askeri tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
askeri tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2014 Çarşamba

Medine Müdafaası, Fahrettin Paşa

Başkomutanlık tarafından Kanal Harekatı için görevlendirilen, 4’üncü Ordu Komutanı Cemal Paşa, Kanal’ a taarruz etmeden önce Hicaz meselesini çözmek ister. Hicaz’ın kendine özgü bir yönetim biçimi vardır ve merkezi Mekke’dir. Bu şehirde bir vali,  bir komutan ve bunların üstünde, padişah tarafından atanan bir şerif vardır.
    Mekke valisi ve komutanı Cemal Paşa’ya, Mekke Şerifi Hüseyin’in iki yüzlü davrandığı, uzun süredir İngilizler ile görüşmeler  yaptığını, kendine güvenilmemesini gerektiğini rapor ederler. Cemal Paşa, Şerif Hüseyin’ den Cihad çağrısının gereklerini yapmasını ve Kanal seferi için yardım göndermesini ister. Şerif Hüseyin, İngilizlerin Çanakkale’den asker çekip Mısır’da kuvvet toplamalarına kadar Cemal Paşa’yı oyalar. Şerif Hüseyin isyan hazırlıklarına başlayınca Cemal Paşa ile Enver Paşa  görüşerek Medine’nin mümkün olduğu kadar elde tutulması kararını alırlar.  Cemal Paşa, bu görev için o sırada Suriye’de 12’nci Kolordu Komutanı olan  Fahrettin Paşa’yı seçer. Kendisine  Medine’de olan biteni anlamak ve gerekeni yapmasını emreder. Şerif Hüseyin ve oğullarını kuşkulandırmamak için de Medine’ye dini bir ziyaret amacı ile gidilmiş gibi  bir hava verilmesini ister.

    Bu  görevi alan Fahrettin Paşa çalışacağı ekibi ile birlikte 23 Mayıs 1916’da Şam’dan yola çıkar ve 31 Mayıs 1916 tarihinde Medine'ye varır. Fahrettin Paşa Medine'ye geldiğinde, Medine ve çevresindeki bir kaç yerleşim bölgesi dışında, kontrolün işbirlikçi asilerin eline geçtiğini, Arap yarımadasında yapacak fazla bir şeyin  kalmadığını görür.Yapılacak olan Medine ve çevresini işbirlikçi asilere teslim etmemektir. Fahrettin Paşa tedbirlerini bu yönde almaya başlar.
    İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlıyı arkadan vuran Arap isyancılarının başında Şerif Hüseyin ve oğulları bulunmaktadır. Şerif Hüseyin'in gözünü, para ve ikbal hırsı bürümüştür, bunları elde etmek için İngilizlerin ayaklarını öpecek durumdadır. Şerif Hüseyin ve adamları, Arapları Osmanlı aleyhine döndürmek için her türlü yalan ve iftiraya başvurur. Osmanlının Almanlarla birlikte savaşa girmesini Türkler kâfir oldu şeklinde etrafa yayarak taraftar toplarlar. Türklere karşı nefret tohumları ekilir, yapılan iftiraların sonucu da isyanlarda görülür.  İsyancı Araplar, Türk askerine insanlığa sığmayan muamelelerde bulunur.  Mekke'yi ele geçiren asilerin hedeflerinde Medine ve çevresi vardır. Bütün güçleri ile Medine üzerine yürürler. Sürekli kahpece arkadan saldırırlar, coğrafi şartları da bilmenin avantajı ile pusu kurup, bunda da zaman zaman başarılı olurlar.
    Medine'de hayat şartları git gide ağırlaşır. Medine de bulunan Osmanlı ordusunun durumu şöyledir; bir tarafta bütün cephelerde mağlup olan bir imparatorluk, diğer tarafta galip devletlerin baskısı, İngilizlerin işbirlikçi isyancılara verdiği destek, bütün bu olumsuzlukların yanında imkânsızlıklar içinde kıvranan Medine müdafileri…
    Beslenme eksikliğinden dolayı zayıf düşen bünyeler sürekli hastalıklarla boğuşur. Uyuz hastalığı asker içinde hiç eksik olmaz, İspanya nezlesi denen salgın hastalık, askeri kırıp geçirir. Açlık o boyutlara ulaşır ki, asker dağlardan vadilerden topladığı otlarla karınlarını doyurmaya çalışır.
    Fahrettin Paşa, Medine’ nin ileri gelenlerinden bir heyet kurar. Bu heyet ile Kutsal Emanetleri saydırarak  tespit tutanağını heyette bulunanlara imzalatır. Kutsal Emanetler bir bölük askere teslim edilip tren ile İstanbul’a gönderilir. Bir ay sonra İstanbul’a ulaşan Kutsal Emanetlerin listesi telgraf ile Medine’ye gelir. Fahrettin Paşa aynı heyete giden liste ile gelen listenin karşılaştırılmasını yaptırarak bütün emanetlerin İstanbul’ a ulaştığını halka duyurur.    Kutsal Emanetlerin İstanbul’a gönderilmesi Medine’nin tahliye edileceği dedikodusunun çıkmasına neden olur. Paşa “Hicaz Yaranı”  adında bir defter açtırır. Subay ve askerlerinden Hicaz harekatının sonuna kadar  Medine’yi terk etmeyeceğine dair söz verenlerin bu deftere kaydolma şerefini kazanacağını bildirir. İlk sıraya kendi adını yazdırır.  Mekke’de yayınlanan El Kıble gazetesi vasıtasıyla Türkler hakkında asılsız haberler ve makaleler yayınlanır ve asiler kışkırtılır. Bütün bunlara karşı tedbir getirmek, sadık Arapların fikir ve hislerini korumak maksadıyla Fahrettin Paşa tarafından Medine’de El Hicaz adlı bir gazete çıkarılmaya başlanır. Gazete özellikle Medine dışında bulunan kabilelere dağıtılmaya çalışılır. Ancak yeterli şekilde dağıtılamaması nedeniyle beklenen etki elde edilemez.
    Fahrettin Paşa, tedbirlerini şartlar ne olursa olsun Medine'yi terk etmemek üzerine alır. 25 Eylül 1917 tarihinde, Tebük civarındaki "Ramlet" istasyonuna asilerin yerleştirdiği bomba lokomotif geçerken patlatılır. Vagonlar devrilir, trende bulunan asker, sivil, kadın çocuk herkesi kurşun yağmuruna tutarlar. Burada büyük zayiat verilir. Bu olay sonucunda  Medine'nin Osmanlı ile irtibatı bir daha kurulmamak üzere kesilir. Bu olaydan sonra, demiryolunun değişik yerlerine yapılan bombalı saldırılar, demiryolunun da tamamen sonunu getirir. Bu çok vahim bir durumdur. Demiryolu, Medine müdafilerinin, yiyecek, giyecek ve erzaklarının tedarikini sağlamaktadır.  Bu tahribattan sonra İstanbul ve Anadolu'dan yardım gelmeyecektir. Şerif Faysal öncülüğündeki asi gurubu, "Maan" bölgesinin güneyinde, üçer beşer kişiden ibaret olan demiryolu bekçilerini şehit eder, "Maan" ile "Tebük" arasındaki istasyonları işgal ederek Medine'nin kuzey ile alakasını tamamen keser.  Böylece  Medine Müdafiilerini besleyen kan ve can damarı kopmuş olur.
    Arap işbirlikçilerinin gözleri ihtiraslarından başka hiçbir şey görmez. O kadar ileri gitmişlerdi ki, Medine'de Osmanlı bayrağı görmektense, İngiliz yönetimini bizim için evladır derler. İsyancı liderlerden olan Şerif Ali'nin karargâhında her zaman bir İngiliz subay bulunur. İngilizleri arkalarına alan Araplar; ellerinde ki İngiliz topları ile Anadolu yavrularının üzerine ateş püskürtür, tanklar mermi yağdırır, tayyareler başlarının üstünde uçar. Bu da yetmez  pusu kurup vatan evlatlarını kahpece katlederler.
    Çölde savaş, sadece düşmanla yapılmaz. Açlık, İspanyol nezlesi, çekirge, humma vs. gibi birçok düşmanla mücadele etmek zorunda kalınır. Erzak neredeyse tükenmek üzeredir. Bir tek  Fahrettin Paşa’nın önceden depolattığı hurmalar askere dağıtılmaktadır. Medine bölgesinde çok miktarda çekirge bulunmaktadır. Paşa çekirgeden yemek yaptırır ve önce kendisi yiyerek askerleri teşvik edici şu sözleri söyler: “Dün karargah sofrasında çekirge tavası vardı. Arkadaşlarımla beraber pek tatlı yedim ve bunu dil konservesinden daha iyi buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor.”
    İstanbul’dan  gelen tüm teslim ol çağrılarına Paşa’nın cevabı şu şekilde olur: “Hükümet Medine’nin anahtarlarını bir İngiliz yüzbaşısına teslim et diyor. İngilizler ve Şerifler zabitlerle efradımızı soyacaklar. Böyle şeyler görmektense silahlarımızla dövüşerek ölmek evladır. Bu asker Medine’nin enkazı içinde ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın altında kan ve ateşten örülmüş kızıl bir kefenle gömülmedikçe Medine kalesinin burçlarından  Türk’ün al bayrağı alınmayacaktır.”
         Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı ve müttefiklerinin yenilgisiyle sona erer ve Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanır. Mondros Mütarekesinin bir maddesi de Hicaz, Yemen, Suriye Irak, Trablus ve Bingazi’de kalan kuvvetlerin en yakın düşman birliklerine teslim olması hükmünü taşımaktadır. İstanbul hükümeti bu madde hükmüne göre Fahrettin Paşa'dan Medine şehrini tahliye etmesini ister.
          Mütareke üzerinden neredeyse üç ay  geçmiştir. Fahrettin Paşa şartların giderek ağırlaşmasına rağmen şehri teslim etmemekte kararlıdır. Albay ve yarbaylardan oluşan subaylar toplanarak teslim olma kararı alırlar. Gizlice yapılan bir plan neticesinde, silah arkadaşları Fahrettin Paşa’nın üzerine atlayarak ellerini bağlarlar. Böylece  Medine Kahramanının en acıklı hazin sonu gelmiş olur.
    Fahrettin Paşa İngilizler tarafından esir alınır önce Mısır’a sonra da Malta’ ya gönderilir. Malta’ da sayım için her gün sabah ve akşam  odasından  avluya çıkması ve üzerindeki üniformasını çıkarması istenir. Fahrettin Paşa sayım için avluya çıkmaz. Kendisinden üniformasını çıkarmasını isteyen İngiliz yüzbaşıya şu cevabı verir: “ Bak yüzbaşı bu üniforma giymeye hak kazandığım günden beri üzerimden çıkmamıştır. Bundan sonrada da çıkmayacaktır! Ancak ölüm beni üniformamdan ayırabilir.” İngilizler bir daha Fahrettin Paşa’ya üniformasını çıkart diyemezler.

25 Mart 2012 Pazar

Moskova Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy

Moskova Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy, Vatan Yayınevi, 1955, İstanbul   
Ali Fuat Cebesoy’un Garp cephesi görevinden ayrıldıktan sonra Moskova Büyük Elçiliğine atanması ve bu görevi sırasında yazmış olduğu hatıralarından oluşmuştur.

Garp cephesi kumandanlığından 21 Kasım 1920 tarihinde ayrıldıktan sonra Moskova Büyük Elçiliğine tayin olan Ali Fuat Cebesoy, görev öncesi durumu ve görev sırasındaki hatıralarını kitabında toplamıştır. Hatıralarının yanı sıra o dönemde yaşanan önemli olayları değişik açılardan değerlendiren yazar kitabında önemli bilgileri bize aktarmıştır.
Kitabına Cenup Doğu Rusya’nın Anadolu’dan görünüşü ile başlayan yazar Kafkaslardaki genel durumu değerlendirmiştir. Bölgede İngilizlerin uyguladığı yanlış politikaları Kafkaslardaki anarşinin önüne geçememiştir. Bolşevikler ise, propaganda sayesine kısmen duruma hakim olmayı başarmıştır. Yazar bölge halklarına bağımsızlık vaadinde bulunan Bolşeviklerin aslında hiçbir Kafkas Devletlerinin istiklalini tanımak niyetinde olmadığını vurgulamaktadır.
Rus ihtilali Anadolu nasıl karşılandığı
hakkındaki değerlendirmesinde yazar; Bolşeviklerin milliyetçiliği hakkında kısa bilgi vermeyi müteakip İhtilalin Anadolu’dan görünüşü hakkında yorumunu şu şekilde yapmıştır: Şunu itiraf etmeliyiz ki o zaman Ankara resmi mehafili Sovyetlerin iç yüzüne tamamı ile vakıf değillerdi. Birinci Dünya savaşından sonra, Batı devletlerinin Türkiye aleyhindeki emperyalist siyasetleri ve Türkiye’yi parçalamak emelleri karşısında Türker, ister istemez Rusya ahvalini hoş görmeye çalışmışlar ve Bolşevikler ile hakiki dost olmaya çalışmışlardır.
Yazar 1Eylül 1920 yılında toplanan Bakü Şark Milletleri Kurultayı hakkındaki değerlendirmesinde; Kurultayın toplanma amacını Başkırt ve Türkistan hükümetlerinde iş başında bulunan Müslüman komünistlerden bazı mühim şahsiyetlerin, Şarkta komünizmin tatbik şeklini salim bir esasa bağlamak, daha doğrusu bu fırsattan istifade ederek kendi iç meselelerini ve şikâyetlerini sayıp dökmek olarak vurgulamıştır. Türkiye’nin de katıldığı kurultayın asıl amacının Şark milletlerine ve memleketlerine mahsus bir meslek kongresi olması gerekirken, Batı emperyalizmine ve kapitalizme karşı hazırlamak ve harekete geçirmek için toplanan hakiki bir ihtilal kongresi mahiyetine büründüğünde bahsetmektedir. Kurultayda; Türkiye’nin bazı sosyalist prensiplerin kabul edebileceği fakat içtimai inkılâpların ancak Türk vatandaşların isteği ve Türk kanunların müsaadesi nispetinde yapılabileceği konusu özellikle vurgulanmıştır. Kurultay Şarkı birleşmeye ve kapitalist İngilizlere karşı mücadeleye davet ile sona ermiştir.
Yazar Türk İştirakiyun Teşkilatı başlıklı bölümde teşkilat hakkında bilgi vermektedir. Teşkilat Birinci Dünya Savaşı esnasında Ruslara esir düşen ve Bolşevikliğin ilanı üzerine Rusya içerilerine dağılan bazı sivil ve zabit Türk esirleri tarafından Komünist Enternasyonal’in bir tertibi ile 1918 yılında kurulmuştur. Teşkilatın asıl amacı Türkiye’de bir komünist inkılâbı yapmak olduğunu belirten yazar, bu hareketin başında bulunan Mustafa Suphi’ yi şöhret ve ihtiras peşinde koşan zeki, kurnaz ve azim sahibi bir şahsiyet olarak tanımlamıştır.
Sovyetler ile resmi temas ve münasebetlerin başlaması bölümünde 23 Nisan 1920 yılında TBMM’nin açılmasını müteakip bir heyetin Moskova’ya gönderilmesinden bahsetmektedir. Rus Sovyet hükümetinin muhtelif yollardan Türkiye ile temas aramaları, hatta Anadolu inkılabı ile ilgileri bulunmayan kimselerin Ankara nam ve hesabına müzakere girişmeleri üzerine, bu temasları yalnız bir kanala toplamak, resmi ve salahiyetli şahsiyetlerle müzakerelerin yapılması ve mümkün olan müsait şartlara bir anlaşmaya varılması maksadı ile Moskova’ya bir heyet gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Ankara Hükümeti bu suretle ilk defa olarak Bolşevikler ile siyasi ilişkiye girmiş oluyordu. Heyetin asıl vazifesi Sovyet Rusya ile bir dostluk antlaşması imzalamak ve ihtiyaç olan para bir nevi harp malzemesi yardımını temini etmekti. Hariciye vekili Bekir Sami Beyin başkanlığında Moskova’ya giden Türk Heyeti, Temmuz ve Ağustos aylarında bir dostluk antlaşması esasları hazırlanmış ve sonuna getirmişken Rus heyeti başkanı Sabani’in tam maddelerin parafesi sırasında vazifesinden alınarak uzak bir yere gönderilmiştir. Bunun üzerine Bekir Sami Bey, Hariciye Komiseri Çiçerin’den bir görüşme talebinde bulunur. Görüşmeler sırasında Çiçerin o güne kadar Şark hudutlarımız hakkında hiçbir değerlendirme ileri sürmediği halde birden bire Van ve Bitlis vilayetlerimizden Ermenistan’a toprak terk edilmesini ister ve ancak antlaşmanın ondan sonra imzalanacağını ileri sürer. Bekir Sami Bey kanaat verici ve delilere dayalı cevaplar vermeye çalışsa da Çiçerin’i ikna edemez.
Yazar, Moskova giderken başlıklı bölümde yolculuğu sırasında geçtiği illerden ve buralarda yaptığı görüşmelerden bahsetmektedir. Sivas iline geldiğinde, Sivas Kongresi sırasında yaşanan gelişmelerden kısaca bahsetmekte ve Mustafa Kemal hakkında övgüyle bahsetmektedir. Kars’ta Kazım Karabekir Paşa ve halk tarafından coşkulu ile karşılandığından bahsetmektedir. Kars ta bulunduğu sırada Rus Ankara mümessili ile görüşme yapan yazar, Rusya’daki havanın değiştiğini ve Türkiye ile ilgili meselelere daha ehemmiyet verildiği yolunda bilgiler edinmiştir. Kars’dan sonra Tiflis’e geçen yazar burada Gürcistan hakkındaki değerlendirmesinde; İngiliz emperyalizminin himaye eder gibi göründüğü Gürcistan’ı bir taraftan yemlik olarak Rusların önüne attığından bahsetmektedir. Tiflis’ten Bakû’ye geçen yazar Bakü ile ilgili gözlemlerinde; Her şeyin devletleştirildiğini, serbest hayatın kaldırıldığını, yaşayışın devlet programına ve usullerine göre tanzim edildiğinden bahsetmektedir. Bakü’de Halkın ihtiyaçlarını karşılamak zorlandığı ve durumun hiç de iç açıcı olmadığını anlatmaktadır.
Yazar Moskova’daki görevine başlamasından kısa süre sonra Rus Hükümeti ile müzakerelere başlamıştır. Türk tarafı askeri malzeme yardımı yanın da; Rusların yapacakları yardımın gizli tutulması, Misak-ı Millinin tanınması, Boğazlar meselesi, Çarlık Rusya’sı ile yapılan antlaşmaların ilgası ve Batum şehri konularındaki taleplerini Ruslara bildir. Sovyet Hükümetinin amacı ise Türkiye, Polonya, Orta Avrupa ve Balkan milletlerinin varlığını ve istiklalini tanıyarak, onlara dost ve yardımcı görünerek Batılı ülkelerden daha yakın olduğunu göstermekti. Moskova Anlaşması 16 Mart 1921 yılında imzalanır. Ayrıca 1 Mart 1921’de Afganistan ile bir dostluk antlaşması imzalanır.
Yazar aynı dönemde Rusya’da bulunan Enver Paşa ve arkadaşları ile temasa geçmiştir. Yazar Enver Paşanın amacının; İslam âlemindeki ve Şark milletleri nezdindeki şöhretlerine ve Alman askeri ricalinden bazılarının dostluğuna güvenerek, o tarihte dünyaya hakim olmak isteyen İngiliz emperyalizmine karşı Ruslardan istifade ederek bir savaş açmak olarak değerlendirmiştir. Ancak bunun hiçbir zaman gerçek olmayacak bir hayal olarak nitelendirmiştir. Sovyet Hükümetinin Enver Paşa ve arkadaşları ile ilgilenmesindeki amacını ise iki nedene bağlamaktadır. Bunlardan birincisi; İslam Alemi ve Doğu milletleri üzerindeki nüfuzlarından yararlanarak bu milletlere istiklal vaat ederek Orta Asya da ve Hindistan’da İngiliz emperyalizmi ile mücadeleyi temin etmek. Diğeri ise; Enver Paşa ve arkadaşlarının Türk ordusunun takviyesi maksadı ile Anadolu’ya Azerbaycan piyadeleri ile Kafkas süvarilerini götürmek, bunların arkasında Üçüncü Enternasyonale bağlı ve kendilerinin meydana getirdikleri Türk Komünist partisinin teşkilatını Anadolu’ya da sokmak, Ankara Hükümeti ile Enver Paşa taraftarları arasında çıkması muhtemel ihtilaflardan faydalanmak ve Anadolu’da da Kafkaslarda ve Ukrayna’da olduğu gibi bir Türk Şualar devleti kurmaktı.
Orta Doğu ve Müslüman milletler ile ilgili değerlendirmesinde bölge milletlerinin istiklal mücadeleleri ile Türkiye’nin istiklal mücadelesi arasında sıkı ve samimi ilişkiler bulunduğunu anlatmıştır. Doğu milletlerinin yalnız başlarına İngiliz emperyalizmi ile mücadele edemeyeceğini düşünen yazar, muhakkak suretle Türkiye ve Rusya’dan maddi ve manevi yardım görmeleri gerektiğini belirtmiştir. Bu durumu anlayan İngilizler ise; öncelikle Türkiye’yi ortadan kaldırmayı sonrada Rusya’ya sıkı bir abluka uygulamaya karar verdiğini belirtmiştir.
Yazar İkinci İnönü zaferinin Sovyet Rusya ve Batılı ülkeler üzerindeki etkisinden bahsetmiştir. Zafer, Batıda ve özelikle Rusya’da etkisi büyük olmuştur. Yunan ordusunun Anadolu’da uzun süre dayanamayacağı ve hatta boğazları bile savunamayacağı fikri kabul görmüştür. Fransa ile İngiltere arasında fikir ayrılığı oluşmuş ve Fransa cephesinde Yeni Türk devletini tanıma eğilimi başlamıştır. Ancak Rusya Türkiye’nin lehine olan bu siyasi gelişmelerden rahatsız olarak yapmaya başladığı askeri yardımı kesmiştir.
Rusya’daki tebaamız durumu hakkında bilgiler veren yazar Rus inkılâbının başından itibaren Türk, özellikle Müslüman olan tebaamız çeşitli nedenler ile menfaatlerini, Müslüman olmayanlar kadar koruyamamıştır. Bazılarının evlerine el konulmuş, ticaretle uğraşanların malları ve parları alınmış,  tüccarların ise alacakları verilmemiştir. Hatta alacakların miktarı Sovyetlerin Ankara Hükümetine yapmış olduğu nakdi yardımın yarısı olduğu değerlendirilmiştir.
Kütahya- Eskişehir muharebeleri sonrası durumu değerlendiren yazar Rusların ahde vefa göstermediklerini vurgulamıştır. Bu muharebeler sonucu ordumuz Sakarya’nın doğusuna çekilmek zorunda kalmıştır. Yunan başarısı üzerine Ankara’nın dağılıp dağılmayacağı konusunda şüphelenen Rusya, dağılması durumunda Anadolu milli idaresinin Enver Paşa ve arkadaşları ile yeniden kurulabilmesi için Enver Paşa ile anlaşarak onu Batum’a göndermiştir. Müslüman kuvvetlerle Enver Paşayı takviye edeceği vaadinde bulunmuştur. Sakarya muharebelerinin kazanılması Rusların planlarının suya düşmesine neden olmuştur. Sakarya zaferinden sonra Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması Rusya’da ve İngilizlerde tepkilere neden olmuştur. Türkiye ise Batıdaki iki önemli düşmanın fikir ayrılığına düşmesinden oldukça memnundu.
Yazar kitabının son bölümünde ise elçiliğin Rus görevliler tarafından basılması ve Moskova’dan ayrılması konusundan bahsetmiştir. Elçiliğimiz Rus resmi görevlileri tarafından basılarak, belgelerine el konulmuş ve elçilik personeli Yüzbaşı Emin Bey rehin olarak alınmıştır. Yüzbaşı Emin Bey daha sonra serbest bırakılmış ancak belgeler geri alınamamıştır. Bu çirkin olay sonucunda Ali Fuat Cebesoy ve elçilik heyeti memlekete geri dönmek kararı almıştır.

10 Mart 2012 Cumartesi

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti ve Harbiye Nezareti Teşkilatı, Zeynel Abidin Küççük

Osmanlı Askeri Salnamelerine Göre Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti ve Harbiye Nezareti Teşkilatı, Zeynel Abidin Küççük, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002, Kırıkkale (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi)
 
Osmanlı Ordusundaki Kurmay Sınıfının Teşkili ve Özellikleri

        Yazar bu tez çalışmasında; ilk olarak Avrupa'da başlayan ve sonraları "Osmanlı Ordu Teşkilatına giren" Erkân-ı Harp ya da günümüzdeki anlamıyla "Kurmay" sınıfının hizmetleri ile görevlerinin içeriği ve teşkilatlanması sırasında yaşadığı tarihsel gelişimi gözler önüne sererek okuyucuların faydasına sunmayı amaç edinmiştir.
        Erkan ve Erkan-ı Harp sözcüklerinin tez kapsamında anlamları;
        Erkan: "İleri gelen" yerinde kullanılan bir terimdir. Askerî anlamda Miralay'dan yukarı rütbeye sahip olan şahıslar için kullanılır. Mülâzım ile Yüzbaşı'ya "Zâbitan", Binbaşı, Kâim-i makam, Miralay'a "Ümerâ", Mirliva, Ferîk, Birinci Ferik ve Müşir'e de "Erkân" denilirdi.
        Erkan-ı Harp (Kurmay) : Ordunun harp faaliyetini hazırlayıp uygulayan ve teknik gelişmeleri takip ederek gerekli yenilikleri kullanan emirler ve subaylar hakkında kullanılan bir terimdir. "Savaş planları hazırlayan ve kendisine savaş usulü hakkında danışılan kişi" anlamlarını da içermektedir.
        Osmanlı Ordusun da Erkân-ı Harp sınıfına ayrılabilmek için Harp Okulundaki eğitimin çok başarılı geçmiş olması gerekirdi. Kendi sınıfı içerisinde emsalleri arasında üstün başarı gösteren bu gibi şahıslar "Seçkin" olarak nitelendirilirdi. Diğerleri ise "Sıra Subayı" olarak adlandırılırlardı. Erkân-ı Harpliğe ayrılanlar ayrıca Erkân-ı Harbiye Okulunda eğitim görürlerdi. Bu eğitimi başarıyla geçenler "Erkân-ı Harp" unvanını alırlardı. Erkân-ı Harp'ler diğer ordu mensuplarına nazaran seçkin bir yere sahip oldukları gibi, diğerlerinden daha önce terfi ederlerdi. Erkân-ı Harp'in bugünkü karşılığı "KURMAY" dır.
        Avrupa'da sanayi devriminin paralelinde baş gösteren teknik gelişim, ordu teşkilatlarında bir takım yeniliklerin de ortaya çıkmasında etken olmuştur. Ordu yapısının teknik donanımlarla desteklenmesiyle beraber, düzenli orduların sevk ve idaresinde de değişimler yaşanmıştır.
        Bu değişimlerin gerekliliği olarak Avrupa ordularında "Kurmay Sınıfı" adı altında yeni bir sınıf doğmuştur. Osmanlı ordu teşkilatı yapısında da bu sınıfın oluşturulması için çalışmalar başlatılmış, bu amaçla Osmanlı Devleti tarafından yurt dışına eğitim amaçlı personel gönderilmiş ya da yurt dışından yabancı askerî uzmanlar getirtilmiştir. Bütün bunların sonucunda Osmanlı Ordusunda kurmay teşkilatı oluşturulmuş, harbin gereklerinden olan insan, silah ve donanım faktörlerinin temini ve idaresi amacıyla, Harbiye Nezareti teşkilatı kurulmuştur.
        Türk Askerî Tarihinde genel anlamda Kurmaylık Hizmeti ve Kurmaylık Teşkilatı Rumî 1265 (Milâdî 1849) yılında, yani yaklaşık 160 yıl önce oluşmaya başlamış ve ilk kurmay sınıfı Osmanlı Devleti’nde, Rumî 1265 (Milâdî 1849) senesinde mezun edilmiştir.
        Bu dönemde Osmanlı Devletinin, Avrupa ve özellikle Fransa ile ilişkileri yoğundu. Orduda yenilik çerçevesinde İstanbul'da bir kurmay okulunun kurulmasına gerek görülmüş ve yapılmıştı. Bu okul, yüksek sevk ve idare görevlerine yönelik aday kişiler yetiştirmekten başka, orduya fen ilimlerine sahip olan çok yönlü eğitim almış bir sınıfı oluşturmayı amaçlıyordu. Harp Okulunda zaten ordunun işbirliğini sağlamak amacıyla birçok dalda uygulayıcı subaylar yetiştiriliyordu. Her yıl, Harp Okulunun son sınıfından mezun olanlardan en yüksek not alan 8-10 kişi, açılan kurmay okuluna gönderilerek birçok konuda değişik dallarda eğitime tabi tutuluyordu. Buradan mezun olanlar ise, bir daha kıtaya dönmemek üzere "Kurmay" unvanını alarak çeşitli mesleklere seçiliyordu. Bu okul, birçok mühendis, edebiyatçı, kâtip ve şair yetiştirmiştir. Beyazıt Kulelerinin mimarının da buradan çıkmış olması, burada verilen eğitimin içeriğinin en açık göstergelerinden birisidir. Ancak bütün bunların yanında bu okulun, ordu için gerekli görevleri karşılayamadığı da bir gerçektir.
        Erkân-ı Harp (Kurmay) okulunun ilk kuruluş yapısı, ordunun ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamadığı ve bu okuldan stratejik düşünebilen subay yetiştirilemediğinin görülmesi üzerine okul; askerî ve fennî olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır. Fennî sınıflarda özellikle matematik ilmine ağırlık verilmekle birlikte, askerî sınıflarda matematik ilminin verilmesi yanında imkânlar dâhilinde askerî eğitimin verilmesine de özen gösteriliyordu.
        1920'li yılları başında Harbiye Nezareti mahzen evrakı araştırılırken Rumi 1296' da yazılmış bir "Erkân-ı Harbiye Hidemâtı Nizamnamesi" bulunmuştur. Nizamname incelendiğinde baştan aşağı Moltke'nin kurduğu kurmay teşkilatının sistem ve modeline göre yazıldığı anlaşılmış, ancak istenilen seviyede yürürlüğe konamamıştır. Bu nizamnameye eğer titizlikle uyulsaydı hiç şüphesiz Erkân-ı Harbiye (kurmay) teşkilatı söz konusu yıllar içerisinde en iyi bir şekilde kurulacaktı.
        Osmanlı ordusundaki Erkân-ı Harbiye (kurmay) teşkilatı, eski sistem ve zihniyetiyle Goltes Paşa zamanına kadar yaşamıştır. Bu süre zarfında da birçok kıymetli zaman değerlendirilememiştir. Goltes Paşa, Osmanlı Ordusunda gerek teşkilat ve gerek askerî eğitim alanında önemli işler yapmış ve faydalı faaliyetlerde bulunmuştur. Öncelikle şu gerçek göz önünde bulundurulmalıdır ki, Goltes Paşa, Sultan II nci Abdülhamit gibi baskıcı bir hükümdarın zamanında çalışmak zorunda kalmıştır.
        Goltes Paşa, bu şartlar altında askerî okullarda bir takım düzenlemeler yaptı. Ancak kıt'adan subay yetiştirme usulünü yerleştiremedi. Harp Okulunu tek bir nokta olan askerlik sanatı üzerinde yoğunlaştırdı. Bu amaçla da lüzumsuz olan birçok dersi kaldırdı. Genelde “harp taktikleri ve harp tarihinin ağırlıklı" olarak işlenmesine önem verdi. Bizzat tatbikatlar, geziler ve harp oyunları yaptırdı. Bilhassa gençler üzerinde etkili olan bu tür faaliyetlerle, gençliğin askerlik sanatı üzerine ilgilerinin artmasını sağladı. Ancak kurmay okuluna girebilmek için orduda başarı ile hizmet etmiş olmayı şart olarak koyamadı. Fakat nazarî eğitim alan kurmay subayların, kurmay okulundan çıktıktan sonra sekizer aydan iki sene kıt'a hizmeti yapma şartını kabul ettirebildi. Gerçek yenilik ve uygulama ancak köklü değişikliklerle mümkündü.
        Yazar eserinde, Askerî Salnameler de yer alan değişik yıllara ait (Rumi 1282(1866), Rumi 1283 (1867), Rumi 1286 (1870), Rumi 1287 (1871), Rumi 1304 (1888), Rumi 1308(1892),  Rumi 1309(1893),  Rumi 1311 (1895),  Rumi 1324 (1908),  Rumi 1330 (1914),  Rumi 1334-1335 (1918-1919)), Osmanlı askerî teşkilat yapısı ile günümüz askeri teşkilat yapısı hakkında bilgi vermektedir.
         Sonuç olarak, Türk Milleti, yerleşik hayatla birlikte, askerlik sanatını ve savaş usullerini dünya coğrafyasına öğreten bir özelliği de taşımaktadır. Orta Asya'dan itibaren düzenli ordu sistemini başarıyla uygulamış ve kendi harp usulünü zekâsıyla ortaya koymuştur. Stratejik düşünce ve planlı bir harekâtı icra etme yeteneği milletin doğasıyla özdeşleşmiştir. Bu sayede üç kıtaya yayılarak, Osmanlı Devletinin yükseliş döneminde hükmettiği coğrafya, kırk iki milyon kilometrekareye ulaşmıştır. Ancak sanayi devriminin Avrupa'da yaşandığı sıralarda, devletin uyguladığı sistemin bu gelişmeler karşısında iyileştirilmemesi, teknik yönden yetersiz kalınması, Osmanlı bürokrasisini gerilettiği gibi, ordu teşkilatında, çağdaş ordulardan geri kalmasına sebebiyet vermiştir.
        Napolyon dönemiyle birlikte ilk olarak Fransa'da adı geçen ve strateji üretmek, ileriye yönelik harekât planları yapmak amacıyla oluşturulan "Kurmay Sınıfı" Türk Ordu Teşkilatında hemen yerini alamamıştır.
        Türk Ordu Teşkilatında, kurmay sınıfının oluşturulması amacıyla, Avrupa ordularından yardım alınmış ve seçkin birçok asker bu amaçla eğitime gönderilmiştir. Özellikle, Prusya ya da sonraları Almanya Ordularında kurmay eğitimi alan subaylar; Osmanlı Ordu teşkilatında görevlendirilmiş ve bunun yanı sıra Prusyalı birçok general de danışman ve eğitmen olarak bizzat ordu içerisinde görev yapmışlardır.
        Osmanlı Ordu Teşkilatını yıpratan en önemli husus "Liyâkat" sisteminin çalıştırılamaması olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren orduda gerekli düzenlemeler yapılmış ve modern ordunun sarsılmaz temelleri atılmıştır.