden bire Van ve Bitlis vilayetlerimizden Ermenistan’a toprak terk edilmesini ister ve ancak antlaşmanın ondan sonra imzalanacağını ileri sürer. Bekir Sami Bey kanaat verici ve delilere dayalı cevaplar vermeye çalışsa da Çiçerin’i ikna edemez.
Yazar, Moskova giderken başlıklı bölümde yolculuğu sırasında geçtiği illerden ve buralarda yaptığı görüşmelerden bahsetmektedir. Sivas iline geldiğinde, Sivas Kongresi sırasında yaşanan gelişmelerden kısaca bahsetmekte ve Mustafa Kemal hakkında övgüyle bahsetmektedir. Kars’ta Kazım Karabekir Paşa ve halk tarafından coşkulu ile karşılandığından bahsetmektedir. Kars ta bulunduğu sırada Rus Ankara mümessili ile görüşme yapan yazar, Rusya’daki havanın değiştiğini ve Türkiye ile ilgili meselelere daha ehemmiyet verildiği yolunda bilgiler edinmiştir. Kars’dan sonra Tiflis’e geçen yazar burada Gürcistan hakkındaki değerlendirmesinde; İngiliz emperyalizminin himaye eder gibi göründüğü Gürcistan’ı bir taraftan yemlik olarak Rusların önüne attığından bahsetmektedir. Tiflis’ten Bakû’ye geçen yazar Bakü ile ilgili gözlemlerinde; Her şeyin devletleştirildiğini, serbest hayatın kaldırıldığını, yaşayışın devlet programına ve usullerine göre tanzim edildiğinden bahsetmektedir. Bakü’de Halkın ihtiyaçlarını karşılamak zorlandığı ve durumun hiç de iç açıcı olmadığını anlatmaktadır.
Yazar Moskova’daki görevine başlamasından kısa süre sonra Rus Hükümeti ile müzakerelere başlamıştır. Türk tarafı askeri malzeme yardımı yanın da; Rusların yapacakları yardımın gizli tutulması, Misak-ı Millinin tanınması, Boğazlar meselesi, Çarlık Rusya’sı ile yapılan antlaşmaların ilgası ve Batum şehri konularındaki taleplerini Ruslara bildir. Sovyet Hükümetinin amacı ise Türkiye, Polonya, Orta Avrupa ve Balkan milletlerinin varlığını ve istiklalini tanıyarak, onlara dost ve yardımcı görünerek Batılı ülkelerden daha yakın olduğunu göstermekti. Moskova Anlaşması 16 Mart 1921 yılında imzalanır. Ayrıca 1 Mart 1921’de Afganistan ile bir dostluk antlaşması imzalanır.
Yazar aynı dönemde Rusya’da bulunan Enver Paşa ve arkadaşları ile temasa geçmiştir. Yazar Enver Paşanın amacının; İslam âlemindeki ve Şark milletleri nezdindeki şöhretlerine ve Alman askeri ricalinden bazılarının dostluğuna güvenerek, o tarihte dünyaya hakim olmak isteyen İngiliz emperyalizmine karşı Ruslardan istifade ederek bir savaş açmak olarak değerlendirmiştir. Ancak bunun hiçbir zaman gerçek olmayacak bir hayal olarak nitelendirmiştir. Sovyet Hükümetinin Enver Paşa ve arkadaşları ile ilgilenmesindeki amacını ise iki nedene bağlamaktadır. Bunlardan birincisi; İslam Alemi ve Doğu milletleri üzerindeki nüfuzlarından yararlanarak bu milletlere istiklal vaat ederek Orta Asya da ve Hindistan’da İngiliz emperyalizmi ile mücadeleyi temin etmek. Diğeri ise; Enver Paşa ve arkadaşlarının Türk ordusunun takviyesi maksadı ile Anadolu’ya Azerbaycan piyadeleri ile Kafkas süvarilerini götürmek, bunların arkasında Üçüncü Enternasyonale bağlı ve kendilerinin meydana getirdikleri Türk Komünist partisinin teşkilatını Anadolu’ya da sokmak, Ankara Hükümeti ile Enver Paşa taraftarları arasında çıkması muhtemel ihtilaflardan faydalanmak ve Anadolu’da da Kafkaslarda ve Ukrayna’da olduğu gibi bir Türk Şualar devleti kurmaktı.
Orta Doğu ve Müslüman milletler ile ilgili değerlendirmesinde bölge milletlerinin istiklal mücadeleleri ile Türkiye’nin istiklal mücadelesi arasında sıkı ve samimi ilişkiler bulunduğunu anlatmıştır. Doğu milletlerinin yalnız başlarına İngiliz emperyalizmi ile mücadele edemeyeceğini düşünen yazar, muhakkak suretle Türkiye ve Rusya’dan maddi ve manevi yardım görmeleri gerektiğini belirtmiştir. Bu durumu anlayan İngilizler ise; öncelikle Türkiye’yi ortadan kaldırmayı sonrada Rusya’ya sıkı bir abluka uygulamaya karar verdiğini belirtmiştir.
Yazar İkinci İnönü zaferinin Sovyet Rusya ve Batılı ülkeler üzerindeki etkisinden bahsetmiştir. Zafer, Batıda ve özelikle Rusya’da etkisi büyük olmuştur. Yunan ordusunun Anadolu’da uzun süre dayanamayacağı ve hatta boğazları bile savunamayacağı fikri kabul görmüştür. Fransa ile İngiltere arasında fikir ayrılığı oluşmuş ve Fransa cephesinde Yeni Türk devletini tanıma eğilimi başlamıştır. Ancak Rusya Türkiye’nin lehine olan bu siyasi gelişmelerden rahatsız olarak yapmaya başladığı askeri yardımı kesmiştir.
Rusya’daki tebaamız durumu hakkında bilgiler veren yazar Rus inkılâbının başından itibaren Türk, özellikle Müslüman olan tebaamız çeşitli nedenler ile menfaatlerini, Müslüman olmayanlar kadar koruyamamıştır. Bazılarının evlerine el konulmuş, ticaretle uğraşanların malları ve parları alınmış,  tüccarların ise alacakları verilmemiştir. Hatta alacakların miktarı Sovyetlerin Ankara Hükümetine yapmış olduğu nakdi yardımın yarısı olduğu değerlendirilmiştir.
Kütahya- Eskişehir muharebeleri sonrası durumu değerlendiren yazar Rusların ahde vefa göstermediklerini vurgulamıştır. Bu muharebeler sonucu ordumuz Sakarya’nın doğusuna çekilmek zorunda kalmıştır. Yunan başarısı üzerine Ankara’nın dağılıp dağılmayacağı konusunda şüphelenen Rusya, dağılması durumunda Anadolu milli idaresinin Enver Paşa ve arkadaşları ile yeniden kurulabilmesi için Enver Paşa ile anlaşarak onu Batum’a göndermiştir. Müslüman kuvvetlerle Enver Paşayı takviye edeceği vaadinde bulunmuştur. Sakarya muharebelerinin kazanılması Rusların planlarının suya düşmesine neden olmuştur. Sakarya zaferinden sonra Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması Rusya’da ve İngilizlerde tepkilere neden olmuştur. Türkiye ise Batıdaki iki önemli düşmanın fikir ayrılığına düşmesinden oldukça memnundu.
Yazar kitabının son bölümünde ise elçiliğin Rus görevliler tarafından basılması ve Moskova’dan ayrılması konusundan bahsetmiştir. Elçiliğimiz Rus resmi görevlileri tarafından basılarak, belgelerine el konulmuş ve elçilik personeli Yüzbaşı Emin Bey rehin olarak alınmıştır. Yüzbaşı Emin Bey daha sonra serbest bırakılmış ancak belgeler geri alınamamıştır. Bu çirkin olay sonucunda Ali Fuat Cebesoy ve elçilik heyeti memlekete geri dönmek kararı almıştır.

Kurt Kanunu, Kemal Tahir

Kurt Kanunu, Kemal Tahir, İthaki Yayınları, 2005,İstanbul
 
Mustafa Kemal Atatürk’e yapılmak istenen İzmir süikastinin İttihatçilerin gözüyle romanı.

    Kemal Tahir’in roman serilerinden dördüncüsü olan olan Kurt Kanunu Cumhuriyet tarihindeki en karmaşık duyguları, yol ayrımında bulunan insanları, yapılmak istenen İzmir suikastine bir şekilde bulaşmış olan insanların İstiklal mahkemelerinden kaçma mücadelesini  anlatmaktadır.
    Roman İstanbul ve çevresinde geçmektedir. Genel olarak ittihatçilerin günlük ilişkilerini yaşayanların dilleri ve üsluplarıyla anlatmaktadır. Günümüz Türkçesinde kullanılmadığını değerlendirdiğim birçok ifade kitapta yer almaktadır.
    Kitap üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümün adı “Kanlı Tuzak”tır. Bu bölümün ana karakterleri İttihatçıların karanlık işlerini yapan  Abdülkerim Bey, Laz İsmail’in karısı Ballı Naciye, kadın pazarlayan Camgöz Halil, Rum garson Polibis, Baytar Mirala Rasim, Lazistan Mebusu Ziya Hurşit, “Küçük Efendi” diye de bahsi geçen Kara Kemal Bey, Sarı Efe  ve “Sarı Paşa” olarak adlandırılan Mustafa Kemal Atatürk. Romanın bu bölümünde ki ana karakter Abdülkerim Bey’dir. Uçkuruna epeyce düşkün olan Abdülkerim Bey, Kara Kemal Bey’e sadık birisidir. Kara Kemal Bey İttihatçı olmakla beraber Abdülkerim Bey’in Sarı Paşa’ya yapmayı tasarladıkları işlerden haberi yoktur. Ballı Naciye İttihatçılardan Laz İsmail’in karısıdır. Her konuda çok maharetlidir. Erkeklerin başlarını döndüren cinsten fettanlığı vardır. İstanbul Polis Teşkilatı bir takım ihbarlar üzerine bazı yerleri gözetlemeye başlar. Bu arada Lazistan Mebusu Ziya Hürşit ve adamları “Gülcemal” isimli vapurla İzmir’e gitmektedirler. Olayları kısmen sezinleyen Abdülkerim Bey Kara Kemal Bey’i uyarır ve kaçmaya ikna eder.
    İkinci bölümün adı “Sürek Avı”dır. Bu bölümde birinci bölüme ilave olarak romanda geçen karakterler Gurbet Hala, Kara Kemal Bey’in sağ kolu Hasip, haber kaynakları Niyazi, kömür yakıcısının karısı Hayriye, Derviş Kahya,  Hacı Yunus Efendi, Sarı Çavuş’tur. Bu bölümde romanın gidişatından suikastın başarısız olduğu 11 kişinin tutuklandığı Abdülkerim Bey ve Kara Kemal Bey’in ise kaçak olarak arandığı anlatılmaktadır. Abdülkerim Bey’in uçkuruna düşkünlüğü Hayriye’de yine tazahür etmektedir. Hükümet, kaçakları yakalayana bin lira vaat etmektedir. Kaçaklar Gurbet Hala’nın çifliğine sığınmışlar, bir şekilde deniz yolu ile yurt dışına kaçmanın yolunu aramaktadırlar. Sarı Çavuş bunların peşine düşmüş olan, toptancılık yaparak geçinen ve ödülle zengin olamayı hayal eden bir ganimet avcısıdır. Hayriye, Abdülkerim Bey ve Kara Kemal Bey’in hayatlarını kurulan pusuyu haber vererek kurtarır. Çatışmada Derviş Kahya vurulur.
    Üçüncü bölümün adı “İnsanlık Sorunu”dur. Bu bölümün karakterleri Emin Bey, Gazeteci Murat, Doktor İhsan Bey, Emin Bey’in kız kardeşi Perihan’dır. Kaçaklardan Kara Kemal Bey Emin Bey’in evine Perihan’ın müsadesiyle sığınmıştır. Güçsüz, bakımsız ve hasta bir haldedir. Bu arada İstanbul Polis Teşkilatı yoğun bir araştırma halindendir. Nihayetinde Emin Bey’in evine yapılan bir baskında Kara Kemal Bey kendisini vurmuş ve ölü olarak ele geçirilmiş, Emin Bey ise tutuklanarak İstiklal Mahkemesine sevk edilmiştir. İstiklal Mahkemesi yakalanan 11 kişinin idamına hükmetmiş, darağaçları hazırlanmıştır. Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Bele ise tutuklanmışlardır. İstiklal Mahkemesi Emin Beyin beratine karar verir. Asılacak olanlar; Şükrü Bey, Eskişehir Mebusu Miralay Akif Bey, Sarohan (Manisa) Mebusu Abidin Bey, eski Adliye Vekillelerinden Trabzon Mebusu Hafız Memet, Erzurum Mebusu Rüştü Paşa, Eski Lazistan Mebusu Ziya Hurşit Bey, Baytar Miralaylarından Rasim Bey, Sarı Efe Edip Bey, Laz İsmail, Gürcü Tahsin, yedek subaylıktan emekli Çopur Hilmi ve Abdülkerim Bey’dir. Abdülkerim Bey halen firardadır. Kitabın sonlarında yapılan baskının ayrıntıları yer almaktadır. Romanın sonunda Emin Bey’in evinin kapısı çalınır. Kapıyı Perihan açar. Gelen Abdülkerim Bey’dir. Perihan ağabeyinin çektiği sıkıntıları düşünerek evdekilerin taşındığını söyler, içeri almaz. Bunu öğrenen Emin Bey, Abdülkerim Bey’i İstanbul sokaklarında aramaya koyulur. Roman böylece son bulur.