27 Şubat 2012 Pazartesi

Travels in the Track of the Ten Thousand Greeks, William Francis Ainsworth

Travels in the Track of the Ten Thousand Greeks, William Francis Ainsworth , J.W.Parker, 1844, Londra
Yazar M.Ö.4’üncü yüzyılda gerçekleşmiş ve Ksenefon tarafından kaleme alınmış olan Onbinlerin Dönüşü (Anabasis) adlı kitapta yer alan güzergahı 19’uncu yüzyılda tekrar gezerek edinmiş olduğu izlenimleri anlatmaktadır.
        Yazar William Francis Ainsworth 1807 yılında İngiltere’de doğmuştur. Asıl mesleği doktorluk olan yazar özellikle Ortadoğu ve Anadolu coğrafyası üzerinde yapmış olduğu inceleme, araştırma ve gezilerini seyahatname olarak üç kitap haline dönüştürmüştür. Bu kitaplar; Researches in Assyria, Babylonia(1838) Asur ve Babil Topraklarında Araştırmalar; Travels and Researches in Asia Minor, Mesopotamia(1842) Küçük Asya Mezopotamaya’da Araştırmalar ve Geziler; Travels in the Track of the Ten Thousand Greeks(1844) Onbinlerin Dönüşü Güzergahında Geziler. 1896 yılında vefat eden yazarın kitapları bazı bilim adamlarınca Anadolu ve Ortadoğu’da milattan önce varolmuş uygarlıklar ve ırkların tespitinde kaynak olarak gösterilmektedir.
        Onbinlerin Dönüşü Güzergahında Geziler:
        Hiç şüphe yok ki Kunaksa Savaşı (5 Eylül 401) Pers ve Grek tarihinin dönüm noktalarından bir tanesidir. M.Ö. 401 yılında Pers kralı Artakserkses’in (M.Ö. 404-358) kardeşi olan genç prens Kiros (Cyrus), Helenler ve paralı askerlerin bulunduğu bir ordu ile ağabeyine karsı bir sefer düzenleyip tahtı zorla ele geçirmeyi düsünmektedir. Kiros (Cyrus) komutanlığındaki bu sefer M.Ö. 6 Mart 401 tarihinde bugünkü Manisa ilinin Salihli ilçesi yakınlarındaki Sardes şehrinden çıkışla başladı. Kiros (Cyrus)’un komutasındaki askerler arasında 100.000 doğulu ve 13.000 Helenli bulunmaktaydı.
        Ünlü filozof Sokrates’in öğrencisi, Atinalı zengin bir aileden Grillos’un oğlu, Diodoradan doğma tarihçi ve filozof Ksenefon (M.Ö.430-355) ise bu olayı baştan sona kaydetmek üzere bir savas muhabiri olarak bu askeri sefere katılmaktadır. Bu nedenle daha sonra yazmak üzere günlük notlar tutmus ve bu uzun yolculuk sırasında görmüş olduğu ülkeler ve halklar hakkındaki gözlemlerini ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Ksenephon, bu sefer sonunda kaleme almış olduğu “Onbinlerin Dönüşü” adlı kitabında seferin başladığı ve bittiği tarih olan M.Ö. 401-400 yılları arasındaki Anadolu tarihi coğrafyası açısından önemli bilgiler vermektedir.
        Kitapta anlatılanlara göre yolculuk Sardes’te basladıktan sonra ordu, Laodikeia (Denizli) yakınlarından Menderes Nehri’ni geçerek oradan Kelainai’ye (Afyon - Dinar), daha sonra da Peltai’ye (Denizli - Çivril) ulaşır. Daha sonra ordunun yoluna devam ettiği 10 günlük yol güzergahı hakkında yeterli bilgi yoktur. Daha sonra ordu İkonion’da (Konya) üç gün konaklamayı müteakip, Tyana (Bor) yolundan Gülek Boğazı’nı aşarak dağlık Kilikya üzerinden Tarsus’a, Myriandros’u (İskenderun civarı) geçip Beylan (Belen) geçidini aşıp Suriye’nin kuzeyine varırlar. Gidiş yolculuğunun, ordunun başında bulunan çok sayıda komutanın yanısıra bölgeyi ve yolları iyi bilen rehberler eşliğinde küçük çaplı olaylar dışında sorunsuz geçtiği anlaşılmaktadır.
        Güney Mezopotamya’daki Fırat Nehri kenarında bulunan Kunaksa’da 5 Eylül 401 tarihinde yapılan savaşta Kiros (Cyrus) ve generalleri öldürülür ve ordu ağır bir yenilgiye uğrar. Pers kralı Artakserkses tacını korur, Kiros (Cyrus)’u destekleyen Yunalılar ise dolaylı olarak mağlup olmuş ve Ortadoğu’ya yerleşme emelleri bozulmuş olur.
        Ksenefon’un asıl hikayesi böyle başlar, binlerce Yunan askeri komutanları öldürülmüş ve başıboş kalmıştır. Birliklere komuta etmek üzere beş kişi seçilir, arasında Ksenefon da bulunmaktadır. Ancak kısa bir süre sonra aslında bir yazar ve savaş muhabiri olan Ksenefon’un kararlılığı, geldikleri ülkeye geri dönme konusundaki inancı, pratik zekası, askerlerle kurmuş olduğu insani diyalog ve alınan kararların uygulanması noktasındaki yetenekleri, onun komutan olmasını sağlar. Bu hezimetten sonra yurtlarından yaklaşık 2400-2500 km. uzakta, sarp, bilmedikleri düşman bir ülkede kalan askerleri geldikleri ülkeye sağ salim geri döndürmek aslında asker olmayan bir komutana, Ksenefon’a kalır. Ksenefon geri dönüş yolunda artık bir komutandır.
        Savaştan sonra sağ kalan askerlerin, ülkelerine geri dönmek uğruna çektikleri açlık ve sefalet, geçtikleri yerlerde başlarına gelenler, uzun ve zahmetli bir Anadolu yolculuğu olur. Evlerine geri dönmekten başka bir amacı olmayan bu küçük askeri birlik, dönüş yolunda çok dikkatli davranmak zorundadır. Ksenefon’un anlattıklarından anladığımız kadarıyla geçmek zorunda kaldıkları coğrafyalarda pek dostane karşılanmayan ve aslında yolunu kaybetmiş bulunan askerlerin dönüş yolculuğu çok trajiktir.
        Onbinlerin dönüşü sırasında tutulan notlardan Anadolu’nun bilinmeyen bir çok küçük ülkesini, değişik halklar hakkında bilgi ve bu insanların değişik gelenekleri hakkında detaylı bilgiler bulmaktayız. Savaşı kaybeden askerler yola çıktıklarında şehirlerinden binlerce kilometre uzakta, Karadeniz kıyılarına ulaşmak umuduyla kuzeye doğru geri çekilmeyi düşünürler. Olasılıkla Bağdat’ın yukarısındaki bir yerden Dicle Nehri’nin doğusuna geçip, uzun bir süre nehrin doğu yakasını takip ederek Anadolu topraklarına ulaşırlar. Anadolu topraklarına girmeden önce bölgede güçlü bir kale olduğu belirtilmektedir. Bu bölge olasılıkla günümüzdeki Türkiye ile Irak arasında sınır oluşturan Zaho olmalıdır. Askerler burayı geçtikten sonra, şimdiki Siirt’te Karduklar’ın ülkesine girmişlerdir. Yazar Anabasis kitabında  yer almamasına rağmen bu bölgeyi Kürdistan olarak adlandırmıştır.
        Ksenefon’un Karduk (Yazara göre Kürdistan) ülkesine giriş tarihi M.Ö. 14 Kasım 401 idi. 20 Kasım’a kadar Karduk ülkesi içerisinde yol alan ordu, 21 Kasımda Kendriti Nehri denilen bugünkü Botan çayına ulaştı. Ksenephon, Karduklar için “Dağlarda yaşıyorlardı, savaşçılardı ve hükümdara itaat etmiyorlardı.” İfadesini kullanmaktadır. Sonraki günlerde Karduklular sürekli Helenli askerlere saldırıp, tepelerden üzerlerine taşlar yuvarlayıp, dar geçitlerde önemli zaiyatlar verdirmişlerdir.
        Ksenefon, Onbinlerin Yürüyüşü (Anabasis) adlı yedi kitaptan oluşan eserin üçüncü kitabının sonunda Karduklardan bahseder; “Karduklar çok savaşçı ve pek çevik insanlardı, Pers Kralı Artakserksis (Artaxerxes)’in düşmanı olup; ona tabi değillerdi. O kadardı ki Karduklar bir defasında 120 bin kişilik Pers kraliyet ordusunu bir teki bile geriye dönemeden yok etmiştir, sebebi ise bu toprakların karmakarışık (çok dağlık) oluşudur.” Ksenefon, Kardukların, Pers’lerden bambaşka bir soydan olduklarını ve onlara çok düşman olduklarını, bir tanık olarak anlatmıştır.
        Ksenefon dördüncü kitabında ise Kardukların ülkesine girdiklerinde düşmanın geçiş yollarını kapamamaları için sessiz ve hızlı bir şekilde ilerleme düşünceleri olduğunu yazmıştır. Kardukların toplanarak öndeki askerlere saldırdığını bazılarını öldürdüğünü ve diğerlerini de yaraladıklarını ve bu saldırının kendilerini sürpriz bir şekilde yakaladığından bahsetmiştir. Eğer Karduklar daha büyük bir rakamla bu saldırıyı yapsalardı ordusunun büyük bir bölümünün yok edilmiş olacağını ifade etmiştir. Kardukların çok iyi savaşçılar olduğunu, ellerinde boyları büyüklüğünde yayları ve uzun okları olduğunu, mükemmel okçu olduklarını ve yayları gererlerken sol ayağı ile yayın ağaç kısmına basıp kirişi gerdiklerini belirtmiş, oklarının büyük ve kuvvetli olduğundan Yunan askerlerinin kalkanlarını ve göğüs zırhlarını delip geçtiğini ve askerleri öldürdüğünü yazmıştır.
        Bu nedenle Helenler bu dağlı halkla anlaşma yapmak zorunda kalırlar fakat Karduklar bu antlaşmaya tam olarak uymayarak saldırılarına devam ederler. Nihayetinde Helenler Kardukların ülkesini yedi günde geçtiler ve bu süre zarfında hep çatıştılar. Ksenefon beşinci kitabında geçiş süreci boyunca hiç uyuyamadıklarını ve sürekli savaştıklarını, çok sayıda silahlı Karduklar’ın saldırıları altında çatışarak bu ülkeden çıktıktan sonra rahat bir uyku uyuyabildiklerinden bahsetmiştir.
        Ksenefon’un ordusu Dicle’nin yüksek, geçit vermez dağlar arasına sıkıştığı bir noktada zorunlu olarak dağlara doğru daha kestirme bir yola yönelir. Armenia’yı Kardukların ülkesinden ayıran yaklaşık 600 metre genişliğindeki Botan çayı kıyısına varan Helenler bu alanda onları peşlerinden kovalayan Karduk’larla karşı kıyıda bekleyen Armen’ler arasında kalırlar. Ordu bu alanda, ovaya hakim köylerde açık ordugah kurarak tertiplenir. Kamp kurdukları Botan vadisinin kıyısı ile Karduk’luların yaşadıkları dağların arasındaki mesafenin yaklasık 11-12 kilometre olduğu tahmin edilmektedir. Nehirden bir süre kuzeye devam eden ordu Botan çayını geçebilecekleri bir yere geldiklerinde bir kaç defa denemelerine rağmen, suyun batı yakasında bekleyen Armen ordusu tarafından karşıya geçmeleri engellenir. Bu nedenle Botan çayının doğu tarafında Karduklar ile nehir arasında bir süre kalan ordu akıntılı olan su ve düşman askerlerin saldırıları karşısında bir süre uygun bir yer aradıktan sonra karşıya geçmeyi başarırlar.
        Ordunun bu bölgeden sonra izlediği yol tartışmalıdır. Ancak Muş’un batısından Bingöl dağlarını aşan askerler 8 Aralık 401 tarihinde Fırat nehrine kavuştular, devamında Erzurum'un kuzeyine düşen ve Osmanlı belgelerinde Taveli olarak adlandırılan Taoklar'ın ülkesinden geçerek Khalybler'in memleketine vardılar. Khalbler savaşçı bir halk olduğu için Helenler onların ülkesinde yeterince yiyecek bulamamış ve Taoklar'dan alabildikleri yiyeceklerle idare etmek durumunda kalmışlardı.
        Khalybler'in ülkesinden geçip Harpasos (Çoruh) nehrine ulaşan Ksenefon’un ordusu, buradan Skythenler'in (İskitler) ülkesine girip bir ovada 4 günde yaklaşık 100 km ilerleyerek zengin tarım alanları olan bereketli, yüksekçe bir vadiye ulaştıkları yerde dostça karşılanmalarından dolayı bu bölgede bir süre dinlenip konakladılar. Burada sözü edilen Hinnis tahminen günümüzdeki Erzurum-Hınıs olmalıdır. Ksenefon, yaylalarda yaşayan halkın oymak hayatı sürdürdüğünü, ordusuna bu bölgelerden buğday, arpa, sebze, et ve at sağladığını anlatır. Hınıs’tan kuzeye giden ordu bugünkü Erzurum - Horasan’a, oradan Gymnnias adındaki (Bayburt veya yakınlarında) bir şehre ulaşırlar. Şehrin valisi onlara, düşman memleketlerden geçebilmeleri için bir kılavuz verir. Kılavuz Ksenefon’un ordusunu beş gün içinde denizi görebilecekleri bir yere götüreceğini söyler ve yola çıkarlar. Gymnias'dan aldıkları kılavuz Ksenephon ve arkadaşlarına bugün de bir bölümü hala kullanılan yolu izletir. Batıya yönelip Soğanlı geçidinin batısındaki Kemer Dağı'nın kuzey eteklerinden geçirerek 5. günde denizi görebilecekleri Thekhes (bugünkü Madur) Dağı'na ulaştırır.
        Ksenophon ve arkadaşlarının Madur Dağı ile hemen batısındaki Polut Dağı arasında ve Madur Dağının zirvesine yakın boyundan denizi gördüğünü söyleyebiliriz. Tarihi bir yolun dağları aştığı bu yerden Araklı Burnu ve Araklı Limanı bir tablo gibi görülür. Bu yerde ayrıca On binlerin sevinçten yaptıkları taş yığınından oluşan abideyi anımsatan kalıntılar vardır. Ksenophon ve arkadaşlarını bölgeden geçtiği zaman mevsimin kış olması sis olmadan bütün manzaranın ve denizin görünebilmesini sağlamıştır. Bu yerin 3 km. kadar kuzey doğusunda ve bugünkü Kalecik Yaylası'nın yakınında muhtemelen Romalılar tarafından ve kareye yakın dikdörtgen şeklinde inşa edilmiş küçük bir kale kalıntılarının bulunması bu yolun ilerideki asırlarda da kullanıldığını göstermesi bakımından önemlidir.
        Ksenophon Thekes dağından sonra geçtikleri yerlerin Makronların memleketi olduğunu yazar. İlk gün Makronların memleketini Skythenlerin memleketinden ayıran ırmağa (bugünkü Karadere) varırlar. Ksenophon'un yazdıklarına göre sağ taraf yukarıya doğru sarp bir alan (Polut Dağı'nın batı yamaçları) soldan da asılması lazım olan sınır ırmağın (Karadere'nin) bir kolu (Yağmurdere suyu) akıyordu. Helenler burada Makronların ordusuyla karşılaşır ve düşmanca gelmediklerini, Büyük Kralla (Pers İmparatoru II Artakserkes) savaştıklarını, memleketlerine dönmek için denize ulaşmaya çalıştıklarını söyleyerek Makronlarla karşılıklı dostluk yemini ettiler. Bu antlaşmadan sonra Makronlar Helenler’ın arasına karıştılar ve onların ırmağı geçmelerine yardım ettiler. Bir pazar kurarak Helenler'e yiyecek satan Makronlar, üç gün onlarla birlikte giderek Kolkhlar'ın sınırına kadar götürürler. Burada yüksek bir dağ vardır ve Kolkhlar bu dağın üzerinde mevzilenmişlerdi. Burası muhtemelen Trabzon yakınlarında denize dökülen Değirmendere'nin bir kolu olan Kuştul Deresi'nin doğduğu Seslikaya Tepesidir. Yaklaşık 9600 kişi olan Hellenler, birkaç defa saldırdıktan sonra dağda mevzilenmiş Kolkhları kaçırıp bol yiyecek buldukları köylerinde konakladılar. Burada rasgeldikleri arı kovanlarından bugün bölge halkının "Deli Bal" veya "Tutan Bal" dedikleri baldan yiyen askerlerde kusma ve ishal başlamıştı. Hiçbirinin ayakta duracak hali kalmamış, birkaç kişi de ölmüştü. Hastaları iki üç gün sonra iyileşen Hellenler, Değirmendere Vadisi'nin doğu kısmındaki sırtlardan iki günde yedi parasang (yaklaşık 36 km) yol yürüyerek Trabzon'un doğusunda denize inerler. M.Ö. 400 yılının Şubat ayında Trabzon'a ulaşan Ksenophon, Trabzon'un (Trapezus) Karadeniz (Pontos Eukseinos) kenarında ve Kolkhların memleketinde Hellenler tarafından kurulmuş bir Sinop Kolonisi olduğunu belirtir. Trabzon'un yanındaki Kolkh köylerinde 30 gün kadar dinlenen Hellenler çevredeki diğer Kolkh köylerinden yiyecek temin ederler. Trabzon şehrindeki Hellenler ise onlara bir yandan yiyecek satarken diğer yandan da özellikle şehrin yakınlarında oturan Kolkhalar'la dostluk kurmalarına aracı olurlar.
        Trabzon çevresindeki bir günlük mesafede yiyecek kalmayınca Trabzon'un güneyindeki dağlık bölgede yaşayan Driller'in ülkesi (bugünkü Torul bölgesi) ne giderler. Ksenophon, Driller'i bölgenin en savaşçı milleti olarak tanımlarken Trabzon'da oturan Helenlerin bunlardan çok kötülük gördüğünü kaydetmektedir.
        Trabzon ve çevresinden yiyecek sağlamak imkanı kalmadığı için Hellenler, hasta ve yaşlıları daha önce ele geçirilen gemilere bindirir, kalanlar da yaya olarak, Trabzon'dan ayrılır. Trabzonlu kılavuzlar eşliğinde üç gün sonra Kerasus (bugünkü Giresun)'a ulaşırlar. Giresun da Trabzon gibi Kolkhların memleketinde bir Sinop kolonisi idi. Burada on gün kaldıktan sonra bir sayım yaparlar. Kolkhların memleketine girerken yaklaşık 9800 kişi kadar olan Hellenler, burada 1200 kişi zaiyat vererek 8600 kişi kalmıştı.
        Giresun'dan ayrıldıktan sonra Mossynoik'lerin ülkesinin sınırına varırlar. Ksenophon, Giresun ile Ordu arasında oturan bu halkı, Hellen dilinde "Ahşaptan yapılma evlerde oturan halk" anlamındaki Mossynoikos kelimesi ile adlandırmaktadır. Mossynoikler yaşadıkları müstahkem mevkilerine güvenerek onları memleketlerinden geçirmeyeceklerini söylerler. Bunun üzerine Trabzonlu kılavuzlar vasıtası ile daha batıda oturan ve doğudakilerle aralarında siyasi düşmanlık olan batılı Mossynoikler'le temasa geçerler Ksenophon ile batılı Mossynoiklerin başkanları bir araya gelerek doğulu Mossnoikler'e karşı bir ittifak kurarlar. Zapt edilen yerleri dostları olan Mossynoikler'e bırakan Hellenler yollarına devam eder ve tıpkı bu günkü gibi birbirlerine yaklaşık on kilometre mesafede kurulmuş olan Mossynoik şehirlerinden yürüyerek sekiz günde, pek kalabalık olmayan ve Mossynoiklerin uyruğu olarak yaşayıp daha ziyade demir madenlerinde çalışan Khalybler'in memleketine ulaştılar.
        Khalybler Ksenophon'un Karadeniz bölgesinden geçerken bahsettiği halklardan en meşhur olanıdır. Onun bize verdiği bilgilerden öğrendiğimize göre, Macronlar, Kolkhlar ve Mossynoikler ve Trabzon'dan daha önceki kaynaklarda bahsedilmemesine rağmen Khalybler'den eski kaynaklarda bahsedilmekte ve bu halk Batı Anadolu ve Ege'de bilinmektedirler. Demir madenciliği ile ünlü bu halkın sahille beraber şap madenlerinin bulunduğu Şebinkarahisar bölgesi ve kuzeyindeki dağlık bölge ile de ilgisi bulunduğunu düşünülebilir.
        Bundan sonra Tibarenler'in ülkesine (Bugün Ordu'nun doğusundaki Turna suyu Deresi'nin olduğu bölge) ulaşan Hellenler deniz kıyısında birkaç müstahkem yerleri bulunan ve nispeten düz olan Tibarenlerin ülkesinde iki gün ilerleyerek Sinop'un kolonisi olan Kotyora'ya (bugünkü Ordu şehri yakınında) ulaşırlar.
        Ksenophon'un eserinin sonunda da belirttiği gibi Bayburt'tan sonra girmiş olduğu Trabzon bölgesinde yaşayan Makronlar, Kolkhlar, Mossynoikler büyük Pers krallığının Anadolu'daki valiliklerinden (satraplık) bağımsız yaşayan, kendi yasaları ile yönetilen halklardı. Orduları ya da tehlike anında harekete geçen bir savunma sistemleri vardı. Yaşadıkları vadiler yiyecek ve bazı ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz olduğu için çevrelerindeki halklarla ya da dışarıdan gelen tacirlerle daima iyi ilişkiler geliştirerek kendi varlıklarına bir tehdit yöneldiği ana kadar barışçı kalmışlardı. Ancak bir tehdit oluştuğu zaman süratle bir araya gelerek ortak savunma sistemlerini harekete geçiren bu halkların birbirlerinden farklı dil ve ananeleri olmasına rağmen ortak özellikleri gururlu, cesur ve özgüven sahibi olmalarıydı.
        Yolculukları bu şekilde devam eden Onbinler Sinope (Sinop) ve Herakleia (Zonguldak - Ereğli) üzerinden İstanbul Boğazını Ekim M.Ö 400 ayının başlarında geçer ve sonunda Mart 399 da Komutan Ksenefon Sardes’ten yola çıktıktan onbeş ay sonra geriye kalan yaklaşık iki bin askeri Spartalı komutan Thivrona’ya teslim eder ve sefer sona erer.

26 Şubat 2012 Pazar

Asya’da Beş Türk, Adil Hikmet Bey

Asya’da Beş Türk, Adil Hikmet Bey, Ötüken,1999, İstanbul   
 
1914-1921 yılları arasında bir Türk subayı olan Adil Hikmet Bey'in, Enver Paşa’nın Teşkilat-ı Mahsusa'sında görevli olarak dört arkadaşıyla birlikte (Kuşçubaşı Selim Sami, Hüseyin Emrullah Barkan Bey, Hüseyin Bey, İbrahim Haklıer Bey) Doğu ve Batı Türkistan’daki faaliyetleri anlatılmaktadır.
   
      Bu beş kişi gittikleri Rus ve Çin topraklarında yaşayan, Türkmen, Özbek, Tacik, Kırgız gibi Türk toplumlarını örgütlemişler ve o topraklarda isyanlar çıkarmışlardır. Aslında bu beş kişinin Çin Türkistan’ına gitmelerinin asıl nedeni, oradaki Türk’lerin eğitim ve öğretim teşkilatını kurmak ve halkı bilinçlendirmekti. 
O zamanlarda Rus’lar Osmanlılara karşı savaşan bir devletti. Bu nedenle Rusya içerisindeki Türk topuluklarının Rusya’ya karşı ayaklanması Rus devletinin bu bölgeye güç kaydırmasını zorunlu kılmıştı. Diğer taraftan Osmanlı cephesi Ruslar tarafından zayıflamıştı.
Bu beş kişinin tertiplediği isyanların en önemlisi 1916'da Kırgız topraklarında gerçekleştirilen büyük Türkistan isyanıdır. O zamanlar Rus’lar Türk’lere eşit muamele yapmazken, askere almada Rus’larla aynı muameleyi yapmışlardır. İsyan yaklaşık bir yıl sürmüş ve isyan sonucunda Ruslar büyük katliamlar yapmış ve 673 bin kişi öldürülmüştür. Bu isyanın bir ayağı olan Yedisu isyanında Yedisu bölgesi halkının % 30 u yok edilmiştir. Bu beş kişinin asıl amacı oradaki insanları aydınlatmak ve uyandırmak olduğundan yeterli silah ve teşkilatlanmaya gidememişlerdir. Ama bu isyanla Rus dikkati bölgeye çekilmiş ve iç kargaşaya gitmesi hızlanmıştır.
Orta Asya’ya daha önce de Talat Paşa tarafından öğretmen olarak Ahmet Kemal İlkul gönderilmiştir. Bu beş kişi gittikleri yerde bu kişiyle tanışmışlar ama bu kişinin gerekli faaliyetlerini yapmadığını görmüşlerdir.
Zorlu yolculuk Bombay'dan Türkistan’a, Kırgız topraklarından Taklamokan ve Hoten’e, daha sonra sırasıyla Çin ve Şanghay’a ve nihayet Hamburg'a uzanmıştır.  Gittikleri her yerde ticaret için gezdiklerini öne sürmüşlerdir. Ama İngiliz ve Rus ajanları tarafından takip edilmekten kurtulamamışlardır. Hatta bir çok yerde ölümden kıl payı kurtulmuşlardır. Her gittikleri yerlerde yerli Türklerden büyük hürmet ve memnuniyet görmüşler ve büyük  destek almışlardır.
Hindistan’da İngilizlerin yalnızca siyasi ve askeri işgal yapmadıklarını, geniş bir istihbarat teşkilatı kurduklarını görmüşlerdir. Hindistan’da Müslümanların yüksek tahsil yapmaları yasaklanmıştır. Orada Afgan soylusu tabur komutanı bir binbaşı bu beş Türk’e sitem etmiş ve Müslümanların bu durumundan Osmanlı’nın sorumlu olduğunu, Osmanlı’nın kendilerini yalnız bıraktığını söylemiştir. Bütün Müslümanların Osmanlı’ya göz diktiğini söyleyerek serzenişte bulunmuştur.
Hindistan’dan sonra 60 günlük zorlu yolculuk ve İngilizlerden kaçıştan sonra Doğu Türkistan’a gelmişlerdir. Burası Çin arazisi olmasına rağmen Rus hakimiyeti hüküm sürmekteydi. Misyonerler cirit atmaktaydı. İsveçlilerin açtığı hastaneler vardı ama halk bu hastaneye gitmiyordu. Bir İslam ve Türk merkezi olan Kaşgar’da yabancılara karşı güven yoktu. Onlar halife adına geldiklerini belirtip halkı soymuşlardı. Kaşgar’da önceden oraya gelen Türk öğretmenlerde vardı. Ama onların çalışmaları yetersizdi. Doğu Türkistan’daki Rus ve İngiliz ajan kuşatmasından kaçarken Rus’lara esir düştüler ve haklarında idam kararı verildi. Fakat o bölgedeki Uygurlar isyan çıkarmak suretiyle Çin’liler  Rus yetkililerle anlaşmazlığa düştüler ve sonrasında Rus müfrezelerinin elinden kaçarak 1 sene 3 aylık süren  esaretten kurtuldular ve Kırgız’ların başına geçerek büyük Türkistan ayaklanmasını gerçekleştirdiler. İlk 5-6 ay Ruslar mağlup edildi ama cephane ve para yetersizliğinden dolayı isyan sonunda Rus’lar katliam yaptı.
Doğu Türkistan’a, dönüşte ve Taklamokan’dan  ve Hoten’e giderken  Çarlık rejimi gitmişti ama yeni düzen hala Türk düşmanı idi. Bu nedene tedbir elden bırakılmamalıydı. Ruslar Moğolları bile  kullandılar. Suriyeli Said El Aseli de  burada islam’ı istismar ederek halkı dolandırmaktaydı. El Aseli ailesi Osmanlıya Suriye’de  isyan etmişti.
Taklamoka çölünü müteakiben Çin’e geçtiler. Burada da Rus ve İngiliz misyonerleri faaliyet göstermekte idi ve fahişelik almış başını gitmişti ve maalesef Türk kadınları da burada erkeklerin elinde bir oyuncaktı. Buradaki Uygurlar saf Uygur değildi. Anne Kaşgar’lı ama baba Hintli veya Çin’li idi. Ahlaken fesada uğramışlar bu nesildi. Şangay’a geçtiklerinde müttefikimiz Alman sefareti onları muhafaza edecekti.  Çin toprakları misyonerlerin savaş alanı gibiydi. Çin’in Fuçin şehrini Rus kuşatmasından kendi teşkilatlandıkları Moğollarla kurtardılar ve Çin’lilerin büyük güvenini kazandılar. Çin topraklarındaki hareket kabiliyetleri rahatlamıştı .
Şanghay’da Alman hükümeti’nin yardımını aldılar. Burası Konfüçyüs’ün memleketi olarak önemli bir merkezdi ve misyonerler Çin’lilerin uyanmasını istemiyorlardı. Bir çok Çin’li genç Avrupa’ya eğitim için gitmiş ama misyoner olarak dönmüşlerdi. Burada Japonlarla dostluk kuruldu. Burada bir ara  Afganistan’a gitme düşüncesine kapıldılar. Orada da Asya’nın bağımsızlık savaşı veriliyordu. Buradaki esas amaç birleşik bir Asya’ydı. O arada Adil Hikmet Bey Anadolu’dan haber alamıyordu ama Mustafa Kemal ve direnişini, olayların gelişiminden çıkarım yapabilmişti.  Anadolu’ya dönmeliydi ama bu konuda Selim Sami ile zıt düştü.
Daha sonra bu arkadaşlar fikir ayrılığına düştüler. Adil Hikmet Bey ve Hüseyin Bey Anadolu’ya dönmek üzere Hamburg’a, diğerleri ise Anadolu’yu uyandıracak yeni kuvvetler oluşturmak için Asya ortalarına doğru yol aldılar. Uzun ve tehlikeli yolculuktan sonra Adil Hikmet Bey İstanbul’a gelir ve eşi ve 6 yaşındaki kızına kavuşur.

Askeri Müdahalelerin Orduya Etkisi, Doğan Akyaz

Askeri Müdahalelerin Orduya Etkisi, Doğan Akyaz, İletişim Yayınlar, 2006, İstanbul   

Yazar Doğan Akyaz’ın 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971’deki askeri müdahaleleri ve  bununla birlikte müdahalelerin öncesi ve sonrasındaki girişimleri, arayışları, tartışmaları incelediği bu çalışma her iki dönemdeki cunta yapılanmalarını ayrıntısıyla ele alıyor. Eserde üzerinde durulan hususlardan biride hükümetlerin ve sivil siyasi otoritenin bizzat ordu yönetimi tarafından da paylaşılan cuntalaşmayı önlemeye dönük çabasıdır. Yazarın Türk siyasal tarihinin birçok yönden çokça incelenmiş bir konusu olan askeri müdahaleler olgusuna ve ordu sosyolojisine açılım sağlayarak özgün bir bakış açısıyla olayları değerlendirdiği görülmektedir.

            Türkiye’de demokrasi, çok partili siyasi hayatın başından 1980’e kadar beş kez askeri müdahale ile karşı karşıya kalmıştır. Bunlardan 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 müdahalelerinde ordu meclisi kapatıp sivil hükümeti devirerek iktidarı doğrudan ele almışken, 12 Mart 1971’de yalnızca mevcut iktidarın bir muhtırayla işbaşından uzaklaştırılması yoluna gidilmiştir. 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 darbe girişimleri ise ordu üst yönetiminin sivil iktidar ile işbirliği sayesinde önlenmiştir. Ordu-siyaset/politika ilişkileri bağlamında ele alınan bu araştırmalarda daha çok askeri müdahalelerin siyaset üzerindeki etkileri üzerinde durulmuş, denklemin müdaheleci tarafı, yani ordu üzerindeki etkilerine pek yer verilmemiştir. Oysa başarılmış ya da girişim düzeyinde kalmış her askeri müdahale, siyasi alanı olduğu kadar ordunun kendi iç yapı ve sistemini de etkilemiştir.
            Gerçekten de ordunun yönetime doğrudan el koyduğu ilk örnek olan 27 Mayıs
ile karşılaştırıldığında 12 Eylül Müdahalesi’nin dikkati çeken ilk özelliği ordu hiyerarşisine uygun olarak gerçekleştirilmesidir.
            Bu çalışmanın amacı, öncelikli olarak  askeri müdahalelerin ordu sistemi üzerindeki etkilerini tespit etmek, ikincisi de, hiyerarşi dışı 27 Mayıs’tan emir-komuta zincirinde gerçekleşen 12 Eylül’e kadar olan süreçte askeri müdahalelerin niteliğinde görülen değişimin nasıl sağlandığını ortaya koymaktır. Asıl önemli husus ise Türk siyasal yaşamında her dönem sorun olan ordu-siyaset denkleminin ancak denklemin her iki yanının da öncelikle kendi içinde çözümlenmesiyle anlaşılabileceğinden ordu tarafının çözümlenmesine katkıda bulunmaktır.
            Birinci bölüm, hem siyasi yapısının hem de ordunun karakterinde ilk büyük kırılmaların yaşandığı İkinci Dünya Savaşı ve onu takip eden döneme ayrılmıştır. Siyasi hayatın çok partili yarışmacı hale çevrildiği, ordunun Amerikan usul ve prensiplerine göre yeniden yapılandığı bu dönem, ordu-siyaset ilişkilerinin geleceği konusunda ipuçları verir niteliktedir. Zira ciddi olarak ordu hiyerarşik sisteminin dışında oluşan ilk gizli örgütlenmeler bu yıllarda açığa çıkmaya başlamıştır.
            İkinci bölümde; önce sözünü ettiğimiz hiyerarşik sisteme ters genç subay örgütlenmelerinin zirvesini temsil eden 27 Mayıs Askeri Müdahalesi, nedenleri ve örgütlenme süreciyle birlikte ele alınmıştır.
            İncelemenin üçüncü bölümü orduyu da etkileyen bu döneme ayrılarak bir anlamda 12 Mart Muhtırası’nın zemini ortaya konulmuştur. Fakat görülmüştür ki 12 Mart Muhtırası’nın askeri müdahaleler içinde önemli bir yeri vardır; o da, 12 Mart’ın hemen öncesinde ordu bünyesinde 27 Mayıs’tan beri süren hiyerarşik sistem dışında müdahale eğiliminin kırılması, buna karşın ordu hiyerarşisinin tepesinde yoğun bir iktidar mücadelesinin başlamasıdır.
            Son bölümü 27 Mayıs ve 12 Mart müdahalelerinin ordu üzerindeki etkilerine ayrılarak 27 Mayıs ile ortaya çıkan hiyerarşi ve disiplin sistemindeki bozulmanın yeniden inşasında kullanılan vasıtalar ele alınmıştır.
        (2)Birinci Bölüm: 1945-1960 Arası Ordunun Yapısında Meydana Gelen Değişim: Subayların Radikalleşmesi ve Gizli Örgütlenmeler:
            Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşından sonra Batı İttifakı içinde yer alması birçok alanda olduğu gibi askeri alanda da önemli sayılabilecek bir dizi değişime neden olmuştur. Bu çerçevede 1947’de Truman Doktrini ile başlayan, ordunun Amerikan yöntem ve prensiplerine göre yeniden yapılanma süreci 1952’de NATO’ya giriş ile hızlanarak devam etmiştir. Bu durum karşısında subayların göstermiş olduğu duygusal tepkiler ilerleyen yıllarda soğuk savaş döneminin ideolojik yansımaları ile birleşecek, özellikle 1970’lerin başında bir kısım genç subayda anti-kapitalist/anti-emperyalist niteliğe bürünmüş bir anti-Amerikan siyasallaşma ekseninde radikalleşecektir.
            İkinci Dünya Savaşı boyunca ordusunu seferberlik mevcutları üzerinde tutmak zorunda kalan Türkiye, savaştan sonra olağan koşullara dönerek ordusunun bir kısmını terhis etmek ve ekonomik durumunu iyileştirmek istemiş, ne var ki Sovyetler’in Boğazlar üzerindeki istekleri nedeniyle buna imkan bulamamıştır.
            Truman Doktrini,  ABD’nin Türkiye ve Yunanistan ile ilgili politikası açısından son derece önem arz etmektedir. Türkiye’nin bir yandan savunma gücünü çoğaltmak, ekonomik durumunu kuvvetlendirmek için 100 milyon dolar olarak belirlenen askeri yardım anlaşması 12 Temmuz 1947’de imzalanmıştır. 1947’de Türk Ordusu yardıma muhtaç halde, modern koşulların gerisinde, 1920’lerin görüntüsünden farksızdır. Bu koşullardaki Türk Ordusunun SSCB’yi kuşatmak esasına dayalı ABD global stratejesi içinde kendisine biçilen rolü yerine getirebilmesi düşünülemezdi. Dolayısıyla yardımlar bu stratejinin bir parçası olarak ortaya çıkıyordu.
            İkinci Dünya Savaşından sonraki kritik süreçte Türkiye’nin en önemli stratejik rolü bir bariyer teşkil ederek Sovyetlerin Orta Doğu’ya inmesini engelemek idi.
            Türk Ordusu üzerindeki söz konusu Amerikan etkisi 1952 yılına gelindiğinde Türkiye’nin NATO’ya girişiyle daha da hızlanacaktır.  Esasen Kore’de ABD ve müttefiklerine verilen desteğin bir mukafatı olarak girilen NATO ittifakı ve alınan askeri yardımlar, Türkiye için aynı zamanda ordusunu modernleştirme çabasının yeni bir adımı olmuştur.
            NATO-Türkiye ilişkileri, alınan askeri yardımlar ve ikili anlaşmalarla ABD-Türkiye ilişkisi gerek uygulama şekli, gerekse verilen tavizler, önemli sayılabilecek bir subay kitlesinde Türkiye’nin Atatürk’ten beri takip ettiği “tam bağımsızlık”a dayalı dış politikadan uzaklaşması olarak algılanmaya başlanmıştır. Aynı zamanda ordunun bağımsız karekterinin zedelenmesinden rahatsız olan subay kitlesinin tepkilerinin yansımaları önemlidir.
            1960’lar öncesinde genç subay heyetinin siyasallaşmasında/radikalleşmesinde sözü edilen bu rahatsızlıkların önemli bir payı olduğu görülmektedir.
            Askeri yardımların uygulanış biçimleri zaman zaman Türk subayının onurunu zedeleyici şekilde gerçekleşmektedir. Askeri yardım ile Türk devlet yöneticileri büyük bir rahatlama içine girmiştir. Fakat Ankarada’ki Amerikan Askeri Yardım Kurulu’na bağlı Amerikalı subayların ekipler halinde tümen karargahlarına kadar yerleşerek ast-üst hiyerarşisine uymayacak davranışlarla orduyu kontrol etmeleri, subay heyetinin tepkisini çekiyordu.
            Türk Ordusunun Amerikan etkisinde yeniden yapılanmasının sonuçlarından birisi de zamanla ABD’nin Türkiye’nin silah alımında tek kaynak ülke haline gelmesi olmuştur.
            Amerikan etkisiyle orduda meydana gelen eğitim ve teknolojik modernleşmenin diğer bir önemli boyutu da küçük rütbeli subayların, özellikle kurmay subayların, büyük önem kazanmış olmasıdır. Çünkü orduda modern savaş bilimini Amerikalı danışmanlardan öğrenecek zihinsel esnekliğe sahip olanlar bu genç subaylardır.
            Yaşlı generallerin yetersizlikleri ve üstelik bunu örtmeye yönelik şüphecilikleri, artık beklentileri yüksek olan kurmay subayları, bir bütün olarak ordu sistemini sorgulamaya itiyordu. 1947’lerde başlayan ve NATO ittifakı içinde giderek hızlanan, Amerikan usul ve prensiplerine göre yeniden yapılanma, orduyu teknolojik çizgiler boyunca ve kuşaklara göre bölmüştü. Bu çelişkili durum 1960’lara gelindiğinde genç subaylarda sistemin yüklediği profesyonel endişelerle birleşecek, arkasından da müdahaleci dürtüleri harekete geçirecektir. Ordunun Amerikanlaşmasına duyulan tepki, başlangıçtaki duygusal yanından öte, ilerleyen yıllarda ideolojik bir karaktere dönüşecektir.
            İkinci Dünya Savaşı yıllarında genç subaylar, Türk ordusunun durumu ile Alman ordularını kıyaslıyor, yetersizlikleri gördükçe de içinde bulundukları durumun sorumlusu olarak iktidara ve ordunun başında bulunan komutanlara tepki duyuyorlardı. Bu tepkinin bir neticesi olarak genç subaylar arasında daha 1940’ların başından itibaren müdahale amaçlı gizli örgütlenmeler başlamıştı.
            İkinci Dünya Savaşı yılları içinde kurulan gizli örgütlerden birisi de “Seyfi Kurtbek ekibi” idi. 1941-1942’de kurulan ekip 1943’te ikiye ayrılmıştır. İlki Kur.Alb.Seyfi Kurtbek’e bağlı ‘Hücum Ordusu’, ikincisi de Kur.Yb.Cemal Tural’ın başkanlığını yaptığı örgüttür. Bu iki ekip zaman zaman birlikte de çalışmıştır.1946 yılında örgüt mensuplarından Kur.Bnb.Cemal Yıldırım tarafından Harp Akademisinde başka bir örgüt daha kurulmuştur. Subayların ordu üst yönetimine ve İnönü’ye olan güvenleri İkinci Dünya Savaşı sırasında ordunun içine düştüğü durumdan dolayı büyük ölçüde sarsılmıştır.
            CHP-Ordu ilişkileri açısından ise o dönemde kısaca söylenebilecek olan şudur: Ordu özellikle alt kademeleri itibariyle CHP’den Demokrat Parti’ye doğru kaymıştır. Bunun öncelikli sebebi ordunun demokrasi inancından çok rejim içindeki ağırlığının kaybolmasına karşı bir tepkidir. Genç subaylar Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi halinde, hem Yüksek Kumanda Kademesinde değişiklik yapılarak önlerini açacağına, hem de orduyu modernize edeceğine inanıyorlardı.
            Menderes hükümeti 6 Haziran 1950’de “adeta bir darbe şeklinde gerçekleştirilen operasyonla  kendisine  sadakatlerinden  şüphe ettiği  Yüksek   K    umanda Heyetinde tasfiyeye gitmiştir. Bu tasfiye işlemi Cumhuriyet tarihinde o güne kadar görülen en kapsamlı ve hızlı tasfiyelerden birisidir. Tasfiye, CHP ve Demokrat Parti’li general hizipleri arasında birkaç yıldır devam eden mücadeledeki bir nevi hesaplaşmadan ibaretir.
            Orduda reform ihtiyacı mevcut durumun bir gereği olduğu kadar başka baskılarında söz konusu oduğu bir gerçekti. Türkiye 1952’ye gelindiğinde bir NATO üyesiydi ve orduyla ilgilenen NATO komutanları da Türk Ordusunun sisteminin rasyonelleştiğini görmek istiyorlardı.
            Siyasal iktidarın ordunun içinde bulunduğu sorunlara ciddiyetle eğilmek yerine, onu yalnızca generallerden ibaret bir kütle olarak görüp hiziplere dayalı tercihlerle ilişkileri yürütme isteği, ordu üst yönetiminin muhafazakarlığı ile birleşmiş; sonuçta daha 1950’li yılların ilk yarısından itibaren hayal kırıklığına düşen genç subaylar arasında mudahale amaçlı faaliyetler yoğunlaşmasına sebep olmuştur.

        (3)İkinci Bölüm: Hiyerarşi Dışı Bir Müdahale olarak 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ve Ordu:
            Ordu, 27 Mayıs 1960’da Demokrat Parti’yi iktidardan uzaklaştırarak ülke yönetimine doğrudan el koydu. İncelenen konu açısından bu müdahalenin temel özelliği, hem örgütlenme hem de müdahale sürecinin ordunun hiyerarşik yapısının dışında gerçekleşmesidir.
            27 Mayıs, hiyerarşi dışı müdahale şeklinin Cumhuriyet dönemindeki başarılmış ilk ve son örneğini oluşturur. Bundan sonra ordu hiyerarşisinin dışında gelişen ve ona ters olan müdahale girişimleri, Ordu Yüksek Komuta kademelerinin ve siyasilerin, 27 Mayıs tecrübesiyle ittifak içine girerek aldıkları tedbirler sayesinde önlenmiştir.
            27 Mayıs 1960 müdahale öncesinin son üç ayında yükselen iktidar (Demokrat Parti) ve muhalefet partisi olan (CHP)’nin  tansiyonu önemlidir. Bu nedenlerin ve müdahaleye giden yolun en azından 1950-1960 yılları arasındaki süreci Demokrat Parti ile ilgilidir. On yıllık Demokrat Parti iktidarının ordu açısından endişe yaratan ilk özelliği, 1954’ten itibaren muhalefet ile gittikçe artan kutuplaşmadır. İktidarın “iktidar”, muhalefetin “muhalefet” anlayışı, genç subayların çoğunda “zaten çok kötü gelenekler üzerine kurulmuş” olduğuna inanılan çok partili yaşama ilişkin büyük bir inanç erozyonuna sebep olmuştur. İktidarın gittikçe siyasal gücünü artırmasına karşın, anti-demokratik yönetimi, Atatürk devrimlerinden uzaklaşması, özellikle laiklik ilkesine karşı tavrı ve enflasyonist ekonomik politikası 1960’a gelindiğinde genel olarak aydınlarda olduğu gibi subaylar arasında da hoşnutsuzluk kaynağı olmuştur.
            Demokrat Parti iktidarının ana muhalefete karşı en büyük darbesi, 1960 yılında “Tahkikat Encümeni”nin kurulması olmuştur. “CHP’nin yıkıcı, gayri meşru ve kanun dışı faaliyetleri”ni araştırmakla yükümlü on beş Demokrat Parti’li üyenin oluşturacağı komisyonun amacı CHP’yi siyasal yaşamdan tasfiye etmekti.
            16 Haziran 1950’de ezanın Arapça okunmasının kabul edilmesini, 5 Temmuz 1950’de radyo programlarındaki dini yayın yasağının kaldırılması takip edilmiştir. Ekim 1950’de de seçmeli olan din dersleri fiilen zorunlu duruma getirilmiştir. Bu ve benzeri uygulamalar “İslamcı” çevrelerde yeterli görülmemekle birlikte “militan laiklik” anlayışının kırılması yolunda atılan önemli adımlar olarak algılanırken, “devrimci” çevrelerde Kemalist devrimden uzaklaşmanın adımları olarak görülmüştür.
            Kısaca Demokrat Parti döneminde demokrasinin  daha doğrusu, intibak çabasının doğal bir sonucu olarak din liberalizasyonunun (serbestliğinin), laikliğin sağlam bir zemine oturtulmamış olmasından ötürü sistem için emin bir yere götürülemeyeceği endişesi, kendisini geleneksel olarak devlet ve sistem ile özdeş gören subay heyetinde bariz bir tepki yaratmış, 27 Mayıs Müdahalesi’nin önemli bir nedenini oluşturmuştur. Nedenlerinden birisi de Demokrat Parti iktidarının izlediği ekonomik ve sosyal politikaların memleket gerçeklerine uymadığı düşüncesidir.
            Enflasyonist politikanın ağırlığı tüm subay kitlesini etkilemiştir. Fiyatların hızla yükselmesine karşılık maaşlardaki artış düzeyi çok düşük kalmıştır. Bunun anlamı subayın bir zamanlar üstün olduğu toplumsal yapısıda kendisini aşağıda bulmasıdır ve bu sıkıntılar onların Demokrat Parti iktidarının hızla uzaklaşmalarında önemli bir paya sahiptir.
            Ordu içinde ilk gizli örgütün kimler tarafından ve ne zaman kurulduğu hakkında kesin bilgiler yoktur. Bununla birlikte tespit edilebilen ilk girişim, Kur.Yb. Faruk Ateşdağlı’nın 1951 yılındaki girişimidir. Nitekim Ümit Özdağ 1950-1960 yılları arası Demokrat Parti iktidarı döneminde yedi ayrı gizli örgüt ve bunların aralarında oluşturdukları iki de birleşik örgütün faaliyetlerini tespit etmiştir. Örgütlenme süreci dikkate alındığında tüm bu örgütlerin ordunun hiyerarşik yapısı dışında gelişmiş olduğu görülmektedir. Ordu içinde oluşturulan gizli örgütlerin başında Tuzla Uçaksavar Okulu Gizli Örgütü gelmektedir. Harp Akademisi Örgütü, orduda reform amacıyla kurulmuştur. Üyeler muhtemel bir müdahaleye karşı hazırlıklı olmanın gerektiğine inanıyordu. 1956 yılında yapılan bir toplantıda örgüte “Atatürkçüler Cemiyeti” adı verilmiştir. 1956 yılında sözünü ettiğimiz gizli örgütler arasında çeşitli sızma ve birleşmeler gerçekleşmiştir. Bu sızma faaliyetleri sırasında her grup kendisi dışındaki diğer örgütlerden de haberdar oluyordu.
            Talat Aydemir, 27 Mayıs öncesi örgütlenme faaliyetlerinin en aktif subaylarından birisidir. 1956 yılı Mart ayında İstanbul’da Yüksek Kumanda Akademisi’nde öğrenime başlamıştır. Şubat 1957’den itibaren çoğu binbaşı rütbesindeki subaylarla toplantılara başlayan Aydemir, kendi hücresini kurmuştur. Örgüte albay rütbesinden yüksek rütbeye sahip hiç kimse alınmayacaktır. Örgüt ayrıca ordu içindeki kilit noktaları da ele geçirmeye çalışacaktır. Talat Aydemir 1957 Nisan ayı başında Yüksek Kumanda Akademisi’nde öğrenimini tamamladıktan sonra Genelkurmay Başkanlığı Lojistik Daire Plan Şubesi’ndeki görevine geri dönmüştür. Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Şubesi’ne vekalet eden Kur.Bnb. Fahrettin Ermutlu’nun odasında yapılan bir toplantıda Harp Akademisi’nde cereyan eden faaliyetleri ve alınan kararları Osman Köksal’a aktarmıştır. Bu görüşmede Köksal, albay rütbesinden kıdemlilerin, yani generallerin örgüte alınmama kararına itiraz etmiştir.
            Aydemir, Ermutlu aracılığıyla tanıştığı Kurmay Stajyeri Top.Plt. Nemci Berk, Kur.Alb. Faruk Ateşdağlı ile yaptığı görüşmelerde bu iki subayın Harp Akademisi’ndeki çalışmalardan haberli olduklarını anlamıştır. Bu görüşmede Ateşdağlı, Aydemir’e örgütlerin birleşmesini teklif etmiştir. Teklifi Köksal ve Ermutlu ile görüşen Aydemir örgüte sızıldığını ifade ederek bu durumda önlerinde iki seçenek olduğunu söylemiştir. Buna göre örgütler ya hemen birleşmeli ya da en azından birbirlerini çalışmalarından haberdar etmeliydi ve neticede Birinci Birleşik Örgüt ortaya çıkmıştır.
            İki örgütün fiilen birleşmesi ise 1957 Nisan-Ağustos aylarında Paris’te bulunan Aydemir’in yurda dönüşünden sonra gerçekleşecektir.
            Örgüt üyelerinin hükümete karşı bir müdahale örgütlemek konusunda bir hayli yetenekli olmalarına karşın, temel amaçlar konusunda hem fikir olmadıkları anlaşılmaktadır. Aydemir gibi radikal sayılabilecek subaylar hükümetin hemen devrilmesi, iktidara el konularak köklü reformlara girişilmesini isterken daha ihtiyatlı olan grup, örgütün bir devlet yönetecek tecrübe ve hazırlığının olmadığını, ağırlığın ordunun islahına verilmesi gerektiğini savunuyordu. Ilımlara göre müdahale son çare olarak düşünülmeliydi.
            Genarallerden arzu ettikleri desteği alamayan örgüt CHP ile ilişkiye geçmiş İsmet İnönü’nün nabzını yoklamıştır. Genarallerden sonra İnönü’den de bekledikleri desteği alamayan örgüt üye arayışlarını sürdürmüştür. Bu kez başvurulan bizzat Demokrat Parti’li millet vekilleridir. Müdahaleci subaylar her ne kadar generallerin gizli örgüte kazandırma çalışmalarında mesafe almışlarsada bu yeterli olmamıştır.
            Üst komuta kademelerindeki belirsiz duruma karşın alt kademelere inildikçe örgütün büyük desteğe sahip olduğu bir gerçektir. Örgütlenme sürecinin ortaya koyduğu üzere  27 Mayıs Askeri Müdahalesi ordu hiyerarşisinin tamamen dışında alt rütbeli subayların faaliyetleri sonucu şekillenmiştir. Generaller son aşamada örgüt ile temas kurmuştur. Temas inisiyatifi genarallerde değil, genç subaylarda olmustur. Ordunun geleneksel, yerleşmiş ve hatta övünç duyulan hiyerarşik yapıısı içinde alt basamaklarda bulunan bulunan subayların iktidarı devirmek amacıyla uzunca bir süreyle gizli faaliyette bulunabilmeleri ilginç ve şaşırtıcıdır. Genarallerin gizli örgütlere girme teklifleri karşısındaki tutumları ise şaşırtıcı olan diğer bir konudur. Generaller çoğunlukla bu teklifler karşısında hukuka uygun hareket etmek yerine duruma göre hareket etmeyi seçmiştir. Dolayısıyla ordu bünyesinde olabilecek muhtemel bir müdahale başarılı olursa saf değiştirmenin mümkün olabileceği bir tavır  sergilemişlerdir.
        (4)Üçüncü Bölüm: 27 Mayıs’tan 12 Mart’ta Hiyerarşi Dışı Bir Müdahale Eğiliminin kırılması ve 12 Mart Muhtırası:
            Bu bölümde Aydemir olaylarından sonra bir süre hızını kaybeden ancak 1960’ların sonunda yeniden belirginleşmeye başlayan askeri müdahale arayışları ve sonuçta çok yönlü bir uzlaşmanın ürünü olarak ortaya çıkan 12 Mart Muhtırası ele alınacaktır. Muhtıra öncesi dikkate alındığında niteliklerden birisinin, ordu içinde yürütülen çalışmaların bu kez gizli değil açıkça yapılması ve neticede genç subaylardan önce davranan ordu komuta kademesinin hiyerarşik düzene uygun olarak müdahale etmiş olmasıdır. 12 Mart askeri müdahalesinin önem ve özelliği burada saklıdır.
            27 Mayıs Müdahalesinden sonra ordunun siyasi rejimin işleyişi üzerindeki belirleyici rolü 10 Ekim 1965’te yapılan seçimlere kadar sürmüştür. 1961 Anayasası hazırlanırken Demokrat Parti zihniyetini temsil eden grupların sürecin dışında tutulmasına rağmen 10 Ekim 1965 seçilmelerinde Demokrat Parti’nin devamı olarak ortaya çıkan Adalet Partisi oyların yaklaşık % 53’ünü alarak tek başına iktidara gelmiştir. Adalet Partisi aynı başarıyı 1969 seçimlerinde de göstermiş ve oyların % 46.5’ini alarak iktidar olmuştur. Böylece müdahaleyle yıkılan Demokrat Parti’nin mirası üzerine kurulan Adalet Partisi kısa bir süre içinde sağın en güçlü ve etkin siyasal partisi haline geliyordu. Bu nedenle 1960-70 yılları arası dönemde orduyla ilişkiler açısından siyasal partiler içinde en önemlisi Adalet Partisi’nin tutumudur.
            Adalet Partisi iktidarının orduya karşı izlediği “tarafsızlaştırarak yakınlaşma” politikasının  uygulamalardan birisi de Sunay’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine verdiği destektir. Gürsel’in hastalanması üzerine Sunay Genelkurmay Başkanlığından emekli edilmiş, önce kontenjan senatörü olarak senatoya atanmış sonra da 27 Mart 1966’da Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Sunay’a verilen desteğin altında radikallere sürekli karşı çıkarak SKB’yi tepeden kontrolü altına alması ve Aydemir Olayları sırasında sivil siyasetin üstünlüğünün korunmasında oynadığı rol etkili olmuştur. Adalet Partisi’nin orduyla yakınlaşma çabası bağlamında başvurduğu bir diğer uygulama da ordunun görev, yetki ve özlük işlerinin düzenleniş biçiminde ortaya çıkar. Bu aşamada belirtilmesi gereken, her iki konuda yürütülen çabaların da 1971’e gelindiğinde Adalet Partisi’ne beklenilen faydayı sağlamadığı gibi tam tersi sonuçlara yol açarak hayal kırıklığına neden olmasıdır. Demirel çizgisindeki Adalet Partisi iktidarınca 1971 Muhtırası’na kadar olan dönemde ilk etapta milli iradenin ve parlementonun üstünlüğünün yeniden inşası amacıyla geliştirilen ordu politikaları sonuçta siyasal yaşam üzerinde ordu faktörünün rol ve önemini azaltmak bir yana, ordunun daha da siyasallaşmasıyla, bölünmesiyle ve darbeci eğilimleri bünyesinde barındırmaya devam etmesiyle sonuçlanmıştır.
            1961 Anayasası’yla başlayan dönemin en önemli özelliğinin parlementoya farklı dünya görüşünü temsil eden partilerin girebilmesidir. Bunda anayasanın getirmiş olduğu özgürlükler sisteminin yanı sıra toplumunun ekonomik ve sosyal bünyesindeki değişmenin siyasal hayattaki çoğulculuğu beslemesi de etkili olmuştur. Bu dönemde işçi kesiminin kurduğu Türkiye İşçi Partisi’nin de önemli bir işlevi olmuştur.
            1961 Anayasası’nın getirdiği göreceli özgürlük ortamında örgütlenme imkânı bularak kendi bağımsız siyasal hareketini oluşturmaya yönelen diğer bir güç de “İslâmcılar”dır. Cumhuriyet’in başından itibaren sistemin dışında tutulan ancak çok partili siyasi hayatın başlaması ile birlikte yeniden açığa çıkmaya başlayan İslâmcı güç, 1950’lerden itibaren giderek politik bir kimliğe bürünmüştür.
            Ordunun laik rejim konusundaki duyarlılığı ve liberal/kapitalist sistemi tehdit eden her türlü akıma karşı sistemi koruma rolü İslamcı çevreleri orduyla ilgili yeni stratejiler geliştirmeye itmiştir. Demokrat Parti’nin islamcı çevrelerle kurduğu yakın ilişkilerin genç subaylar tarafından Atatürk devrimlerinden uzaklaşma olarak algılanması 27 Mayıs Müdahalesi’nin nedenlerinden  birisini oluşturmaktadır. Çünkü Atatürk devrimleri ve laiklik ekseninde liberal/kapitalist sistemin savunulması konusunda ordu bir taraftır ve buna aykırı herhangi bir görüşle uzlaşma niyetinde değildir.
            Türkiye’yi 12 Mart 1971  Muhtırası’nın eşiğine getiren olaylarda 1961 Anayasası döneminde ortaya çıkan iki dinamik güç belirleyici olmuştur. Eylemleri ve direnişleriyle ülkenin siyasi istikrarını sarsan ve kamu düzenini tehdit eden bu güçlerden birisi gençlik, diğeri işçiler idi.
            1970’lerin başında sol eğilimli ve anti-Amerikan öğrenci hareketinin ideolojik önderliği düzen değişikliği için şehir veya kır gerillacılığı ile aktif silahlı mücadeleyi tek devrimci seçenek olarak sunan Marksist-leninist ve Maocu grupların denetimine girmişti. 1970’lere gelindiğinde ülkede siyasal gerilim ve şiddet tırmanmaktaydı. Banka soygunları adam kaçırmalar vb. eylemler gündemi kaplar hale gelmişti.
            Genel olarak değerlendirildiğinde 12 Mart Muhtırası’nın verilmesinde şu üç unsurun  bir araya geldiği görülüyor. Birincisi üst düzey komutanların Demirel’in iktidarını yitirdiğine ve hükümetin kamu düzenindeki bozulmanın ve siyasi şiddetteki artışın üstesinden gelemeyeceğine ve hükümetin kamu düzenindeki bozulmanın ve siyasi şiddetteki artışın  üstesinden gelemeyeceğine inanmasıdır. Bu nedenledir ki kanun ve düzenin sağlanması muhtıranın en önde gelen nedeni olarak belirtilmiştir. İkincisi birçok subayın hükümetin kabahati olarak gördüğü uygulamaların sorumluluğunu üstlenmeye isteksiz olmasıdır. Özellikle radikal fikirli subaylar arasında bu isteksizlik yayılmış, toplumsal huzursuzluğun ve  artan devrimci Marksist sol hareketlerin salt zorla halledilemeyeceği inancına ulaşan subayların sayısı artmıştı. Üçüncü olarak ise, Ordu içinde parlamenter demokratik sistemle kalkınma ve ilerlemenin gerçekleştirilemeyeceğine inanan bazı radikal grupların varlığıdır. 1960’lı yılların ilk yarısında  görülen radikaller gibi bunlarda Türkiye’yi daha eşitlikçi, daha bağımsız ve daha modern yapacağına inandıkları otoriter bir rejim kurulmasını savunuyorlardı.
            12 Mart’tan hemen önceki günlerde ortaya çıkan gelişmeler komutanların aralarındaki görüş ayrılıklarına son verip 12 Mart Muhtırasını imzalamaya itecektir. Bunlardan birisi artan şiddet ve ülkenin güvenlik ve kamu düzenindeki kötüleşme, diğeri ise Ordunun bünyesindeki daha çok radikal ve kapsamlı askeri darbe planlarının yapılmasıydı. Özellikle ikincisi muhtıranın zamanı konusunda komutanları harekete geçiren etmen olmuştur.
        (5)Dördüncü Bölüm: 27 Mayıs ve 12 Mart Askeri Müdahalelerinin Ordu Üzerindeki Etkileri:
            27 Mayıs ve 12 Mart askeri müdahalelerin yalnızca siyasal yaşam üzerinde değil, ordu üzerinde de önemli etkileri olmuştur. Hiyerarşi ve disiplin sistemi, bu etkinin tespit edilebileceği en bariz alanlardır.
            Hukuksal olarak etkileri değerlendirilecek olursa, 1963’lerde başlayan ve bir yanıyla hiyerarşinin sağlanması anlamına gelen ordunun tavanı ile tabanı arasındaki bu birliktelik, 1960’ların sonuna doğru tekrar bozulmuştur. 1960-1970 yılları arasında hiyerarşi ve disiplini yeniden sağlamaya yönelik hukuksal düzenlemeler önemlidir. Birincisi, Genelkurmay Başkanlığı’nın statüsünde yapılan değişiklikler ve Milli Güvenlik Kurulu’nun kurulması ile ordunun bir yandan sistem içinde özerk bir yapıya kavuşması, diğer yandan da OYAK vasıtasıyla sistemle politik ve sosyo-ekonomik bağlamda eklemleşmesidir. İkincisi, ordunun elde ettiği bu özerkliğe paralel olarak giderek sivil alandan soyutlanarak kendi içinde disiplin ve hiyerarşik yapıyı güçlendirme çabası içine girmesidir. İkinci gelişmenin, orduyu profesyonellik sınırlarına çekeceği varsayılarak sivil siyasetçilerin ve özellikle iktidarların büyük oranda desteği ile sağlandığı bir gerçektir.
            27 Mayıs Müdahalesin’den sonra başlayan süreçte Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı’nın statülerinde anayasal ve yasal düzeyde çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemeler sonucu Genelkurmay Başkanlığı’nın, savunma politikasının belirlenmesi, askeri bütçe, istihbarat toplama, iç güvenlik ve terfilerde belirgin bir özerklik kazandığı görülmektedir. Bu özerkliğin en açık sonucu,ordunun devlet yapısı içindeki ağırlığını artırması, bir anlamda 27 Mayıs öncesi dönemde kaybettiği iktidar ortaklığı ve etkinliğini yeniden ele geçirmesidir.
            Orduyla doğrudan ilgili olup 12 Mart Muhtırasın’dan sonra teşkilat yapısı ve görevlerinde değişiklik yapılan organlardan birisi de ordunun üst düzey terfi ve atamalarının kararlaştırıldığı Askeri Şura’dır. 26 Temmuz 1972 tarihinde yürürlükteki 636 Sayılı  “Şurayı Askerinin Teşkilatı ve Vezaifi Hakkındaki Kanun” kaldırılmış ve yerine 1612 Sayılı “Yüksek Askeri Şura’nın Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun” kabul edilmiştir.
            1612 Sayılı Kanun ile Yüksek Askeri Şura’nın başkanı, başbakan olarak tespit edilmiş, ancak onun bulunmadığı zamanlarda Genelkurmay Başkanı’nın başkanlık edeceği kararlaştırılmıştır. 636 Sayılı Kanun’da orduda bulunan bütün orgeneral ve oramirallerin Şura üyeliği söz konusu edilmemişken, 1612 Sayılı Kanun’la Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, Kuvvet Komutanları, Ordu Komutanları, Jandarma Genel Komutanı ve Donanma Komutanı’nın yanı sıra silahlı kuvvetler kadrolarında bulunan bütün orgeneral ve oramiraller Şura üyesi sayılmıştır.
            Ordunun bozulan disiplin ve hiyerarşik sisteminin yeniden sağlanması yolunda gerçekleştirilen bir diğer destekleyici hukuksal düzenleme de, disiplin mahkemelerinin kurulmasıdır. Bu mahkemeler disiplini doğrudan doğruya ilgilendiren suçların yargılanması amacıyla kurulmuştur.
            12 Mart Muhtırası’ndan sonra ordu disiplininin sağlanması amacıyla alınan hukuksal önlemlerden belki de en önemlisi, asker kişilerin idari eylem ve işlemlerden dolayı Danıştay’da dava açmaları yolunun kapatılarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin (AYİM) kurulması olmuştur.
            Askeri müdahalelerinin ordu üzerinde doğrudan gözlenebilecek en somut etkisi, ordu bünyesinde yapılan tasfiye hareketleridir. Değişik zamanlarda yapılan bu tasfiyelerin gerekçeleri ve biçimleri arasında önemli farklar vardır. 27 Mayıs ve yoğun darbe girişimlerinin görüldüğü 1970’ler öncesinde yapılan tasfiyelerde temel düşünce, ordunun yapısal sorunları ve sisteminin işleyişinde ortaya çıkan aksaklıkların giderilmesi olmuştur.
            27 Mayıs’tan sonra ordunun bozulan hiyerarşik sistemini yeniden oluşturmaya yönelik hukusal ve sosyo-ekonomik/politik tedbirlerin yanında 1970’lere gelindiğinde ideolojik bir desteğe de ihtiyaç duyulmuştur. 27 Mayıs öncesi ile sonrasının hiyerarşi dışı subay örgütlenmelerinin farkı, ikincisinde ideolojik amaçlarla bir araya gelinmesidir. Atatürkçülük işte bu ideolojik temeldeki örgütlenmenin hem genişliğini sağlamada, hem de dışarıya yansıtılma aşamasında meşruiyet kazandırıcı bir unsur olmuştur.
      
        (6)Sonuç:
            Türkiye’de demokrasi, çok partili siyasi hayatın başından 1980’e kadar beş kez askeri müdahale ile karşı karşıya kalmıştır. Bunlardan 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 müdahalelerinde ordu meclisi kapatıp sivil hükümeti devirerek iktidarı doğrudan ele almışken, 12 Mart 1971’de yalnızca mevcut iktidarın bir muhtırayla işbaşından uzaklaştırılması yoluna gidilmiştir. 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 darbe girişimleri ise ordu üst yönetiminin sivil iktidar ile işbirliği sayesinde önlenmiştir. Ordu-siyaset/politika ilişkileri bağlamında ele alınan bu araştırmalarda daha çok askeri müdahalelerin siyaset üzerindeki etkileri üzerinde durulmuş, denklemin müdaheleci tarafı, yani ordu üzerindeki etkilerine pek yer verilmemiştir. Oysa başarılmış ya da girişim düzeyinde kalmış her askeri müdahale, siyasi alanı olduğu kadar ordunun kendi iç yapı ve sistemini de etkilemiştir.
            Askeri müdahalelerin ordu üzerinde genel anlamda iki yönlü etkisi olduğu söylenebilir. Birincisi ordu sisteminde özellikle disiplin ve hiyerarşik düzende görülen bozulma, ikincisi ise bozulan hiyerarşi ve disiplin sisteminin yeniden inşası için yapılanların ordunun kurumsal özerkliğini, kurumsal özerkliğin de giderek siyasi özerkliği artırmasıdır. İlk kez 27 Mayıs ile ortaya çıkan bozulma başta hukuksal düzenlemeler ve bunu destekleyen sosyo-ekonomik ve ideolojik araçlarla yeniden tesis edilmiş ve böylece radikal genç subaylar 1970’ler boyunca ordu üst yönetimi için ciddi bir tehdit olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle 12 Mart’ın müdahaleler içinde bir geçiş nitelik taşıdığı söylenebilir. 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e müdahalelerin hiyerarşi dışılıktan emir komuta zinciri içine giriş sürecinde 12 Mart Muhtırası, kırılmanın yaşandığı dönemeçtir.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Bizans’ın Gizli Tarihi, Prokopius

Bizans’ın Gizli Tarihi,  Prokopius, Ada Yayınları, 1990, İstanbul
"Bu kitapta Bizans İmparatorluğunda nerede ne olmuşsa herşeyi apaçık ortaya koyacağım."  Prokopius.
Tarihçi Prokopius, Kayseriye kentinde doğmuştur. Milat’tan sonra 527 yılında komutan Belisarius’un özel yazmanı ve hukuk danışmanı olmuştur. Daha sonraki yıllarda Prokopius’un İmparator Justinianus’a yaklaştığı görülür. Teodora’nın ölümünden sonra  Justinianus’la iyi ilişkiler kurabilen Prokopius’a 560 yılında “illustres” unvanı verilir. Prokopius 562 yılında Bizans kenti yöneticisi olmuştur. Bu görevin çok önemli olduğu modern tarihçiler tarafından belirtilmektedir. Prokopius’un İmparator Justinianus ile aynı yılda (M.S.565) öldüğü sanılmaktadır. Prokopius’un o döneme göre klasik bir eğitim aldığı görülmektedir. Onun yaşadığı dönemde Bizans İmparatorluğu hem eski Roma’nın, hem de Grek uygarlığının etkileri altında bulunmaktadır. Prokopius “Gizli Tarih” dışında 8 kitaplık bir “Savaşlar Tarihi” yazmıştır. Prokopius’un çizdiği Bizans toplum yaşamının kavgalarla, gaddarlıkla, parti çalışmalarıyla, işkencelerle, baskılarla dolu olduğu anlaşılmaktadır. Tarih kitaplarında “Büyük” diye anılan Justinianus, Gizli Tarih’te para düşkünü, hain, sefil, yasaları çiğneyen ve keyfine göre uygulayan kanlı bir despot olarak tanımlanmaktadır. Vandallara, Gotlara ve İranlılara karşı yapılan savaşlarda Bizans Ordusunu zaferlere kavuşturan general Belisarius ise eşine tutkun, onun sözünden çıkmayan, zayıf bir erkek olarak anlatılmaktadır. Prokopius’a göre o çağda Bizans çürümekte, kadınlar kocalarını aldatmakta, parayla her şey satın alınmakta, insanlar ise başlarına gelen felaketler karşısında ne yapacağını bilemez durumdadırlar.
    Bizans İmparatorluğu gerçekte Roma İmparatorluğunun bir devamı gibi doğmuştur. Son dönemlere gelinceye kadar Bizanslılar kendilerine Romaioi yani Romalı demişlerdir. Bizdeki “Rum” sözcüğü de buradan kaynaklanmaktadır. Roma İmparatorlarından Dicoletianus tarafından İmparatorluk ikiye ayrılarak her iki tarafa da eşit yetkide yöneticiler tayin edilmiştir. Doğu topraklarının yönetimi kendisine verilen Konstantinus batı tarafı bir savaşta yenince Roma imparatorluğunun tek yöneticisi olmuştur. (M.S.324) Konstantinus daha sonra başkenti Roma’dan  Bizans kentine taşımış ve buraya Yeni Roma adını vermiştir. Daha sonra Konstantinopolis diye anılan Bizans, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olmuştur. Bizans tarihi ise daha çok bu olaydan sonra başlamış oluyor. Ancak, Prokopius, Bizans kentine hiçbir zaman Konstantinopolis demez ve bunun yerine Bizantium adını kullanır. Konstantinus ayrıca ilk kez Hıristiyan olan imparator olarak tarihe geçmiştir. Hıristiyanlık ancak Teodosius döneminde tam bir başarı sağladı ve imparatorluğun resmi dini haline gelmiştir. 491 yılında yaşlı bir asker olan Anastasius tahta geçti. Onun ölümünden sonra saray muhafızları komutanı olan Justinus imparator ilan edildi. Yeğeni Justinianus daha amcası hayatta iken İmparatorluğu yönetmeye başladı, amcası ölünce de  tahta kendisi geçti. Justinianus resmen 527 yılında taç giydi ve 565 yılında kadar İmparatorluğu yönetti. Justinianus dönemi içerde Hıristiyanlar arasında çeşitli mezhep ve inançların çatışmaları, dışarıda Hunların, Vandalların, İranlıların saldırıları ile geçti. İtalya bütünüyle elden çıktı. İmparatorluk Balkan Yarımadası, Anadolu, Suriye ve Mısır’ı içine alacak şekilde küçüldü. Aynı dönemlerde partiler de önemli faaliyetlerde bulundu. Başlangıçta dört parti olduğu bilinmektedir. Bunlar; Yeşiller, Maviler, Beyazlar ve Kırmızılar olarak anılmaktaydı. Beyazlar ve kırmızılar ortadan kalkınca geriye Yeşiller ve Maviler kalmıştır. Kimi tarihçiler ve araştırmacılar bunların halk örgütü olduğunu belirtmekte, kimileri de bunların İmparatorluk içinde çeşitli sınıfları temsil ettiklerini ve aralarında inanç farklılıklarının olduğunu öne sürmektedirler. Ancak, bu partilerin hipodromdaki at yarışlarına ayrı ayrı katıldıkları kesindir. Her iki parti de kendi yarışçılarını hazırlıyor, yarışları izleyen halk Maviler ve Yeşiller olarak ikiye ayrılıp kendi takımlarını destekliyorlardı. Bugünkü spor kulübü gibi fakat daha ileri gitmiş şekli denilebilir. Çünkü Maviler ve Yeşiller diye parti ayrımı sadece hipodromda kalmamış, tüm İmparatorluğa her düzeyde toplum kesimine yayılmıştır. Zamanla partizanlar birbirine girmiş ve huzursuzluk kaynağı olmuşlardır. İmparator Justinianus Mavileri tutarak Yeşilleri ezmeye çalışmıştır. Teodora  ise Yeşilleri el altından desteklemiştir. Bu parti ayrımı ve çıkardığı sorunlar Bizans’ı uzun süre uğraştırmıştır. Partilerin yöneticileri başlangıçta devlet tarafından atandı. Kentler içinde çeşitli milis kuvvetler kurdular ve kent işlerini onarım işleri ile görevlendirildiler. Bu arada Maviler partisinin eski senatörler ve büyük arazi sahiplerini içine aldığı, Yeşillerin ise daha çok tüccarlar ve küçük esnaftan oluştuğu iddiaları öne sürülmüştür. Kimi tarihçiler partilerin merkezi yönetime karşı kentlerin eski demokratik inançlarını yansıttığını da bir görüş olarak savunmaktadırlar.
    Bizans’ta yönetim biçimi sık sık değişkenlik gösterdi. Justinianus döneminde en yüksek devlet görevlisi Magister Officiorum adını almaktaydı. Bu göreve siviller atanırdı. Bir de komutanlara verilen  Magister Militum rütbesi  vardır. Eyaletlere bakan genel valilere Praefectura Praetorio denilirdi. Bunlar imparatordan yetki alarak çeşitli eyaletleri yönetmişlerdir. Ayrıca, Roma imparatorluğu döneminden kalma “senato” gibi kuruluşlar Bizans’ta da varlıklarını sürdürmüşlerdir.
    İmparator Justinianus Üsküp yakınlarında doğmuştur. Bazı tarihçilere göre Arnavut kökenlidir. Ondan önce gelen imparatorlar ülkeyi kuzeyden ve doğudan gelen tehlikelere karşı korumaya çalışmışlardır. Justinianus ise gözlerini batıya çevirmiş eski Roma İmparatorluğunu yeniden oluşturmaya çalışmıştır. Yazara göre Justinianus’un kötülükleri o kadar çoktur ki saymakla bitmez. Bunun için yazar bunlardan bazılarını anlatmakla yetinmiştir eserinde. Ona göre İmparator duygularını çok iyi gizlerdi. Tanrı’ya, papazlara, yasalara çok bağlı olduğunu söylediği halka, dürüstlüğe, devletin çıkarlarına yada devletin yararına olabilecek hiçbir şeye aldırmazdı. Eylemlerinin uygun karşılanması için çaba da göstermezdi. Onun için tek önemli şeyin dünyanın zenginliğini ele geçirmeye çalışması olduğu söylenir. Justinianus tahta geçer geçmez her şeyi karıştırması için kısa bir süre  yetmiştir. Yerleşmiş gelenekler toptan bir yana atılırken, o zamana kadar yasak olan şeyler teker teker yeniden günlük yaşayışa sokulmuştur. Sanki o her şeyi yeni biçimlere sokmak için bu göreve getirilmişti. Ulusun işlerini uzun zamandır gören birtakım devlet daireleri kaldırılır, yerine yenileri kurulur. Ülkenin yasaları ve ordu da aynı saldırıya uğrar. Bütün bunlar adalet gerektirdiği için veya kamu yararı olduğu için değil her şeyin yeni bir görünüm alıp ta gelecekte Justinianus’un adı anılsın diye yapılmaktaydı. Mülkiyet hakkına zorla saldırı ve uyruklarını yok etme konusundaysa kimse onunla yarışamazdı. Sayısız zenginlerin mallarını yağma ettiği halde sürekli olarak yenilerini aramaktaydı. Soygunlardan biriktirdiklerini ise yabancı kabilelere ve delice yapı projelerine harcamaktaydı. Görünür hiçbir nedeni yokken binlerce  kişiyi ortadan kaldırdığı zaman daha fazlası için planlar yapmaya başlardı. Bir kural olarak uykuya az gerek duyardı. Yiyecek ve içecek konusunda iştahı acayip biçimde azdı. Sofradan kalkarken parmak uçları ile bir lokma alıp tadına bakmasının yeterli geldiği söylenmektedir. Zaman zaman iki gün iki gece oruç tutardı. Bir saat kadar uyuduktan sonra gecenin geri kalanını sarayda dolaşarak geçirdiği bilinirdi. Çok az uyuması, oruç tutması ve zorlu çabalarının bir tek amaca yöneldiği söylenir: “Her gün ara vermeden Bizans Halkı için yeni felaketler düzenlemek”.
    Teodora ise küçük yaşta hayat kadınlığına başlamış daha sonraları tiyatroda kimsenin cesaret edemediği cesur roller almış hatta rollerine kendisinden doğaçlama bir şeyler katarak büyük bir izleyici kitlesi toplamıştır. İmparator Justinianus yasa değiştirerek Teodora  ile evlenebilmiştir. Teodara’nın aklı fikri inatla ve sürekli olarak insanlara kötülük etmeye saplanmıştır. Kimsenin, onu bir konuda ikna edemez yada bir şey yapmaya zorlayamaz olduğu söylenir. Teodora’nın öfkesini kabartan biri ile, öbür dünyaya göçse bile, barıştığı görülmemişti. Ölenin geride bıraktığı kimseler, mirasçılar, babalarına ait miraslarla birlikte imparatoriçenin kinini de miras edinir ve bu kin üçüncü kuşağa kadar taşınırdı. Ulus, Teodora’nın çoban olduğu bir tutsaklar sürüsü haline gelmişti. Bizans devleti hemen hemen hiçliğe indirgenmiştir. Çünkü İmparator’un huyu yumuşak gibiyken, Teodara’nın sert ve amansızdı. Yumuşak huy dengesizlik demekti, amansızlık ise her işi güçleştirirdi. Kafa yapıları ve yaşayış biçimleri açısından ortak bir yönleri olmasa da, para düşkünlüğünde, kan içicilikte ve doğruluğa düşmanlıkta birbirine benziyorlardı. İkisi de en usta yalancıydılar. Ayrıca yazar imparatoru bir insan olarak görmemekte, bunun nedenini ise onun insan soyuna getirdiği felaketler olarak göstermektedir. Libya çok geniş bir ülke olmasına rağmen tek bir canlıya rastlamak mümkün değildir. Oysa sadece silahlı ayaklanmaya katılan Vandalların sayısının 80.000  olduğunu belirtmektedir.

    Eserde adı geçenlerden biri de ünlü komutan Belisarius. Bazı tarihçiler onu en iyi asker olarak tanımlamıştır.  O da Justinianus Gibi İlliryalıdır. Önceleri İmparatorluk Muhafız birliğinde çalışmıştır. Genç yaşta doğu kuvvetleri komutanı olur. Bu esnada Mezopotamya’da Daras kenti yakınlarında yapılan bir savaşta İran ordusunu bozguna uğratır. Kendisine büyü yapan karısı Antonina tesiri altında olduğu söylenmektedir. Antonina, Teodora kadar kötü yollara eğilimli bir kadın olarak tasvir edilmektedir. Antonina  kendi evlatlığı Teodosius ile aşk yaşamaya başlayınca ilk eşinden olan oğlu Fotius ve Belisarius ile anasına karşı mücadeleye girişmiş ise de başarılı olamamıştır.
    Prokopius’un yaşadığı çağda Bizans’ın yalnız Batı Türkleriyle değil, Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan Türklerle de ilişkileri olmuştur. İpek ticaretinden oluşan bu ilişki, Çin’den Bizans’a gelen ipek hammaddesini koruma altına almak gereksiniminden doğmuştur. Çin ipeği Bizans’a kadar geliyor, burada dokunuyor ve kumaş olarak satılarak gelir sağlıyordu. Ancak, Çin ile Bizans arasında bulunan İran’ın ticarette güçlük çıkarması İran’la Bizans’ın aralarını açmıştır. Bu sırada Bizanslılar Hazar Denizi’nin doğusunda bulunan Türklerle antlaşma yapmaya çalışmışlar ve ipek yolunun emniyetini sağlamaya çalışmışlardır.

Babailer İsyanı, Ahmet Yaşar Ocak


Babailer İsyanı, Ahmet Yaşar Ocak, Dergah Yayınları, 2000,İstanbul
13’üncü yüzyılda Babailer İsyanı ve sonuçları  
              Aleviliğin tarihsel altyapısını, Anadolu da İslam-Türk Heterodoksi’sinin teşekkülünü anlatan bu kitap, giriş, beş bölüm, sonuç ve ekler bölümlerinden oluşmaktadır. Giriş bölümünde kaynak ve araştırmalar, birinci bölümde Babailer isyanının sebepleri, ikinci bölümde Babailer isyanının sosyal tabanı ve ideolojisi, üçüncü bölümde Babailer isyanı, dördüncü bölümde Babailer isyanının tahlili, beşinci bölümde isyan sonrası dini-mistik bir akımın doğuşu, Babai hareketi ve türevleri, sonuç bölümü, ekler bölümünde ise çeviri metinler, harita ve tablolar konuları yer almaktadır.
       Yazar, kitabın tüm bölümlerinde kaynak vermeye gayret göstermiş, Babailer isyanının kaynaklarını çağdaş (birinci el) ve sonraki (ikinci el), Babai hareketine mensup şeyhlerin faaliyetlerine dair kaynakları Arap vekayinameleri, Osmanlı vekayinameleri ve diğer değişik kaynaklar olmak üzere tasnif etmiştir.
       Birinci bölümde ise isyanın temel sebepleri temel ve kolaylaştırıcı olarak sıralanmış, iktisadi, içtimai ve psikolojik sebepler temel sebepler başlığı altında, elverişli dini şartlar ve siyasi ortamın uygunluğu hususlarını kolaylaştırıcı sebepler başlığı altında incelemiştir. İsyan yakından incelendiğinde, Anadolu Selçuklu devletinin toprak rejiminin o devirdeki durumuyla yakından ilgili olduğu anlaşılmaktadır. I. Gıyaseddin Keyhusrev’in ölümüyle oğulları I. İzzeddin Keykavus ve I. Alâeddin Keykubad arasındaki mücadeleden dolayı toprak rejimi önemli ölçüde zedelenmiş ve sistem bozulmuştur. Diğer bir husus da konar-göçer Türkmenlerle yerleşik hayata geçmiş Türklerin hayat tarzları arasındaki bu farklılıklar ve bunların sebep olduğu sosyal zıtlaşma, iki zümre arasında karşılıklı bir hor görme ve düşmanlığa yol açmıştır.

       İkinci bölümde isyanın sosyal tabanı ve ideolojisi izah edilmektedir. Sosyal taban kapsamında isyana katılanlar ifade edilmekte, konar-göçer Türkmenler ile maceraperestler ve yağmacıların isyana iştirak ettiği belirtilmektedir. İsyanı yönetenler kapsamında heterodoks şeyh ve dervişler, bunların mensup oldukları tarikatlar, tarikatların nitelikleri göz önüne alındığında Kalenderiler, Yeseviler, Haydariler ve Vefailer’in izahı yapılmaktadır. İsyanın ideolojisi hususunda ise, isyanın Mesiyanik (mehdîci) karakter taşıdığı vurgulanmaktadır. Bu İslâm anlayışı, çok güçlü bir mesiyanik (messianique) karakter sergiler. Yani ezilmiş, horlanmış kitleleri bu durumdan kurtarmakla görevlendirilmiş, ilâhî yetki sahibi, karizmatik bir şahsiyet inancına büyük bir yer verir. Bu sebeple bu inancın hâkim olduğu kitleler, sürekli bir "ilâhî kurtarıcı" beklentisi içindedirler. Bu inanç genel çizgileriyle evrensel bir yaygınlık göstermekle beraber, eski dünyadaki ana merkezinin Mezopotamya ve o temel üzerinde oluşan Yahudi mesiyanizmi olduğu konusunda genel kabul görmüş bir kanaat vardır ki Mezopotamya mitolojisi bunun çok iyi bir göstergesidir.
       Üçüncü bölümde isyan şefi Baba Resul’ün (Baba İlyas) kimliği, isyanın hazırlıkları, başlaması ve gelişmesi, Baba İshak’ın oynadığı rol, isyanın bastırılması, Malya savaşı ve isyanın sona erdirilmesi konuları anlatılmaktadır. Bu kapsamdaki önemli hususlar şu şekildedir:
       Baba İshak, hareketin manevi ve ideolojik lideri olan Baba İlyas’ın halifesidir. Ahmet Yasar Ocak, Baba İlyas ile Baba İshak arasındaki ilişkiyi, iki yüzyıl sonra bu kez Batı Anadolu’da patlayan Bedreddin İsyanında Şeyh Bedreddin ile halifeleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal arasındaki ilişkiye benzetir. Ocak, Baba İshak’ın ayaklanmadaki rolüne ilişkin şöyle yazıyor. Baba İshak’ın diğer halifeler arasında çok güçlü ve belirgin yeri kendini hemen göstermektedir. Baba İlyas’ın ayaklanmanın örgütlenmesi konusunda ona güvendiği kesindir. Elvan Çelebi'ye göre, Baba İlyas Baba İshak’ı, Şam diyarına yollamış ve ona kendi adına serbestçe hareket edebilme ve her şeyi yapabilme yetkisini verdiği gibi, halktan da ona kayıtsız şartsız itaat etmelerini istemiştir. Baba İshak, Şeyhi Baba Resul’ün ayaklanma için tespit ettiği tarihte isyan bayrağını açmak üzere Türkmenleri ve öteki toplulukları isyana hazırlamıştır.
       Ayaklanmanın tarihini bazı kaynaklar 1239, bazı kaynaklar 1240 olarak veriyor. Ocak bütün kaynakları inceleyerek ayaklanmanın başlangıç tarihini 01 Ağustos 1240 Çarşamba günü olarak tespit ediyor. Elvan Çelebi'ye göre Baba İshak, Sultanın bir vergi memurunun kendisine yaptığı haksızlığı bahane ederek ayaklanmayı başlatmıştır. Baba İshak ve büyük çoğunluğu Türkmenlerden oluşan ordusu önce Keferisud'u işgal eder, sonra Adıyaman, Gerger ve Kâhta’yı ele geçirir. Malatya üzerine yürürler. Burada Malatya Valisi komutasındaki Selçuklu Ordusu ile ilk ciddi savaşlarına girişirler ve bu savaştan galip çıkarlar. Baba İshak bazı kaynaklara göre Baba İlyas’ın aksi yöndeki haberlerine karşın Amasya üzerine yürümeye karar verir. Bu yürüyüş sırasında Sivas’ta Selçuklu Ordusuna karsı bir zafer daha kazanırlar. Tokat'ı da geçtikten sonra Amasya bölgesine girerler. Babailerin arka arkaya kazandıkları zaferlerden korkan ikinci Giyaseddin Keyhüsrev Konya'yı terk ederek Kubat Abada sığınır ve Amasya bölgesine Hacı Mübarizeddin Armağanşah komutasında büyük bir Selçuklu Ordusu gönderir. İki ordu savaş hazırlığına başlar. Bu arada Baba İlyas Amasya kalesinde bulunmaktadır. Selçuklu Kuvvetleri kaleye baskın yapar. Baba İlyas ve az sayıdaki adamı şiddetle karsı koyar ama yenilirler. Baba İlyas bu çatışma sırasında yaralanır ve ölür. Baba İlyas’ın öldürülmesinden kısa bir süre sonra, Amasya’ya gelen Baba İshak komutasındaki Babailer, Şeyhlerinin ölüm haberini alır almaz kadın erkek bütün güçleriyle Selçuklu Ordusuna saldırırlar. Bu savaşta Selçuklu güçlerini bir kez daha yenerler ve komutan Armağanşah’ı öldürürler. Artık hedef Konya'dır.
       Selçuklu Sultanı ordusunun basına geleni öğrenir ve Erzurum garnizonunu yardıma çağırır. Yeni Selçuklu Ordusu ile Babailer bu sefer Kayseri yakınlarında yine savaşırlar bu savaşı da kazanan Babailer hedef Konya olmak üzere Kırşehir istikametine yönelirler. Türkmenlerin kadınlı erkekli bütün ağırlıkları sürüleri de dâhil olmak üzere Kırşehir civarında bulunana Malya Ovasında toplanırlar. Babailerin Malya’da toplandığını öğrenen Selçuklu Ordusu emir Necmettin komutasında Kırşehir'e yönelir.
       Kasım 1240 'da iki ordu Malya ovasında savaş düzeni alır. Bütün teşviklere rağmen Selçuklu Ordusundaki Türk Askerleri bir türlü hücuma geçmeye istekli görünmüyorlardı. Çünkü Baba İshak’ın kudretine Türkmenlerin gözü pekliğine ve savaştaki maharetlerine dair kulaklarına gelen haberlerin etkisi altındaydılar. Eğer yenilirlerse bu defa işin biteceğini anlayan Emir Necmettin ordunun önüne çelik zırhlı Frank Askerlerini yerleştirdi. Ancak Franklar da Baba İshak’ın kerametlerinin şöhreti karşısında haç çıkarmaktan kendilerini alamamışlardı. Türkmenler canhıraş feryatlarla hücuma geçtiler. Bu şiddetli hücum Frank Askerlerinin çelik zıhları karsısında Türkmenlerin ok ve mızraklarının etkisiz kılması sonucu neticesiz kaldı. Bu durumdan birden bire cesaretlenen Selçuklu Ordusunun diğer askerleri Franklarla birlikte karşı hücuma geçtiler. Çok şiddetli olan bu hücum karşısında aylardır hasımlarını yenmeye alışmış olan Babailer, birden şaşkınlığa uğradılar ve ağırlıklarının arkasına sığınarak müdafaada bulunmaya çalıştılarsa da bu faydasız oldu. Savaş Selçuklu Ordusunun Franklar sayesinde kazanılan kesin zaferiyle sonuçlandı.
       Babailer Selçuklu Ordusu tarafından kılıçtan geçirildiler. Malya Ovasındaki ceset denizi içinde Baba İshak da bulunuyordu. Aylar boyu zaferlerle süren, başkent Konya'nın kıyısına kadar gelen ve Selçukluyu sarsan ayaklanma son bulmuştu. Babai isyanı aslında bir son değil, bir ilk oldu. Selçukluya ve daha sonra Osmanlıya karşı ayaklanan yoksulların ve en başta Bedreddin isyanının esin kaynağını oluşturdu. Anadolu Selçuklu devletinin manevi yönden düştüğünü gösteren Baba İshak ve Türkmen ayaklanması Kösedağ bozgununun ve dolayısıyla yıkılışın sebeplerinden olmuştur.
       Dördüncü bölümde Babailer isyanı tahlil edilmekte, isyanın toplumsal yönü açısından köylü ayaklanması mı veya mesiyanik bir Türkmen isyanı mı olduğu tartışılmış, siyasi amacının ne olduğu, dini yönden Heterodoksi’nin Ortodoksi’ye karşı mı olduğu, bu isyanın daha önce ve daha sonra meydana gelen isyanlarla olan benzerlikleri ortaya konmaya çalışılmıştır.
       Beşinci bölümde ise, isyan sonrası dini-mistik bir akımın doğusu safha safha anlatılmış, Babai hareketi ve türevleri, Babai halifeleri ile Babai şeyhleri ayrıntılı ile izah edilmiştir. İkinci ve üçüncü kuşak Babai şeyhleri olan Rum Abdalları’nın (Abdalan-ı Rum) belirtildiği bu bölümde bu şeyhlerin Osmanlı beyleri ile olan münasebetlerine vurgu yapılmıştır. Babailiğin türevleri kapsamında ise Bektaşilik ve Alevilik konuları ele alınmıştır.
       Kitabın sonuç bölümünde yazar, Babailer isyanının dini bir mahiyet taşımadığı sonucuna varmış, isyanın lideri olan Baba İlyas’ı Horasani ve onun propagandacı halifelerinin, Türkmenler arasında yaygın bir takım dini inançları çok ustaca kullanarak bu ayaklanmayı mesiyanik (mehdici) bir ideoloji etrafında teşkilatlandığı belirtmiştir.
Babailik diye bir tarikatın gerçekte mevcut olmadığının ağırlık kazandığını belirten yazar, Babai teriminin dini-mistik bir anlam taşımaktan çok siyasi bir mahiyet arz ettiğini ifade etmiştir.
       Babai hareketine bağlı Rum Abdalları’nın 15’inci yüzyıl sonlarında Bektaşilik ve Aleviliğin teşekkülüne ortam hazırlayarak en büyük tarihi rollerini oynadıklarını belirtmiştir. Baba Resul isyanının Osmanlı öncesi Anadolu Türk tarihi içinde önemli olaylardan biri olduğunu vurgulamıştır.
       Kitabın ekler bölümünde ise kaynak metinlerin çeviri yazıları ve tercümeleri ile devrin Anadolu haritası, Baba İlyas’ın şeceresi tablosu, Babai şeyleri ve Rum Abdalları denen dervişlerin tabloları mevcuttur.

Açık Toplum ve Düşmanları, Karl Popper


Açık Toplum ve Düşmanları, Karl Popper, Liberte Yayınları, 2008, Ankara

Kitabın yazıldığı zamanın totaliter eğilimlerinin köklerini oluşturan filozoflara ve onların felsefelerine karşı yazılmış ve tam olarak liberal toplumu dolayısıyla açık toplumu savunan eleştirilerdir.

            

            KAYNAK ve KADER EFSANESİ

            Tarihsicilik ve Kader Efsanesi
            Karl Popper’e göre tarihsicilik eski bir düşünce, gevşekçe birleştirilmiş bir düşünceler topluluğudur. Tarihsicilik, seçilmiş halk öğretisiyle gözümüzde canlandırılabilir. Seçilmiş halk öğretisi, Tanrı’nın Kendi iradesinin seçkin aracı olarak bir halkı seçtiğini ve yeryüzünün bu halka kalacağını varsayar. Seçilmiş halk doktrini toplumsal yaşayışın kabile çağında ortaya çıkmıştır. Bu öğretide tarihsel gelişim yasasını Tanrı’nın iradesi koymuştur. Tanrıcı biçimi, tarihsiciliğin öteki biçimlerinden ayıran fark budur.
            İki modern tarihsicilik çeşidi var:
a-      (sağ yan) Irkçılığın ya da faşizmin tarih felsefesi
b-      ( sol yan) Marksçı tarih felsefesi.
            Irkçılık, seçilmiş halkın yerine kendisini koyar, yeryüzünün sonunda kendilerine seçilmiş ırka kalacağını ifade eder.
            Marx’ın tarih felsefesi ise seçilmiş halkın yerine sınıfsız toplumun yaradılışının aracını koyar, yeryüzünün ise seçilmiş sınıfa kalacağını belirtir.
            Herakleitos
            Eski Yunan’da tarihselci niteliği açısından seçilmiş halk doktrinine Herakleitos’a gelinceye kadar pek rastlayamayız. Homeros’un açıklamaya çalıştığı şey tarihin birliksizliğidir. Homeroscu yorumun Yahudilerinkiyle paylaştığı şey yarı belirsiz kader duygusudur. Hesiodos, Doğu kaynaklarından etkilenmiştir ve tarih yorumu karamsardır. Altın Çağ’dan sonra insanlığın gelişiminde beden ve ruhsal açıdan soysuzlaştığına inanır.

            Platon’un tarihsiciliği çeşitli öncülerden etkilenmiştir, ancak en önemli etki Herakleitos’unkidir.
            Herakleitos, değişim dünyasını keşfeden filozoftur. Onun zamanına kadar Yunan filozofları, Doğu düşünüşünden esinlenerek dünyaya inşa malzemesi maddi şeylerden kocaman bir yapı diye bakıyorlardı.
            Herakleitos , “Kosmos, olsa olsa rastgele dağıtılmış bir çöp yığınıdır” der. O dünyayı yapı olarak değil, devasa bir süreç olarak görmüştür. Felsefenin başlıca sözü ; “Her şey akıştadır ve hiçbir şey duruşta değildir.” Herakleitos’un tutucu ve antidemokratik anlayışını şu sözlerinden anlayabiliriz : “Halk, şehrin yasaları uğruna, surları için dövüşüyormuş gibi dövüşmelidir.” Herakleitos’un değişim üstündeki ısrarı, Onu bütün maddi şeylerin alev gibi oldukları teorisine götürmüştür. Herakleitos tipik bir tarihsici olduğu için, tarihin yargısını bir ahlak yargısı diye kabul eder; Ona göre savaşın sonucu her zaman adildir. “Savaş her şeyin babası ve kralıdır.”            
            Platon’un Formlar Yahut İdealar Teorisi
            Platon istikrarsız bir siyasal çatışma ve savaşlar döneminde yaşamıştır. Karl Popper’e göre toplumun ve “herşey”’in çıkış halinde olduğu duygusu Platon’un felsefesinin itici gücü olmuştur. Platon kendi toplumsal denemelerini, ortaya bir tarihsel gelişim yasası koyarak özetlemiştir. Platon’a göre, bütün toplumsal değişim, bozulma ya da çürüme yahut da soysuzlaşmadır. Platon’un bazı eserlerinde ilkbahar ve yaza karşılık düzelme ve türeme dönemi, sonbahar ve kışa karşılık bozulma ve çürüme dönemi olan Büyük yıl düşüncesi vardır.
            Platon iki şeye inanmaktadır: Bozulmaya doğru genel bir tarihsel yönelim ve siyaset alanında bütün siyasal değişimi durdurarak bozulmayı önleme düşüncesi. Platon’un uğrunda çalıştığı amaç budur. Değişim kötülüğünden ve bozulmaktan arınmış olan devlet, en iyi, yetkin devlettir.
            Platon her çeşit çürüyen şeye karşılık, çürümeyen yetkin bir şey olduğuna inanmaktadır. Formlar ya da İdealar Teorisi diye anılan, bu yetkin ve değişmeyen şeylere inanç, Platon felsefesinin merkezi doktrini olmuştur.
            Platon’un siyasal amaçları geniş ölçüde tarihsici doktrine dayanmaktadır. Platon’un hedefi toplumsal devrim ve tarihsel çürüyüşte kendini ortaya koyan Herakleitosçu akıştan kurtulmaktır. Bunu ise tarihsel gelişimin çizgilerine katılmayacak kadar yetkin bir devlet kurmakla yapabileceğine inanır. Yetkin devletin modelinin veya aslının Altın Çağ’da bulunduğuna inanır. Yetkin devlet, daha sonraki devletlerin ilk ceddi, büyük atası gibi bir şeydir; bunlar, o yetkin ya da en iyi yahut “İdeal” devletin soysuzlaşmış çocuklarıdır.
            Formlar yada ideaların, bozulabilir şeyler gibi, zaman ve mekan içinde oldukları düşünülmemelidir, mekan ve zamanın dışındadırlar(çünkü ebedidirler).
            Platon’un ideası, şeyin aslı ve kaynağıdır. Şeyin hikmeti, ideali yetkinliğidir.
            Yunan mitologyası ile Formlar ya da İdealar Teorisi arasında önemli farklar vardır. Yunanlılar, çeşitli aile ve kabilelerin atası diye birçok tanrıya taparlarken, İdealar Teorisi, insanın tek bir Form ya da İdeası olmasını gerektirir.
            Sokrates’in anlam ya da öz arama metodunu, birşeyin gerçek doğasını, Form yada İdeasını saptamanın metodu haline getiren Platon olmuştur.
            Karl Popper’e göre Formlar ya da İdealar Teorisi’nin Platon felsefesinde üç tane görevi vardır:
a-      Çok önemli bir metodolojik araçtır, değişen şeyler dünyasına uygulanabilecek bilgiyi olanaklı kılar.
b-      Çürüme ve değişim teorisine ipucu vermektedir.
c-      Toplumsal yapıcılık için yol açmakta ve toplumsal değişimi durdurma araçları yapmayı olanaklı kılar.
            PLATON’UN BETİMLEME SOSYOLOJİSİ
            Platon’un sosyolojisi, olguların gözlemiyle kurgunun karmasıdır. Platon “Mutlak ve ebedi değişmezlik, şeylerin ancak en tanrılıklarına verilmiştir ve cisimler bu dizide bulunmazlar” demektedir. Kendi Formlar Teorisinde karamsar bir yargıya varmanın teorik temelini bulmuştur.
            Platon’un sosyolog olarak büyüklüğü, gözlemlerinin zenginliği ve ayrıntılarında ve sosyolojik sezgisinin kesinliğindedir.
            Platon’un sosyolojik ve ekonomik tarihsiciliği, siyasal hayatın ve tarihsel gelişimin ekonomik temeli üstündeki ısrarıdır, bu teori Marx tarafından “Tarihsel Materyalizm” adı altında canlandırılmıştır.
            Yetkin devletin soysuzlaşarak dönüşmesiyle ilk biçim olarak timokrasi oluşmuştur, daha sonra oligarşi ortaya çıkar ve bu dönemde iç savaşlar baş gösterir, bu savaşların sonucunda demokrasi kurulur.
            Platon Devlet Adamı’nda üç tane tutucu ve yasalı biçimden bahseder. Bunlar; krallık, aristokrasi ve demokrasidir. Üç tane de büsbütün bozulmuş ve yasasız biçim ortay çıkar; demokrasi yasasız biçimine döner, oligarşi ve tiranlık. Tiranlık Platon’a göre en berbat devlettir.
            Platon içbirliksizliğin, ekonomik sınıf çıkarlarının körüklediği, sınıf savaşının bütün siyasal devrimlerin itici gücü olduğunu keşfetmiştir.
            Platon sınıf savaşı sorununu şöyle çözer: Platon’un devleti en katı sınıf ayrımlarına dayanır, köle devletidir. Sınıf savaşı sorunu, sınıfları kaldırarak değil, yönetici sınıfa karşı koyulamayacak bir üstünlük verilerek çözülür.
            Platon’un en iyi devletinde üç sınıf yer alır; bekçiler, savaşçılar ve işçi sınıfı. Bu sınıflar arasında geçiş söz konusu değildir.
            En iyi devlette aile yok edilmeli veya bütün savaşçı sınıfı kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Aksi takdirde aile sadakatleri birliksizliğe neden olabilir; onun için “herkes birbirine tek bir ailedenmiş gibi bakmalıdır.” Yoksulluk kadar zenginlikten de sakınılmalıdır. Bunun için, büyük yoksullara ve büyük zenginlere yer vermeyen komünist sistem ekonomik çıkarları en aza indirerek yönetici sınıfın birliğini güven altına alabilir. Platon’a göre insan sığırlarına fazla sert davranmak zayıflık duygusunun göstergesi ve egemen sınıfın soysuzlaşmaya başladığının belirtisidir.
            PLATON’UN SİYASAL PROGRAMI                                 
            Totaliter Adalet
            Platon’un temel istemleri, biri değişim ve durulma üstüne idealist teori, diğeri natüralizm. İdealist formül şudur: Her türlü siyasal değişimi durdur! Değişim kötü, durulma tanrılıktır.
       Platon’un siyasal programının başlıca öğeleri şunlardır:
a-      Sınıfların kesinlikle bölünmesi,
b-      Devletin kaderinin egemen sınıf kaderiyle özdeşleştirilmesi,
c-      Egemen sınıfın askerlik, eğitim vb. şeylerde tekeli vardır. Ancak para kazanmaktan men edilmişlerdir,
d-      Eğitimde, dinde ve yasamada her türlü yeniliğin yasaklanması,
e-      Devletin kendi kendine yeterli olması.
            Platon’un siyasal öğretisi, yurttaşların mutluluğu ve adaletin hükümranlığı gibi amaçları ile modern totaliterlikten ayrılır. Fakat Karl Popper Platon’un siyaset programının totaliterlik ile özdeş olduğunu düşünmektedir.
            Platon’un “adalet” ile kasdettiği şey; en iyi devletin çıkarına uygun olmadır. En iyi devletin çıkarı nedir? Katı bir sınıf bölünmesi ve sınıf yönetimi olmasını sağlayarak değişimi durdurmaktır. Adaleti sınıf yönetimi ve sınıf ayrıcalığıyla özdeşleştirmiştir.
            Platon özgeci bir bireyciliğin var olamıyacağını savunur. Ona göre ya ortaklaşacı olunur ya da bencil. Özgecilikle birleştirilen bireycilik, Batı uygarlığının temeli olmuştur. Hristiyanlığın ana öğretisi budur.
            Platon siyaset alanında bireyi kötü olanın ta kendisi olarak niteler.
            Totaliterlik büsbütün ahlakdışı bir tutum değildir. Kapalı toplumun ahlakıdır; ortaklaşa bencilliktir.
            Önderlik İlkesi
            Karl Popper hükümeti iki şekilde ayrımlar :
a-      Kan dökmeden değiştirilebilecek hükümetler. Toplumun kurumları yöneticilerin yönetilenler tarafından düşürülmesinin araçlarını sağlarlar ve toplumsal gelenekler bu kurumların iktidardakiler tarafından kolayca yıkılmasına elvermezler. ( demokrasi )
b-      Yönetilenlerin başarılı bir devrim olmadan kurtulamayacakları hükümetler meydana getirir. ( tiranlık veya diktatörlük )
            Demokratik ilkeyi benimsemekten şu inancın çıktığı söylenebilir: bir demokraside kötü bir politikanın kabulü bile, son derece bilgece bir tiranlığa boyun eğmeye yeğlenir.
            Uzun vadeli her çeşit kurumsaldır. Önderlik ilkesi, kurumsal sorunların yerine kişilik sorunlarını geçirmez, yalnızca yeni kurumsal sorunlar yaratır. Bu kurumlara geleceğin önderlerini seçip ayırma görevini yükler. Platon’un önderlik ilkesi kurumların işlemesini gerektirdiği için salt bir kişilikçilikten pek uzaktır.
            Sokrates tiranlığın her çeşidine karşıydı. Bilginin herkese öğretilebileceğine inanmıştır, Onun entellektüalizmi otoriterliğe de karşıdır.
            Platon’un entellektüalizmi ise farklıdır. Devlet’in Platoncu Sokrates’i otoriteciliğin kişileşmiş halidir.
            Filozof Kral
            Platon’un ideal filozofu hem herşeyi bilen, hem de yapabilen olmaya yaklaşmaktadır. O filozof kraldır.
            Kan ve Toprak Mithosu: İnsandaki Madenler ve Topraktan doğmuşluk Efsanesi diye tanınır.
            Platon Kan ve Toprak Mithosu’nun aldatma olduğunu söyler. Mithos iki düşünce getirir:
a-      Anavatanın savunmasını güçlendirmektedir,
b-      Irkçılık efsanesidir. “Tanrı... yönetme yeteneği olanların hamuruna altın koymuştur, yardımcılara gümüş, köylülere ve öteki üretici sınıflara da demir ve bakır .” Bu madenler kuşaktan kuşağa geçer.
            Platon’un filozofu bilgili ve hakimdir. Onun istediği şey bilginin hükümranlığıdır. Filozof kralın ilk ve en önemli görevi şehrin kurucusu ve yasa koyucusu olmalıdır. Eğitim yürütücüsü niçin filozof olmalıdır? Bunun nedeni yöneticilerin otoritesini alabildiğince artırma gereğidir.
            Platon’a göre bir filozof tarafından sürekli yönetilmeyen devlet bir süre sonra soysuzlaşacaktır.
            Estetikçilik, Yetkincilik, Ütopyacılık
            Karl Popper kafasındaki Platoncu yaklaşımı ütopyacılık diye tanımlar.
            Ütopyacı yaklaşım; her eylemin belli bir amacı olması gerektiğini söyler. Akla uygun eylemde bulunmak için öncelikle erek seçilmelidir.
            Marx ütopyacılığı şu şekilde eleştirmektedir: Ütopyacı planların hiçbir zaman başta düşünüldüğü gibi gerçekleştirilemeyeceğine inanıyor, çünkü hemen hiçbir toplumsal eylem tam umduğu sonucu doğurmaz.
            Estetikçilik en güçlü anlatımını Platon’da bulmuştur. Platon bir sanatçıydı ve modelini gözünün önünde canlandırmaya ve kopya etmeye çalışmıştır. Siyaset Platon için Kralca Sanat’tır. Tıpkı müzik resim gibi kompozisyon sanatıdır.
            PLATON’UN SALDIRISININ TEMELİ
            Açık Toplum ve Düşmanları
            Sihirci, kabileci, ortaklaşacı topluma kapalı toplum, bireylerin kişisel kararlarla karşı karşıya kaldıkları topluma da Açık Toplum denir.
            Kapalı toplum yarı – biyolojik bağlarla ( hısımlık, bir arada yaşama ) birbirine yarı – organik bir birim olduğu için sürü ya da kabileyi andırır. Somut fiziki ilişkileri, somut bireyleri içerir.
            Kapalıdan açık topluma geçiş insanlığın geçirdiği en büyük devrimlerden biridir.
            Yunan kapalı toplumlarının çöküşü, organik kabileciliğin sonu demekti. İ.Ö. 6.yy. da bu gelişim, eski yaşam biçimlerinin çözülmesine ve siyasal devrimlere neden oldu. Bu olayla; uygarlığın bunalımı duyulmaya başlandı. Bu bunalım kapalı toplumun çöküşünün sonucudur.
            Kapalı toplumun çöküşü sınıf ve öteki toplumsal statü sorunlarını ortaya koymakla yurttaşlar üstünde, ciddi bir aile kavgasının ve yuva dağılmasının çocuklar üzerinde yaratabileceği etkinin aynısını yapmıştır.  
            Kapalı toplumun çöküşünün en güçlü nedenlerinden biri deniz ulaştırmasıyla ticaretin gelişimi olmuştur.
            Platon’a göre kötülüğün kökü “insanın düşüşü” kapalı toplumun çöküşüdür.
            Karl Popper; Platon’dan almamız gereken dersin onun bize öğretmeye çalıştığının tam karşıtı olduğunu söylemektedir.
            Siyasal değişimi durdurmak çare değildir, bu mutluluk getirmez. Kapalı toplumun sözde masumluk ve güzelliğine artık geri dönemeyiz.
            İnsan kalmak istiyorsak, bir tek yol vardır; açık toplumun yolu.
2. CİLT
Karl Popper tarafından 1’inci Dünya Savaşı sırasında sürgündeyken yazılan ve ilk kez 1945 yılında basılan ‘‘Açık Toplum Ve Düşmanları’’ adlı eser, Platon, Hegel ve Marx’ın felsefelerinin, merkezden planlanmış siyasi sistemlerinde olan tehlikelerini açığa çıkarmaya çalışan bir kitaptır. Popper kitabının sonuç bölümünde, kitapta yazdığı bölümlerin tarihe yazılacak dağınık dipnotlar olduğunu söylemektedir. Açık Toplum Ve Düşmanları adlı eser 2 ciltten oluşmaktadır. 2’nci cilt altı bölümden oluşmaktadır.
FALCI FELSEFELERİN GÖZE GİRMELERİ
        Hegelciliğin Aristoteles’ten Gelen Kökleri
        Aristoteles’in pek yeni fikirleri yoktu, fakat mantığı bulan adamdı. Aristoteles’in düşünceleri Platon’un yoğun etkisi altındadır. Aristoteles’in En İyi Devleti üç öğeden oluşmaktadır: Romantik bir Plâtoncu aristokrasi, sağlam ve dengel bir feodalite ve demokratik fikirler; ancak feodalite ağır basmaktadır.
        Aristoteles’in özcülüğünden gelen üç türlü tarihsici öğreti ayırt edilebilir:
-Bir devletin veya bireyin gizli kalmış özüne ait bilgi ancak onun tarihine bakmakla elde edilebilir.
-Değişme, gelişmemiş özde örtük bulunanları açığa çıkararak değişmekte olan nesnenin içinde bulunan tohumları, özü ortaya koyabilir.
-Gerçekleşmek veya ortaya çıkmak için özün kendini ortaya çıkarması lazım.
        Aristoteles’e göre bilim; kanıtlayıcı ve kavrayıcı iki türlü olabilir. Kanıtlayıcı bilgi nedenlerin, kavrayıcı bilgi ise özsel doğaların bilgisidir.
        “Bir şeyi ancak özünü bilmekle bilebiliriz” diyor Aristoteles. Aristoteles bir tanımda önce öze işaret ettiğimizi, daha sonra onu betimlediğimizi düşünüyor.
        Özcü yorumun tanımı soldan sağa okunmasına karşılık, modern bilimde kullanılan tanım arkadan öne, yada sağdan sola okumaktadır, çünkü modern bilim önce tanımlayanı ele alır.
        Hegel ve Yeni Kabilecilik
        Bütün modern tarihsiciliğin kaynağı olan Hegel, Herakleitos, Platon ve Aristoteles’in izinde yürümüştü. Hegel en harikulade şeyleri başarmıştı.            Hegel’in başarısı namussuzluk ve sorumsuzluk çağının önce düşünce sorumsuzluğu, sonra da ahlak sorumsuzluğu, çağının parlak sözlerin büyüsü ve teknik deyimlerin gücü ile yönetilen, yeni bir devrin başlangıcı olmuştu. Hegel’in Almanya felsefesinin en nüfuzlu kişisi olmasında, Prusya devletinin otoritesi önemli bir yer tutmaktadır.
        Tarih, siyaset ve eğitim felsefecileri hala Hegel’in etkisi altındadırlar. Siyaset alanında bunun en belirgin özelliği Marxçı aşırı sol kanat kadar, tutucu ortanın da, faşist sağ kanadın da hep siyasal felsefelerini Hegel’e dayandırmalarıdır.
        Hegel, özgürlük ve akıl düşmanlığının temelindeki ölümsüz fikirleri yeniden ortaya çıkardı. Hegelcilik, kabileciliğin rönesansıdır.
        Hegel, Aristoteles gibi idealar yada özlerin gelip geçici şeylerin içinde bulunduklarına inanmaktadır.
        Hegel’in oluşum evresi bir varlığa çıkış yada yaratıcı evrim halindedir. Gelişimin genel kuramı ilerlemedir, bu diyalektik bir ilerlemedir.
        Herakleitos gibi Hegel de zıtların özdeşliğine inanmaktadır, karşıtların savaşı diyalektiğin ana fikridir.
        Hegel’in felsefesinin iki temel kavramı var. Bunlar, diyalektik üçlemesi ve özdeşlik felsefesidir.
        Hegel’e göre tarih “Mutlak Ruh” un ya da “Evren Ruhu”nun düşünme sürecidir. Ruh’un üç adımlı bir diyalektik tarihsel gelişimi vardır: İlki Doğu despotluğudur, ikincisi Yunan ve Roma demokrasileri, üçüncüsü ve en yükseği Alman Monarşileridir.
        Hegel ; “Devlet, bir halkın hayatındaki bütün somut öğelerin: sanatın, hukukun, ahlakın, dinin ve bilimin merkezidir.” demektedir.
        MARX’IN YÖNTEMİ
        Marx’ın Toplumbilimsel Belirimciliği ( Determinizm )
        Hegelcilik, Marxçılığın temeli olarak değerlendirilir. Marx’ın toplum bilimine ve toplum felsefesine duyduğu ilgi, temelde eylemci bir ilgiydi. O, bilgiyi insanlığın ilerlemesine hizmet edecek bir araç olarak görüyordu.
        Marxçılık, ekonomik ve siyasal güç gelişimlerinin, devrimelrin geleceğini önceden haber vermek amacını güden salt tarihsel bir kuramdır. Marx’ın ruhbilimsicilikten kuşkulanması toplumbilimci olarak en büyük başarısıdır.
        Toplumbilimin Özerkliği
        Marx, ‘‘İnsanın varlığını belirleyen bilinci değildir, tersine bilincini belirleyen toplumsal varlığıdır.”  der. Toplumbilimin önemli bir bölümü özerk olmalıdır. Marx; insanların toplum hayatının yaratıcıları değil, ürünleri olduğunu düşünür.
        Ekonomik Tarihsicilik
        Marx her zaman gerçek özgürlüğü savunurdu. Hegel gibi Marx da tarihsel gelişmenin amacının özgürlük olduğunu düşünüyordu. Marx insanın ekonomik hayatının anlaşılması gerekiyor diyor , bu nedenle tarihsiciliğin Marxçı türüne ekonomisicilik denir.
        Sınıflar
        Marx; tarihi yürüten ve insanın kaderini belirleyen şeyin sınıflararası savaş olduğunu öne sürüyor. Kurumsal sınıf çıkarı insanın düşünceleri üstünde belirleyici etki yapar. Marxçılık sınıfların içinde bağlı oldukları ağa toplum sistemi demektedir. Toplum düzenini belirleyen sınıf ilişkileri, bireyin iradesinden bağımsızdır.
        Hukuk ve Toplum Düzeni
        Marx’a göre hukuk düzeni, ekonomik sistemin üst yapılarından biri olarak anlaşılmalıdır. Marxçı kurama göre, ilkece her tür hükümet demokratik hükümet bile, yönetici sınıfın, yönetilenler üzerinde kurduğu bir diktatörlüktür. Marx’ın devlet kuramı soyut ve felsefi olmasına karşın, çağının aydınlatıcı yorumunu vermektedir.
        Karl Popper özgürlük paradoksunu şöyle açıklar: Özgürlük sınırsız olursa kendini ortadan kaldırır, sınırsız özgürlükte kuvvetli zayıfı itip kakmaya başlayacaktır. Bu nedenle devlet öz- gürlükleri korusun düşüncesi vardır.
        MARX’IN KEHANETİ
        Sosyalizmin Gelişi
        Marx kapitalizm ile modern toplumun ekonomik hareket kurallarını açıklamak ve geleceği ile ilgili kehanette bulunmak istemiştir. Marx’ın kehaneti sıkı örgülü bir usavurmadır. Usavurmanın birinci adımı kapitalizm, ikinci adım, burjuva ve işçi sınıflarının çatışması ile toplumsal devrim, üçüncü adım sınıfsız toplum sosyalizme geçiş.
        Karl Popper Marx’ın usavurmasının üçüncü adımının batıl olduğunu düşünmektedir.
        Toplumsal Devrim
        İşçiler ile burjuvalar dışında bütün sınıfların (özellikle orta sınıfların) ortadan kalkmaya mahkûm olduğunu belirtir, burjuvalarla işçiler arasındaki gerginliğin artması ile işçiler sınıf bilincine varacak ve gerginliği ortadan kaldırmak mümkün olmayınca, toplumsal devrim kaçınılmaz olacaktır.
        Toplumsal devrimi Marxçılar iki farklı şekilde yorumlamaktadır:
        Köktenci kanat, Marx’a göre her sınıf egemenliğinin zorunlu olarak bir diktatörlük, yani tiranlık olduğunda ısrar eder. Buna göre gerçek bir demokrasi ancak sınıfsız bir toplumun kurulmasıyla, kapitalist diktasının devrilmesi sayesinde olur.
        Ilımlı kanat, bu görüşe katılmaz ve demokrasinin bir ölçüde kapitalist bir yönetim altında bile gerçekleşebileceğini, bundan dolayı toplum devrimini barışçı ve kademeli reformlarla gerçekleştirmenin mümkün olacağını söyler.
        Kapitalizm ve Kaderi
        Marx, kapitalist rekabetin kapitalistin davranışlarını zorladığına inanmaktadır. Bu rekabet, kapitalisti kapital biriktirmeye zorlamaktadır. Bu kapital birikmesinin şu sonuçları vardır:
       -Üretimin artması, servetin çoğalması ve birkaç elde birikmesi,
       -Fukaralığın ve sefaletin artması, işçiler çok düşük ücretlerle çalışmaktadır, bunun nedeni “yedek endüstri ordusu” denen artık işçi nüfusunun ücretleri aşağı düzeyde tutmasıdır. Marx’a göre, sefaletin artması, çalıştırılan işçilerin, sömürülmelerinin yalnızca sayıca değil, yoğunluk bakımında da artması anlamına gelmektedir. Kapitalist sömürünün temeli, işgücünün yüksek üretkenliğidir.
           
        Kehanetin Değerlendirilmesi
        Marx’ın kapitalizmin yeni bir ekonomik sisteme dönüşmesine yol açacak şeyin, işçilerin birleşmesi olduğunu öne sürmesini Karl Popper haklı görmektedir. Ancak Marx’ın sosyalizm adı altında, yeni düzeni, araya girmeciliği öngördüğünü doğru bulmamaktadır.
        SONRASI
        Bilgi Toplumbilimi
        Bilgi toplumbilimi, bilimsel düşüncenin, özellikle de toplum ve siyasa konusundaki düşüncelerin, toplum tarafından belirlenen bir atmosfer içinde geliştiğini öne sürer. Bilinçdışı ve bilinçaltı öğeler onu geniş çapta etkilemektedir. Bilgi toplumbilimi, Kant’ın bilgi kuramının Hegelci biçimi sayılabilir. Toplum bilimlerine açık olan tek çare, temelde bütün bilimler için ortak olan yöntemler yardımıyla çağımızın eylemsel sorunlarını çözmeye çalışmaktır.
        Falcı Felsefeler ve Akla Karşı İsyan
        Akılcı tutum; bilimsel tutuma zamanla nesnelliğe yakın bir tutumdur.
        Karl Popper akılcılığı; gerçek akılcılık ve sahte akılcılık olarak iki şekilde ele alır. Gerçek akılcılık Sokrates’in akılcılığıdır.
        Bu insanın sınırlarının farkında olmasıdır, ne kadar çok yanıldıklarını ve bu bilgilerini bile başkalarına borçlu olduklarını bilenlerin düşünsel alçakgönüllülükleridir. Sahte akılcılık; Platon’un düşünsel sezgiciliğidir. Bu kişinin üstün düşünce yeteneklerine sahip olduğuna inanmasıdır.
        Eleştirici olmayan akılcılık; “Usavurma ya da deneyim yoluyla belgelenemeyen herhangi bir iddiayı kabul etmeye hazır değilim” diyen kişinin tutumudur. Bu ya deneyim ya da usavurma yoluyla belgelenemeyen her önermenin atılması gerektiğini öne süren bir ilke olarak ta ifade edilebilir.
        Akıldışıcılık, insan davranışlarının ana dürtüsünün duygulanım ve tutkular olduğunu söyler.
        Bir akılcı, kendisinin düşünce yetisi açısından başkalarından üstün olduğuna inansa bile, bütün otorite iddialarını reddeder, çünkü bilir ki zekası başkalarınınkinden üstün ise, bu ancak kendisinin olduğu kadar başkalarının hata ve eleştirilerinden yararlanmayı bildiği için böyledir.
        SONUÇ
        Tarihin Bir Anlamı Var mıdır?
        Bir kuramın denetlenebilmesini mümkün kılan şey, yanlışlanabilme ve çürütülebilme özelliğidir. Bir kuram konusunda yapılan bütün denetlemelerin onun yardımıyla elde edilmiş öndeyileri yanlışlamak çabaları olması, bilimsel yöntemin ipucunu verir.
        Nedensel açıklamalar hakkındaki söyleyebileceğimiz şeylerden biri, hiçbir zaman mutlak bir şekilde neden ve sonuçlardan bahsedemeyeceğimiz, diğeri, bir kuramın belli bir olayı öndemek üzere kullanılmasının yalnızca olayları açıklamak için kullanılmasıdır.
        Evrensel yasalar, bir amaca varmaya yarayan araçlardır ve sorgulanmadan kabul edilirler.
        Salt bilimler, evrensel hipotezleri denetlemekle, uygulamalı bilimler ise özgül olguları öndemekle ilgilenirler.
        Belli özgül olaylarla ve onların açıklanmalarıyla ilgilenen birimlere genelleyici bilimlerden farklı olarak tarihsel bilimler denir.
        Tarihi onunla ilgilendiğimiz için ve ondan kendi sorunlarımızla ilgili bir şeyler öğrenmek istediğimiz için inceleriz. Ancak, uygulanamaz olan nesnellik düşüncesinin etkisiyle tarih sorunlarını kendi görüş açımızdan öne sürmekten çekinirsek, tarih bu amaçların hiçbirini gerçekleştiremez. Asıl önemli olan insanın görüş açısının bilincine varmış olması ve eleştirisel bir tavır takınmasıdır.
        Tarihsicilik; insanlığın kaderi gereği yürümek zorunda olduğu yolu keşfetmek peşindedir; tarihin ipucunu ya da tarihin anlamını bulmak peşindedir.
            İnsanlık tarihinden söz edilir, ancak bundan anlaşılan siyasal kudret tarihidir.        Tarihsicilik davranışlarımızın akılcılığından ve sorumluluğundan umut kesmekten doğan bir tutumdur.