felsefe tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2013 Pazartesi

Sofie'nin Dünyası, Jostein Gaarder

Sofie Amundersen okuldan eve dönerken bahçe kapısını açmadan önce posta kutusuna bakar. Posta kutusunda birçok zarfla birlikte kendisine bir zarf olduğunu görür. Üstünde kendi adını görür. Üstünde pul bile yapıstırılı değildir. İçinde küçük bir kâğıt çıkar. Tek bir soru vardır. Kimsin sen?
Bir bilse! Sofie Amundersen. Peki ama kimdi bu Sofie Amundersen iste bunu doğru anlamış değildi.
Kim olduğunu bilmemesi komik değil miydi? Kendi görünüşünü bilmemek biraz fazla kaçmıyor muydu? Arkadaşlarını seçebilirdi ama kendisini seçmemişti. Hatta insan olmaya bile karar verememişti.
İnsan neydi peki? Şimdi dünyadayım dedi kendi kendine. Ölümden sonra bir hayat var mıydı? Var oluşunu ne kadar düşünürse düşünsün hemen yaşamın sonu olduğu geliveriyordu aklına. Bunun tam terside geçerliydi. Bir gün yok olacağını kuvvetle hissederse yaşamın nasıl sonsuz bir değere sahip olduğunu da asıl o zaman anlıyordu. Yaşam ve ölüm aynı şeyin iki yüzüydü.
İnsan öleceğini fark etmiyorsa var oluşunu da yaşayamaz. Bir yandan yaşamın ne kadar harika olduğunu düşünmeden de, ölmek zorunda olduğumuzu düşünmek imkansız.
Sofie’nin ismine yazılı zarflar gelmeye devam ediyordu. Bunların kimden geldiği belli değildi. Başka bir zarftan bir soru daha çıkmıştı. Dünya nerden çıkmıştı? Bunu hiç kimse bilemez ki! Esrarengiz mektuplar Sofie’nin başını döndürmüştü. Canı sıkıldığında gittiği mağarasına gitti. Saklanmak istediğinde hep böyle yapardı. Dünyanın o muazzam uzaydaki küçük bir gezegen olduğunu Sofie’de biliyordu. Uzayda nereden çıkmıştı ki?
Tabi uzayın hep var olduğunu da düşünebilirdi. Nereden geldiği sorusuna cevap bulmakta gerekmezdi o zaman. Ama herhangi bir şeyin var olması mümkün müydü? Var olan her şeyin bir başlangıcı olmalıydı. Demek ki uzayda herhangi bir zamanda bir yerden çıkmıştı.
Okulda dünyayı tanrının yarattığını öğrenmişlerdi. Tanrı her şeyi yaratabilirdi, ama yaratıcı bir “Kendi “ olmadan önce kendini yaratamazdı! Öyle ise tek bir ihtimal vardı: Tanrı vardı.
Bundan sonra Sofie’ye kartpostallar gelmeye başlar. Damga da BM Taburu yazılıdır. Adresi okuyunca daha da çok şaşırır. “Hilde Moller Knag, Sofie Amundsen eliyle Kloverveien 3” adres doğruydu. Kart Hilde’ye yazılmıştı. 15’inci doğum gününü kutlamak için yazılmıştı, Ama Sofie bunun kendisi ile ilgisini anlayamamıştı.
Başka bir gün büyük bir zarf bulur. Zarfta kendi ismi yazılıdır. Zarfın öbür yüzünde şöyle yazılıdır. “Felsefe Kursu” büyük bir özen göstermek gerek. Sofie hemen mağarasına girer zarfı açar hemen okumaya başlar. Felsefe nedir, felseyeye yaklaşmanın en iyi yolu felsefi sorular sormaktır. “Dünya nasıl yaratıldı, olup bitenin arkasında bir irade var mı? Ölümden sonra bir hayat var mıdır?’’ Felsefede sorular sormak onlara cevap bulmak daha kolaydır. Buna rağmen her sorunun bir cevabı vardır.
Sofie bu şekilde bir felsefe kursuna başlar. Mektupla Alberto Knox tarafından gelmektedir. İyi bir filozof olmak için gereksindiğimiz tek şey hayret etme yeteneğimizdir. Filozoflar için dünya kavranamaz bir şey, sırlarla dolu bir bulmacadır.
Sofie aldığı mektuplarla allak bullak olmuştur. Annesi de bunu fark etmiştir. Mektupların aşk mektubu olduğunu sanmıştır.
İlk olarak Doğa Filozoflarına değinmişti. İlk Yunan Filozlarının çalışmaları doğadaki değişikliklerin ardında yatan ilk maddeye dayanan sorularla ilgiliydi.
“Her şey akar” demişti Herakleitos. Buna karşılık Parmenides hiçbir şey değişmez demişti. Empedokles’e göre doğada dört ilk madde vardı; Toprak, hava, ateş ve su. Thales’e göre her şeyin kökeni sudur. Anaksagoras’a göre doğa gözle görülemeyen çok küçük parçalardan oluşmuştur.
Sofie tanımadığı felsefe öğretmeninden gelen mektupları saklıyordu. Atom kuramını ortaya atanda Demokritos’tu.
Sofie felsefe öğretmenini çok merak ediyordu. Mektupları Hermes adlı bir köpek getiriyordu. Öğretmeni çok yakında tanışacaklarını yazıyordu.
Sokrates insanların doğru kavrayışı “Doğurmasına “ yardımcı olmayı görev bilmiştir. Gerçek bilgi kişinin kendi içinden gelmek zorundadır. Gerçek kavrayış budur. Sokrat rasyonalistti. İnsanın içindeki vicdanın tanrısal bir ses olduğunu ve neyin doğru olduğunu bildirdiğini söylemişti. Doğru bilginin doğru davranışa yol açacağını söylemişti.
Platon’u ilgilendiren bir yandan hiç değişmeyen kalıcı şeylerle, diğer yandan sürekli akan şeyler arasında ilişkiydi. Platon hem dünyada hem doğada hem de ahlak ve toplumda değişmez olanla ilgileniyordu. Platon doğadaki tüm görüntüleri ebedi biçimlerin ya da fikirlerin gölgelerinden ibaret sayıyordu.
Sofie’nin felsefe öğretmeni ormanda gölün kıyısında bir kulübede kalmaktadır. Burası binbaşının kulübesidir. Sofie bu kulübeyi kimse yokken ziyaret eder. Kulübede Hilde’ye yazılmış birçok kartpostal vardır. Bunların aynısından kendisine de gelmiştir. Sihirli bir ayna görür kulübede. Aynada gördüğü Sofie kendisine göz kırpmaktadır. Sofie oldukça korkmuştur. Kulübeden çıkmak üzere iken kendi adına bir zarf görür. Zarfı alarak kulübeden çıkar. Hem çok şaşırmış hem de korkmuştur.
Sofie felsefe kursuna devam ediyordu. Sıra Aristoteles’e gelmişti. Aristoteles en yüksek derecedeki gerçeğin duyularla algılanan ya da duyumsanan şeyler olduğundan emindi. Önce duyulardan var olmayan hiçbir şeyin bilinçte de var olamayacağını vurgulamıştır.
Helenizmin en belirgin özelliği çeşitli kültürler arasındaki sınırların ortadan kalkmasıydı. Kinikler’e göre ‘’gerçek mutluluğun maddi lüks, politik, iktidar ve sağlık gibi dış şeylere bağlı değildir ve gerçek mutluluğa herkes ulaşabilir.’’ Epikuros ta ‘’ölüm bizi ilgilendirmez, var olduğumuz sürece ölüm ortada yoktur ölüm geldiği anda biz yokuz.’’ demiştir.
Sofie esrarengiz bir şekilde kartpostal almaya devam ediyordu. Kartpostallar hep 15 Haziran tarihliydi ve Hilde’nin doğum gününü kutluyordu. Bu notlar bazen açılmamış bir muzun kabuğunun içinde bazen bir uçağın arkasına açılmış pankartta bazen de mutfak camına yapıştırılmış kartpostallarla geliyordu. Sofie her şeyin nasıl bir bağlantı içinde olduğunu anlayamıyordu. Acaba Hilde Sofie’yi tanıyor muydu?
Sofie öğretmeniyle ilk kez Meryem Ana Kilisesinde buluşur. Öğretmeni Alberto, burada Ortaçağdan bahseder. Ortaçağda ilk üniversiteler kurulmuştur. Çeşitli uluslar çıkmıştır. Bizans ortaçağı ve Roma ortaçağ Katolik şeklinde ayrıydı. Kuzey Afrika ve Ortadoğu da eskiden Roma İmparatorluğuna dâhildi. Ama ortaçağda yeni bir kültür gelişti. Bu bölgede Arapça konuşulan İslam kültürü tüm ortaçağ boyunca matematik, kimya, astronomi, tıp gibi bilim dallarında öncü rolü oynadılar. Bugünkü Arap sayılarını kullandılar. İspanya’daki Müslümanlar Arap etkisini, Yunan ve Bizans da Yunan etkisini taşıdı ve sonra Rönesans başladı. Antik kültür yeniden doğdu. Yunan filozları ile kutsal kitaplar arasında nasıl bir ilişki vardı. Kutsal kitap ile akıl arasında çelişki söz konusu muydu, yoksa inanç ve bilgi uzlaşabilir miydi? Ortaçağ felsefesi bu sorular etrafında dönüyordu.
Rönesans’ta çok önemli üç buluş oldu: pusula, barut ve matbaa. Yeni silahlar Avrupayı Amerika ve Asya karşısında üstün kılmıştı. Kitap basımı da Rönesans hümanizmine özgü fikirlerin yayılabilmesi için gerekliydi. Pusula, deniz yolculuğunu kolaylaştırdı. Büyük keşif gezilerinde önemli rol oynadı.
Astronomide de, teleskop yepyeni olanaklar doğurmuştur. Barok döneminde birçok bakımdan gösteriş ve budalalık hâkimdi. Barok dönemi binaları bol kıvrık süslemelerle doluydu. Politika ise sinsice cinayetler düzenler ve entrikalarla yürütülürdü. Seakespare bir ayağı Rönesans ta bir ayağı barokta eser vermiştir.
Descartes, yeniçağ felsefesini kurmuştur. Öncelikle ilgilendiği konu, bilgimizin kesinliğiydi. İkinci konu ise bedenle ruh arasındaki ilişkiydi.
Spinoza’ya göre tanrı dünyayı bir kez yaratıp sonrada yarattığı şeyin başında duran biri değildir. Tanrı dünyanın kendisidir. Tanrı ile doğa arasında eşit işareti koyup Tanrı eşittir Doğa demiştir. Spinoza’ya göre insanın tutkuları, onu gerçek mutluluk ve uyuma ulaşmaktan alıkoymaktadır.
Sofie’nin annesi kızının garip davranışlarından dolayı endişeye kapılmıştır. Sofie annesine felsefe dersi aldığını anlatmış, ama esrarengiz kartpostallardan bahsetmemişti. Annesi felsefe öğretmeni Alberto’yla tanışmak istemekteydi. Sofie 15 inci yaş günü partisine öğretmeni Alberto’yu da davet edeceğini söyledi. Annesi buna çok sevindi.
Binbaşının Hilda”ya gönderdiği 15 inci yaş günün kutlama mesajları artmıştı. Alberto’nun köpeği helmes konuşarak doğum günün kutlu olsun Hilda demişti. Sofie adeta taş kesilmişti. Sofie bunu Alberto”ya anlatır. Öğretmeni yakında bütün bu bilmecenin çözüleceğini söyler.
Felsefe kursu devam etmekteydi. Hiçbir bilince sahip olamayacağınız görüşüne empirizm denir. Locke, insanların düşünce ve tasavvurlarının nereden geldiğini sorar. İkinci olarak da duyularımızın bize bildirdiği şeylere güvenip güvenmeyeceğimizin meselesiyle ilgilenir. Enpirizm’in ikinci filozofu Hume’dir. Hume’nin yapmak istediği, tek tek her tasavvuru inceleyerek onun gerçeklikte bulamayacağımız şekilde birleştirilmiş olup olmadığını sınamaktı. Şu soruyu soruyor Hume: Bu tasavvur hangi izlenimden kaynaklanır?
George Berkeley, İrlandalı bir piskopostu. Berkeley’e göre gördüğümüz ve hissettiğimiz her şey tanrının gücünün bir etkisidir. Çünkü tanrı her an bilincimizdedir ve sürekli karşı karşıya bulunduğumuz türlü çeşitli duyumların bizde yeniden var olmasını sağlar. Var olan her şeyin tek nedeni tanrıdır.
Hilde sabah uyandığında masasının üstünde bir paket bulur. Bu babasından gelen doğum günü hediyesidir. Hilde paketi açtığında bir klasörle karşılaşır. Babası Hilde için bir kitap yazmıştır. Kitabın adı da ‘’SOFİE’NİN DÜNYASI’’ dır.
Sofie ve öğretmeni Alberto bu kitap içinde geçen masal kahramanlarıdır. Albert Knag kızı Hilde’ye felsefe dersini bu kitap içinde vermek istemiştir. Sonunda Alberto ve Sofie masal kahramanı olduğunu anlamışlardır. Alberto bu masal dünyasından çıkabilmek için felsefe kursunu bitirmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Sıra Fransız aydınlanma çağına gelmişti. Fransız aydınlanma çağından kısaca rasyonelizm diye bahsedilir. Doğa bilimi doğanın akla uygun bir şekilde kurulmuş olduğunu saptamıştı. Aydınlanma filozofları Ahlak, Etik ve Dini de hiç değişmeyen insan aklıyla uyumlu bir temele oturtmayı kendilerine bunun gibi görev edinmişlerdi.  Aydınlanma düşüncesi bu eylemin sonucudur. Aydınlanma çağında eğitime büyük önem verilmiştir. Pedoloji bilim olarak ortaya çıkmıştır.
İmmanuel Kant’a göre her şey nedensellik yasasına göre gerçekleşiyordu. Gerçek; özgürlük, arzu ve tutkuları aşabilmekte yatıyordu. Kant’a göre bir davranışı ahlaki açıdan doğru kabul etmek için doğru anlayışa bakmak gerekir, eylemin vardığı sonuca değil. Kant rasyonalistler ve ampiristler arasındaki çatışma sonucu felsefenin girdiği açmazdan bir çıkış yolu göstermeyi başarmıştır. Kant’la birlikte Romantik bir dönem başlamıştır. Romantizmin başta gelen erdemi tembelliktir. Bir romantiğin görevi kendini yaşama bırakmak ya da hayallere dalıp ondan uzaklaşmaktır. Gündelik meselelerle uğraşmak küçük burjuvaların işiydi. Romantik dönem, felsefe edebiyat, sanat, bilim ve müziği bir arada kapsayan dönemdi.
Romantik çağın filozoflarından George Wilhelm Friedrich Hegel romantik çağın filozofudur. Hegel bilginin üç aşamasını Tez, Antitez ve Sentez olarak adlandırmıştır. Hegel’de akıl dinamiktir. Gerçeklik karşıtlıklarla dolu olduğu için gerçekliğin betimlenmesi de çelişkiler içermek zorundadır.
Kierkegaard’a göre var oluşun üç biçimi olabilir. Estetik aşama, Etik aşama ve Dini aşamadır.
Karl Marx, toplumunda maddi ekonomik ve toplumsal ilişkileri altyapı olarak adlandırmıştır. Toplumdaki düşünüş tarzı, politik kurumlar, yasalar, din, ahlak, sanat ve bilime üst yapı deniyordu. Bir toplumda alt yapı ile üst yapı birbirini karşılıklı etkiler. Marx bunu reddetseydi bir mekanik materyalist olurdu ama alt yapı ile üst yapı arasındaki karşılıklı ilişkinin bir gerilim olduğunu fark ettiği için onun diyalekttik materyalist olduğu kabul edilir.
Darwin, ‘’Bir ve aynı türe ait bireyler arasında, sürekli görülen farklılıklar ve yüksek doğum oranları yeryüzündeki yaşamın gelişmesinin hammaddesini yada malzemesini oluşturur’’ demiştir. Var olmanın mücadelesindeki doğal seçim bu evrimin mekanizması yada itici gücüdür. Doğal seçilim her zaman en güçlü yada ortama en iyi uyum sağlamış olanların hayatta kalmasını sağlar. Darwin, insanın çıkışı adlı kitabında hayvanlar ve insanlar arasında büyük benzerliklere işaret ederek insanların ve insansal maymunların bir zamanlar aynı kökten çıktığını savunuyordu.
Freud’a göre, insan bilinci insan ruhunun ancak küçük bir bölümünü oluşturur. Bilincinde olduğumuz şeyler buzdağının görünen kısmıdır. Su yüzeyinin ya da bilinç eşiğinin altında bilinç altı ya da bilinç dışı yatmaktadır.
Yirminci yüzyılda önem kazanan diğer bir filozofta Friedrich Nietzsche’dir. Köle ahlakı olarak nitelediği Hıristiyan ahlakına karşı çıkıyordu. Tüm değerleri yeniden değerlendirme yolunda yaptığı çağrıdan söz edilir. Böylece güçlülerin yaşamını gelişmesi zayıflar tarafından engellenmemiş olacaktı. Bu dünyaya sadık kalın, dünya ötesine ait umutlar dağıtanlara kanmayın diyordu.
15 Haziran tarihi gittikçe yaklaşıyordu. Alberto ile Sofie girdikleri bir kitapçıda kendi kitaplarını gördüler. SOFİE”NİN DÜNYASI Alberto ve Sofie binbaşının kendilerine oynadığı oyundan rahatsız olurlar ve Hilde’den yardım isterler. Hilde’de babasına küçük bir oyun hazırlar. Babasının Lübnan’dan dönerken aktarma yapacağı havaalanında üç saat beklemesi gerekiyordur. Hilde teyzesinin de yardımıyla Havanalına küçük kartpostallar asar ve bu şekilde babasını yönlendirir. Binbaşı gözetlendiğini ve Hilde’nin havaalanında olduğunu düşünür. Ama kitap yazarken kendi de Sofie’ye böyle şaşırtıcı kartlar göndermiştir. İlk kez onların neler hissettiğini anlar.
Sofie 15’inci yaş günü partisinde annesiyle Alberto’yu tanıştırır. Partide garip olaylar olmaktadır. Bunu binbaşı yazmaktadır. Sofie ve Alberto binbaşının kurgusundan kaçmaya çalışırlar ve bunu başarırlar. Artık yüzyıllardan beri masal kahramanlarının bulunduğu bir âlemde yaşamaya başlarlar.
Binbaşı eve döndüğünde kızına kitabı ona felsefe tarihini öğretmek için yazdığını anlatır.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Açık Toplum ve Düşmanları, Karl Popper


Açık Toplum ve Düşmanları, Karl Popper, Liberte Yayınları, 2008, Ankara

Kitabın yazıldığı zamanın totaliter eğilimlerinin köklerini oluşturan filozoflara ve onların felsefelerine karşı yazılmış ve tam olarak liberal toplumu dolayısıyla açık toplumu savunan eleştirilerdir.

            

            KAYNAK ve KADER EFSANESİ

            Tarihsicilik ve Kader Efsanesi
            Karl Popper’e göre tarihsicilik eski bir düşünce, gevşekçe birleştirilmiş bir düşünceler topluluğudur. Tarihsicilik, seçilmiş halk öğretisiyle gözümüzde canlandırılabilir. Seçilmiş halk öğretisi, Tanrı’nın Kendi iradesinin seçkin aracı olarak bir halkı seçtiğini ve yeryüzünün bu halka kalacağını varsayar. Seçilmiş halk doktrini toplumsal yaşayışın kabile çağında ortaya çıkmıştır. Bu öğretide tarihsel gelişim yasasını Tanrı’nın iradesi koymuştur. Tanrıcı biçimi, tarihsiciliğin öteki biçimlerinden ayıran fark budur.
            İki modern tarihsicilik çeşidi var:
a-      (sağ yan) Irkçılığın ya da faşizmin tarih felsefesi
b-      ( sol yan) Marksçı tarih felsefesi.
            Irkçılık, seçilmiş halkın yerine kendisini koyar, yeryüzünün sonunda kendilerine seçilmiş ırka kalacağını ifade eder.
            Marx’ın tarih felsefesi ise seçilmiş halkın yerine sınıfsız toplumun yaradılışının aracını koyar, yeryüzünün ise seçilmiş sınıfa kalacağını belirtir.
            Herakleitos
            Eski Yunan’da tarihselci niteliği açısından seçilmiş halk doktrinine Herakleitos’a gelinceye kadar pek rastlayamayız. Homeros’un açıklamaya çalıştığı şey tarihin birliksizliğidir. Homeroscu yorumun Yahudilerinkiyle paylaştığı şey yarı belirsiz kader duygusudur. Hesiodos, Doğu kaynaklarından etkilenmiştir ve tarih yorumu karamsardır. Altın Çağ’dan sonra insanlığın gelişiminde beden ve ruhsal açıdan soysuzlaştığına inanır.

            Platon’un tarihsiciliği çeşitli öncülerden etkilenmiştir, ancak en önemli etki Herakleitos’unkidir.
            Herakleitos, değişim dünyasını keşfeden filozoftur. Onun zamanına kadar Yunan filozofları, Doğu düşünüşünden esinlenerek dünyaya inşa malzemesi maddi şeylerden kocaman bir yapı diye bakıyorlardı.
            Herakleitos , “Kosmos, olsa olsa rastgele dağıtılmış bir çöp yığınıdır” der. O dünyayı yapı olarak değil, devasa bir süreç olarak görmüştür. Felsefenin başlıca sözü ; “Her şey akıştadır ve hiçbir şey duruşta değildir.” Herakleitos’un tutucu ve antidemokratik anlayışını şu sözlerinden anlayabiliriz : “Halk, şehrin yasaları uğruna, surları için dövüşüyormuş gibi dövüşmelidir.” Herakleitos’un değişim üstündeki ısrarı, Onu bütün maddi şeylerin alev gibi oldukları teorisine götürmüştür. Herakleitos tipik bir tarihsici olduğu için, tarihin yargısını bir ahlak yargısı diye kabul eder; Ona göre savaşın sonucu her zaman adildir. “Savaş her şeyin babası ve kralıdır.”            
            Platon’un Formlar Yahut İdealar Teorisi
            Platon istikrarsız bir siyasal çatışma ve savaşlar döneminde yaşamıştır. Karl Popper’e göre toplumun ve “herşey”’in çıkış halinde olduğu duygusu Platon’un felsefesinin itici gücü olmuştur. Platon kendi toplumsal denemelerini, ortaya bir tarihsel gelişim yasası koyarak özetlemiştir. Platon’a göre, bütün toplumsal değişim, bozulma ya da çürüme yahut da soysuzlaşmadır. Platon’un bazı eserlerinde ilkbahar ve yaza karşılık düzelme ve türeme dönemi, sonbahar ve kışa karşılık bozulma ve çürüme dönemi olan Büyük yıl düşüncesi vardır.
            Platon iki şeye inanmaktadır: Bozulmaya doğru genel bir tarihsel yönelim ve siyaset alanında bütün siyasal değişimi durdurarak bozulmayı önleme düşüncesi. Platon’un uğrunda çalıştığı amaç budur. Değişim kötülüğünden ve bozulmaktan arınmış olan devlet, en iyi, yetkin devlettir.
            Platon her çeşit çürüyen şeye karşılık, çürümeyen yetkin bir şey olduğuna inanmaktadır. Formlar ya da İdealar Teorisi diye anılan, bu yetkin ve değişmeyen şeylere inanç, Platon felsefesinin merkezi doktrini olmuştur.
            Platon’un siyasal amaçları geniş ölçüde tarihsici doktrine dayanmaktadır. Platon’un hedefi toplumsal devrim ve tarihsel çürüyüşte kendini ortaya koyan Herakleitosçu akıştan kurtulmaktır. Bunu ise tarihsel gelişimin çizgilerine katılmayacak kadar yetkin bir devlet kurmakla yapabileceğine inanır. Yetkin devletin modelinin veya aslının Altın Çağ’da bulunduğuna inanır. Yetkin devlet, daha sonraki devletlerin ilk ceddi, büyük atası gibi bir şeydir; bunlar, o yetkin ya da en iyi yahut “İdeal” devletin soysuzlaşmış çocuklarıdır.
            Formlar yada ideaların, bozulabilir şeyler gibi, zaman ve mekan içinde oldukları düşünülmemelidir, mekan ve zamanın dışındadırlar(çünkü ebedidirler).
            Platon’un ideası, şeyin aslı ve kaynağıdır. Şeyin hikmeti, ideali yetkinliğidir.
            Yunan mitologyası ile Formlar ya da İdealar Teorisi arasında önemli farklar vardır. Yunanlılar, çeşitli aile ve kabilelerin atası diye birçok tanrıya taparlarken, İdealar Teorisi, insanın tek bir Form ya da İdeası olmasını gerektirir.
            Sokrates’in anlam ya da öz arama metodunu, birşeyin gerçek doğasını, Form yada İdeasını saptamanın metodu haline getiren Platon olmuştur.
            Karl Popper’e göre Formlar ya da İdealar Teorisi’nin Platon felsefesinde üç tane görevi vardır:
a-      Çok önemli bir metodolojik araçtır, değişen şeyler dünyasına uygulanabilecek bilgiyi olanaklı kılar.
b-      Çürüme ve değişim teorisine ipucu vermektedir.
c-      Toplumsal yapıcılık için yol açmakta ve toplumsal değişimi durdurma araçları yapmayı olanaklı kılar.
            PLATON’UN BETİMLEME SOSYOLOJİSİ
            Platon’un sosyolojisi, olguların gözlemiyle kurgunun karmasıdır. Platon “Mutlak ve ebedi değişmezlik, şeylerin ancak en tanrılıklarına verilmiştir ve cisimler bu dizide bulunmazlar” demektedir. Kendi Formlar Teorisinde karamsar bir yargıya varmanın teorik temelini bulmuştur.
            Platon’un sosyolog olarak büyüklüğü, gözlemlerinin zenginliği ve ayrıntılarında ve sosyolojik sezgisinin kesinliğindedir.
            Platon’un sosyolojik ve ekonomik tarihsiciliği, siyasal hayatın ve tarihsel gelişimin ekonomik temeli üstündeki ısrarıdır, bu teori Marx tarafından “Tarihsel Materyalizm” adı altında canlandırılmıştır.
            Yetkin devletin soysuzlaşarak dönüşmesiyle ilk biçim olarak timokrasi oluşmuştur, daha sonra oligarşi ortaya çıkar ve bu dönemde iç savaşlar baş gösterir, bu savaşların sonucunda demokrasi kurulur.
            Platon Devlet Adamı’nda üç tane tutucu ve yasalı biçimden bahseder. Bunlar; krallık, aristokrasi ve demokrasidir. Üç tane de büsbütün bozulmuş ve yasasız biçim ortay çıkar; demokrasi yasasız biçimine döner, oligarşi ve tiranlık. Tiranlık Platon’a göre en berbat devlettir.
            Platon içbirliksizliğin, ekonomik sınıf çıkarlarının körüklediği, sınıf savaşının bütün siyasal devrimlerin itici gücü olduğunu keşfetmiştir.
            Platon sınıf savaşı sorununu şöyle çözer: Platon’un devleti en katı sınıf ayrımlarına dayanır, köle devletidir. Sınıf savaşı sorunu, sınıfları kaldırarak değil, yönetici sınıfa karşı koyulamayacak bir üstünlük verilerek çözülür.
            Platon’un en iyi devletinde üç sınıf yer alır; bekçiler, savaşçılar ve işçi sınıfı. Bu sınıflar arasında geçiş söz konusu değildir.
            En iyi devlette aile yok edilmeli veya bütün savaşçı sınıfı kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Aksi takdirde aile sadakatleri birliksizliğe neden olabilir; onun için “herkes birbirine tek bir ailedenmiş gibi bakmalıdır.” Yoksulluk kadar zenginlikten de sakınılmalıdır. Bunun için, büyük yoksullara ve büyük zenginlere yer vermeyen komünist sistem ekonomik çıkarları en aza indirerek yönetici sınıfın birliğini güven altına alabilir. Platon’a göre insan sığırlarına fazla sert davranmak zayıflık duygusunun göstergesi ve egemen sınıfın soysuzlaşmaya başladığının belirtisidir.
            PLATON’UN SİYASAL PROGRAMI                                 
            Totaliter Adalet
            Platon’un temel istemleri, biri değişim ve durulma üstüne idealist teori, diğeri natüralizm. İdealist formül şudur: Her türlü siyasal değişimi durdur! Değişim kötü, durulma tanrılıktır.
       Platon’un siyasal programının başlıca öğeleri şunlardır:
a-      Sınıfların kesinlikle bölünmesi,
b-      Devletin kaderinin egemen sınıf kaderiyle özdeşleştirilmesi,
c-      Egemen sınıfın askerlik, eğitim vb. şeylerde tekeli vardır. Ancak para kazanmaktan men edilmişlerdir,
d-      Eğitimde, dinde ve yasamada her türlü yeniliğin yasaklanması,
e-      Devletin kendi kendine yeterli olması.
            Platon’un siyasal öğretisi, yurttaşların mutluluğu ve adaletin hükümranlığı gibi amaçları ile modern totaliterlikten ayrılır. Fakat Karl Popper Platon’un siyaset programının totaliterlik ile özdeş olduğunu düşünmektedir.
            Platon’un “adalet” ile kasdettiği şey; en iyi devletin çıkarına uygun olmadır. En iyi devletin çıkarı nedir? Katı bir sınıf bölünmesi ve sınıf yönetimi olmasını sağlayarak değişimi durdurmaktır. Adaleti sınıf yönetimi ve sınıf ayrıcalığıyla özdeşleştirmiştir.
            Platon özgeci bir bireyciliğin var olamıyacağını savunur. Ona göre ya ortaklaşacı olunur ya da bencil. Özgecilikle birleştirilen bireycilik, Batı uygarlığının temeli olmuştur. Hristiyanlığın ana öğretisi budur.
            Platon siyaset alanında bireyi kötü olanın ta kendisi olarak niteler.
            Totaliterlik büsbütün ahlakdışı bir tutum değildir. Kapalı toplumun ahlakıdır; ortaklaşa bencilliktir.
            Önderlik İlkesi
            Karl Popper hükümeti iki şekilde ayrımlar :
a-      Kan dökmeden değiştirilebilecek hükümetler. Toplumun kurumları yöneticilerin yönetilenler tarafından düşürülmesinin araçlarını sağlarlar ve toplumsal gelenekler bu kurumların iktidardakiler tarafından kolayca yıkılmasına elvermezler. ( demokrasi )
b-      Yönetilenlerin başarılı bir devrim olmadan kurtulamayacakları hükümetler meydana getirir. ( tiranlık veya diktatörlük )
            Demokratik ilkeyi benimsemekten şu inancın çıktığı söylenebilir: bir demokraside kötü bir politikanın kabulü bile, son derece bilgece bir tiranlığa boyun eğmeye yeğlenir.
            Uzun vadeli her çeşit kurumsaldır. Önderlik ilkesi, kurumsal sorunların yerine kişilik sorunlarını geçirmez, yalnızca yeni kurumsal sorunlar yaratır. Bu kurumlara geleceğin önderlerini seçip ayırma görevini yükler. Platon’un önderlik ilkesi kurumların işlemesini gerektirdiği için salt bir kişilikçilikten pek uzaktır.
            Sokrates tiranlığın her çeşidine karşıydı. Bilginin herkese öğretilebileceğine inanmıştır, Onun entellektüalizmi otoriterliğe de karşıdır.
            Platon’un entellektüalizmi ise farklıdır. Devlet’in Platoncu Sokrates’i otoriteciliğin kişileşmiş halidir.
            Filozof Kral
            Platon’un ideal filozofu hem herşeyi bilen, hem de yapabilen olmaya yaklaşmaktadır. O filozof kraldır.
            Kan ve Toprak Mithosu: İnsandaki Madenler ve Topraktan doğmuşluk Efsanesi diye tanınır.
            Platon Kan ve Toprak Mithosu’nun aldatma olduğunu söyler. Mithos iki düşünce getirir:
a-      Anavatanın savunmasını güçlendirmektedir,
b-      Irkçılık efsanesidir. “Tanrı... yönetme yeteneği olanların hamuruna altın koymuştur, yardımcılara gümüş, köylülere ve öteki üretici sınıflara da demir ve bakır .” Bu madenler kuşaktan kuşağa geçer.
            Platon’un filozofu bilgili ve hakimdir. Onun istediği şey bilginin hükümranlığıdır. Filozof kralın ilk ve en önemli görevi şehrin kurucusu ve yasa koyucusu olmalıdır. Eğitim yürütücüsü niçin filozof olmalıdır? Bunun nedeni yöneticilerin otoritesini alabildiğince artırma gereğidir.
            Platon’a göre bir filozof tarafından sürekli yönetilmeyen devlet bir süre sonra soysuzlaşacaktır.
            Estetikçilik, Yetkincilik, Ütopyacılık
            Karl Popper kafasındaki Platoncu yaklaşımı ütopyacılık diye tanımlar.
            Ütopyacı yaklaşım; her eylemin belli bir amacı olması gerektiğini söyler. Akla uygun eylemde bulunmak için öncelikle erek seçilmelidir.
            Marx ütopyacılığı şu şekilde eleştirmektedir: Ütopyacı planların hiçbir zaman başta düşünüldüğü gibi gerçekleştirilemeyeceğine inanıyor, çünkü hemen hiçbir toplumsal eylem tam umduğu sonucu doğurmaz.
            Estetikçilik en güçlü anlatımını Platon’da bulmuştur. Platon bir sanatçıydı ve modelini gözünün önünde canlandırmaya ve kopya etmeye çalışmıştır. Siyaset Platon için Kralca Sanat’tır. Tıpkı müzik resim gibi kompozisyon sanatıdır.
            PLATON’UN SALDIRISININ TEMELİ
            Açık Toplum ve Düşmanları
            Sihirci, kabileci, ortaklaşacı topluma kapalı toplum, bireylerin kişisel kararlarla karşı karşıya kaldıkları topluma da Açık Toplum denir.
            Kapalı toplum yarı – biyolojik bağlarla ( hısımlık, bir arada yaşama ) birbirine yarı – organik bir birim olduğu için sürü ya da kabileyi andırır. Somut fiziki ilişkileri, somut bireyleri içerir.
            Kapalıdan açık topluma geçiş insanlığın geçirdiği en büyük devrimlerden biridir.
            Yunan kapalı toplumlarının çöküşü, organik kabileciliğin sonu demekti. İ.Ö. 6.yy. da bu gelişim, eski yaşam biçimlerinin çözülmesine ve siyasal devrimlere neden oldu. Bu olayla; uygarlığın bunalımı duyulmaya başlandı. Bu bunalım kapalı toplumun çöküşünün sonucudur.
            Kapalı toplumun çöküşü sınıf ve öteki toplumsal statü sorunlarını ortaya koymakla yurttaşlar üstünde, ciddi bir aile kavgasının ve yuva dağılmasının çocuklar üzerinde yaratabileceği etkinin aynısını yapmıştır.  
            Kapalı toplumun çöküşünün en güçlü nedenlerinden biri deniz ulaştırmasıyla ticaretin gelişimi olmuştur.
            Platon’a göre kötülüğün kökü “insanın düşüşü” kapalı toplumun çöküşüdür.
            Karl Popper; Platon’dan almamız gereken dersin onun bize öğretmeye çalıştığının tam karşıtı olduğunu söylemektedir.
            Siyasal değişimi durdurmak çare değildir, bu mutluluk getirmez. Kapalı toplumun sözde masumluk ve güzelliğine artık geri dönemeyiz.
            İnsan kalmak istiyorsak, bir tek yol vardır; açık toplumun yolu.
2. CİLT
Karl Popper tarafından 1’inci Dünya Savaşı sırasında sürgündeyken yazılan ve ilk kez 1945 yılında basılan ‘‘Açık Toplum Ve Düşmanları’’ adlı eser, Platon, Hegel ve Marx’ın felsefelerinin, merkezden planlanmış siyasi sistemlerinde olan tehlikelerini açığa çıkarmaya çalışan bir kitaptır. Popper kitabının sonuç bölümünde, kitapta yazdığı bölümlerin tarihe yazılacak dağınık dipnotlar olduğunu söylemektedir. Açık Toplum Ve Düşmanları adlı eser 2 ciltten oluşmaktadır. 2’nci cilt altı bölümden oluşmaktadır.
FALCI FELSEFELERİN GÖZE GİRMELERİ
        Hegelciliğin Aristoteles’ten Gelen Kökleri
        Aristoteles’in pek yeni fikirleri yoktu, fakat mantığı bulan adamdı. Aristoteles’in düşünceleri Platon’un yoğun etkisi altındadır. Aristoteles’in En İyi Devleti üç öğeden oluşmaktadır: Romantik bir Plâtoncu aristokrasi, sağlam ve dengel bir feodalite ve demokratik fikirler; ancak feodalite ağır basmaktadır.
        Aristoteles’in özcülüğünden gelen üç türlü tarihsici öğreti ayırt edilebilir:
-Bir devletin veya bireyin gizli kalmış özüne ait bilgi ancak onun tarihine bakmakla elde edilebilir.
-Değişme, gelişmemiş özde örtük bulunanları açığa çıkararak değişmekte olan nesnenin içinde bulunan tohumları, özü ortaya koyabilir.
-Gerçekleşmek veya ortaya çıkmak için özün kendini ortaya çıkarması lazım.
        Aristoteles’e göre bilim; kanıtlayıcı ve kavrayıcı iki türlü olabilir. Kanıtlayıcı bilgi nedenlerin, kavrayıcı bilgi ise özsel doğaların bilgisidir.
        “Bir şeyi ancak özünü bilmekle bilebiliriz” diyor Aristoteles. Aristoteles bir tanımda önce öze işaret ettiğimizi, daha sonra onu betimlediğimizi düşünüyor.
        Özcü yorumun tanımı soldan sağa okunmasına karşılık, modern bilimde kullanılan tanım arkadan öne, yada sağdan sola okumaktadır, çünkü modern bilim önce tanımlayanı ele alır.
        Hegel ve Yeni Kabilecilik
        Bütün modern tarihsiciliğin kaynağı olan Hegel, Herakleitos, Platon ve Aristoteles’in izinde yürümüştü. Hegel en harikulade şeyleri başarmıştı.            Hegel’in başarısı namussuzluk ve sorumsuzluk çağının önce düşünce sorumsuzluğu, sonra da ahlak sorumsuzluğu, çağının parlak sözlerin büyüsü ve teknik deyimlerin gücü ile yönetilen, yeni bir devrin başlangıcı olmuştu. Hegel’in Almanya felsefesinin en nüfuzlu kişisi olmasında, Prusya devletinin otoritesi önemli bir yer tutmaktadır.
        Tarih, siyaset ve eğitim felsefecileri hala Hegel’in etkisi altındadırlar. Siyaset alanında bunun en belirgin özelliği Marxçı aşırı sol kanat kadar, tutucu ortanın da, faşist sağ kanadın da hep siyasal felsefelerini Hegel’e dayandırmalarıdır.
        Hegel, özgürlük ve akıl düşmanlığının temelindeki ölümsüz fikirleri yeniden ortaya çıkardı. Hegelcilik, kabileciliğin rönesansıdır.
        Hegel, Aristoteles gibi idealar yada özlerin gelip geçici şeylerin içinde bulunduklarına inanmaktadır.
        Hegel’in oluşum evresi bir varlığa çıkış yada yaratıcı evrim halindedir. Gelişimin genel kuramı ilerlemedir, bu diyalektik bir ilerlemedir.
        Herakleitos gibi Hegel de zıtların özdeşliğine inanmaktadır, karşıtların savaşı diyalektiğin ana fikridir.
        Hegel’in felsefesinin iki temel kavramı var. Bunlar, diyalektik üçlemesi ve özdeşlik felsefesidir.
        Hegel’e göre tarih “Mutlak Ruh” un ya da “Evren Ruhu”nun düşünme sürecidir. Ruh’un üç adımlı bir diyalektik tarihsel gelişimi vardır: İlki Doğu despotluğudur, ikincisi Yunan ve Roma demokrasileri, üçüncüsü ve en yükseği Alman Monarşileridir.
        Hegel ; “Devlet, bir halkın hayatındaki bütün somut öğelerin: sanatın, hukukun, ahlakın, dinin ve bilimin merkezidir.” demektedir.
        MARX’IN YÖNTEMİ
        Marx’ın Toplumbilimsel Belirimciliği ( Determinizm )
        Hegelcilik, Marxçılığın temeli olarak değerlendirilir. Marx’ın toplum bilimine ve toplum felsefesine duyduğu ilgi, temelde eylemci bir ilgiydi. O, bilgiyi insanlığın ilerlemesine hizmet edecek bir araç olarak görüyordu.
        Marxçılık, ekonomik ve siyasal güç gelişimlerinin, devrimelrin geleceğini önceden haber vermek amacını güden salt tarihsel bir kuramdır. Marx’ın ruhbilimsicilikten kuşkulanması toplumbilimci olarak en büyük başarısıdır.
        Toplumbilimin Özerkliği
        Marx, ‘‘İnsanın varlığını belirleyen bilinci değildir, tersine bilincini belirleyen toplumsal varlığıdır.”  der. Toplumbilimin önemli bir bölümü özerk olmalıdır. Marx; insanların toplum hayatının yaratıcıları değil, ürünleri olduğunu düşünür.
        Ekonomik Tarihsicilik
        Marx her zaman gerçek özgürlüğü savunurdu. Hegel gibi Marx da tarihsel gelişmenin amacının özgürlük olduğunu düşünüyordu. Marx insanın ekonomik hayatının anlaşılması gerekiyor diyor , bu nedenle tarihsiciliğin Marxçı türüne ekonomisicilik denir.
        Sınıflar
        Marx; tarihi yürüten ve insanın kaderini belirleyen şeyin sınıflararası savaş olduğunu öne sürüyor. Kurumsal sınıf çıkarı insanın düşünceleri üstünde belirleyici etki yapar. Marxçılık sınıfların içinde bağlı oldukları ağa toplum sistemi demektedir. Toplum düzenini belirleyen sınıf ilişkileri, bireyin iradesinden bağımsızdır.
        Hukuk ve Toplum Düzeni
        Marx’a göre hukuk düzeni, ekonomik sistemin üst yapılarından biri olarak anlaşılmalıdır. Marxçı kurama göre, ilkece her tür hükümet demokratik hükümet bile, yönetici sınıfın, yönetilenler üzerinde kurduğu bir diktatörlüktür. Marx’ın devlet kuramı soyut ve felsefi olmasına karşın, çağının aydınlatıcı yorumunu vermektedir.
        Karl Popper özgürlük paradoksunu şöyle açıklar: Özgürlük sınırsız olursa kendini ortadan kaldırır, sınırsız özgürlükte kuvvetli zayıfı itip kakmaya başlayacaktır. Bu nedenle devlet öz- gürlükleri korusun düşüncesi vardır.
        MARX’IN KEHANETİ
        Sosyalizmin Gelişi
        Marx kapitalizm ile modern toplumun ekonomik hareket kurallarını açıklamak ve geleceği ile ilgili kehanette bulunmak istemiştir. Marx’ın kehaneti sıkı örgülü bir usavurmadır. Usavurmanın birinci adımı kapitalizm, ikinci adım, burjuva ve işçi sınıflarının çatışması ile toplumsal devrim, üçüncü adım sınıfsız toplum sosyalizme geçiş.
        Karl Popper Marx’ın usavurmasının üçüncü adımının batıl olduğunu düşünmektedir.
        Toplumsal Devrim
        İşçiler ile burjuvalar dışında bütün sınıfların (özellikle orta sınıfların) ortadan kalkmaya mahkûm olduğunu belirtir, burjuvalarla işçiler arasındaki gerginliğin artması ile işçiler sınıf bilincine varacak ve gerginliği ortadan kaldırmak mümkün olmayınca, toplumsal devrim kaçınılmaz olacaktır.
        Toplumsal devrimi Marxçılar iki farklı şekilde yorumlamaktadır:
        Köktenci kanat, Marx’a göre her sınıf egemenliğinin zorunlu olarak bir diktatörlük, yani tiranlık olduğunda ısrar eder. Buna göre gerçek bir demokrasi ancak sınıfsız bir toplumun kurulmasıyla, kapitalist diktasının devrilmesi sayesinde olur.
        Ilımlı kanat, bu görüşe katılmaz ve demokrasinin bir ölçüde kapitalist bir yönetim altında bile gerçekleşebileceğini, bundan dolayı toplum devrimini barışçı ve kademeli reformlarla gerçekleştirmenin mümkün olacağını söyler.
        Kapitalizm ve Kaderi
        Marx, kapitalist rekabetin kapitalistin davranışlarını zorladığına inanmaktadır. Bu rekabet, kapitalisti kapital biriktirmeye zorlamaktadır. Bu kapital birikmesinin şu sonuçları vardır:
       -Üretimin artması, servetin çoğalması ve birkaç elde birikmesi,
       -Fukaralığın ve sefaletin artması, işçiler çok düşük ücretlerle çalışmaktadır, bunun nedeni “yedek endüstri ordusu” denen artık işçi nüfusunun ücretleri aşağı düzeyde tutmasıdır. Marx’a göre, sefaletin artması, çalıştırılan işçilerin, sömürülmelerinin yalnızca sayıca değil, yoğunluk bakımında da artması anlamına gelmektedir. Kapitalist sömürünün temeli, işgücünün yüksek üretkenliğidir.
           
        Kehanetin Değerlendirilmesi
        Marx’ın kapitalizmin yeni bir ekonomik sisteme dönüşmesine yol açacak şeyin, işçilerin birleşmesi olduğunu öne sürmesini Karl Popper haklı görmektedir. Ancak Marx’ın sosyalizm adı altında, yeni düzeni, araya girmeciliği öngördüğünü doğru bulmamaktadır.
        SONRASI
        Bilgi Toplumbilimi
        Bilgi toplumbilimi, bilimsel düşüncenin, özellikle de toplum ve siyasa konusundaki düşüncelerin, toplum tarafından belirlenen bir atmosfer içinde geliştiğini öne sürer. Bilinçdışı ve bilinçaltı öğeler onu geniş çapta etkilemektedir. Bilgi toplumbilimi, Kant’ın bilgi kuramının Hegelci biçimi sayılabilir. Toplum bilimlerine açık olan tek çare, temelde bütün bilimler için ortak olan yöntemler yardımıyla çağımızın eylemsel sorunlarını çözmeye çalışmaktır.
        Falcı Felsefeler ve Akla Karşı İsyan
        Akılcı tutum; bilimsel tutuma zamanla nesnelliğe yakın bir tutumdur.
        Karl Popper akılcılığı; gerçek akılcılık ve sahte akılcılık olarak iki şekilde ele alır. Gerçek akılcılık Sokrates’in akılcılığıdır.
        Bu insanın sınırlarının farkında olmasıdır, ne kadar çok yanıldıklarını ve bu bilgilerini bile başkalarına borçlu olduklarını bilenlerin düşünsel alçakgönüllülükleridir. Sahte akılcılık; Platon’un düşünsel sezgiciliğidir. Bu kişinin üstün düşünce yeteneklerine sahip olduğuna inanmasıdır.
        Eleştirici olmayan akılcılık; “Usavurma ya da deneyim yoluyla belgelenemeyen herhangi bir iddiayı kabul etmeye hazır değilim” diyen kişinin tutumudur. Bu ya deneyim ya da usavurma yoluyla belgelenemeyen her önermenin atılması gerektiğini öne süren bir ilke olarak ta ifade edilebilir.
        Akıldışıcılık, insan davranışlarının ana dürtüsünün duygulanım ve tutkular olduğunu söyler.
        Bir akılcı, kendisinin düşünce yetisi açısından başkalarından üstün olduğuna inansa bile, bütün otorite iddialarını reddeder, çünkü bilir ki zekası başkalarınınkinden üstün ise, bu ancak kendisinin olduğu kadar başkalarının hata ve eleştirilerinden yararlanmayı bildiği için böyledir.
        SONUÇ
        Tarihin Bir Anlamı Var mıdır?
        Bir kuramın denetlenebilmesini mümkün kılan şey, yanlışlanabilme ve çürütülebilme özelliğidir. Bir kuram konusunda yapılan bütün denetlemelerin onun yardımıyla elde edilmiş öndeyileri yanlışlamak çabaları olması, bilimsel yöntemin ipucunu verir.
        Nedensel açıklamalar hakkındaki söyleyebileceğimiz şeylerden biri, hiçbir zaman mutlak bir şekilde neden ve sonuçlardan bahsedemeyeceğimiz, diğeri, bir kuramın belli bir olayı öndemek üzere kullanılmasının yalnızca olayları açıklamak için kullanılmasıdır.
        Evrensel yasalar, bir amaca varmaya yarayan araçlardır ve sorgulanmadan kabul edilirler.
        Salt bilimler, evrensel hipotezleri denetlemekle, uygulamalı bilimler ise özgül olguları öndemekle ilgilenirler.
        Belli özgül olaylarla ve onların açıklanmalarıyla ilgilenen birimlere genelleyici bilimlerden farklı olarak tarihsel bilimler denir.
        Tarihi onunla ilgilendiğimiz için ve ondan kendi sorunlarımızla ilgili bir şeyler öğrenmek istediğimiz için inceleriz. Ancak, uygulanamaz olan nesnellik düşüncesinin etkisiyle tarih sorunlarını kendi görüş açımızdan öne sürmekten çekinirsek, tarih bu amaçların hiçbirini gerçekleştiremez. Asıl önemli olan insanın görüş açısının bilincine varmış olması ve eleştirisel bir tavır takınmasıdır.
        Tarihsicilik; insanlığın kaderi gereği yürümek zorunda olduğu yolu keşfetmek peşindedir; tarihin ipucunu ya da tarihin anlamını bulmak peşindedir.
            İnsanlık tarihinden söz edilir, ancak bundan anlaşılan siyasal kudret tarihidir.        Tarihsicilik davranışlarımızın akılcılığından ve sorumluluğundan umut kesmekten doğan bir tutumdur.