uluslararası ilişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uluslararası ilişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2012 Pazar

Tarihin Sonu ve Son İnsan, Francis Fukayama

Tarihin Sonu ve Son İnsan, Francis Fukayama, Simavi Yayıncılık,1993, İstanbul
Uluslararası ilişkiler ve liberal demokrasiler.

    Sözkonusu kitabın temelleri, yazarın 1989 yılında ‘’The National İnterest ‘’ dergisinde yayınladığı  ‘’ Tarihin Sonu mu?’’ başlıklı makalede atılmıştır. Hem Kitap hem de makale yayınlandığı zaman uzunca bir süre uluslar arası arenelarda tartışma konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir. 1992 yılında yayınlanan kitap özellikle Berlin duvarını yıkılması ile birlikte oluşan iyimserlik havasında yazılsa bile aradan geçen zaman zarfı içerisinde işlediği temalar itibarı ile güncelliğini korumaktadır.
    Tarihin sonu ve son insan başlığı yazarın kitapta hem tarihi hemde insanı geçmişten günümüze incelediği için verilmiştir. Kitap genel olarak liberal demokrasiyi insanlığın deneme yanılma yöntemi ile ulaştığı en son nokta olarak tanımlarken insanıda tarih içerisinde gerçekleştirdiği kabul görme mücadelesinin sonuna gelmiş olarak tanımlamaktadır. Liberal demokrasi içerisinde insanın artık yapmak zorunda kaldığı bir kabul görme mücadelesine gerek kalmadığı sözkonusu sistemin içinde insanların zaten birbirlerinin haklarına saygı gösterirken kabul görmenin kendiliğinden gerçekleştiği belirtilmektedir.
    Yazar kitabı yazarken düşüncelerini diyalektik kavramı ile anılan ünlü Alman felsefeci Hegel’in sistemi ile bütünleştirirken tarihten ve dünyamızdan pek çok örnekler vererek iddalarını desteklemeye çalışmıştır. Yazarın adı ile bütünleşen ‘’ tarihin sonu’’ kavramı ise daha önce Hegel ve Marks tarfından ortaya atılmış bir kavram olarak kitapta karşımıza çıkmaktadır. Tarihin sonu kavramı Hegel için liberal devletken, Marks için aynı kavram Komünist toplum olmuştur. Yazarın tercihi ise daha önce belirttiğimiz gibi Hegel’den yana olmuştur.
    Liberal demokrasiyi insanların yada devletlerin tercih etmelerinin temelini iki noktaya bağlayan yazar bu noktaları ekonomik nedenler ve kabul görme mücadelesi olarak açıklamıştır. Ayrıca kitapta insan yalnız ekonomik açıdan değil bir bütün olarak ele alınmış bu yapılırken de Hegel’in Materyalist olmayan tarihi esas alınmıştır.

    Kitap beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde evrensel tarih ele alınmış ve yeniden ele alınmasının gerekliliği üzerinde durulmuştur. Özellikle ekonomik sebeblerin Komünist sistemleri nasıl yerle bir ettiği güçlü gibi gözüken devletlerin pek çok zayıflıkları bünyesinde barındırdığı vurgulanmıştır.Otoriter devletlerin terörizmin kökünün kazınması, eski toplumsal düzenin yeniden kurulması, ekonomik kaosa son verilmesi gibi kendi koydukları sınırlı amaçlara ulaştıktan sonra, egemenliklerini sürdürmeyi gerçekleştiremez hale gelmeleri konusu incelenmiştir. Yine totaliter ve komünist sistemlerin tarih içerisinde ortaya koydukları sahte hedeflerin ve ortaya çıkan korku ortamının sayesinde bu ülkelerin nasıl devrilmek zorunda kalmış olduğu sorusuna da cevap verilmiştir. Dünyada  hem şimdi hemde gelecekte  meşru olabilecek tek politik sistemin liberal demokrasi olacağı konusu defalarca örneklerle açıklanmıştır.
    Birinci bölümde ayrıca özgürlük ve eşitlik ideallerinin Fransız ve Amerikan devrimlerinin esinlendirmesinden iki yüz yıl sonra da bu ideallarin yanlızca dayanıklı değil aynı zamanda yeniden yaşam bulabilir olduğu ispatlanmaya çalışılırken liberalizm ile demokrasinin aynı şey olmadığı ama birbirleri ile iç içe olduğu meseleleri incelenmiştir.
    İslam düşünce sistemin ise bir istisna olarak kabul eden Fukayama İslam devletlerinin liberal demokrasilerden uzak durmasının sebebini ise bu sistem içinde yaşayan insanların liberal demokrasiyi kendileri için en büyük tehdit olarak kabul etmeleri şeklinde açıklamaya çalışmıştır.
    İkinci  bölümde ise  Hegel ve Marks’ın aynı zaman Kant’ın tarihe bakış açıları üzerine çalışma yapılmış ve insanın gelişimine odaklı Evrensel tarih kavramı açıklanmaya çalışılmış bu yapılırken insan gelişen ve kazanımları olan bir varlık olarak tanımlanmlanmıştır Tarihle ilgili yapılan çalışmada tarih belirli bir yöne sahip mi sorusu cevaplandırılmaya çalışılmış bu sorunun cevabını yazar evet olarak vermiştir ve cevabını destekleyecek örnekler vermiştir.Yine sanayileşmiş bir toplumun modernlik öncesi bir noktaya gidip gitmek istemediği sorusu çerçevesinde kazanılan teknolojik ve ekonomik kazanımlardan hiçbir toplumun vazgeçmeyeceği, tarihin geriye çevrilemiyeceği konusu ele alınmıştır.Teknolojik olarak ortaya atılan kötü ütopyalardan, diğer bir deyişle çevresel felaketlerden yine teknolojik çare ve çözümlerle kurtulabileceği noktası da ayrıca vurgulanmıştır.
    İkinci bölümde ayrıca liberal demokrasiyi benimsemeyen kendi içine kapanan toplumların dünyadaki ticaret pastasından pay alamayacağı bu durumun ise ekonomik bir gerilemeye doğru götüreceği konusu tartılışırken örnek olarakta Güney Asya ülkelerinin liberal ekonomik parametreleri uygulayarak ekonomik olarak nasıl gelişmiş olduğu, ekonomik kazanımlarında demokrasiya yol açtığı meselesi ele alınmıştır. Diğer yandan Latin Amerika ülkelerinin içe dönük, kapalı ekonomik sistemleri tercih ederek ekonomik olarak iyi bir seviyeden nasıl kötüye gittikleri açıklanmıştır. Bunun yanında liberal ekonomiyi uygulayan totaliter rejimlerin ekonomik olarak demokratik rejimlerden daha fazla büyüdüğü bunun sebebi olarakta alt yapı yatırımlarının, insana ayrılan paranın totaliter rejim tarfından tasarruf yapılmak  maksadıyla kısılması ayrıca ele alınmıştır.İkinci bölümün sonunda demokrasi için demokratik insanların şart olduğu fikri öne sürülmüş ve insanı incelemek için bir kapı açılmıştır.
    Üçüncü bölümde yazar Hegel’in ortaya attığı ‘’ kabul görme mücadelesi ‘’ çerçevesinde efendi uşak ilişkisi ele alınmış ve insanlığın gelişiminin uşağın kendisini kabul ettirme mücadelesinde bulunarak gerçekleştirdiği teması üzerinde durulmuştur. Bu konu ile ilgili olarak yazar şu saptamalarda bulunmuştur;
       Saygınlık mücadelesinde hayatını ortaya koymaya hazır olmak hegelin tarih görüşünde çok önemli yer tutmaktadır.Çünkü hayatını ortaya koyarak insan, en güçlü ve en önemli iç güdüsüne, hayatını koruma ve sürdürme iç güdüsüne karşı koyabileceğini kanıtlar. Kojeve’in formüle ettiği gibi insandaki insani ihtiyaç, onun hayvani kendisini koruma ihtiyacına karşı zafer kazanmalıdır. Mücadele etmemin nedeni, başka bir insanın benim hayatımı ortaya koyduğumu ve bu nedenle özgür ve gerçek bir insan olduğumu kabul etmesini sağlamak istememdir.
Amerikan demokrasisinin temelinde yatan ve Bağımsızlık Bildirgesi’nde ve Anayasa’da somutlanmış olan ilkeler, Jefferson, Madison, Hamilton ve öteki Amerikan Kurucu Babalar’ın yazılarına geri gider; bunlar ise düşüncelerinin bir çoğunu Thomas Hobbes ve Jhon Locke’un liberal İngiliz geleneğinden türetmiştir.
        Hegel insanı, özgül onuru fiziksel ya da doğal belirlenmeden özgür olmasına bağlı olan ahlaki bir etmen olarak görür.Tarihin diyalektik gidişini ilerleten, bu ahlaki boyut ve bunun kabul görmesi uğruna mücadeledir.                   
         Eflatun thymos ya da “kararlılıktan”tan, Machiavelli insanın şöhret arzu etmesinden, Hobbes gurur ya da şöhret tutkusundan, Rousseau amour-propre’dan, Alexander Hamilton ün sevgisinden, James Madison hırstan, Hegel kabul görmeden söz etmiş, Nietzsche ise insanı “kırmızı yanaklı hayvan” olarak nitelendirmiştir.
                Thymos kavramı insandaki  bir tür doğuştan adalet duygusunu temsil eder ve bu anlamda bencil olmama, idealizm, ahlak, özveri, cesaret namus gibi erdemlerin psikolojik mekanıdır. Thymos bize değerlendirme ve değer biçme sürecinde güçlü bir duygusal dayanak sağlar ve insanlara doğru ya da haklıya ilişkin inançları uğruna en güçlü içgüdüleri aşma olanğı verir.İnsanlar kendilerine bir değer biçerler ve özellikle kendileri söz konusu olduğunda öfke duyarlar. Ama başka insanlara da bir değer biçme ve başkaları söz konusu olduğunda da öfke duyma yeteneğine sahiptirler. Bu özellikle birey kendisine haksız davranıldığını düşünen bir grubun üyesi ise geçerlidir; örneğin, kadınlar söz konusu olduğunda bir feminist yada kendi etnik grubu söz konusu olduğunda bir milliyetçi bundan etkilenir. Kendi adına duyulan kızgınlık bu durmda bütün sınıfa yayılır ve dayanışma duyguları doğurur.Kendinin ait olmadığı sınıflarlarla ilgili öfkenin örnekleride vardır. Amerikan iç savaşı öncesinden köleliğin beyaz karşıtlarının haklı öfkesi yada Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı dünya çapında duyulan öfke Thymos’un çeşitli ifade biçimleridir. Bu örneklerde öfkeye yol açan, ırkçılığın kurbanlarına, öfkelene kişinin görüşü açısından insan olarak gerçekte hak ettikleri değere uygun bir şekilde davranılmamasıdır.

            Günümüz Amerikan politikasında da kabul görme arzusunun hala etkili olduğunu gösteren birçok örnek bulunabilir. Örneğin pratikte hiçbir ekonomik öneme sahip olmamasına rağmen, kürtaj son kuşaktan bu yana son derece hassas bir sosyo-politik bir konu olmuştur. Kürtaj tartışmasında söz konusu olan ilk bakışta doğmamış bebeklerin haklarıyla kadınların hakları arasındaki bir tartışmadır. Gerçekte ise geleneksel ailenin görece onuru ve kadının buradaki rolü, karşı yanda ise meslek sahibi, kendine yeterli kadın onuru vardır. kavgada taraflar birbirlerine olan öfkelerini dile getirmektedirler.Ama öfkelerinin kendileriyle de bir ilgisi vardır.bu tip çatışmaları çeşitlendirmek mümkündür. O nedenle sivil hak ve özgürlüklere ilişkin bütün mücadeleler, ekonomik yanları olsada, temelde adalet ve insanlık onuru konusundaki farklı yaklaşımları kabul görmesi üzerine thymotik çatışmalardan başka bir şey değildir.
        Thymotik öfkenin ve kabul görme arzusunun komünizmin ekonomik krizine eşlik eden etkisini kavrayamazsak, devrimci olguyu bütün boyutları ile anlayamayız. İnsanları canlarını ve mallarını tehlikeye atarak hükümetleri düşürmeye iten şeyin, daha sonra tarihçiler tarafından  temel nedenler olarak tarif edilen büyük olaylardan çok, oldukça küçük ve görünüşte raslantısal gelişmeler olması devrimni gelişmelerin ilginç bir karakteristiğidir. Örneğin Çekoslavakya’da Sivil Toplum, Jakes başkanlığınsdaki komünüst hükğmetin daha önce liberalleşme sözü vermiş olmasına rağmen , Caclav Havel’i tutklatmasının getirdiği öfkeden doğdu. Kasım 1989’da bir öğrencinin güvenlik polisi tarafından öldürüldüğü söylentisi üzerine büyük insan yığınları Prag sokaklarını doldurdu. Daha sonra bu söylent,leirin doğru olamdığı ortaya çıktı. Diğer bir örnek Romanyadaki Çavuşesku rejimi aralık 1989 da çöktü . Rejimin yıkılmasına yol açan olaylar zinciri, Macar azınlığın hakları için mücadele eden TOKEŞ adlı bir rahibib tutuklanması üzerine Timisoara kentindeki protestolarla başlamıştı. Çoğu kez politik ve ekonomik yapılarda köklü dönüşümlere yol açan kapsamlı büyük olaylar, böylesi küçük cesur davranışlar olmaksızın hiçbir şekilde gerçekleşmezdi.
        İnsanın, kendisini ve başkasını sürekli değerlendiren ahlaki bir yanını sürekli olması, ahlakın özsel içeriği konusunda görüş birliği olduğu manansa gelmez. thymotik ahlaki benzerlikler dünyasında sayısız önemli ve önemsiz sorun üzerine sürekli takışma ve tartışmalar gündemdedir. O nedenle thymo, en alçak gönüllü ifadelerinde bile, her türlü insan çatışmasının kaynağını oluşturur.
        Tarihin sonunda ortaya çıkan homojen devlet, iki sütün üzerinde, ekonomi ve kabul görme üzerinde yükselir. Bu sonuca yol açan insanlık tarihi süreci, itici gücünü eşit oranda, hem modern doğa bilimlerinin ilerleyen gelişmesinde, hem de kabul görme mücadelesinde bulmuştur. Bu sütunlar sanayileşme ile liberal demokrasinin niçin bu kadar sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
        Ekonomik gelişme efendilik kavrayışını uşağın bilincine çıkarır. Uşak teknoloji sayesinde doğaya ve iş disiplini ve eğitim sayesinde kendisine hükmedebileceğini keşfeder. Bir toplumun eğitim düzeyi yükseldikçe, uşaklar kendilerinin köle olduğunu ve efendi olmayı yeğlemek gerektiğini giderek daha açık olarak görür ve öteki uşakların kendi bağımlılık durumlarına ilişkin görüşlerine daha açık hale gelirler. Gerek hristiyanlık gerkse komunizm her ikiside hakikatın belli parçalarını içeren uşak projeleriydi.
Dördüncü bölümde yazar rasyonel kabul görmenin en güzel biçimi olarak tanımladığı liberal demokrasiyi devlet düzeyinde incelemiş ve gerçeklik kavramını örneklerle açıklamıştır. Dünyada tüm ülkelerin liberal demokrasiye neden geçemediklerini dört alt başlık altında irdelemiştir.
Tarihin sonunda artık liberal demokrasinin ciddi rakiplari kalmamıştır. Geçmişte birçok insan; monarşi, aristokrasi, teokrasi, faşizm, komunizm, totalitarizim yada kendisinin inandığı şu yada bu ideolojiden daha aşağı olduğunu düşündükleri için liberal demokrasiyi reddediyorlardı. ama buğün en azından İslam dünyası dışında, liberal demokrasinin en mantıklı biçimi olan , yani rasyonel arzunun ya da rasyonel kabul görmenin en iyi gerçekleştiği devlet biçimi olduğu konusunda genel bir mutabakat vardır. Bu mutabakata rağmen neden tüm ülkeler demokratik değildir. Bunun cevabını 4 başlık altında incelemek mümkündür;
1-    Bir ülkenin ulusal etnik ve ırksal bilincinin çapı ve karakteriyle ilgilidir. Çeşitli nufus guruplarının milliyetçilik yada etnik aidiyetinin, kendilerini aynı ulusun üyesi olarak hissetmeyecek ve öteki grubun haklarına saygı göstermeyecek kadakr güçlü gelişmiş olduğu bir ülkede demokratik bir sistem pek kurulamayacaktır. Örneğin eski SSCB gibi.
2-    İkinci etken dinle ilgilidir. Din kendi başına özgür toplumlar yaratmış değildir; liberalişzmin ortaya çıkması için amaçlarını dünyevileştirerek hristiyanlığın bir bakıma kendi kendini ortadan kaldırması ile gerçekleşmiştir.  Bu Protestanlığın ortaya çıkması ile  yapılabilmiştir. Ama Ortodoks ve fundamentalist İslam insan yaşamının bütün alanlarını, özel, kamusal ve bütün politik yaşamı düzenlemek isteyen totaliter dinlerdir. Liberal demokrasinin çağdaş İslam dünyasındaki tek uygulama örneği 20 ‘nci yy ın başlarında islami mirası dünyevi toplum yararına reddetmiş olan ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye  Cumhuriyetidir.
3-    Üçüncü engel büyük çaplı sosyal eşitsizlikler ve insanların devlet karşısındaki buradan kaynaklanan tutumlarıdır. Zorba ve tembel efendilerin karşısında, özgürlüğüne ilişkin hemen hemen hiçbir tasarımı olmayan korkulu ve bağımlı bir köleler sınıfı duruyordu. Bu efendiler ve uşaklar varlıklarını bazı ülkelerde daha saf ve köklü olarak sürdürdüklerinden dolayı Brezilya ,Peru gibi teke tek sınıfların düşmanca karşı karıya duruduğu ve her sınıfın yalnızca kendi esenliğini düşündüğü belirgin hiyerarşik toplumsal yapıları miras almıştır.
4-    Son kültürel etken olarak; bir halkın bağımsız olarak sağlıklı sivil toplum; devlete dayanmadan Tocqueville ‘in birleşme sanatını icra edebileceği bir alan yaratma yeteneği ile ilgilidir. Eğer insanlar şehirlerinde, kasabalarında, meslek örgütlerinde ya da üniversitelerinde kendi kendilerini yönetebiliyorsa ,bunu ulusal düzeyde de başarmaları çok büyük olasılıktır.
    Belirgin bir çalışma ahlakına sahip insan (Japonlar) yada bir halkı yalnızca geleneksel liberal ekonomi kuramının katı yaratıcı kavramlarıyla betimlemek gerçekte çok zordur. Özdeğer duyguları, ne kadar sıkı çalıştıklarına, ve başka insanların gözünde sahip oldukları saygınlığa bağlıdır. Hatta maddi durumlarından bile, bununla bir şeye başlayacaklarına inandıkları için değil, bu kendilerine saygınlık sağladığı için hoşnutturlar. Çünkü mal ve mülklerinin tadına varacak zamanları yoktur, yani çalışma, bu kişilerde arzudan çok thymos’un tatminine hizmet eder.
Gerçekliğin asıl babası Machivellidir. Bu düşünür insanını, filozofların nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin tasarımlarına değil, gerçekte nasıl yaşadığına bakması gerektiğini söylemiştir.
        Bütün politik gerçeklik kuramları, güvensizliğin uluslar arası sistemin evrensel ve ebedi bir özelliği olduğu varsayımından yola çıkar.
    Bütün devletler güç peşinde koşuyorsa o zaman bir savaş olasılığı tek tek devletlerin saldırgan davranışlarından çok  devletler sisteminde bir güç  dengesi olup olmadığına bağlıdır.
    Gerçekli kuramından bir dizi politika kuralı türemiştir.
        İlk kural: uluslararası güvenlik sorunu ancak potansiyel düşmanlar arasında bir güç dengesi varsa çözümlenebilir.
    İkinci kural: dostları ve düşmanları ideoloji ya da iç politik rejimlerinden çok güçlerine göre seçmek gerektiğini söyler.
    Üçüncü kural bir devlet adamının tehdit değerlendirmesi yaparken niyetlerden çok askeri potansiyele bakması gerektiğini söyler. niyet ne olursa olsun niyetler bir gecede değişebilir ama top tank sayısı bir gecede değişmez.
    Bu bölümden çıkarılacak en önemli nokta dış politikada ahlakçılığa kesinlikle yer olmadığıdır.     Gerçeklik faktörü ikinci dünya savaşı sonrası yukarıdacsayılı sebeplerden dolayı rusyanın karşısına NATO’ nun kurulması ihtiyacını gündeme getirmiştir.
    Gerçeklik kuramına göre uluslar arası devletler sisteminde tehdit saldırı ve savaş her zaman mümkündür. bu bi conditio humana insanlık durumudur; kökleri insanın değişmez doğasındadır. ve bu nedenle değişik insan toplumu biçim ve tiplerinin ortaya çıkması ile değişecek değildir.
Beşinci bölümde yazar geçmişten günümüze kabul görme mücadelesi içerisinde bulunan ve bu mücadelenin sonuna gelmiş olan son insanın özellikleri tasvir edilmiştir.Yazara göre liberal demokrasi yalnızca arzu ve akıldan oluşan, tymos yoksunu belkemiksiz insanlar yaratmaktadır.
İçinde insanların (sınıfların) kabul görme uğruna birbirleriyle ve emeklerliyle doğaya karşı mücadele ettiği gerçek anlamda tarih, Marx’a göre “zorunluluk alemi”dir.; bunun ötesinde, (birbirlerini önkoşulsuz kabul eden) insanların karşılıklı mücadele etmediği ve mümkün olduğu kadar az çalıştığı “özgürlük elemi “başlar. Alexandre Kojeve, Hegel Okumasına Giriş

Hegel’e göre evrensel ,homojen devlet uşakları kendilerinin efendisi yaparak, efendi –uşak ilişkisindeki bütün çelişkileri ortadan kaldırır. Efendi artık, yalnızca tam bir insan sayılmayan yaratıklar tarafından kabul görmekten kurtulur. ve uşaklarda insan olarak kabul görmeye başlar. her birey özgür ve kendi değerlerinin bilincinde olarak , bütün öteki bireyleri, tam da bu özellikleri nedeniyle kabul eder. Efendi uşak arasındaki karşıtlık ortadan kalktıktan sonra, her iki taraftan da geriye kalanlar, efendinin özgürlüğü ile uşağın çalışması oldu.
Doğu Avrupa, Çin ve Sovyetler Birliğindeki insanların yaptığı gibi, hakları olmayan insanların hakları uğruna mücadele ettiği kesinlikle doğrudur.
Tarihin sonundaki son insan bir dava uğruna hayatını tehlikeye atmayacak kadar akıllı. Tarihin, insanların Hristiyan ya da Müslüman, Protestan ya da Katolik, Alman ya da Fransız; hangisi olacakları uğruna mücadele edip durduğu anlamsız kavgalarla dolu olduğunu biliyor. Tarih, insanları kahramanca eylemlere ve büyük özverilere esinlendirmiş sadakat ödevlerinin, şarlatanca ön yargılardan başka bir şey olmadığını göstermiş oluyor. Modern, aydın insanlara, evlerinde oturup ne kadar hoşgörülü ve duru oldukları için birbirlerini kutlamak yetiyor.
İnsanın tarihin sonunda kaybolması o nedenle kozmik bir felaket değildir: Doğal dünya ezelden beri varolmaya devam eder ve o nedenle bu biyolojik bir felaket de değildir: insan hayvan olarak doğayla ya da varlıkla uyum içinde yaşamaya devam eder. Yok olan, gerçek anlamda insan yani varolanı reddeden eylem ile yanılgı ya da, genel olarak nesnenin karşısında yer alan öznedir.
Tarihin sonu, savaşların ve kanlı eylemlerin sonu olacaktır. İnsanlar amaçları konusunda görüş birliği içinde olacakları için mücadele etmek için bir neden kalmayacaktır.
Romanya’da Çavuşesku’nun Securitate’sine karşı mücadele eden devrimciler Tienanmen  Meydanı’nda tankların önüne dikilen kahraman öğrenciler ve ulusal bağımsızlıkları için Moskova’yla kapışan Litvanyalılar en özgür dolayısıyla en insan yaratıklardı. Onlar eski uşaklardı.
Tarih sonrası Avrupanın büyük bölümünde dünya şampiyonları milliyetçi arzular için önemli bir sibop olarak askeri rekabetin yerine geçmiştir.Kojeve bir keresinde bu kez çok uluslu futbol takımı olarak Roma İmparatorluğunu yeniden kurmak istediğini söylemişti. Mücadelenin savaş gibi geleneksel biçimlerinin mümkün olmadığı ve genel maddi refahın ekonomik mücadeleyi gereksiz kıldığı yerde thymotik insanlar kendilerine kabul görme sağlayan (dağcılık, uçuculuk, paraşütçülük, maraton vb gibi son derece riskli boş zaman etkinlikleri) başka içeriksiz etkinlikler aramaktadır.
Günümüzde yurttaşlık hakları en iyi şekilde “aracı kurumlar” olarak adlandırılan siyasi partiler, özel girişimler, sendikalar, dernekler, meslek birlikleri, okul aile birlikleri vb ile kullanılmaktadır.
Günümüz  Amerikan ailesinde görülen yüksek boşanma oranları ve anne babanın otorite kaybı gibi birçok sorun aile üyelerinin son derece liberal bir anlayışa sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durumda ailenin yükü sözleşmenin taraflarından birisi için beklenenden fazla olduğunda bu üye sözleşme koşullarını değiştirmektedir.
En büyük birleşme olan devlette de liberal ilkeler bir ülke için yaşamsal önem taşıyan yüksek yurtseverlik biçimlerini tahrip edebilir. Aydınlamış öz koruma ilkesine dayalı bir devlet için hiç kimsenin ölmek istememesi liberal kuramın bilinen bir zayıflığıdır.
Liberal demokrasiler kendi kendilerini taşıyamazlar.Bağımlı oldukları topluluk yaşamı liberalizimden farklı bir kaynağa sahip olmak zorundadır.                           
Hegel’e göre hakiki yurttaşın ayırtedici özelliği ülkesi için ölebilmektir. O nedenle tarihin sonunda devlet askerlik görevini kaldıramaz ve savaş yapmaya devam etmelidir.İnsanın efendisi olarak ölüm korkusu eşi bulunmaz bir kuvvettir. Ölüm korkusu insanı bencillikten kurtarabilir ve ona yalıtlanmış bir atom olmadığını, ortak ideallere dayalı bir topluma ait olduğunu hatırlatır.
Liberal demokrasi içinde hiçbir hükümet biçimi hiçbir sosyo-ekonomik sistem bütün yerlerdeki bütün insanları hoşnut edemez. Bunun nedeni demokratik devrimin henüz tamamlanmamış olması ve bütün insanların henüz özgürlük ve eşitliğe kavuşmamış olması değildir. Tam tersine hoşnutsuzluk tam da demokrasinin kesin zafer kazandığı yerde ortaya çıkmaktadır. Hoşnutsuzluk, Özgürlük ve eşitsizlik yüzünden çıkmaktadır. Ve hoşnutsuz olanlar her zaman tarihi yeniden başlatma isteğini duyacaklardır.

19 Şubat 2012 Pazar

Turkey at the Straites, James T. Shotwell, Francis Deak

Turkey at the Straites, James T. Shotwell, Francis Deak, The Macmillan Company, 1940, Newyork
Marmara Denizi’nde Bulunan Boğazların Tarihi Geçmişi Ve Türkiye’nin Egemenliğindeki Konumu İle İlgili Yazarların Anlatım ve Yorumları.
          1940 yılında yayınlanan Turkey at the Straites (Boğazlardaki Türkiye) adlı kitapta tarihçi yazarlar James T. SHOTWELL ve Francis DEAK tarafından boğazların tarihi gelişimi ve Osmanlı ve Türkiye hakimiyetindeki durumunu incelenmiştir.
          Kitap, 196 sayfa ve 14 bölümden oluşmaktadır. Boğazların eski ve ortaçağ dönemlerindeki durumu, Rusların boğazlara inişi, Londra, Paris ve Berlin anlaşmaları, Birinci Dünya Savaşı öncesi dönem, Birinci Dünya Savaşı dönemi, Sevr, Lozan ve Montrö Anlaşmaları gibi bölümler mevcuttur.
          Avrupa’yı Asya’ya bağlayan Marmara Denizi üzerindeki Çanakkale ve İstanbul boğazları asırlardır  tarih sayfasında uluslararası bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Boğazlardaki geçişin kontrolü Karadeniz’i Akdeniz’e bağlaması sebebiyle jeopolitik bir önemi de beraberinde getirmektedir. Ayrıca tarihteki vazgeçilmez mevkii nedeniyle  İstanbul şehrinin de adını verdiği boğazdaki ticari önemi ve liman şehri olması da boğazların birçok ülke tarafından arzu edilmesine yol açmıştır.Tarihte sırasıyla Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hüküm sürdüğü boğazlar üzerinde özellikle denizcilikte ileri olan Venedik, Ceneviz, Piza, Büyük Britanya ve Rusya gibi devletlerin de emeli olmuştur.

          İstanbul, diğer deniz ticaret yolları kullanılmaya başlamadan önce Asya’dan Avrupa’ya açılan ve adeta doğunun bir giriş kapısı konumunda bir şehirdi. Birçok ülke hem Karadeniz üzerinden Rusya’nın engin topraklarına hem de Anadolu üzerinden Ortadoğu ve Asya’ya yaptıkları ticarette İstanbul’u kullanıyordu. İstanbul şehrine ve özellikle İstanbul boğazına hakim olan devlet de bu ticaretten en büyük paya hiçbir şey yapmadan sahip olabiliyordu. İşte bu nedenle boğazlar uluslar arası bir sorun haline gelmiş ve sürekli anlaşmazlıklara, anlaşmalara ve kongrelere konu olmuştur.
          Boğazlar Türkler açısından da Avrupa’ya açılan bir kapı konumundaydı. Türk olan Selçuklu devleti  yapılan Haçlı seferlerinin temel sebebiydi. 11’inci yüzyıl daki Moğol istilası Bizans devletinin Asya kıyılarına hakim olma süresini biraz daha uzatmış oldu. Ancak 13’üncü yüzyıl sonlarında Osman Bey’in Osmanlı İmparatorluğu’nu kurmasıyla yeni bir dönem başladı. Osmanlı İmparatorluğu Bizans’ı yenerek Marmara Denizi’ne ulaşmıştı bile.
          Osman Bey’in oğlu Orhan Bey zamanında ise Marmara Denizi’nin güney sahillerinden sonra sıra kuzey yani Avrupa sahillerine gelmiştir. Çanakkale Boğazı’ndaki Gelibolu 1356’da Süleyman Bey tarafından alındı. Bu tarihten sonra yavaş yavaş Çanakkale Boğazı’nın hem Avrupa hem de Asya kıyılarındaki tahkimatlar Osmanlı topraklarına dahil olmaya başladı.1367 yılında Trakya’yı aşarak Edirne şehrini imparatorluğun başkenti yaptılar. İstanbul ise, Osmanlı Devleti Çanakkale Boğazı’ndaki limanları almasından itibaren bir asır geçmesine ve kaçınılmaz talihine rağmen halen Bizans’ın toprağı olmaya devam ediyordu. Ancak Osmanlı baskılara daha fazla dayanamayarak Ceneviz ve Venediklilerle Çanakkale Boğazı’ndan serbest geçiş için anlaşmak zorunda kaldı. Çünkü hala deniz gücü fazla olan ülke boğazlardan geçiş üstünlüğünü elinde tutuyordu. Osmanlı boğazlardan geçişi elinde tutmak için ağır topların icad edilmesini beklemek zorunda kalacaktı.
          Aslında Çanakkale Boğazı, boğazlardaki kilit nokta değildi. İstanbul Boğazı Karadeniz’e ulaşmak için daha da önemliydi. Bazı Avrupa devletleri Çanakkale Boğazı’nı rahatlıkla geçse bile Karadeniz’e ulaşmak için Bizans’a muhtaçtı.Türkler İstanbul’un fethinden bir yıl önce, daha evvel Anadolu yakasına kurdukları Anadolu Hisarı’nın karşı kıyısına Rumeli Hisarı’nı kurdular. Bu sayede boğazların kontrolünü biraz daha sağlamlaştırmayı hedefliyordu. Macar top ustası tarafından dökülen toplar İkinci Mahmut tarafından bu kalelere yerleştirildi. İstanbul böylece hem batı hem de doğudan kuşatılmış oluyordu. Rumeli Hisarı’na yerleştirilen toplarla boğazın kontrolü sürekli hale getiriliyordu. Osmanlı Devleti boğazlardan geçişi ücrete tabi tutmaya başladı. Ücret ödemeden geçmeye kalkan gemilere Rumeli ve Anadolu Hisarları’ndaki toplarla batırılıyordu. Ancak Karadeniz’deki kıyı hakimiyeti boğazlardaki kadar güçlü olmayınca Osmanlı’nın hristiyan deniz ticaretini tamamen durdurmaya gücü yetmiyordu. 1475’de Azak ve Kırım kaleleri de Osmanlı’ya geçince bu kontrol tamamen sağlanmış oldu. Böylece Karadeniz tamamen bir Türk gölü halini aldı. Bu durum 1774’de Rusların bölgede sahneye çıkışına kadar devam etti.
          Osmanlı İmparatorluğu’nun 15 ve 16’ncı yüzyıllardaki yükselişi her ne kadar Avrupa ve Amerika’daki tarih derslerinde yeteri kadar takdir edilmese de tarihteki en önemli olaylardan biridir. Belki de Roma ve Arap imparatorluklarından sonra tarihteki en büyük imparatorluk olan Osmanlı döneminde meydana gelen tarihi olaylar arasında, sıradan bir öğrencinin bilgi sahibi olduğu Rönesans, Reform ve din savaşları gibi önemli olaylar sayılabilir. Martin Luther’in isyan ettiği dönemde Yavuz Sultan Selim (1512-1526) İranlıları yenerek imparatorluğunu Suriye ve Mısır’a kadar genişletmişti. Daha sonra Abbasilerden halifeliği devraldı ve islamın da temsilcisi oldu. Selim’in oğlu olan Kanuni Sultan Süleyman ise Tuna vadisine gelerek 1521’de Belgrat’ı aldı. 1526’da ise Mohaç savaşında Macar kralı II. Lui’yi mağlup etti. Böylece Osmanlı Balkanlara tamamen hakim olup  Orta Avrupa’ya doğru ilerlemeye başladı. 1535’de Kanuni Sultan Süleyman ile Fransa kralı I. Francis arasında Kapitülasyonlar  adı verilen Fransızlara Akdeniz’deki deniz ticaretinde ve Osmanlı topraklarında bazı ayrıcalıklar tanıyan anlaşmalar imzalandı. Kapitülasyonlar 1740’da imzalanan bir anlaşmayla sürekli bir hal aldı ve 1914’e kadar diğer yabancıları da kapsayacak şekilde devam etti. 18’inci yüzyıl sonlarında neredeyse tüm Avrupa devletleri Osmanlı topraklarındaki ticaret alanında kendi vatandaşları için ayrıcalıklar elde etmiş bulunuyordu.
          Burada tüm kapitülasyonları saymak gerekmez ancak hepsinin ortak özelliği ise Karadeniz’e geçilememesiydi. Hala İstanbul Boğazı geçişe kapalıydı. Yalnızca 1482 ve 1513’deki kapitülasyonlarda  Venediklilerle Osmanlı donanmasının yeniden inşası karşılığında sağlanacak olan Karadeniz’deki  birkaç ticari ayrıcalık vardı. Ancak Venediklilerin denizcilikteki, Osmanlının ise genişlemesindeki düşüş bu durumu ortadan kaldırdı ve Batı Karadeniz kıyıları yabancı gemilere tekrar kapatıldı. Bu durum Rusya’nın 18’inci yüzyıl sonlarında kuzey sahillerinde yer edinmesine ve Karadeniz’deki deniz ticaretinde yer edinmesine kadar devam etti. Osmanlı Devleti bu konudaki sert politikasını batının onca baskısına rağmen doğudan yani Rusya’dan gelen bir baskıyla değiştirmek zorunda kalıyordu. Bu konudaki ilk belirgin sinyal 1699 Karlofça Anlaşması’yla verilmişti. Artık Osmanlı’nın Karadeniz’deki tekeli Avusturya ve Rusya gibi iki önemli güçle karşı karşıyaydı.  
          Rusya hükümdarı Büyük Peter bir gövde gösterisiyle İstanbul’a bir elçi göndererek Karadeniz’deki Rus ticaret gemilerine serbestiyet istedi.Ancak bu teklif Osmanlı Devleti tarafından reddedildi. Bu konudaki anlaşmazlık sonucunda Osmanlı-Rus savaşı çıktı ve Osmanlı Devleti bu savaşı kazandı. Savaş sonunda Prut Anlaşması(1711) imzalandı.Bu anlaşma Osmanlı lehine olan durumu muhafaza eden nitelikte bir anlaşmaydı. 1739’da Fransızların da desteğiyle Osmanlı ile Ruslar arasında Belgrat Anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Karadeniz’deki Azak Kalesi yıkılıyor ve Rus gemilerinin Karadeniz’de bulunması yasaklanıyordu. Böylece Ruslar Karadeniz’de biraz olsun dizginlenmişti.
          Ancak daha sonra Rusya’nın başına geçen Katarina ise durumu değiştirmek niyetindeydi. Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki tahkimatı ve gemi inşası artış gösterdi. Ruslar Avusturya ile bir ittifak kurarak Çanakkale Boğazını kapatıp Osmanlı’yı bölgeye hapsetmek istediler. Ancak Avusturya’nın korkuları bu girişime tam olarak başarı getirmedi. Ancak Ruslar Türklerin sert politikasını kırarak Karadeniz sahillerine yerleşmiş oldu. Bu durum 1774 Küçük Kaynarca Anlaşmasıyla daha da perçinleniyordu. Böylece Rusların Avrupa’ya yaklaşmasının ilk adımı atılmış oluyordu. Ancak bu sefer de diğer büyük Avrupa devletleri Rusya gibi güçlü bir devletle uğraşmak zorunda kalıyordu. Çünkü bu durum dünya üzerindeki dengeleri değiştiriyordu. Böylece boğazlar, bölgesel sorun olmaktan çıkıp  tamamen uluslar arası bir sorun halini almaya başlamış oldu.
          Rusya’nın boğazlar üzerindeki emelleri ticari olmaktan çok politikti. Bu nedenle  Rus Çariçesi Katarina 1789’da Avusturya ile ittifak ederek Osmanlı’ya tekrar savaş açtı, amacı ise İstanbul’u ele geçirmekti. İngiltere, Hollanda ve Polonya bu duruma hemen itiraz ettiler. Bu girişimin sonucunda ise kaybeden yine Osmanlı oldu ve başta Rusya olmak üzere birçok devlet ticari ayrıcalıklar elde etti. Fransa ise bu tarihlerde ihtilalle meşgul olduğu için duruma fazla ilgi gösteremedi.
          19’uncu yüzyıl başlarında ise Fransa’nın, eski dostu Osmanlı Devleti’nin toprağı olan Mısır’ı işgaliyle durum değişti. İngiltere  Hint yoluna açılan stratejik bir bölgeyi kaybetmek istemiyordu. O döneme kadar hep Osmanlı’nın karşısında yer alan Ruslar da boğazlara daha rahat yerleşebilmek için Osmanlı’ya destek olmayı talep etti. İngilizler de Rusya ile aynı tarafta yer aldı. Böylece boğazlar üç büyük devlet arasında bir sorunun parçası oldu. İlk kriz Fransızların geri adımıyla sonuçlandı. Ancak daha sonra benzer bir olay yine Mısır’da yaşandı. Mısır valisi Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etti ve Osmanlı Ruslar’dan yardım zorunda kaldı. Bu durum tabii ki İngiliz ve Fransızları pek hoşnut etmedi. Boğazlara tamamen yerleşmek hevesinde olan Ruslar, İstanbul’a Osmanlı’nın müttefiki gibi de olsa ayak basmış bulunuyordu. İsyan bastırılsa bile Rusların bu tutumu gelecekteki olayların da sinyallerini vermişti.
          19’uncu yüzyıl ortalarında imzalanan Londra ve Boğazlar sözleşmeleri(1840) Osmanlı lehine  olarak imzalansa da devamında imzalanan sırasıyla Paris (1856), Londra(1871) ve Berlin (1878) anlaşmaları durumu Rusya lehine değiştirmişti. Özellikle Osmanlı – Rus savaşından Osmanlı yenilgiyle ayrıldıktan sonra imzalanan Berlin anlaşması Ruslara fazla söz hakkı tanımış, boğazlardaki statükoyu savunan ve Rus egemenliğinin sıkıntı yaratacağını bilen İngilitere bu anlaşma esnasında yalnız kalmış ve diğer büyük devletlerin yeterince desteğini görememiştir.
          Birinci Dünya Savaşı başlangıcında ise tarafsız olan Osmanlı Devleti bir oldu bitti ile Almanya saflarında yer almış ve topraklarının dört bir yanında yapılan savaşlar sonucunda savaşı kaybederek işgale uğramıştır. Savaşın son yıllarına gelinirken Rusya’da yaşanan Bolşevik ihtilali boğazlar üzerinde emeli olan Rusları bu durumdan alıkoysa da başta İngilizler olmak üzere Fransızlar da boğazlardan işgal yıllarında pay sahibi olmuştu. Sevr Anlaşmasının(1920) ağır şartlarında ezilen Osmanlı Devleti, Boğazları ve İstanbul’u İngilizlere bırakmak zorunda kalıyordu.
          Bu yıllarda Osmanlı Devleti de tarihe karışıyor ve Türkiye Cumhuriyeti kuruluyordu(1923). Birçok devletle aynı anda savaşarak elde edilen Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki bağımsızlık savaşı sonunda imzalanan Lozan Anlaşması ile Boğazlar ortak bir komisyon tarafından yönetiliyor  ve askersizleştiriliyordu. Türkiye’nin pek benimsemediği şekilde sonuçlanan ve Türkiye açısından bazı kısıtlamalar içeren Lozan sonundaki durum fazla uzun sürmedi.1936 yılında uluslararası bir anlaşma olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Bu sözleşmeden avantajlı olarak çıkan ülkeler ise bölgeye kıyısı olan başta Türkiye olmak üzere Rusya idi. Anlaşmada Türkiye’nin savaşan ve tarafsız ülke olma durumuna göre savaş ve barış durumlarındaki geçişler düzenleniyordu. Burada göze çarpan en önemli husus ise, Türkiye savaşan veya kendisini savaş tehditi altında hisseden ülke olduğunda tamamen serbest şekilde boğazlardaki geçişe hükmediyordu. Sözleşmede Rusya lehine ise Ege Denizi’ne  geçiş ve diğer ülke savaş gemilerinin Karadeniz’e geçişinde tonaj limiti getirilmesi gibi bazı önemli avantajlar sağlanıyordu.
          İkinci Dünya Savaşından önce Fransa, İngiltere ve Türkiye arasında imzalanan pakt da Rus tehditinden çekinen Türkiye’ye bir destek ve ittiak niteliğindeydi. Boğazlardaki mevcut rejim  korunmak istenmişti. Herhangi bir Rus veya Alman saldırısında ise İngiltere ve Fransa Türkiye’yi koruyacak ve derhal karşılık verecekti.
          Yazara göre İkinci Dünya Savaşı’nda kilit nokta olan Balkanlara komşu ve özellikle boğazlara hakim olan Türkiye’nin tavrının savaşın gidişatını etkileyeceği muhakkaktır. Bu nedenle günümüzde ve gelecekte Türkiye ve boğazların dünya politikasında çok önemli bir yere sahip olması kaçınılmazdır.

17 Şubat 2012 Cuma

Silahsız Savaş, Onur Öymen


Silahsız Savaş, Onur Öymen, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2002
Diplomatik Müzakereler, Diplomasinin İç Yüzü         
 
                        Kitap toplam on üç bölümden oluşmaktadır. İlk iki bölümde diplomatik müzakerelerin yapısına dair teorik açıklamalara yer verilmekte ve diplomatik müzakerelerde önemli görülen hususlar tecrübeler ışığında anlatılmaktadır. Diğer bölümlerde ise Siyasi Tarih’in ilgi alanına giren Dünya ve Türkiye olaylarının gelişiminde diplomatik müzakerelerin rolü incelenmektedir.
            Kitapta dikkat çeken temaların özeti aşağıya çıkarılmıştır.
                        (1)       Giriş:
                                   Diplomasi, devletlerin uluslararası alanda çıkarlarını korumak ve sorunları çözmek üzere icra ettiği faaliyetlerdir. Diplomasinin en çok kullandığı ve geçerli bulduğu yöntem ise müzakeredir. Müzakere diplomasinin temel taşıdır. Milletlerarası ilişkilerde uyuşmazlıkların çözümü, esas itibariyle müzakere yöntemiyle sağlanır. Birleşmiş milletler yasası da uyuşmazlıkların çözümü yöntemlerinden söz ederken birinci sıraya müzakereyi koymuştur. Arabuluculuk gibi başka uzlaşma yöntemleri de vardır. Ama esas kural milletlerarası sorunların müzakere yöntemiyle çözülmesidir.
            Uluslararası ilişkilerde en önemli unsur ulusal çıkarlardır. Bu ulusal çıkarların korunması uğrunda tarih boyunca pek çok insani değer göz ardı edilmiştir. Hak, hukuk, insaf, adalet gibi duygular konuya dışarıdan taraf olan devletler tarafından pek az hatırlanmıştır. Çünkü bu kavramlar uluslar arası ilişkilerin tabiatına yabancıdır.
                        (2)       Diplomasinin Gerçek Yüzü:

                                   İleri görüşlülük, geleceği doğru tahmin edebilmek diplomasinin en önemli koşullarından biridir. Geleceği doğru tahmin edebilmek için uluslar arası ilişkilerde önemli rol oynayan devletler Dışişleri Bakanlıklarında siyaset planlama daireleri kurmuşlardır. Türkiye’de de 1959 yılında siyaset planlama dairesi kurulmuştur.
            Dış ilişkilerde başarının anahtarlarından biri uzun vadeli düşünerek sabırlı olmaktır. Sovyetler Birliğinin ABD tarafından tanınması 16 yıl, Çin’in tanınması 34 yıl, Çin-Sovyetler Birliği sınır ihtilafının çözülmesi 22 yıl sürmüştür. Ulusal çıkarların gerektirdiği tezleri yeterince güç ve kararlılıkla savunamayan, zaman unsurunu gereği gibi kullanamayan ülkeler müzakerelerden genellikle zararlı çıkarlar. Bir an önce sonuca ulaşmak telaşıyla hareket eden taraf, gereğinden fazla taviz vermek zorunda kalabilir veya alabileceği tavizlerin çoğunu alamaz.       
            Diplomatik görüşmeler ve temaslar yapılırken özel bir dil kullanılır. Bütün görüşler nezaket içinde söylenir. Ama dışarıdan bakışta zarif sözcüklerle ifade edilen bu görüşler çoğu zaman ihtilafların veya çekişmelerin işaretidir. Örneğin “çok açık ve samimi bir görüşme oldu” denmişse, bu genelde ciddi görüş ayrılıklarının olduğunu gösterir. “Sözlerinizi dikkatle dinledim” demek genelde “görüşlerinizi paylaşmıyorum” anlamına gelir. Görüşmelerden sonra gazetecilere gülerek, el sıkışarak poz vermek adettendir. Bu görüntülere aldanıp her şeyin yolunda gittiğini düşünmek aldatıcı olur.
            Uluslar arası ilişkilerde başarılı sonuç almak için stratejilerin doğru saptanması, bu stratejilerin gerektirdiği taktiklerin belirlenmesi ve ikili veya çoklu müzakerelerin bu strateji ve taktiklere uygun olarak sürdürülmesi gerekmektedir.
             Bazen müzakerelere girmemek veya müzakereye başlama tarihini ertelemek dış politikada akıllıca bir yaklaşım sayılmaktadır. Çünkü şartlar müzakereye girildiğinde gerekli esnekliği göstermeye imkân vermiyor olabilir. Müzakere edilecek konuda devlet uluslararası hukuk açısından yeterince güçlü olmayabilir. Bunun sonucunda da ortaya süreceği argümanlar yeterince sağlam olmaz ve müzakereden zararlı çıkılır. Öte yandan görüşmeleri devletin daha güçlü olacağı, daha uygun koşulların oluşacağı zamana kadar ertelemek, başlanan müzakerelere ara vermek, dış politikada sık rastlanan bir durumdur.
            Müzakereden kazançlı çıkacağını uman taraf genelde çeşitli yöntemlere, bu arada uluslararası baskılara başvurarak karşı tarafı müzakere masasına çekmeye çalışır. Müzakereye yanaşmayan taraf da uygun gerekçeler bularak müzakereye ihtiyaç bulunmadığını veya müzakere yapılmamasından karşı tarafın sorumlu olduğunu kanıtlamaya çalışır.
            Müzakerecilerin sık sık kullandığı bir manevra müttefik kullanmak, yani üçüncü taraflarla bağlantılar, birlikler ve koalisyonlar kurmaktır. Müzakereci taraflar uluslararası toplumu kendi yanlarına çekerek kendi güçlerini arttırabilirler. Ancak uluslararası toplum, ihtilaflı tarafların her ikisinin de kazançlı çıkacağı inancı yaratmadığı ve taraflardan birini desteklediği takdirde destek görmeyen tarafın müzakereye yanaşmamasını makul karşılamak gerekmektedir. Kıbrıs’taki görüşme süreçleri bu konudan etkilenmiştir.
            Müzakerede kendini güçlü hisseden taraf genelde ödün vermeye yanaşmaz. Bu yüzden müzakereler çok uzun zaman alabilir ve hiçbir sonuç vermeden kesilebilir. Hiç taviz vermeme stratejisi uygulanıyorsa, anlaşma ancak karşı tarafın tek taraflı taviz vermesi durumunda sağlanır veya hiç sağlanmaz.
            Karşı tarafa müzakere teklifinde bulunmak her zaman bir çözüme ulaşılmasını arzu etmek anlamına gelmez. Bazen bir gerginliği azaltmak, tansiyonu düşürmek, zaman kazanmak, dikkatleri dağıtmak için de müzakere yoluna gidilir. O bakımdan müzakere önerisinde bulunulmasını, daima bu öneride bulunan tarafın çözüme istekli olduğu, hatta çözüm için bazı ödünler vereceği şeklinde anlamamak gerekir. 
            Müzakerede tarafların eşit konumda olması önem taşır. Müzakerecilerin makamlarının, rütbelerinin de birbirine eşit veya birbirine çok yakın olması gerekir. Taraflardan birinin başından itibaren müzakereler ağırlığını koyması, yön vermeye çalışması dengeli sonuçlara ulaşılmasını zorlaştırır. Şekil konularında da olsa, taraflar arasında eşitlik ve denge her safhada önemle korunmalıdır.
            Müzakerelerin başında tarafların çözüm önerileri getirerek görüşmelere başlamak istemeleri doğaldır. Ancak müzakereleri karşı tarafın hazırladığı taslak üzerinden yürütmeyi kabul etmek genelde bir zaaf eseri sayılır. Onun için karşı önerilerle ortaya çıkmak dengeyi sağlamak bakımından önemlidir. Müzakerecilerin elinde baştan beri yazılı çözüm önerileri bulunması esastır.
            Devletlerin ikna yolunda başarılı olamamaları durumunda tehdit ve baskı uyguladıkları bilinmektedir.”Kol bükme” diplomaside sık kullanılan bir deyimdir. Ancak karşı tarafın güçlü olması yenilgiyi kabul etmek için sebep değildir. Ülkelerin kendilerinden daha güçlü devletlerden tavizler elde ettikleri ve çıkarlarını korudukları az rastlanan bir durum değildir.
            Görüşmelerin son aşamasına kadar taraflar kartlarını açmazlar ve alabilecekleri tavizlerin mümkün olduğu kadar fazlasını elde etmeye çalışırlar. Burada müzakerecilerin karşı tarafın kozlarını iyi teşhis etmeleri, hangi noktaya kadar gidilebileceğini iyi görmeleri gerekir.
            Müzakere edilen ülkenin veya milletlerarası kuruluşun benzeri konularda başka ülkelere ne gibi tavizler verdiğinin önceden öğrenilmesi de önem taşır. Böylece başkalarının elde ettiğinden daha az avantaja razı olunmamış olur.
            Müzakereleri yürütecek olan diplomatların seviyesi de önemlidir. Genelde müzakerelerin ilk safhalarında nispeten alt düzeydeki yetkililer arasında yapılması doğru olur. Böylece devletlerin siyasi sorumluluk taşıyan üst düzey yetkililerinin müzakere aşamalarını izlemeleri, bütün ilgili makamlarla danışarak müzakerecilere gerekli talimatları vermeleri mümkün olur. Bu konuya en güzel örnek Oslo müzakereleridir. Eğer Oslo müzakerelerinde başlangıçta Arafat ve Rabin görüşseydi belik hiçbir sonuç elde edilemeyecekti. Ancak alt seviye görüşmeleri önemli ilerlemeler kaydedilmesini sağlamıştır.
            Eğer müzakerenin her aşamasında kamuoyuna ayrıntılı bilgi vermek gerekirse, çoğu zaman bu, bir anlaşmaya varılmasını güçleştirir, hatta kamuoyunun tepkisi birçok halde anlaşmaya varılmasını olanaksız hale getirebilir. O nedenle müzakerelerin gizlilik içinde yürütülmesi genel bir kuraldır. Uluslararası müzakerelerde en iyi sonuçlara kamuoyu önünde varılamaz. Konuşmaların her safhası açıklanacak olursa yanlış anlamalar, tarafların tutumlarının katılaştırmaları gibi durumlar ortaya çıkabilir ve kamuoyu faktörünü bir müzakere unsuru gibi kullanma eğilimi ağır basar.
            Diplomaside “Büyük Strateji”den söz edildiği zaman, ulusal çıkarların korunması için milli gücün bütün unsurlarından yararlanılmasını gerektiren siyasi ve askeri strateji anlaşılır. Büyük Strateji bazı hallerde savaşı göze almayı gerektirebilir. Türkiye’nin büyük stratejisi “Milli Misak hudutları içinde bağımsız, egemen ve çağdaş bir devlet kurmaktı.”
            Diplomatik stratejiden anlaşılması gereken ise genelde savaşa varmayan yöntemlerle sonuç almayı gerektiren bir yaklaşımdır. İsmet İnönü’nün Türkiye’yi ikinci Dünya savaşına sokmamak için izlediği strateji buna örnek sayılabilir.
                                   (a)       Sessiz Diplomasi:
                                               Devletler arasındaki müzakerelerin çoğu kapalı kapılar ardında cereyan eder. Bu, diplomasinin tabiatının gereğidir. Sessiz diplomasi olarak adlandırılan bu yaklaşım, 19 ve 20. yüzyılın başlarında oldukça sık kullanılmıştır. Büyük devletler, aralarında savaş yapmadıkları dönemlerde sessiz diplomasi yoluyla dünyayı aralarında paylaşmışkar, nüfuz bölgeleri kurmuşlar ve sömürgeler oluşturmuşlardır.
            Almanya’nın Avusturya ile birleşmek için yürüttüğü temaslar, Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki görüşmeler, Bosna-Hersek savaşına son veren Dayton Barış Anlaşması görüşmeleri büyük bir gizlilik içinde yürütülmüştür. Türk diplomasi tarihinde de sessiz diplomasinin örnekleri vardır. Lozan Barış anlaşmaları esnasında İsmet İnönü’nün yaptığı bazı temaslar uzun yıllar sonra açıklanmıştır. Kıbrıs çıkartmasından önceki çeşitli temas ve görüşmeler hakkında da kamuoyuna bilgi vermekte acele edilmemiştir.
                                   (b)       Liderlerin Eğilimleri ve Zirve Toplantıları:
                                               Devlet adamlarının arasındaki kişisel ilişkiler ve yakınlıklar, bazen çok önemli sorunların beklenmedik bir biçimde çözümüne yardımcı olabilmektedir. Örneğin AB devlet ve hükümet başkanları zirvelerinde pek çok konunun diplomatların katılmadığı özel yemeklerde çözüldüğü bilinmektedir.
            İkinci dünya savaşı sırasında yapılan konferansların çoğu zirve toplantıları şeklinde yapılmıştı. İnönü ile Churchill’in Adana’da buluşması; İnönü, Roosevelt ve Churchill’in Kahire’de bir araya gelmeleri ,o dönemin uluslar arası ilişkilerini etkileyen toplantılar arasındadır.
            Türk dış politikasında liderlerin eğilimi konusuna bir diğer örnek de Atatürk ile Venizelos arasındaki ilişkidir. Venizelos, Lozan konferansı bittikten sonra Türkiye’yi ziyaret eder. Atatürk’le görüşür. Türk ve Yunan devlet adamları arasında karşılıklı bir güven hissi oluşur. Bu sayede nüfus değişimi gibi çetin sorunları dostluk ve işbirliği havasında çözmek mümkün olmuştur.
            Bazen lider değişiklikleri, ülkelerin politikalarını etkileyebilmektedir. Örneğin, Fransa Cumhurbaşkanı Pompidou’nun AB konusundaki yaklaşımı kendinden önceki De Gaulle’den farklıydı. Thatcher’in ve onu izleyen John Major’un başbakanlığı dönemlerinde İngiltere’nin AB’ye bakışında farklılıklar görülmüştür.

                                   (c)       Yatıştırma Politikası:
                                               Uluslar arası ilişkilerde bazen günü kurtarmak ve yakın tehdidi savuşturmak için yatıştırma politikasına gidildiği görülmektedir. Örneğin İngiltere ve Fransa, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Hitler’e karşı yatıştırma politikası gütmüştür. Bu iki devlet, Almanya’nın Avusturya’yı işgal etmesine sessiz kalmış, Çeklere Almanya’yla iyi geçinmelerini tavsiye etmiştir. Ancak bu yatıştırma politikaları istenen sonucu vermemiş ve Dünya Savaşının çıkması engellenememiştir.       Benzer şekilde Bosna savaşı öncesinde Batılı devletler Sırbistan Devlet Başkanı Miloşeviç’e yatıştırma politikası uygulamaya çalışmış ve büyük bir insanlık dramının yaşanmasına kapı aralamışlardır. Bu olaylar, uluslar arası ilişkilerde önemli bir ders olarak ortaya çıkmıştır: Muhtemel bir saldırgana karşı kararlı ve caydırıcı politikalar izlenmez yatıştırılmaya çalışılırsa acı sonuçlar kaçınılmaz olur.
                        (3)       Yeni Dünya Düzenine Doğru:
                                   Yatıştırma politikaları yeni bir dünya savaşının çıkmasını engelleyememiştir. Sonuçta milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. İkinci dünya savaşı sırasında başlayan ve savaştan sonra devam eden diplomatik müzakereler daha çok zirve toplantıları şeklinde geçmiştir. Bu arada Türkiye’yi savaşa sokma çabaları da hiç tükenmemiştir. Hatta Türkiye için oldukça cazip teklifler sunulmuştur. Örneğin, Stalin On İki Adaların Türkiye’ye verilmesini, Suriye’nin ve Bulgaristan’ın bazı bölümlerinin de Türkiye topraklarına dahil edilmesini teklif etmiştir. Ancak Sovyetler’in bunun karşılığında Boğazlarla ilgili taleplerde bulunacağı anlaşılmış ve teklifler kabul edilmemiştir. Savaş sırasında yapılan konferanslardan biri olan Potsdam Konferansında da Stalin, Boğazlarla ilgili taleplerini açık açık dile getirmiştir.
            İkinci Dünya savaşının bitimiyle birlikte Sovyetlerin yayılmacı emelleri iyice su yüzüne çıkmış, buna karşın Batı Dünyası, kendini tehdit altında hissettiğinden savunma tedbirleri geliştirdiği “Soğuk Savaş” dönemi başlamıştır.
            İkinci Dünya Savaşının bitimini müteakip kurulan Birleşmiş Milletler, başka devletlerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne karşı kuvvet kullanılmasını yasaklamaktaydı. Bir yandan yüksek ideallerden, ortak amaçlardan söz ediliyor, ama bir taraftan da dünyada kuvvet dengeleri oluşuyor, güç mücadeleleri yaşanıyordu. Büyük umutlarla kurulan BM  İkinci Dünya savaşından sonra çeşitli yerel savaşlarda ve iç çatışmalarda 18 milyon insanın ölmesini engelleyememiştir.
            İkinci dünya Savaşı sonrasında Sovyetlerin, Boğazlar üzerindeki istekleri bitmemiştir. NATO’nun kurulmasının kısa bir süre sonra Türkiye, NATO’ya üye olarak Sovyet tehdidine karşı bir güvence elde etmiştir.
            Soğuk savaş sırasında nüfuz mücadeleleri yeniden ortaya çıkmıştır. Özellikle uluslar arası barışın ancak kuvvet dengesiyle sağlanacağını savunan İngiltere, Balkanlar’ın nüfuz bölgelerine ayrılmasını ve Sovyetler Birliği ile paylaşılmasını savunuyordu. Nitekim SSCB doğu Avrupa’yı tamamen etkisi altına almıştır.
            Soğuk savaş döneminde yaşanan bazı olaylar nüfuz mücadelelerinin somut örneklerini oluşturmaktadır. Bu dönemde yaşanan en önemli olaylar şunlardır:
                                   (ı)         Mısır’ın Süveyş Kanalını millileştirdiğini açıklamasının ardından İngiltere, Fransa ve İsrail askeri harekatla duruma müdahale etmişlerdir.
                                   (ıı)        Sovyetler Birliği nüfuz alanı altındaki Küba’ya balistik füzeler yarleştirmek istemiş ve bu konu Türkiye’yi de etkileyen bir krizin yaşanmasına neden olmuştur.
                                   (ııı)       NATO ile Varşova Paktı arasındaki güç mücadelesinin dışında kalmak isteyen bazı ülkeler “Bağlantısızlar” grubunu oluşturmuştur.
            1970’li yılların ortalarına doğru yumuşama havası doğar. Nitekim Helsinki’de toplanan konferans bunun en somut örneğidir. Bu konferansta kabul edilen Nihai Senet basın özgürlüğü ve insan hakları ile ilgili hükümler içeriyordu. Bu alanlara yeterince önem vermeyen Sovyetler Birliğinin bu belgeyi imzalamasıyla birlikte ülke içinde kontrolü altındaki Doğu Avrupa’da özgürlükçü düşünce sahipleri örgütlendiler. Demokratikleşme süreci artarak devam etti ve bu süreç Sovyetler Birliği’nin sonunu hazırladı.
            İki dünya savaşı arasındaki yıllardan Soğuk Savaş’ın sonuna kadar geçen dönem bir bütün olarak değerlendirildiğinde dikkat çeken bazı noktalar özetle şunlardır:
                                   -           Savaş  yıllarında demokratik ülkeler totaliter devletlerle nüfuz bölgeleri için pazarlık yapabiliyorlar ve bazı ülkeleri karşı tarafın nüfuz bölgeleri içine bırakmakta bir sakınca görmüyorlardı.
                                   -           Ortak bir düşmana karşı savaşmak gerektiğinde karşıt ideolojilere sahip devletler bile birbirleriyle güç birliği yapabilmekteydi.
                                   -           Aynı ideolojiye sahip müttefik ülkeler savaş zamanında bile görüş ayrılıklarına düşebiliyordu.
                                   -           En büyük devletlerin liderleri bile bazen büyük değerlendirme hataları yapabiliyordu.
                                   -           Batı demokrasisinin liderleri şartlar gerektirdiği zaman totaliter liderleri yüceltebiliyorlardı.
                                   -           Devletler askeri açıdan bir mücadeleye hazır olmadıkları zaman hasım ülkelerin başka devletleri işgal etmesine göz yumabiliyordu.
                                   -           Bazı ülkeler savaş dönemlerinde bile büyük devletlerin talep ve baskılarına direnebiliyorlar ve en zor koşullarda bile ulusal çıkarlarını koruyabiliyordu.
            Sovyetler Birliği’nin yıkılması Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte ABD tek süper güç olarak ortaya çıkmıştır. ABD hedefini, dünyanın daha demokratik daha özgür ve barış içinde yaşan bir ortam olmasına katkı sağlamak olarak ifade etmiştir. ABD’nin bu hedefine ne kadar ulaşabileceğini ya da bu hedefinde ne kadar samimi olduğunu ise zaman gösterecektir.
            Soğuk Savaşın bitiminden sonra yaşanan Körfez Savaşı ile Yugoslavya’da yaşanan gelişmeler dünyanın barış ve huzur dönemine gireceğinin düşünüldüğü bir zamanda bile ihtilafların güç kullanılarak çözümü alışkanlığının ortadan kalkmadığını göstermektedir.
                        (4)       Diplomasi ve Güç Politikası:
                                   Uluslar arası ilişkilerin geçmişine bakıldığında çoğu zaman bir ülkenin dış politikası ile sahip olduğu güç arasında yakın bağlantı olduğu görülür. Milli çıkarların gerektirdiği hallerde silahlı güç kullanılabileceğinin ortaya konulması devletlerin uluslararası ilişkilerdeki etkinliğini artıran bir unsur olarak değerlendirilmektedir.
            Askeri gücün dış politikada etkili bir unsur olabilmesi büyük ölçüde silahlı kuvvetlerin etkinliğine bağlıdır. Dünya politikasında önemli bir rol oynamak isteyen ülkeler, daima güçlü ordulara ve deniz kuvvetlerine sahip olmaya önem vermişlerdir.
            Güç politikasının önemi İkinci Dünya Savaşı öncesinde ortaya çıkmıştır. İngiltere’nin ve Fransa’nın Hitler’e karşı izledikleri yatıştırma politikası, bu ülkelerin yeterince güç sahibi olmamalarından kaynaklanmıştır.
            Güç deyince sadece askeri güç anlaşılmamalıdır. Siyasi ve ekonomik gücün yanı sıra toplumun içyapısının istikrarlı olması, halkın milli meselelerde duyarlı olması ve basının ve kamuoyunun desteği de dış politikada ulusal gücü meydana getiren unsurlar arasındadır.
            Güç politikasının etkili olabilmesi için karşı taraftaki ülkelerin sizin gücünüzü hissetmesi ve bu gücü kullanma kararlılığına inanması gerekir. Aksi takdirde blöf yapıldığını düşünerek kararlarında direnebilirler.
            Osmanlı’nın Karlofça’dan Lozan’a kadar diplomaside başarısız olmasının en büyük sebeplerinden birisi diplomatik mücadeleyi destekleyecek gücün olmamasıdır. Çünkü Ordu zayıflamış, ekonomi kötüleşmiştir.
            Lozan’da başarılı olmamızda, Hatay’ın Anavatana katılmasını sağlamamızda sahip olduğumuz gücü gerektiğinde kullanacağımıza dair karşı tarafa verdiğimiz mesajın önemli bir etkisi olmuştur.
            Yunanistan’la yaşanan Kardak krizinde de diplomatik temaslara ilave olarak askeri gücü kullanma kararlılığımız krizin çözümünde etkili olmuştur. Benzer şekilde terörü besleyen Suriye’ye karşı güç kullanma tehdidimiz sonuç vermiştir.
                        (5)       Baskı Yöntemleri:
                                   Güçlü devletler kendi nüfuz alanlarını genişletmek maksadıyla daima daha zayıf ülkelere karşı baskı uygulayarak onları etki alanları altına almaya çalışmışlardır. Osmanlı İmparatorluğunun gerileme dönemlerinden yıkılışına kadar geçen dönemde bu gibi dış baskı örneklerine çok sık rastlanmaktadır.
            Uluslar arası ilişkilerde baskıların çoğu ekonomik içerikli yöntemler olmaktadır. Demokratik ülkeler arasındaki ihtilaflarda daha çok ekonomik önlemler alınması yoluna gidilmektedir. Ancak otoriter devletlere karşı ekonomik ve siyasi yaptırımların sonuç vermemesi halinde askeri güç kullanıldığının örneklerine rastlanmaktadır.
            Uluslar arası ilişkiler alanında sık kullanılan deyimlerden biri “havuç ve sopa” taktiğidir. Yani büyük devletler diğer devletleri kendi istedikleri çizgiye getirmek, onların dirençlerini kırmak için duruma göre bazen onları teşvik edici yollara başvururken bazen de caydırıcı, cezalandırıcı önlemler ve yaptırımlar uygulamaktadırlar.
            Ekonomik açıdan yaşayabilmek için başka devletlere aşırı bağımlı olanlar zaman zaman egemenliklerinden ödün vermek zorunda kalabilmektedirler. Başka ülkeleri etkilemek isteyen büyük devletler de tam aksine o ülkeleri kendilerine ekonomik açıdan bağımlı kılacak önlemlere başvurmaktadır.
            Dış ticareti diplomatik baskı aracı olarak en etkili kullanan devletlerden biri ABD’dir. Ambargo Yasası, Düşmanla Ticaret Yasası, Tarafsızlık Yasası, İhracatın kontrolü yasası gibi yasalar Kongreye veya yönetime ihracatın belli ülkelere kısıtlanmasına veya yasaklanmasına imkân sağlamaktadır.
            Baskı yöntemlerinden bir diğeri uluslar arası yaptırımlardır. Özellikle BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan yaptırım kararlarının etkisi güçlüdür. Ancak Konsey üyelerinin menfaat çatışmaları yüzünden yaptım kararlarının gerektiği şekilde alındığını söylemek güçtür.
            Türkiye çeşitli tarihlerde yaptırımlara maruz kalmıştır. Özellikle Kıbrıs Barış Harekâtını müteakip ABD, Türkiye’ye ambargo uygulamıştır. 1990’lı yılların başlarında Almanya, Türkiye’ye silah yardımını durduran bir karar almıştır.
            Ekonomik yaptırımlar sadece yaptırım uygulanan ülkeye değil uygulayan ülkeye de zarar vermektedir. Özellikle ihracat yapan şirketler durumdan olumsuz etkilenmektedir.
                        (6)       Dış Politika ve Bağımlılık:
                                   Bir ülkenin bağımsız bir dış politika uygulamasının en önemli şartlarından biri tek bir ülkeye aşırı bağımlı olmamaktır. Meksika dış ticaretinin %89’unu, Kanada %84’ünü ABD ile gerçekleştirmektedir. Bu ülkelerin ABD’den bağımsız bir politika izlemeleri neredeyse olanaksızdır.
            Dış bağımlılığın bir diğer çeşidi enerji ihtiyaçlarını aynı kaynaktan temin etmek şeklindedir. Maalesef Türkiye son yıllarda doğalgaz ihtiyacı bakımından Rusya’ya aşırı bağlanmıştır. Bu durumun önümüzdeki yıllarda sorun teşkil edebileceği değerlendirilmektedir. Savunma Sanayinde belirli bir kaynağa bağımlılık da siyasi bedel ödemeyi gerektirebilmektedir.
            Dış ekonomik ilişkilerde bağımlılığın en önemli göstergelerinden biri de dış borçlardır. Dış borçlar devletin normal gelirleriyle ödenemeyecek duruma geldiyse ve borcu çevirme olanakları kısıtlandıysa o ülkenin dış baskılara maruz kalması kaçınılmazdır. Özellikle IMF ve Dünya Bankasından sağlanan kredilerin yüksek olması bu ülkelerin söz konusu kuruluşların politikalarına bağlı kalmasına neden olmaktadır. Maalesef bunun en somut örneklerinden birisi Türkiye’dir.

                        (7)       Diplomasi ve İnsan Hakları:
                                   Günümüzde insan hakları yalnız devletlerin değil uluslar arası ilişkilerin de önemli bir konusu haline gelmiştir. Devletler ve sivil toplum örgütleri çeşitli raporlar düzenleyerek ülkelerin yasaları ve uygulamaları hakkında eleştirilerde bulunmaktadır. Demokratik ülkelerde insan hakları iç sorun olarak algılanmamaktadır. BM’nin kurulmasından ve insan hakları alanında uluslar arası sözleşmelerin kabulünden sonra insan hakları artık uluslar arası hukukun bir parçası olmuştur.
            İnsan hakları alanında dünyadaki gelişmelerin olumlu olduğunu belirtmek mümkünse de son yıllarda bu konunun da bazı devletler tarafından istismar edilerek bir baskı aracı olarak kullanıldığını söylemek gerekmektedir. Özellikle AB ülkelerinin Türkiye’ye insan hakları alanında getirdiği eleştirilerin önemli bir kısmı objektiflikten ve iyi niyetten uzaktır.
            İnsana hakları alanında Türkiye’nin bazı eksikliklerinin olduğunun kabul edildiği ve bunları gidermek için gerekli tedbirlerin alınmaya başlandığı bilinse de bazı çevreler Türkiye’yi insaf ölçülerini aşan ve başka maksatlar güden eleştirilerini sürdürmektedirler. Gerçeklere ve somut verilere dayanmayan bu tür eleştiriler karşısında gerekli cevapları vermekten kaçınılmamalıdır.
                        (8)       Diplomasi ve Basın
                                   20’nci Yüzyılın ortalarından itibaren kamuoyunun giderek artan ölçüde dış ilişkilerde etkili olduğu, devletlerin sık sık kamuoyunun eğilimlerine göre hareket ettiği görülmektedir. Önceden kapalı kapılar ardında yürütülen dış politika konuları artık kamuoyunda açıkça tartışılmaktadır. Politikacılar çoğu zaman başka ülkeleri rahatsız eden kararlar aldıkları zaman bunu basının ve kamuoyunun önünde açıklamaktadır.
            Basın ile hükümetler arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Bazen basın hükümetleri yönlendirirken bazen de hükümetler basını kendi politikaları doğrultusunda hareket ettirmektedir. Özellikle ABD basınının dış politika uygulamaları konusunda ABD hükümeti yanlısı tutum sergilediği bilinmektedir. Basın sadece demokratik ülkelerde değil komünist ve otoriter rejimlerde de hükümetlerin etkili bir aracı olarak hizmet görmektedir.
            Dünya kamuoyunun belirli siyasal tercihler yönünde oluşturulmasında Batılı ajanslar önemli rol oynamaktadır. Basının kullandığı bazı kelimeler bile kamuoyunu etkilemeye yetmektedir. Örneğin bizim tarafımızdan “terörist” olarak adlandırılan grupların “gerilla” veya “özgürlük savaşçısı” gibi kelimelerle tanımlanması geniş kesimleri yanlış yönlendirmektedir.
            Basının bahsedilen rolü göz önünde bulundurulduğunda Türkiye aleyhinde Batı basınında çıkan haberleri yadırgamamak gerekir. Çünkü çıkarları gereği Türkiye’yi haksız duruma düşürmek isteyen ülkeler basını bu yönde etkili olarak kullanmaktadır. Devletlerarası dengede önemli bir yer edinmek isteyen ülkelerin basın diplomasisini çok uygulamak zorunda olduğu bir gerçektir.


                 (9)       Lozan Müzakereleri
                            Lozan müzakereleri diplomasi tarihinde dikkatle incelenmesi gereken bir vakadır. Oldukça yoğun geçen, zaman zaman kesintilere uğrayan bu süreç müzakere teknikleri açısından da çok önemli veriler içerir. Lozan’da müzakerecilik açısından öne çıkan konular şunlardır:
     Müzakerede ilk ana konuşmacı genellikle müzakerenin havasını ve tartışılan konunun değişik yönlerine verilen ağırlığı doğrudan etkileme avantajına sahiptir. Lozan görüşmelerinde İsmet İnönü bu avantajı kullanmak için ciddi bir mücadele vermiştir. Lord Curzon’un İsviçre Cumhurbaşkanı’nın açılış konuşmasına cevap konuşması yapmak istemesi üzerine İsmet İnönü de bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında “Türk heyetinin mağlup ve ricacı bir ülkenin değil,galip ve muzaffer bir ülkenin temsilcisi” olduğunu ispatlamıştır. İnönü bu konuşmasında Türk milletinin çektiği acıları, ıstırapları anlatmış ve Konferansta izleyeceği kararlı tutumun ipuçlarını vermiştir.
     Türk heyeti Lozan Müzakerelerine iyi hazırlanmıştır. Ellerinde ayrıntılı istatistikler vardı.Gerek Batı Trakya ile ilgili gerekse Musul ile ilgili detaylı verilerin olması Türk tarafının haklılığını ispatlanmasında etkili olmuştur.
            Lozan görüşmelerinde İngilizler bir hesap hatası yapmışlardı ve kesin bir vaziyet karşısında bırakırlarsa Türklerin müttefiklerin önerilerini kabul etmeye mecbur olacaklarını düşünmüşlerdi.Türklerin dayanma gücünü ölçmek istemişlerdi. Oysa Türkiye savaşa da hazırdı.
            İngilizler,  Konferansta taktik  olarak,  kendilerinin  önem  verdikleri  bir  konuda  Türklerin  itirazıyla  karşılaştıklarında  işi  kopartmıyorlar,  daha  ilerideki  oturumlara  bırakıyorlar,  bu  arada  diğer  devletlerin  Türklere  karşı  taleplerini  bütün  güçleriyle  destekleyerek  Türk  heyetini  yıpratmaya  çalışıyordu. İsmet  Paşa  bu  oyunu  gördü  ve  önce  İngilizleri  doğrudan  ilgilendiren   sorunları  çözmeye  karar  verdi. İşte  Boğazlar  meselesi  bunlardan  biriydi. Gerçekten  İngilizler  kendilerini  yakından  ilgilendiren  sorunlar  çözüldükçe  diğer  müttefiklerini  desteklemek  için  fazla  çaba  göstermediler. İsmet  Paşa’nın  taktiği  başarılı  olmuştur.
                        (10)     Hatay’ın Anavatan’a katılması
                                   Bu konu, Türkiye’nin Cumhuriyetin başlarında Türkiye’nin meşgul olduğu önemli dış politika gündemlerinden birisi olmuştur. Hatay’ın Anavatana dahil edilmesi, Atatürk’ün sabırlı politikası, günün şartlarını ve uluslar arası ortamı iyi değerlendirmesi ve gerektiğinde güç kullanabileceğimizi karşı tarafa göstermesi sayesinde gerçekleşmiştir.
            Bir konuşmasında Atatürk, “Haklarımızı korumaktan aciz değiliz. Onurumuzu korumak zorunluluğu bizi savaşa zorlarsa bunun sorumluluğu Fransa’ya ait olacaktır” demiştir. Atatürk bunları söylerken Fransa’nın bir savaşa girmeyi göze alamadığını çok iyi biliyordu.
            Fransa Büyükelçisi ile yaptığı bir görüşmede gerekirse Cumhurbaşkanlığından istifa edip Hatay için gönüllü olarak savaşabileceğini söylemiştir. 1937 yılının Kasım ayında doktorların tavsiyesini dinlemeyip Adana ve Mersin’e bir gezi yapıp askeri birliklerin resmi geçitlerini izlemiştir. Bütün bu davranışlardan Atatürk’ün davayı kazanmak için kamuoyunu nasıl etkilediğini ve güç politikasını ustalıkla kullandığını görmek mümkündür.
                        (11)     Kıbrıs’ta Barış İçin Savaş
                                   Kıbrıs sorunu Türkiye’nin gündeminden hiç düşmeyen konulardan biri olmuştur. Müzakere teknikleri açısından Kıbrıs sorunu uzlaşma zemine bir türlü çekilemeyen bir sorun halinde mevcudiyetini sürdürmüştür. Rumların çabaları hep konuyu uluslar arası alana taşıyıp Türkler üzerinde baskı uygulatarak isteklerini elde etme yönünde gelişmiştir. Rumlar bu politikalarında başarılı olmuşlardır. Küresel aktörler ise uluslar arası hukuk kurallarını dikkate almadan kendi çıkarları doğrultusunda ve Rum-Yunan lobilerinin etkisiyle Türkiye’ye baskılarını sürdürmüştür.
            Türkiye’nin politikası ise baskılara karşı yılmadan haklılığını her platformda dile getirmek şeklinde sürdürülmüştür. Türkiye’nin politikalarını savunurken en önemli kozu Kıbrıs’ta bulunan güçlü ordusudur. Bu durum her ne kadar Rum tarafınca eleştirilse de fiili durum Kıbrıs’ta yaşayan vatandaşlarımızın huzur ve güvenliği için vazgeçilmez gerekliliktir.
                        (12)     Kardak Krizi
                                   1995 yılında meydana gelen olay, Türk-Yunan ilişkilerinde kısa süreli de olsa ciddi bir kriz yaşanmasına yol açmıştır. Bir Yunan gazetesinin provokatif haberi Yunan kamuoyunu etkilemiş ve kayalıkların kime ait olduğu sorunu iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir.
            Türkiye, işin başından itibaren sorunu serin kanlı bir biçimde diplomatik yollardan çözmek istemiştir. Ancak Yunanistan’ın kayalıklara asker çıkarması, fiili bir durum oluşturduğundan Türkiye de güç gösterisi yapmak durumunda kalmıştır. Krizin aşılmasında ABD’nin arabuluculuğu önemli rol oynamıştır. Ancak konunun kalıcı çözümü yönünde henüz bir ilerleme kaydedilememiştir.
                        (13)     Sonuç
                                   Dünyanın değişen koşullarına rağmen uluslar arası ilişkilerin değişmeyen özelliği ulusal çıkarların korunmasının öncelikli hedefi oluşturmasıdır. Devletlerin zaman zaman birbirlerine yaklaşmaları veya birbirinden uzaklaşmaları, değişen şartlara paralel olarak gelişen çıkar alanlarından kaynaklanmaktadır.
            Savunma gücü zayıflamış bir ülkenin diplomasi gücü de azalır. Sadece iyi niyete, sadece uluslar arası hukuk normlarına uygun davranan bir diplomasinin başarı şansı yok denecek kadar azdır. Gerektiğinde askeri gücün kullanılabileceğinin hissettirilmesi diplomatik başarının önemli şartlarından birisidir.
            Türkiye’nin dış politikada başarılı olmasının yolu, makul esneklik göstererek uzlaşmalar aramak ama dış baskılara boyun eğmemek şeklinde özetlenmektedir.