liberalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
liberalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2012 Pazar

Tarihin Sonu ve Son İnsan, Francis Fukayama

Tarihin Sonu ve Son İnsan, Francis Fukayama, Simavi Yayıncılık,1993, İstanbul
Uluslararası ilişkiler ve liberal demokrasiler.

    Sözkonusu kitabın temelleri, yazarın 1989 yılında ‘’The National İnterest ‘’ dergisinde yayınladığı  ‘’ Tarihin Sonu mu?’’ başlıklı makalede atılmıştır. Hem Kitap hem de makale yayınlandığı zaman uzunca bir süre uluslar arası arenelarda tartışma konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir. 1992 yılında yayınlanan kitap özellikle Berlin duvarını yıkılması ile birlikte oluşan iyimserlik havasında yazılsa bile aradan geçen zaman zarfı içerisinde işlediği temalar itibarı ile güncelliğini korumaktadır.
    Tarihin sonu ve son insan başlığı yazarın kitapta hem tarihi hemde insanı geçmişten günümüze incelediği için verilmiştir. Kitap genel olarak liberal demokrasiyi insanlığın deneme yanılma yöntemi ile ulaştığı en son nokta olarak tanımlarken insanıda tarih içerisinde gerçekleştirdiği kabul görme mücadelesinin sonuna gelmiş olarak tanımlamaktadır. Liberal demokrasi içerisinde insanın artık yapmak zorunda kaldığı bir kabul görme mücadelesine gerek kalmadığı sözkonusu sistemin içinde insanların zaten birbirlerinin haklarına saygı gösterirken kabul görmenin kendiliğinden gerçekleştiği belirtilmektedir.
    Yazar kitabı yazarken düşüncelerini diyalektik kavramı ile anılan ünlü Alman felsefeci Hegel’in sistemi ile bütünleştirirken tarihten ve dünyamızdan pek çok örnekler vererek iddalarını desteklemeye çalışmıştır. Yazarın adı ile bütünleşen ‘’ tarihin sonu’’ kavramı ise daha önce Hegel ve Marks tarfından ortaya atılmış bir kavram olarak kitapta karşımıza çıkmaktadır. Tarihin sonu kavramı Hegel için liberal devletken, Marks için aynı kavram Komünist toplum olmuştur. Yazarın tercihi ise daha önce belirttiğimiz gibi Hegel’den yana olmuştur.
    Liberal demokrasiyi insanların yada devletlerin tercih etmelerinin temelini iki noktaya bağlayan yazar bu noktaları ekonomik nedenler ve kabul görme mücadelesi olarak açıklamıştır. Ayrıca kitapta insan yalnız ekonomik açıdan değil bir bütün olarak ele alınmış bu yapılırken de Hegel’in Materyalist olmayan tarihi esas alınmıştır.

    Kitap beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde evrensel tarih ele alınmış ve yeniden ele alınmasının gerekliliği üzerinde durulmuştur. Özellikle ekonomik sebeblerin Komünist sistemleri nasıl yerle bir ettiği güçlü gibi gözüken devletlerin pek çok zayıflıkları bünyesinde barındırdığı vurgulanmıştır.Otoriter devletlerin terörizmin kökünün kazınması, eski toplumsal düzenin yeniden kurulması, ekonomik kaosa son verilmesi gibi kendi koydukları sınırlı amaçlara ulaştıktan sonra, egemenliklerini sürdürmeyi gerçekleştiremez hale gelmeleri konusu incelenmiştir. Yine totaliter ve komünist sistemlerin tarih içerisinde ortaya koydukları sahte hedeflerin ve ortaya çıkan korku ortamının sayesinde bu ülkelerin nasıl devrilmek zorunda kalmış olduğu sorusuna da cevap verilmiştir. Dünyada  hem şimdi hemde gelecekte  meşru olabilecek tek politik sistemin liberal demokrasi olacağı konusu defalarca örneklerle açıklanmıştır.
    Birinci bölümde ayrıca özgürlük ve eşitlik ideallerinin Fransız ve Amerikan devrimlerinin esinlendirmesinden iki yüz yıl sonra da bu ideallarin yanlızca dayanıklı değil aynı zamanda yeniden yaşam bulabilir olduğu ispatlanmaya çalışılırken liberalizm ile demokrasinin aynı şey olmadığı ama birbirleri ile iç içe olduğu meseleleri incelenmiştir.
    İslam düşünce sistemin ise bir istisna olarak kabul eden Fukayama İslam devletlerinin liberal demokrasilerden uzak durmasının sebebini ise bu sistem içinde yaşayan insanların liberal demokrasiyi kendileri için en büyük tehdit olarak kabul etmeleri şeklinde açıklamaya çalışmıştır.
    İkinci  bölümde ise  Hegel ve Marks’ın aynı zaman Kant’ın tarihe bakış açıları üzerine çalışma yapılmış ve insanın gelişimine odaklı Evrensel tarih kavramı açıklanmaya çalışılmış bu yapılırken insan gelişen ve kazanımları olan bir varlık olarak tanımlanmlanmıştır Tarihle ilgili yapılan çalışmada tarih belirli bir yöne sahip mi sorusu cevaplandırılmaya çalışılmış bu sorunun cevabını yazar evet olarak vermiştir ve cevabını destekleyecek örnekler vermiştir.Yine sanayileşmiş bir toplumun modernlik öncesi bir noktaya gidip gitmek istemediği sorusu çerçevesinde kazanılan teknolojik ve ekonomik kazanımlardan hiçbir toplumun vazgeçmeyeceği, tarihin geriye çevrilemiyeceği konusu ele alınmıştır.Teknolojik olarak ortaya atılan kötü ütopyalardan, diğer bir deyişle çevresel felaketlerden yine teknolojik çare ve çözümlerle kurtulabileceği noktası da ayrıca vurgulanmıştır.
    İkinci bölümde ayrıca liberal demokrasiyi benimsemeyen kendi içine kapanan toplumların dünyadaki ticaret pastasından pay alamayacağı bu durumun ise ekonomik bir gerilemeye doğru götüreceği konusu tartılışırken örnek olarakta Güney Asya ülkelerinin liberal ekonomik parametreleri uygulayarak ekonomik olarak nasıl gelişmiş olduğu, ekonomik kazanımlarında demokrasiya yol açtığı meselesi ele alınmıştır. Diğer yandan Latin Amerika ülkelerinin içe dönük, kapalı ekonomik sistemleri tercih ederek ekonomik olarak iyi bir seviyeden nasıl kötüye gittikleri açıklanmıştır. Bunun yanında liberal ekonomiyi uygulayan totaliter rejimlerin ekonomik olarak demokratik rejimlerden daha fazla büyüdüğü bunun sebebi olarakta alt yapı yatırımlarının, insana ayrılan paranın totaliter rejim tarfından tasarruf yapılmak  maksadıyla kısılması ayrıca ele alınmıştır.İkinci bölümün sonunda demokrasi için demokratik insanların şart olduğu fikri öne sürülmüş ve insanı incelemek için bir kapı açılmıştır.
    Üçüncü bölümde yazar Hegel’in ortaya attığı ‘’ kabul görme mücadelesi ‘’ çerçevesinde efendi uşak ilişkisi ele alınmış ve insanlığın gelişiminin uşağın kendisini kabul ettirme mücadelesinde bulunarak gerçekleştirdiği teması üzerinde durulmuştur. Bu konu ile ilgili olarak yazar şu saptamalarda bulunmuştur;
       Saygınlık mücadelesinde hayatını ortaya koymaya hazır olmak hegelin tarih görüşünde çok önemli yer tutmaktadır.Çünkü hayatını ortaya koyarak insan, en güçlü ve en önemli iç güdüsüne, hayatını koruma ve sürdürme iç güdüsüne karşı koyabileceğini kanıtlar. Kojeve’in formüle ettiği gibi insandaki insani ihtiyaç, onun hayvani kendisini koruma ihtiyacına karşı zafer kazanmalıdır. Mücadele etmemin nedeni, başka bir insanın benim hayatımı ortaya koyduğumu ve bu nedenle özgür ve gerçek bir insan olduğumu kabul etmesini sağlamak istememdir.
Amerikan demokrasisinin temelinde yatan ve Bağımsızlık Bildirgesi’nde ve Anayasa’da somutlanmış olan ilkeler, Jefferson, Madison, Hamilton ve öteki Amerikan Kurucu Babalar’ın yazılarına geri gider; bunlar ise düşüncelerinin bir çoğunu Thomas Hobbes ve Jhon Locke’un liberal İngiliz geleneğinden türetmiştir.
        Hegel insanı, özgül onuru fiziksel ya da doğal belirlenmeden özgür olmasına bağlı olan ahlaki bir etmen olarak görür.Tarihin diyalektik gidişini ilerleten, bu ahlaki boyut ve bunun kabul görmesi uğruna mücadeledir.                   
         Eflatun thymos ya da “kararlılıktan”tan, Machiavelli insanın şöhret arzu etmesinden, Hobbes gurur ya da şöhret tutkusundan, Rousseau amour-propre’dan, Alexander Hamilton ün sevgisinden, James Madison hırstan, Hegel kabul görmeden söz etmiş, Nietzsche ise insanı “kırmızı yanaklı hayvan” olarak nitelendirmiştir.
                Thymos kavramı insandaki  bir tür doğuştan adalet duygusunu temsil eder ve bu anlamda bencil olmama, idealizm, ahlak, özveri, cesaret namus gibi erdemlerin psikolojik mekanıdır. Thymos bize değerlendirme ve değer biçme sürecinde güçlü bir duygusal dayanak sağlar ve insanlara doğru ya da haklıya ilişkin inançları uğruna en güçlü içgüdüleri aşma olanğı verir.İnsanlar kendilerine bir değer biçerler ve özellikle kendileri söz konusu olduğunda öfke duyarlar. Ama başka insanlara da bir değer biçme ve başkaları söz konusu olduğunda da öfke duyma yeteneğine sahiptirler. Bu özellikle birey kendisine haksız davranıldığını düşünen bir grubun üyesi ise geçerlidir; örneğin, kadınlar söz konusu olduğunda bir feminist yada kendi etnik grubu söz konusu olduğunda bir milliyetçi bundan etkilenir. Kendi adına duyulan kızgınlık bu durmda bütün sınıfa yayılır ve dayanışma duyguları doğurur.Kendinin ait olmadığı sınıflarlarla ilgili öfkenin örnekleride vardır. Amerikan iç savaşı öncesinden köleliğin beyaz karşıtlarının haklı öfkesi yada Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı dünya çapında duyulan öfke Thymos’un çeşitli ifade biçimleridir. Bu örneklerde öfkeye yol açan, ırkçılığın kurbanlarına, öfkelene kişinin görüşü açısından insan olarak gerçekte hak ettikleri değere uygun bir şekilde davranılmamasıdır.

            Günümüz Amerikan politikasında da kabul görme arzusunun hala etkili olduğunu gösteren birçok örnek bulunabilir. Örneğin pratikte hiçbir ekonomik öneme sahip olmamasına rağmen, kürtaj son kuşaktan bu yana son derece hassas bir sosyo-politik bir konu olmuştur. Kürtaj tartışmasında söz konusu olan ilk bakışta doğmamış bebeklerin haklarıyla kadınların hakları arasındaki bir tartışmadır. Gerçekte ise geleneksel ailenin görece onuru ve kadının buradaki rolü, karşı yanda ise meslek sahibi, kendine yeterli kadın onuru vardır. kavgada taraflar birbirlerine olan öfkelerini dile getirmektedirler.Ama öfkelerinin kendileriyle de bir ilgisi vardır.bu tip çatışmaları çeşitlendirmek mümkündür. O nedenle sivil hak ve özgürlüklere ilişkin bütün mücadeleler, ekonomik yanları olsada, temelde adalet ve insanlık onuru konusundaki farklı yaklaşımları kabul görmesi üzerine thymotik çatışmalardan başka bir şey değildir.
        Thymotik öfkenin ve kabul görme arzusunun komünizmin ekonomik krizine eşlik eden etkisini kavrayamazsak, devrimci olguyu bütün boyutları ile anlayamayız. İnsanları canlarını ve mallarını tehlikeye atarak hükümetleri düşürmeye iten şeyin, daha sonra tarihçiler tarafından  temel nedenler olarak tarif edilen büyük olaylardan çok, oldukça küçük ve görünüşte raslantısal gelişmeler olması devrimni gelişmelerin ilginç bir karakteristiğidir. Örneğin Çekoslavakya’da Sivil Toplum, Jakes başkanlığınsdaki komünüst hükğmetin daha önce liberalleşme sözü vermiş olmasına rağmen , Caclav Havel’i tutklatmasının getirdiği öfkeden doğdu. Kasım 1989’da bir öğrencinin güvenlik polisi tarafından öldürüldüğü söylentisi üzerine büyük insan yığınları Prag sokaklarını doldurdu. Daha sonra bu söylent,leirin doğru olamdığı ortaya çıktı. Diğer bir örnek Romanyadaki Çavuşesku rejimi aralık 1989 da çöktü . Rejimin yıkılmasına yol açan olaylar zinciri, Macar azınlığın hakları için mücadele eden TOKEŞ adlı bir rahibib tutuklanması üzerine Timisoara kentindeki protestolarla başlamıştı. Çoğu kez politik ve ekonomik yapılarda köklü dönüşümlere yol açan kapsamlı büyük olaylar, böylesi küçük cesur davranışlar olmaksızın hiçbir şekilde gerçekleşmezdi.
        İnsanın, kendisini ve başkasını sürekli değerlendiren ahlaki bir yanını sürekli olması, ahlakın özsel içeriği konusunda görüş birliği olduğu manansa gelmez. thymotik ahlaki benzerlikler dünyasında sayısız önemli ve önemsiz sorun üzerine sürekli takışma ve tartışmalar gündemdedir. O nedenle thymo, en alçak gönüllü ifadelerinde bile, her türlü insan çatışmasının kaynağını oluşturur.
        Tarihin sonunda ortaya çıkan homojen devlet, iki sütün üzerinde, ekonomi ve kabul görme üzerinde yükselir. Bu sonuca yol açan insanlık tarihi süreci, itici gücünü eşit oranda, hem modern doğa bilimlerinin ilerleyen gelişmesinde, hem de kabul görme mücadelesinde bulmuştur. Bu sütunlar sanayileşme ile liberal demokrasinin niçin bu kadar sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
        Ekonomik gelişme efendilik kavrayışını uşağın bilincine çıkarır. Uşak teknoloji sayesinde doğaya ve iş disiplini ve eğitim sayesinde kendisine hükmedebileceğini keşfeder. Bir toplumun eğitim düzeyi yükseldikçe, uşaklar kendilerinin köle olduğunu ve efendi olmayı yeğlemek gerektiğini giderek daha açık olarak görür ve öteki uşakların kendi bağımlılık durumlarına ilişkin görüşlerine daha açık hale gelirler. Gerek hristiyanlık gerkse komunizm her ikiside hakikatın belli parçalarını içeren uşak projeleriydi.
Dördüncü bölümde yazar rasyonel kabul görmenin en güzel biçimi olarak tanımladığı liberal demokrasiyi devlet düzeyinde incelemiş ve gerçeklik kavramını örneklerle açıklamıştır. Dünyada tüm ülkelerin liberal demokrasiye neden geçemediklerini dört alt başlık altında irdelemiştir.
Tarihin sonunda artık liberal demokrasinin ciddi rakiplari kalmamıştır. Geçmişte birçok insan; monarşi, aristokrasi, teokrasi, faşizm, komunizm, totalitarizim yada kendisinin inandığı şu yada bu ideolojiden daha aşağı olduğunu düşündükleri için liberal demokrasiyi reddediyorlardı. ama buğün en azından İslam dünyası dışında, liberal demokrasinin en mantıklı biçimi olan , yani rasyonel arzunun ya da rasyonel kabul görmenin en iyi gerçekleştiği devlet biçimi olduğu konusunda genel bir mutabakat vardır. Bu mutabakata rağmen neden tüm ülkeler demokratik değildir. Bunun cevabını 4 başlık altında incelemek mümkündür;
1-    Bir ülkenin ulusal etnik ve ırksal bilincinin çapı ve karakteriyle ilgilidir. Çeşitli nufus guruplarının milliyetçilik yada etnik aidiyetinin, kendilerini aynı ulusun üyesi olarak hissetmeyecek ve öteki grubun haklarına saygı göstermeyecek kadakr güçlü gelişmiş olduğu bir ülkede demokratik bir sistem pek kurulamayacaktır. Örneğin eski SSCB gibi.
2-    İkinci etken dinle ilgilidir. Din kendi başına özgür toplumlar yaratmış değildir; liberalişzmin ortaya çıkması için amaçlarını dünyevileştirerek hristiyanlığın bir bakıma kendi kendini ortadan kaldırması ile gerçekleşmiştir.  Bu Protestanlığın ortaya çıkması ile  yapılabilmiştir. Ama Ortodoks ve fundamentalist İslam insan yaşamının bütün alanlarını, özel, kamusal ve bütün politik yaşamı düzenlemek isteyen totaliter dinlerdir. Liberal demokrasinin çağdaş İslam dünyasındaki tek uygulama örneği 20 ‘nci yy ın başlarında islami mirası dünyevi toplum yararına reddetmiş olan ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye  Cumhuriyetidir.
3-    Üçüncü engel büyük çaplı sosyal eşitsizlikler ve insanların devlet karşısındaki buradan kaynaklanan tutumlarıdır. Zorba ve tembel efendilerin karşısında, özgürlüğüne ilişkin hemen hemen hiçbir tasarımı olmayan korkulu ve bağımlı bir köleler sınıfı duruyordu. Bu efendiler ve uşaklar varlıklarını bazı ülkelerde daha saf ve köklü olarak sürdürdüklerinden dolayı Brezilya ,Peru gibi teke tek sınıfların düşmanca karşı karıya duruduğu ve her sınıfın yalnızca kendi esenliğini düşündüğü belirgin hiyerarşik toplumsal yapıları miras almıştır.
4-    Son kültürel etken olarak; bir halkın bağımsız olarak sağlıklı sivil toplum; devlete dayanmadan Tocqueville ‘in birleşme sanatını icra edebileceği bir alan yaratma yeteneği ile ilgilidir. Eğer insanlar şehirlerinde, kasabalarında, meslek örgütlerinde ya da üniversitelerinde kendi kendilerini yönetebiliyorsa ,bunu ulusal düzeyde de başarmaları çok büyük olasılıktır.
    Belirgin bir çalışma ahlakına sahip insan (Japonlar) yada bir halkı yalnızca geleneksel liberal ekonomi kuramının katı yaratıcı kavramlarıyla betimlemek gerçekte çok zordur. Özdeğer duyguları, ne kadar sıkı çalıştıklarına, ve başka insanların gözünde sahip oldukları saygınlığa bağlıdır. Hatta maddi durumlarından bile, bununla bir şeye başlayacaklarına inandıkları için değil, bu kendilerine saygınlık sağladığı için hoşnutturlar. Çünkü mal ve mülklerinin tadına varacak zamanları yoktur, yani çalışma, bu kişilerde arzudan çok thymos’un tatminine hizmet eder.
Gerçekliğin asıl babası Machivellidir. Bu düşünür insanını, filozofların nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin tasarımlarına değil, gerçekte nasıl yaşadığına bakması gerektiğini söylemiştir.
        Bütün politik gerçeklik kuramları, güvensizliğin uluslar arası sistemin evrensel ve ebedi bir özelliği olduğu varsayımından yola çıkar.
    Bütün devletler güç peşinde koşuyorsa o zaman bir savaş olasılığı tek tek devletlerin saldırgan davranışlarından çok  devletler sisteminde bir güç  dengesi olup olmadığına bağlıdır.
    Gerçekli kuramından bir dizi politika kuralı türemiştir.
        İlk kural: uluslararası güvenlik sorunu ancak potansiyel düşmanlar arasında bir güç dengesi varsa çözümlenebilir.
    İkinci kural: dostları ve düşmanları ideoloji ya da iç politik rejimlerinden çok güçlerine göre seçmek gerektiğini söyler.
    Üçüncü kural bir devlet adamının tehdit değerlendirmesi yaparken niyetlerden çok askeri potansiyele bakması gerektiğini söyler. niyet ne olursa olsun niyetler bir gecede değişebilir ama top tank sayısı bir gecede değişmez.
    Bu bölümden çıkarılacak en önemli nokta dış politikada ahlakçılığa kesinlikle yer olmadığıdır.     Gerçeklik faktörü ikinci dünya savaşı sonrası yukarıdacsayılı sebeplerden dolayı rusyanın karşısına NATO’ nun kurulması ihtiyacını gündeme getirmiştir.
    Gerçeklik kuramına göre uluslar arası devletler sisteminde tehdit saldırı ve savaş her zaman mümkündür. bu bi conditio humana insanlık durumudur; kökleri insanın değişmez doğasındadır. ve bu nedenle değişik insan toplumu biçim ve tiplerinin ortaya çıkması ile değişecek değildir.
Beşinci bölümde yazar geçmişten günümüze kabul görme mücadelesi içerisinde bulunan ve bu mücadelenin sonuna gelmiş olan son insanın özellikleri tasvir edilmiştir.Yazara göre liberal demokrasi yalnızca arzu ve akıldan oluşan, tymos yoksunu belkemiksiz insanlar yaratmaktadır.
İçinde insanların (sınıfların) kabul görme uğruna birbirleriyle ve emeklerliyle doğaya karşı mücadele ettiği gerçek anlamda tarih, Marx’a göre “zorunluluk alemi”dir.; bunun ötesinde, (birbirlerini önkoşulsuz kabul eden) insanların karşılıklı mücadele etmediği ve mümkün olduğu kadar az çalıştığı “özgürlük elemi “başlar. Alexandre Kojeve, Hegel Okumasına Giriş

Hegel’e göre evrensel ,homojen devlet uşakları kendilerinin efendisi yaparak, efendi –uşak ilişkisindeki bütün çelişkileri ortadan kaldırır. Efendi artık, yalnızca tam bir insan sayılmayan yaratıklar tarafından kabul görmekten kurtulur. ve uşaklarda insan olarak kabul görmeye başlar. her birey özgür ve kendi değerlerinin bilincinde olarak , bütün öteki bireyleri, tam da bu özellikleri nedeniyle kabul eder. Efendi uşak arasındaki karşıtlık ortadan kalktıktan sonra, her iki taraftan da geriye kalanlar, efendinin özgürlüğü ile uşağın çalışması oldu.
Doğu Avrupa, Çin ve Sovyetler Birliğindeki insanların yaptığı gibi, hakları olmayan insanların hakları uğruna mücadele ettiği kesinlikle doğrudur.
Tarihin sonundaki son insan bir dava uğruna hayatını tehlikeye atmayacak kadar akıllı. Tarihin, insanların Hristiyan ya da Müslüman, Protestan ya da Katolik, Alman ya da Fransız; hangisi olacakları uğruna mücadele edip durduğu anlamsız kavgalarla dolu olduğunu biliyor. Tarih, insanları kahramanca eylemlere ve büyük özverilere esinlendirmiş sadakat ödevlerinin, şarlatanca ön yargılardan başka bir şey olmadığını göstermiş oluyor. Modern, aydın insanlara, evlerinde oturup ne kadar hoşgörülü ve duru oldukları için birbirlerini kutlamak yetiyor.
İnsanın tarihin sonunda kaybolması o nedenle kozmik bir felaket değildir: Doğal dünya ezelden beri varolmaya devam eder ve o nedenle bu biyolojik bir felaket de değildir: insan hayvan olarak doğayla ya da varlıkla uyum içinde yaşamaya devam eder. Yok olan, gerçek anlamda insan yani varolanı reddeden eylem ile yanılgı ya da, genel olarak nesnenin karşısında yer alan öznedir.
Tarihin sonu, savaşların ve kanlı eylemlerin sonu olacaktır. İnsanlar amaçları konusunda görüş birliği içinde olacakları için mücadele etmek için bir neden kalmayacaktır.
Romanya’da Çavuşesku’nun Securitate’sine karşı mücadele eden devrimciler Tienanmen  Meydanı’nda tankların önüne dikilen kahraman öğrenciler ve ulusal bağımsızlıkları için Moskova’yla kapışan Litvanyalılar en özgür dolayısıyla en insan yaratıklardı. Onlar eski uşaklardı.
Tarih sonrası Avrupanın büyük bölümünde dünya şampiyonları milliyetçi arzular için önemli bir sibop olarak askeri rekabetin yerine geçmiştir.Kojeve bir keresinde bu kez çok uluslu futbol takımı olarak Roma İmparatorluğunu yeniden kurmak istediğini söylemişti. Mücadelenin savaş gibi geleneksel biçimlerinin mümkün olmadığı ve genel maddi refahın ekonomik mücadeleyi gereksiz kıldığı yerde thymotik insanlar kendilerine kabul görme sağlayan (dağcılık, uçuculuk, paraşütçülük, maraton vb gibi son derece riskli boş zaman etkinlikleri) başka içeriksiz etkinlikler aramaktadır.
Günümüzde yurttaşlık hakları en iyi şekilde “aracı kurumlar” olarak adlandırılan siyasi partiler, özel girişimler, sendikalar, dernekler, meslek birlikleri, okul aile birlikleri vb ile kullanılmaktadır.
Günümüz  Amerikan ailesinde görülen yüksek boşanma oranları ve anne babanın otorite kaybı gibi birçok sorun aile üyelerinin son derece liberal bir anlayışa sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durumda ailenin yükü sözleşmenin taraflarından birisi için beklenenden fazla olduğunda bu üye sözleşme koşullarını değiştirmektedir.
En büyük birleşme olan devlette de liberal ilkeler bir ülke için yaşamsal önem taşıyan yüksek yurtseverlik biçimlerini tahrip edebilir. Aydınlamış öz koruma ilkesine dayalı bir devlet için hiç kimsenin ölmek istememesi liberal kuramın bilinen bir zayıflığıdır.
Liberal demokrasiler kendi kendilerini taşıyamazlar.Bağımlı oldukları topluluk yaşamı liberalizimden farklı bir kaynağa sahip olmak zorundadır.                           
Hegel’e göre hakiki yurttaşın ayırtedici özelliği ülkesi için ölebilmektir. O nedenle tarihin sonunda devlet askerlik görevini kaldıramaz ve savaş yapmaya devam etmelidir.İnsanın efendisi olarak ölüm korkusu eşi bulunmaz bir kuvvettir. Ölüm korkusu insanı bencillikten kurtarabilir ve ona yalıtlanmış bir atom olmadığını, ortak ideallere dayalı bir topluma ait olduğunu hatırlatır.
Liberal demokrasi içinde hiçbir hükümet biçimi hiçbir sosyo-ekonomik sistem bütün yerlerdeki bütün insanları hoşnut edemez. Bunun nedeni demokratik devrimin henüz tamamlanmamış olması ve bütün insanların henüz özgürlük ve eşitliğe kavuşmamış olması değildir. Tam tersine hoşnutsuzluk tam da demokrasinin kesin zafer kazandığı yerde ortaya çıkmaktadır. Hoşnutsuzluk, Özgürlük ve eşitsizlik yüzünden çıkmaktadır. Ve hoşnutsuz olanlar her zaman tarihi yeniden başlatma isteğini duyacaklardır.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Açık Toplum ve Düşmanları, Karl Popper


Açık Toplum ve Düşmanları, Karl Popper, Liberte Yayınları, 2008, Ankara

Kitabın yazıldığı zamanın totaliter eğilimlerinin köklerini oluşturan filozoflara ve onların felsefelerine karşı yazılmış ve tam olarak liberal toplumu dolayısıyla açık toplumu savunan eleştirilerdir.

            

            KAYNAK ve KADER EFSANESİ

            Tarihsicilik ve Kader Efsanesi
            Karl Popper’e göre tarihsicilik eski bir düşünce, gevşekçe birleştirilmiş bir düşünceler topluluğudur. Tarihsicilik, seçilmiş halk öğretisiyle gözümüzde canlandırılabilir. Seçilmiş halk öğretisi, Tanrı’nın Kendi iradesinin seçkin aracı olarak bir halkı seçtiğini ve yeryüzünün bu halka kalacağını varsayar. Seçilmiş halk doktrini toplumsal yaşayışın kabile çağında ortaya çıkmıştır. Bu öğretide tarihsel gelişim yasasını Tanrı’nın iradesi koymuştur. Tanrıcı biçimi, tarihsiciliğin öteki biçimlerinden ayıran fark budur.
            İki modern tarihsicilik çeşidi var:
a-      (sağ yan) Irkçılığın ya da faşizmin tarih felsefesi
b-      ( sol yan) Marksçı tarih felsefesi.
            Irkçılık, seçilmiş halkın yerine kendisini koyar, yeryüzünün sonunda kendilerine seçilmiş ırka kalacağını ifade eder.
            Marx’ın tarih felsefesi ise seçilmiş halkın yerine sınıfsız toplumun yaradılışının aracını koyar, yeryüzünün ise seçilmiş sınıfa kalacağını belirtir.
            Herakleitos
            Eski Yunan’da tarihselci niteliği açısından seçilmiş halk doktrinine Herakleitos’a gelinceye kadar pek rastlayamayız. Homeros’un açıklamaya çalıştığı şey tarihin birliksizliğidir. Homeroscu yorumun Yahudilerinkiyle paylaştığı şey yarı belirsiz kader duygusudur. Hesiodos, Doğu kaynaklarından etkilenmiştir ve tarih yorumu karamsardır. Altın Çağ’dan sonra insanlığın gelişiminde beden ve ruhsal açıdan soysuzlaştığına inanır.

            Platon’un tarihsiciliği çeşitli öncülerden etkilenmiştir, ancak en önemli etki Herakleitos’unkidir.
            Herakleitos, değişim dünyasını keşfeden filozoftur. Onun zamanına kadar Yunan filozofları, Doğu düşünüşünden esinlenerek dünyaya inşa malzemesi maddi şeylerden kocaman bir yapı diye bakıyorlardı.
            Herakleitos , “Kosmos, olsa olsa rastgele dağıtılmış bir çöp yığınıdır” der. O dünyayı yapı olarak değil, devasa bir süreç olarak görmüştür. Felsefenin başlıca sözü ; “Her şey akıştadır ve hiçbir şey duruşta değildir.” Herakleitos’un tutucu ve antidemokratik anlayışını şu sözlerinden anlayabiliriz : “Halk, şehrin yasaları uğruna, surları için dövüşüyormuş gibi dövüşmelidir.” Herakleitos’un değişim üstündeki ısrarı, Onu bütün maddi şeylerin alev gibi oldukları teorisine götürmüştür. Herakleitos tipik bir tarihsici olduğu için, tarihin yargısını bir ahlak yargısı diye kabul eder; Ona göre savaşın sonucu her zaman adildir. “Savaş her şeyin babası ve kralıdır.”            
            Platon’un Formlar Yahut İdealar Teorisi
            Platon istikrarsız bir siyasal çatışma ve savaşlar döneminde yaşamıştır. Karl Popper’e göre toplumun ve “herşey”’in çıkış halinde olduğu duygusu Platon’un felsefesinin itici gücü olmuştur. Platon kendi toplumsal denemelerini, ortaya bir tarihsel gelişim yasası koyarak özetlemiştir. Platon’a göre, bütün toplumsal değişim, bozulma ya da çürüme yahut da soysuzlaşmadır. Platon’un bazı eserlerinde ilkbahar ve yaza karşılık düzelme ve türeme dönemi, sonbahar ve kışa karşılık bozulma ve çürüme dönemi olan Büyük yıl düşüncesi vardır.
            Platon iki şeye inanmaktadır: Bozulmaya doğru genel bir tarihsel yönelim ve siyaset alanında bütün siyasal değişimi durdurarak bozulmayı önleme düşüncesi. Platon’un uğrunda çalıştığı amaç budur. Değişim kötülüğünden ve bozulmaktan arınmış olan devlet, en iyi, yetkin devlettir.
            Platon her çeşit çürüyen şeye karşılık, çürümeyen yetkin bir şey olduğuna inanmaktadır. Formlar ya da İdealar Teorisi diye anılan, bu yetkin ve değişmeyen şeylere inanç, Platon felsefesinin merkezi doktrini olmuştur.
            Platon’un siyasal amaçları geniş ölçüde tarihsici doktrine dayanmaktadır. Platon’un hedefi toplumsal devrim ve tarihsel çürüyüşte kendini ortaya koyan Herakleitosçu akıştan kurtulmaktır. Bunu ise tarihsel gelişimin çizgilerine katılmayacak kadar yetkin bir devlet kurmakla yapabileceğine inanır. Yetkin devletin modelinin veya aslının Altın Çağ’da bulunduğuna inanır. Yetkin devlet, daha sonraki devletlerin ilk ceddi, büyük atası gibi bir şeydir; bunlar, o yetkin ya da en iyi yahut “İdeal” devletin soysuzlaşmış çocuklarıdır.
            Formlar yada ideaların, bozulabilir şeyler gibi, zaman ve mekan içinde oldukları düşünülmemelidir, mekan ve zamanın dışındadırlar(çünkü ebedidirler).
            Platon’un ideası, şeyin aslı ve kaynağıdır. Şeyin hikmeti, ideali yetkinliğidir.
            Yunan mitologyası ile Formlar ya da İdealar Teorisi arasında önemli farklar vardır. Yunanlılar, çeşitli aile ve kabilelerin atası diye birçok tanrıya taparlarken, İdealar Teorisi, insanın tek bir Form ya da İdeası olmasını gerektirir.
            Sokrates’in anlam ya da öz arama metodunu, birşeyin gerçek doğasını, Form yada İdeasını saptamanın metodu haline getiren Platon olmuştur.
            Karl Popper’e göre Formlar ya da İdealar Teorisi’nin Platon felsefesinde üç tane görevi vardır:
a-      Çok önemli bir metodolojik araçtır, değişen şeyler dünyasına uygulanabilecek bilgiyi olanaklı kılar.
b-      Çürüme ve değişim teorisine ipucu vermektedir.
c-      Toplumsal yapıcılık için yol açmakta ve toplumsal değişimi durdurma araçları yapmayı olanaklı kılar.
            PLATON’UN BETİMLEME SOSYOLOJİSİ
            Platon’un sosyolojisi, olguların gözlemiyle kurgunun karmasıdır. Platon “Mutlak ve ebedi değişmezlik, şeylerin ancak en tanrılıklarına verilmiştir ve cisimler bu dizide bulunmazlar” demektedir. Kendi Formlar Teorisinde karamsar bir yargıya varmanın teorik temelini bulmuştur.
            Platon’un sosyolog olarak büyüklüğü, gözlemlerinin zenginliği ve ayrıntılarında ve sosyolojik sezgisinin kesinliğindedir.
            Platon’un sosyolojik ve ekonomik tarihsiciliği, siyasal hayatın ve tarihsel gelişimin ekonomik temeli üstündeki ısrarıdır, bu teori Marx tarafından “Tarihsel Materyalizm” adı altında canlandırılmıştır.
            Yetkin devletin soysuzlaşarak dönüşmesiyle ilk biçim olarak timokrasi oluşmuştur, daha sonra oligarşi ortaya çıkar ve bu dönemde iç savaşlar baş gösterir, bu savaşların sonucunda demokrasi kurulur.
            Platon Devlet Adamı’nda üç tane tutucu ve yasalı biçimden bahseder. Bunlar; krallık, aristokrasi ve demokrasidir. Üç tane de büsbütün bozulmuş ve yasasız biçim ortay çıkar; demokrasi yasasız biçimine döner, oligarşi ve tiranlık. Tiranlık Platon’a göre en berbat devlettir.
            Platon içbirliksizliğin, ekonomik sınıf çıkarlarının körüklediği, sınıf savaşının bütün siyasal devrimlerin itici gücü olduğunu keşfetmiştir.
            Platon sınıf savaşı sorununu şöyle çözer: Platon’un devleti en katı sınıf ayrımlarına dayanır, köle devletidir. Sınıf savaşı sorunu, sınıfları kaldırarak değil, yönetici sınıfa karşı koyulamayacak bir üstünlük verilerek çözülür.
            Platon’un en iyi devletinde üç sınıf yer alır; bekçiler, savaşçılar ve işçi sınıfı. Bu sınıflar arasında geçiş söz konusu değildir.
            En iyi devlette aile yok edilmeli veya bütün savaşçı sınıfı kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Aksi takdirde aile sadakatleri birliksizliğe neden olabilir; onun için “herkes birbirine tek bir ailedenmiş gibi bakmalıdır.” Yoksulluk kadar zenginlikten de sakınılmalıdır. Bunun için, büyük yoksullara ve büyük zenginlere yer vermeyen komünist sistem ekonomik çıkarları en aza indirerek yönetici sınıfın birliğini güven altına alabilir. Platon’a göre insan sığırlarına fazla sert davranmak zayıflık duygusunun göstergesi ve egemen sınıfın soysuzlaşmaya başladığının belirtisidir.
            PLATON’UN SİYASAL PROGRAMI                                 
            Totaliter Adalet
            Platon’un temel istemleri, biri değişim ve durulma üstüne idealist teori, diğeri natüralizm. İdealist formül şudur: Her türlü siyasal değişimi durdur! Değişim kötü, durulma tanrılıktır.
       Platon’un siyasal programının başlıca öğeleri şunlardır:
a-      Sınıfların kesinlikle bölünmesi,
b-      Devletin kaderinin egemen sınıf kaderiyle özdeşleştirilmesi,
c-      Egemen sınıfın askerlik, eğitim vb. şeylerde tekeli vardır. Ancak para kazanmaktan men edilmişlerdir,
d-      Eğitimde, dinde ve yasamada her türlü yeniliğin yasaklanması,
e-      Devletin kendi kendine yeterli olması.
            Platon’un siyasal öğretisi, yurttaşların mutluluğu ve adaletin hükümranlığı gibi amaçları ile modern totaliterlikten ayrılır. Fakat Karl Popper Platon’un siyaset programının totaliterlik ile özdeş olduğunu düşünmektedir.
            Platon’un “adalet” ile kasdettiği şey; en iyi devletin çıkarına uygun olmadır. En iyi devletin çıkarı nedir? Katı bir sınıf bölünmesi ve sınıf yönetimi olmasını sağlayarak değişimi durdurmaktır. Adaleti sınıf yönetimi ve sınıf ayrıcalığıyla özdeşleştirmiştir.
            Platon özgeci bir bireyciliğin var olamıyacağını savunur. Ona göre ya ortaklaşacı olunur ya da bencil. Özgecilikle birleştirilen bireycilik, Batı uygarlığının temeli olmuştur. Hristiyanlığın ana öğretisi budur.
            Platon siyaset alanında bireyi kötü olanın ta kendisi olarak niteler.
            Totaliterlik büsbütün ahlakdışı bir tutum değildir. Kapalı toplumun ahlakıdır; ortaklaşa bencilliktir.
            Önderlik İlkesi
            Karl Popper hükümeti iki şekilde ayrımlar :
a-      Kan dökmeden değiştirilebilecek hükümetler. Toplumun kurumları yöneticilerin yönetilenler tarafından düşürülmesinin araçlarını sağlarlar ve toplumsal gelenekler bu kurumların iktidardakiler tarafından kolayca yıkılmasına elvermezler. ( demokrasi )
b-      Yönetilenlerin başarılı bir devrim olmadan kurtulamayacakları hükümetler meydana getirir. ( tiranlık veya diktatörlük )
            Demokratik ilkeyi benimsemekten şu inancın çıktığı söylenebilir: bir demokraside kötü bir politikanın kabulü bile, son derece bilgece bir tiranlığa boyun eğmeye yeğlenir.
            Uzun vadeli her çeşit kurumsaldır. Önderlik ilkesi, kurumsal sorunların yerine kişilik sorunlarını geçirmez, yalnızca yeni kurumsal sorunlar yaratır. Bu kurumlara geleceğin önderlerini seçip ayırma görevini yükler. Platon’un önderlik ilkesi kurumların işlemesini gerektirdiği için salt bir kişilikçilikten pek uzaktır.
            Sokrates tiranlığın her çeşidine karşıydı. Bilginin herkese öğretilebileceğine inanmıştır, Onun entellektüalizmi otoriterliğe de karşıdır.
            Platon’un entellektüalizmi ise farklıdır. Devlet’in Platoncu Sokrates’i otoriteciliğin kişileşmiş halidir.
            Filozof Kral
            Platon’un ideal filozofu hem herşeyi bilen, hem de yapabilen olmaya yaklaşmaktadır. O filozof kraldır.
            Kan ve Toprak Mithosu: İnsandaki Madenler ve Topraktan doğmuşluk Efsanesi diye tanınır.
            Platon Kan ve Toprak Mithosu’nun aldatma olduğunu söyler. Mithos iki düşünce getirir:
a-      Anavatanın savunmasını güçlendirmektedir,
b-      Irkçılık efsanesidir. “Tanrı... yönetme yeteneği olanların hamuruna altın koymuştur, yardımcılara gümüş, köylülere ve öteki üretici sınıflara da demir ve bakır .” Bu madenler kuşaktan kuşağa geçer.
            Platon’un filozofu bilgili ve hakimdir. Onun istediği şey bilginin hükümranlığıdır. Filozof kralın ilk ve en önemli görevi şehrin kurucusu ve yasa koyucusu olmalıdır. Eğitim yürütücüsü niçin filozof olmalıdır? Bunun nedeni yöneticilerin otoritesini alabildiğince artırma gereğidir.
            Platon’a göre bir filozof tarafından sürekli yönetilmeyen devlet bir süre sonra soysuzlaşacaktır.
            Estetikçilik, Yetkincilik, Ütopyacılık
            Karl Popper kafasındaki Platoncu yaklaşımı ütopyacılık diye tanımlar.
            Ütopyacı yaklaşım; her eylemin belli bir amacı olması gerektiğini söyler. Akla uygun eylemde bulunmak için öncelikle erek seçilmelidir.
            Marx ütopyacılığı şu şekilde eleştirmektedir: Ütopyacı planların hiçbir zaman başta düşünüldüğü gibi gerçekleştirilemeyeceğine inanıyor, çünkü hemen hiçbir toplumsal eylem tam umduğu sonucu doğurmaz.
            Estetikçilik en güçlü anlatımını Platon’da bulmuştur. Platon bir sanatçıydı ve modelini gözünün önünde canlandırmaya ve kopya etmeye çalışmıştır. Siyaset Platon için Kralca Sanat’tır. Tıpkı müzik resim gibi kompozisyon sanatıdır.
            PLATON’UN SALDIRISININ TEMELİ
            Açık Toplum ve Düşmanları
            Sihirci, kabileci, ortaklaşacı topluma kapalı toplum, bireylerin kişisel kararlarla karşı karşıya kaldıkları topluma da Açık Toplum denir.
            Kapalı toplum yarı – biyolojik bağlarla ( hısımlık, bir arada yaşama ) birbirine yarı – organik bir birim olduğu için sürü ya da kabileyi andırır. Somut fiziki ilişkileri, somut bireyleri içerir.
            Kapalıdan açık topluma geçiş insanlığın geçirdiği en büyük devrimlerden biridir.
            Yunan kapalı toplumlarının çöküşü, organik kabileciliğin sonu demekti. İ.Ö. 6.yy. da bu gelişim, eski yaşam biçimlerinin çözülmesine ve siyasal devrimlere neden oldu. Bu olayla; uygarlığın bunalımı duyulmaya başlandı. Bu bunalım kapalı toplumun çöküşünün sonucudur.
            Kapalı toplumun çöküşü sınıf ve öteki toplumsal statü sorunlarını ortaya koymakla yurttaşlar üstünde, ciddi bir aile kavgasının ve yuva dağılmasının çocuklar üzerinde yaratabileceği etkinin aynısını yapmıştır.  
            Kapalı toplumun çöküşünün en güçlü nedenlerinden biri deniz ulaştırmasıyla ticaretin gelişimi olmuştur.
            Platon’a göre kötülüğün kökü “insanın düşüşü” kapalı toplumun çöküşüdür.
            Karl Popper; Platon’dan almamız gereken dersin onun bize öğretmeye çalıştığının tam karşıtı olduğunu söylemektedir.
            Siyasal değişimi durdurmak çare değildir, bu mutluluk getirmez. Kapalı toplumun sözde masumluk ve güzelliğine artık geri dönemeyiz.
            İnsan kalmak istiyorsak, bir tek yol vardır; açık toplumun yolu.
2. CİLT
Karl Popper tarafından 1’inci Dünya Savaşı sırasında sürgündeyken yazılan ve ilk kez 1945 yılında basılan ‘‘Açık Toplum Ve Düşmanları’’ adlı eser, Platon, Hegel ve Marx’ın felsefelerinin, merkezden planlanmış siyasi sistemlerinde olan tehlikelerini açığa çıkarmaya çalışan bir kitaptır. Popper kitabının sonuç bölümünde, kitapta yazdığı bölümlerin tarihe yazılacak dağınık dipnotlar olduğunu söylemektedir. Açık Toplum Ve Düşmanları adlı eser 2 ciltten oluşmaktadır. 2’nci cilt altı bölümden oluşmaktadır.
FALCI FELSEFELERİN GÖZE GİRMELERİ
        Hegelciliğin Aristoteles’ten Gelen Kökleri
        Aristoteles’in pek yeni fikirleri yoktu, fakat mantığı bulan adamdı. Aristoteles’in düşünceleri Platon’un yoğun etkisi altındadır. Aristoteles’in En İyi Devleti üç öğeden oluşmaktadır: Romantik bir Plâtoncu aristokrasi, sağlam ve dengel bir feodalite ve demokratik fikirler; ancak feodalite ağır basmaktadır.
        Aristoteles’in özcülüğünden gelen üç türlü tarihsici öğreti ayırt edilebilir:
-Bir devletin veya bireyin gizli kalmış özüne ait bilgi ancak onun tarihine bakmakla elde edilebilir.
-Değişme, gelişmemiş özde örtük bulunanları açığa çıkararak değişmekte olan nesnenin içinde bulunan tohumları, özü ortaya koyabilir.
-Gerçekleşmek veya ortaya çıkmak için özün kendini ortaya çıkarması lazım.
        Aristoteles’e göre bilim; kanıtlayıcı ve kavrayıcı iki türlü olabilir. Kanıtlayıcı bilgi nedenlerin, kavrayıcı bilgi ise özsel doğaların bilgisidir.
        “Bir şeyi ancak özünü bilmekle bilebiliriz” diyor Aristoteles. Aristoteles bir tanımda önce öze işaret ettiğimizi, daha sonra onu betimlediğimizi düşünüyor.
        Özcü yorumun tanımı soldan sağa okunmasına karşılık, modern bilimde kullanılan tanım arkadan öne, yada sağdan sola okumaktadır, çünkü modern bilim önce tanımlayanı ele alır.
        Hegel ve Yeni Kabilecilik
        Bütün modern tarihsiciliğin kaynağı olan Hegel, Herakleitos, Platon ve Aristoteles’in izinde yürümüştü. Hegel en harikulade şeyleri başarmıştı.            Hegel’in başarısı namussuzluk ve sorumsuzluk çağının önce düşünce sorumsuzluğu, sonra da ahlak sorumsuzluğu, çağının parlak sözlerin büyüsü ve teknik deyimlerin gücü ile yönetilen, yeni bir devrin başlangıcı olmuştu. Hegel’in Almanya felsefesinin en nüfuzlu kişisi olmasında, Prusya devletinin otoritesi önemli bir yer tutmaktadır.
        Tarih, siyaset ve eğitim felsefecileri hala Hegel’in etkisi altındadırlar. Siyaset alanında bunun en belirgin özelliği Marxçı aşırı sol kanat kadar, tutucu ortanın da, faşist sağ kanadın da hep siyasal felsefelerini Hegel’e dayandırmalarıdır.
        Hegel, özgürlük ve akıl düşmanlığının temelindeki ölümsüz fikirleri yeniden ortaya çıkardı. Hegelcilik, kabileciliğin rönesansıdır.
        Hegel, Aristoteles gibi idealar yada özlerin gelip geçici şeylerin içinde bulunduklarına inanmaktadır.
        Hegel’in oluşum evresi bir varlığa çıkış yada yaratıcı evrim halindedir. Gelişimin genel kuramı ilerlemedir, bu diyalektik bir ilerlemedir.
        Herakleitos gibi Hegel de zıtların özdeşliğine inanmaktadır, karşıtların savaşı diyalektiğin ana fikridir.
        Hegel’in felsefesinin iki temel kavramı var. Bunlar, diyalektik üçlemesi ve özdeşlik felsefesidir.
        Hegel’e göre tarih “Mutlak Ruh” un ya da “Evren Ruhu”nun düşünme sürecidir. Ruh’un üç adımlı bir diyalektik tarihsel gelişimi vardır: İlki Doğu despotluğudur, ikincisi Yunan ve Roma demokrasileri, üçüncüsü ve en yükseği Alman Monarşileridir.
        Hegel ; “Devlet, bir halkın hayatındaki bütün somut öğelerin: sanatın, hukukun, ahlakın, dinin ve bilimin merkezidir.” demektedir.
        MARX’IN YÖNTEMİ
        Marx’ın Toplumbilimsel Belirimciliği ( Determinizm )
        Hegelcilik, Marxçılığın temeli olarak değerlendirilir. Marx’ın toplum bilimine ve toplum felsefesine duyduğu ilgi, temelde eylemci bir ilgiydi. O, bilgiyi insanlığın ilerlemesine hizmet edecek bir araç olarak görüyordu.
        Marxçılık, ekonomik ve siyasal güç gelişimlerinin, devrimelrin geleceğini önceden haber vermek amacını güden salt tarihsel bir kuramdır. Marx’ın ruhbilimsicilikten kuşkulanması toplumbilimci olarak en büyük başarısıdır.
        Toplumbilimin Özerkliği
        Marx, ‘‘İnsanın varlığını belirleyen bilinci değildir, tersine bilincini belirleyen toplumsal varlığıdır.”  der. Toplumbilimin önemli bir bölümü özerk olmalıdır. Marx; insanların toplum hayatının yaratıcıları değil, ürünleri olduğunu düşünür.
        Ekonomik Tarihsicilik
        Marx her zaman gerçek özgürlüğü savunurdu. Hegel gibi Marx da tarihsel gelişmenin amacının özgürlük olduğunu düşünüyordu. Marx insanın ekonomik hayatının anlaşılması gerekiyor diyor , bu nedenle tarihsiciliğin Marxçı türüne ekonomisicilik denir.
        Sınıflar
        Marx; tarihi yürüten ve insanın kaderini belirleyen şeyin sınıflararası savaş olduğunu öne sürüyor. Kurumsal sınıf çıkarı insanın düşünceleri üstünde belirleyici etki yapar. Marxçılık sınıfların içinde bağlı oldukları ağa toplum sistemi demektedir. Toplum düzenini belirleyen sınıf ilişkileri, bireyin iradesinden bağımsızdır.
        Hukuk ve Toplum Düzeni
        Marx’a göre hukuk düzeni, ekonomik sistemin üst yapılarından biri olarak anlaşılmalıdır. Marxçı kurama göre, ilkece her tür hükümet demokratik hükümet bile, yönetici sınıfın, yönetilenler üzerinde kurduğu bir diktatörlüktür. Marx’ın devlet kuramı soyut ve felsefi olmasına karşın, çağının aydınlatıcı yorumunu vermektedir.
        Karl Popper özgürlük paradoksunu şöyle açıklar: Özgürlük sınırsız olursa kendini ortadan kaldırır, sınırsız özgürlükte kuvvetli zayıfı itip kakmaya başlayacaktır. Bu nedenle devlet öz- gürlükleri korusun düşüncesi vardır.
        MARX’IN KEHANETİ
        Sosyalizmin Gelişi
        Marx kapitalizm ile modern toplumun ekonomik hareket kurallarını açıklamak ve geleceği ile ilgili kehanette bulunmak istemiştir. Marx’ın kehaneti sıkı örgülü bir usavurmadır. Usavurmanın birinci adımı kapitalizm, ikinci adım, burjuva ve işçi sınıflarının çatışması ile toplumsal devrim, üçüncü adım sınıfsız toplum sosyalizme geçiş.
        Karl Popper Marx’ın usavurmasının üçüncü adımının batıl olduğunu düşünmektedir.
        Toplumsal Devrim
        İşçiler ile burjuvalar dışında bütün sınıfların (özellikle orta sınıfların) ortadan kalkmaya mahkûm olduğunu belirtir, burjuvalarla işçiler arasındaki gerginliğin artması ile işçiler sınıf bilincine varacak ve gerginliği ortadan kaldırmak mümkün olmayınca, toplumsal devrim kaçınılmaz olacaktır.
        Toplumsal devrimi Marxçılar iki farklı şekilde yorumlamaktadır:
        Köktenci kanat, Marx’a göre her sınıf egemenliğinin zorunlu olarak bir diktatörlük, yani tiranlık olduğunda ısrar eder. Buna göre gerçek bir demokrasi ancak sınıfsız bir toplumun kurulmasıyla, kapitalist diktasının devrilmesi sayesinde olur.
        Ilımlı kanat, bu görüşe katılmaz ve demokrasinin bir ölçüde kapitalist bir yönetim altında bile gerçekleşebileceğini, bundan dolayı toplum devrimini barışçı ve kademeli reformlarla gerçekleştirmenin mümkün olacağını söyler.
        Kapitalizm ve Kaderi
        Marx, kapitalist rekabetin kapitalistin davranışlarını zorladığına inanmaktadır. Bu rekabet, kapitalisti kapital biriktirmeye zorlamaktadır. Bu kapital birikmesinin şu sonuçları vardır:
       -Üretimin artması, servetin çoğalması ve birkaç elde birikmesi,
       -Fukaralığın ve sefaletin artması, işçiler çok düşük ücretlerle çalışmaktadır, bunun nedeni “yedek endüstri ordusu” denen artık işçi nüfusunun ücretleri aşağı düzeyde tutmasıdır. Marx’a göre, sefaletin artması, çalıştırılan işçilerin, sömürülmelerinin yalnızca sayıca değil, yoğunluk bakımında da artması anlamına gelmektedir. Kapitalist sömürünün temeli, işgücünün yüksek üretkenliğidir.
           
        Kehanetin Değerlendirilmesi
        Marx’ın kapitalizmin yeni bir ekonomik sisteme dönüşmesine yol açacak şeyin, işçilerin birleşmesi olduğunu öne sürmesini Karl Popper haklı görmektedir. Ancak Marx’ın sosyalizm adı altında, yeni düzeni, araya girmeciliği öngördüğünü doğru bulmamaktadır.
        SONRASI
        Bilgi Toplumbilimi
        Bilgi toplumbilimi, bilimsel düşüncenin, özellikle de toplum ve siyasa konusundaki düşüncelerin, toplum tarafından belirlenen bir atmosfer içinde geliştiğini öne sürer. Bilinçdışı ve bilinçaltı öğeler onu geniş çapta etkilemektedir. Bilgi toplumbilimi, Kant’ın bilgi kuramının Hegelci biçimi sayılabilir. Toplum bilimlerine açık olan tek çare, temelde bütün bilimler için ortak olan yöntemler yardımıyla çağımızın eylemsel sorunlarını çözmeye çalışmaktır.
        Falcı Felsefeler ve Akla Karşı İsyan
        Akılcı tutum; bilimsel tutuma zamanla nesnelliğe yakın bir tutumdur.
        Karl Popper akılcılığı; gerçek akılcılık ve sahte akılcılık olarak iki şekilde ele alır. Gerçek akılcılık Sokrates’in akılcılığıdır.
        Bu insanın sınırlarının farkında olmasıdır, ne kadar çok yanıldıklarını ve bu bilgilerini bile başkalarına borçlu olduklarını bilenlerin düşünsel alçakgönüllülükleridir. Sahte akılcılık; Platon’un düşünsel sezgiciliğidir. Bu kişinin üstün düşünce yeteneklerine sahip olduğuna inanmasıdır.
        Eleştirici olmayan akılcılık; “Usavurma ya da deneyim yoluyla belgelenemeyen herhangi bir iddiayı kabul etmeye hazır değilim” diyen kişinin tutumudur. Bu ya deneyim ya da usavurma yoluyla belgelenemeyen her önermenin atılması gerektiğini öne süren bir ilke olarak ta ifade edilebilir.
        Akıldışıcılık, insan davranışlarının ana dürtüsünün duygulanım ve tutkular olduğunu söyler.
        Bir akılcı, kendisinin düşünce yetisi açısından başkalarından üstün olduğuna inansa bile, bütün otorite iddialarını reddeder, çünkü bilir ki zekası başkalarınınkinden üstün ise, bu ancak kendisinin olduğu kadar başkalarının hata ve eleştirilerinden yararlanmayı bildiği için böyledir.
        SONUÇ
        Tarihin Bir Anlamı Var mıdır?
        Bir kuramın denetlenebilmesini mümkün kılan şey, yanlışlanabilme ve çürütülebilme özelliğidir. Bir kuram konusunda yapılan bütün denetlemelerin onun yardımıyla elde edilmiş öndeyileri yanlışlamak çabaları olması, bilimsel yöntemin ipucunu verir.
        Nedensel açıklamalar hakkındaki söyleyebileceğimiz şeylerden biri, hiçbir zaman mutlak bir şekilde neden ve sonuçlardan bahsedemeyeceğimiz, diğeri, bir kuramın belli bir olayı öndemek üzere kullanılmasının yalnızca olayları açıklamak için kullanılmasıdır.
        Evrensel yasalar, bir amaca varmaya yarayan araçlardır ve sorgulanmadan kabul edilirler.
        Salt bilimler, evrensel hipotezleri denetlemekle, uygulamalı bilimler ise özgül olguları öndemekle ilgilenirler.
        Belli özgül olaylarla ve onların açıklanmalarıyla ilgilenen birimlere genelleyici bilimlerden farklı olarak tarihsel bilimler denir.
        Tarihi onunla ilgilendiğimiz için ve ondan kendi sorunlarımızla ilgili bir şeyler öğrenmek istediğimiz için inceleriz. Ancak, uygulanamaz olan nesnellik düşüncesinin etkisiyle tarih sorunlarını kendi görüş açımızdan öne sürmekten çekinirsek, tarih bu amaçların hiçbirini gerçekleştiremez. Asıl önemli olan insanın görüş açısının bilincine varmış olması ve eleştirisel bir tavır takınmasıdır.
        Tarihsicilik; insanlığın kaderi gereği yürümek zorunda olduğu yolu keşfetmek peşindedir; tarihin ipucunu ya da tarihin anlamını bulmak peşindedir.
            İnsanlık tarihinden söz edilir, ancak bundan anlaşılan siyasal kudret tarihidir.        Tarihsicilik davranışlarımızın akılcılığından ve sorumluluğundan umut kesmekten doğan bir tutumdur.