3 Mart 2012 Cumartesi

At Sırtında Anadolu, Fred Burnaby

At Sırtında Anadolu, Fred Burnaby, İletişim Yayıncılık A.Ş., 2005, İstanbul
1886'da Anadolu'yu beş ayda gezen İngiliz bir subayın gezi notları.
Osmanlı Devleti’ndeki azınlıkların durumuna ilişkin Avrupa kamuoyunda ortaya atılan iddiaların gerçeklik durumunu anlamak, Anadolu’da olan bitenleri kendi gözleriyle görmek isteyen İngiliz subayı Fred Burnaby, 1876 yılında, Anadolu’yu baştanbaşa dolaşır, izlenimlerini bu kitapta toplar.
Frederic Gustovus Burnaby, 1842 yılında doğmuş, 1885 yılında 43 yaşında iken Sudan’a sefere giderken bir mızrak darbesiyle ölmüştür. Howard Kolejinde eğitim görmüş, 16 yaşına İngiliz Ordusunda süvari subayı olarak göreve başlamıştır. 1881’de Alay Komutanı olmuştur. İzin sürelerinde çeşitli gazetelerin özel muhabiri sıfatıyla savaş bölgelerini gezmiştir. 1876 yılında aynı şekilde Hive’ye yaptığı seyahati aktardığı “At Sırtında Hive’ye Yolculuk” adlı eseri best-seller olmuştur.
Fred Burnaby, Anadolu’yu beş ayda gezmiş, yaklaşık 3200 kilometre yol kat etmiştir. Gezinin zamanlaması olarak 1877 Osmanlı-Rus Harbi öncesine denk gelmiş olması sebebiyle, çıkacak savaş hakkında pek çok görüşmelerde bulunmuş, halkın, komutanların, yabancıların bu konuda düşüncelerini aktarma şansı bulmuştur. Ayrıca, yazar, 1876 Kanuni Esasi’nin ilan edildiği günlerde de Anadolu’dadır.
Yazar, Anadolu’ya gitmesinin nedenleri olarak, Avrupa’da Türkler hakkında söylenenlerin, medyada yazılan haberlerin ve bilhassa İngiliz medyasında yer alan Bulgaristan katliamının aslını öğrenmek, Anadolu’yu yerinde keşfetmek olarak belirtmiştir.
Yolculuğuna başlamadan evvel Osmanlı hükümetine ziyaretini bildirmiş ve olumlu yanıt almıştır. Osmanlı hükümeti bir pasaport hazırlatarak yazara göndermiş ve Anadolu’da her bölgeyi gezebileceği, mülki makamların bu konuda yardımcı olacağı belirtilmiştir.
İngiltere’den gemiyle yola çıkan yazar İzmir’e gelir. Ertesi gün İstanbul’a geçer. Çeşitli görüşmelerden sonra sırasıyla Üsküdar-Maltepe Mah.-İzmit-Sakarya Nehri-Geyve Köyü-Taraklı Köyü-Mudurnu-Nallıhan-Beypazarı-Ayaş Köyü-İstanoz Nahiyesi-Ankara-Sivrihisar-Kızılırmak-Maden-Yozgat-Sivas-Zile-Pazar-Tokat-Erzurum-Divriği-Malatya-Erzincan-Fırat Nehri-Ağın-Kemah-Erzurum-Beyazıt-Ağrı Dağı çevresi-Van-Erciş-Aksaray-Patnos-Murat Nehri-Malazgirt Nehri-Aras Nehri-Kars-Ardahan-Çoruh Nehri-Livane-Miradet-Batum-Trabzon-İstanbul güzergâhını takip etmiş ve Londra’ya dönmüştür.
Yazar, gezisi sırasında her gittiği şehirde, günlük yaşamdan, seyahatte yaşadığı güçlüklerden, halkın durumundan, tutumundan, örf ve adetlerinden, isteklerinden yöneticilerin duruşlarından, özelliklerinden ve tarihe yönelik yorumlardan bahsetmektedir.
Örneğin Nallıhan’da Kaymakamla yediği yemekte, kişilerin servetlerine göre yerlerini aldığını söyler. Serveti çok olanın kaymakamın yanına, fakir olanın ise kapının dibine oturduğunu gözlemlemiştir. Halk demiryolu istemektedir. Türk yataklarının ilkel olduğunu, karyola kullanmadıkları, çarşaf ve battaniye yerine yorgan kullanıldığını söylemektedir.
Bir erkeğin vefatından sonra mal varlığının nasıl dağıtılacağına ilişkin Türk yasasının bir hayli tuhaf olduğunu, kız ve erkek evladın farklı uygulandığını aktarmaktadır.
Yemeklerin elle yenildiğini ve bu durumu yadırgadığını belirtmektedir. Ermenilerin giyim tarzının Türklere çok benzediğini, kadınların dışarı çıktığı zaman sımsıkı peçe taktıklarını, çoğu durumda bir Ermeni’nin evlenmeden önce karısını görmesine izin verilmediğini ifade etmektedir.
Osmanlı kanunlarına göre Türkün şahitliğine karşı, bir Hıristiyan’ın şahitliğinin kabul edilmediği belirtilmektedir.
Konukseverlik, Fatih zamanındaki gibi yaygın bir özellik olarak, Türklerin en büyük erdemidir demektedir.
İstanbul’da iken yaptığı görüşmelerde, Sultan Abdülaziz’in intihar veya suikast sonucu öldüğü konusundaki belirsizlik olduğu, Sultanın Rus büyük elçisi İgniyatev’in oyuncağı haline geldiği geçmektedir. İstanbul’da basın özgürlüğünün olduğu, gazetelerin diledikleri gibi yazdığı, hükümeti gönüllerince yerden yere vurduğu ama herhangi bir baskı görülmediği belirtilmektedir.
O sıralarda Osmanlı, Rus ve diğer Avrupa devletlerinin de katıldığı bir konferans devam etmektedir. Rusya’nın konferansı askeri hazırlıkları tamamlamak amacıyla kurnazca kullandığı, İngiltere’nin ise Rusya’yı gözden düşürüp diğer devletlerle arasını açmaya çalıştığına inanılmaktadır. Ermeni’lerle yaptığı görüşmelerde yazar, Ermeni’lerin Rus uyruğuna girmeyi kesinlikle istemedikleri; girdikleri takdirde kendi dillerini kullanmasına izin verilmeyeceği, mezheplerinin değiştirilmesi için baskı uygulanacağı fikrinde olduklarını belirtmektedir.
Yazar, doğanın İstanbul’u savunmak için yaratıldığını tepelerin İstanbul’u koruduğunu belirtmektedir. Yazar İstanbul ‘dan 8 Aralık 1976 yılında seyahatine başlar. Gemi ile Üsküdar’a geçer ve gezisine başlar.
Ermeniler çeşitli önemli kamu görevlerinde de bulunmaktadırlar. Örneğin İzmit telgraf müdürü bir ermenidir. Yozgat telgraf müdürü de bir ermenidir.
Yazar gittiği şehir, kasaba ve köylerde halkın her kesimiyle görüşmektedir. Ancak Ermenilerle mutlaka muhatap olmaktadır. Geceyi geçirdiği yerler genellikle ermeni aileleridir. Eğer şehrin valisi veya kasabanın kaymakamı davet etmişse bu davete icabet etmektedir. Gittiği hemen hemen her yerleşim biriminin en büyük mülki amiriyle, kimi zaman kendi teşebbüsüyle, kimi zaman mülki amirin daveti üzerine görüşme fırsatı bulmuştur.
Yazar, Ermeni’lerle ve diğer yabancılarla her muhatap olduğunda, Türkler aleyhinde abartılmış katliam, işkence ve cezaevi söylentilerine muhatap olmuş, doğruluk derecesini anlama isteği, yazarın söylentilerin geçtiği yörelere gitmesinde ateşleyici faktör olmuştur. Her defasında söylentilerin yalan ve abartılmış olduğunu, bu nedenle Ermenilere bu türlü konularda inancını yitirdiğinden bahsetmektedir.
Yazar kitabında çeşitli askeri konulardan da bahseder. Ateşli silahlar bakımından her türlü çağdaş donanımı benimseyen Türk askeri otoritelerinin kılıç yapımı konusunda yetersiz kalmasına şaşırdığını, kabzasız kılıç kuşanmış bir süvarinin, İngiliz ağır süvarisiyle göğüs göğse mücadele şansının çok zayıf olduğunu ifade etmektedir.
O dönemde Osmanlı devletinde bir Rus harbine karşı askeri bir hareketlilik vardır. Gittiği bazı yerleşim birimlerinde İstanbul’a ya da doğuya intikal eden askerlerin ev ve hanlarda kaldığından bahseder. Gezileri esnasında Türk tabur ve alaylarını talim yaparken gördüğünü beyan etmektedir. Çoğu kışla, tabya, top mevzii ve sayıları ile istihkâm mevzileri bizzat komutanlar tarafından gezdirilmiştir. Dolayısıyla yazar bilhassa doğu illerdeki bu türlü askeri bölgeleri sayılarıyla ve savunma durumları ve imkânlarıyla bize bahsetmektedir.
Geçtiği arazilerin çoğunun boş olduğunu, hiçbir şey ekilip biçilmediğini gözlemlemiştir. Bunun sebebini ise nüfusun azlığına, rençper yokluğuna bağlamaktadır. Oysa İngiltere’nin tamamına yetecek kadar buğday yetiştirmeye uygun arazilerin hep nadasa kaldığını belirtmektedir.
Yolculuğu boyunca Müslümanların, gerek Ermenileri gerekse Rumları hiç sevmediklerini gördüğünü, Hıristiyanlığın doğudaki neferlerinin, tek gerçek dinin (!) adını böylesine kötüye çıkarmış olmalarının çok yazık olduğunu belirtmektedir.
İstanbul’da bir anayasanın ilan edildiğine dair haberi Ankara’da iken alır. Ancak anayasanın işlemeyeceği, konuşulmaktadır. İngiltere gibi bir yönetimin Osmanlı’da uygulanmasının zor olduğu, halkın çok eğitimsiz olduğu, eğitimsiz halkın seçtiği, yarı eğitimli bir parlamentonun başarılı olması için zamana ihtiyaç olduğunu belirtir. Ulaşım araçları yeterli olsa, insanlar yolculuk edebileceğini, yaşadıkları yerlerin uzağında pek çok öğrenebilecek husus olduğunu fark edebileceklerini belirtmektedir. Hatta bir paşanın, demiryoluna kavuşmanın, elli anayasaya bedel olduğunu belirttiğini aktarmaktadır.
Sivrihisar’da olan bir olayı aktarır. Sivrihisar’da büyük bir yangın çıkmıştır. Ermenilerin çoğu evsiz kalmıştır. Türkler, Ermenileri misafir etmede isteksiz davranmışlar, konukları gittikten sonra gâvurların vücutlarıyla kirlendiğini söyleyerek kullanılmış döşekleri pencerelerin dışarısına attıklarını aktarmaktadır. Yazar daha sonra Ermenistan’ı ziyareti sırasında Türklerin çok haklı olduğunu, Ermenilerin vücutlarının çok pis olduğunu, Türklerin aksine çok temiz olduğunu ve yıkanma konusunda titiz olduğunu aktarmaktadır.
Yöneticilerin çok sık değiştiğinin bunun da davaların sonuçlanmasını geciktirdiğini aktarmaktadır.
Maden’de iken yörede maden olmasına rağmen Türklerin böylesine az yararlanmalarına şaşırdığını, Anadolu’nun maden zenginliğini keşfedecek zeki mühendisler sayesinde Türkiye’nin, borçlarını ödeyip kısa zamanda dünyanın en zengin ülkelerinden biri olabileceğini ifade etmektedir. Şekerin zenginlerin bile alım gücü ötesinde çok pahalı olduğunu, ancak niye üretim yapılmayıp İstanbul’dan getirildiğine de hayretlerini ifade etmiştir. Bütün bunların sebeplerinden en önemlisi nüfusun yetersizliği olarak ifade etmektedir.
Anadolu’da konuşulan bütün dilleri anlamak için pek çok dil bilmek gerektiğini, Türkçenin yanı sıra, Ermenice, Rumca, Çerkezce, Kürtçe, Tatarca, Farsça, Gürcüce ve Arapça yaklaşık iki yüz kilometre çapında bir alan içerisinde duyulabilecek diller olduğunu ifade etmektedir.
Yazarın gözlemlerine göre, Ermeni bir bayan hiç eğitim almamıştır. Hareme hapsedilir. Kocasının kölesidir, onun için her türlü bayağı işi yapmak zorundadır, ayaklarını yıkar, kurular, yemek yerken ona yardım eder. Evlendiklerinde, Türkler çok kolay boşanabilirken, bu kadınlar erkek istemezse boşanamazlar.
Ermenilerin orduda askerlik yapmadıklarını askerlik hizmeti yerine Osmanlı Devleti’ne her erkek evlat için doğumundan ölümüne kadar yılda bir miktar para ödediklerini, Çerkezlerin de orduya katılmak gibi zorunlulukları olmadığından bahseder.
Hıristiyanlar, din veya mezhep değiştiren kimselere karşı Türklere oranla, çok daha hoşgörüsüzdürler. Bir türkün Hıristiyanlığı kabul etmesi pek ender görülen bir durumdur. Oysa Anadolu’daki Amerikan misyonerlerinin pek çok Ermeni’yi Protestanlığa döndürdükleri söylenmektedir.
Kiliseleri kadınlar doldurur, erkeklerin yokluğu dikkat çekicidir. Türkiye’de camiye gitmemezlik eden bir erkeğe çok ender rastlarsınız, gitmemeye niyetlense bile batıl inançları nedeniyle camiye gitmemezlik yapamaz.
Yozgat’ta yaşayan Ermeni’ler ve Rumların çoğu kendi dillerinin alfabelerini kullandıkları halde bu dillerde yazamazlar, hemen her zaman aralarında Türkçe konuşurlar.
Tokat’ta birkaç Ermeni Okulu vardı. Türklerle Hıristiyanlar çok iyi geçiniyorlardı. Birkaç yıl önce Rus yetkililer, Çerkezlere isteyen herkesin imparatorluk topraklarından ayrılıp başka yerlere gidebileceğini bildirmişken, buna yeltenen tüm Çerkezleri katlettiği söylenmektedir. Yazar, hamile kadınların ve çocukların hunharca Ruslar tarafından katledildiğini İngiliz Konsolosunun resmi raporundan doğrulandığını ifade etmektedir.
Adam kayırmaya dayalı terfi sistemi, Türkler arasında köklü bir yere sahip olduğunu belirtmektedir.
Çiftlik Köyü ermeni köyüdür. Yazar, Sivas’tan bahsederken Küçük Ermenistan’ın başkenti olarak bahseder. Sivas için Asya tarafındaki yarım adanın kilit noktasıdır demektedir. Anadolu’nun Rus tehdidi altında olduğu bir dönemde bu yer mutlaka tahkim edilmelidir. Aksi takdirde, Kars ve Ardahan ilk savunma hattını geçebilecek Ruslar, Erzurum’u alırlarsa Üsküdar’a kadar müstahkem bir şehir kalmayacaktır.
Yirmi beş yıl öncesine kadar Türklerle Hıristiyanların çok iyi geçindikleri, Kırım Savaşı ile birlikte Rusların Ermeni azınlığını kışkırtmaya başlamasıyla beraber ilişkilerin bozulduğunu ifade etmektedir.
Sivas’ta ise şeker pancarı ekiminin yapıldığı ancak, fabrikanın olmadığı, bu yüzden şekerin İstanbul’dan geldiğini, oysa fabrika kurulmuş olduğunda ulaşım masraflarının en aza indirilebileceği ve şekerin daha ucuz satılabileceğini belirtmektedir.
Anadolu’daki askeri birliklere tedarik edilen barutun tamamının İstanbul’dan gönderildiğini, doğu bölgesinde tek bir barut imalathanesinin olmadığını, bu nedenle bir Rus harbinde kullanılacak barutun yüzde 50 daha pahalı olacağını ifade etmektedir.
Yazar, bir Ermeni’nin, kaymakama hiç duraksamadan ve korkmadan problemini aktarabildiğini, hatta verilen kararda kadıya suçlayabildiğini, ama mülki yetkililerin sabırla dinlediğine şahit olduğunu, bununda Ermenilerin dediği gibi baskının olmadığının bir işareti olduğunu beyan etmektedir.
Malatya’nın 12 bin nüfusu içerisinde üç bin Hıristiyan olduğunu aktarmaktadır.
Ağın’da bir Protestan kilisesine gittiğinde papazın dinleyicilere çıkacak bir savaşta Osmanlıya destek verilmesi gerektiğini, padişah uğruna kanların son damlasına kadar akıtılmasını öğütlediğine şahit olduğunu söylemektedir.
Erzincan’da uğradığı bir postal imalathanesinde iki ay önce 40 bin postal üretilip gönderildiğini, Erzurum’a 12 bin postal daha gönderilmesinin emredildiğini, imalathanenin tertipli ve düzenli olduğunu müşahede ettiğini, üretimde kullanılan ipliklerin İngiltere’den geldiğini öğrendiğini beyan etmektedir.
Kendisine ulaştırılan bir haberde Rusların, kendisinin yaptığı geziden çok endişe duydukları, hatta Rusya’ya girmesi halinde tutuklanması için resminin sınır karakollarına gönderildiğini öğrendiğini ifade etmektedir.
Eski Rus İmparatoru Nikola’nın şimdiki imparator Alexandr’ı bilgilendirmek amacıyla yazdığı mektuptan alıntı yapan yazar, Rusların Kafkasya’ya çok önem verdiğini ifade etmektedir.
Erzurum’daki incelemesinde, bir taburu atış talimi yaparken gördüğünü, subayın atış komutuyla askerlerin tüfeğini mümkün olduğunca çabuk boşaltmaya çalıştıklarını, bir savaş ortamında böyle yapılması durumunda mühimmatın çabucak biteceğini, subayların bunu desteklediklerini, nitekim Delibaba’daki ilk çarpışmada bu durumun meydana geldiğini aktarmaktadır.
Erzurum ve civarındaki geçitlerde yapılması gereken istihkâm mevzilerinden bahsetmektedir. Erzurum askeri paşasının Erzurum’un savunmasının zayıf olduğunu ve kuşatmaya karşı direnemeyeceğini düşündüğünü aktarmaktadır. 
Delibaba geçidinden bahseder. Burada bol cephaneyle donanmış bin cesur askerin,  yüz misli bir güce meydan okuyabileceğini, ancak tahkim etmek konusunda bir şey yapılmamış olduğunu belirtmektedir. Ona göre “Kış bitince..”, “Bugün olmaz yarın…” lafları bir Türkün daima dilinde dolaşan yanıtlar olduğunu söylemektedir.
Gittiği bir İran köyünde evlerin Kürtlere göre çok daha temiz olduğunu gördüğünü ifade etmektedir. Gezisi esnasında birkaç yezidi köyüne de uğramıştır. Yezidilerin inanışında iki tanrı vardır. Birisi iyi birisi kötü; iyi olana bir şey yapmaya, korkmaya gerek yoktur, zaten iyidir. Onlara göre asıl olan kötü tanrıdan korkmak, ona yalvarmaktır. Kötü tanrı şeytandır. Ancak şeytan lafını asla ağızlarına almazlar.
Bazı kürt köylerinin Rusya ile işbirliği yaptığını, bu nedenle kendisine zorluk çıkarttıklarını söylemektedir. Birkaç Nasturi köyüne uğradığında, bunların Kürt köylerinden daha pis olmakla nam saldığını aktarmaktadır. Çerkez köylerinin temiz olduğunu, bütün evlerin ahşap olduğunu aktarmaktadır.
Kotur’da bulunurken, Kotur kaymakamının Rusların bölgeyi ele geçirmesinin istemesinin altında bu bölgede madenlerin bulunmasının yattığını söylediğini aktarmaktadır.
Doğu bölgesindeki sağlık uzmanlarınca, sürekli tifo ve benzeri salgın hastalıkların çıkmasından ve bilhassa havaların ısınmasıyla birlikte gerekli önlemlerin alınmaması halinde bu türlü salgınların çıkacağına kesin gözüyle bakıldığından bahsetmektedir.
Kitapta çok fazla tarih geçmemesine karşın, Van’da bulunduğu sırada tarihin 7 Mart olduğunu beyan etmektedir. Van Erciş hakkında bahsederken, Erciş’in 200 haneli bir ermeni köyü olarak bahsetmektedir.
Ardahan’ın savunma amacı bakımından kötü bir yer olduğunu, Rus sınır istasyonları Akellaki ve Akiska’dan gelen yolların Türk sınırlarına hakim önemli mevziler sunduğundan bahsetmektedir. Ramazan adlı tepeyi ele geçiren düşman, şehrin en güçlü savunma mevzii Manusa Kalesine kolayca hakim olacak ve Ardahan’ı ele geçirebilecektir. Bunu oradaki Türk istihkâm subayına söylediğinde kış bitince tahkim edileceği şeklinde cevap alır. Bunun üzerine yazar, Türk yetkililerinin en büyük kusurunun, askeri konularda ağırdan almaları olduğunu düşündüğünü ifade etmektedir. Bu bağlamda kendi İngiliz hükümetini de aynı konuda elştirmektedir.
Batum’da deniz tarafından ağır silahlarla donamış çok sayıda batarya bulunduğunu, suyun derinliği nedeniyle, gemilerin kıyıya 30 metreye kadar yanaşabildiklerini belirtmektedir. Batum’da 8000 asker bulunduğunu, bu askerlerin o zamana kadar gördüklerinden daha iyi eğitimli, disiplinli ve teçhizatlı olduğunu müşahede ettiğini belirtmektedir.  O sıralarda tarih 26 Mart 1877’dir. Daha sonra geri dönmeye karar verir ve deniz yoluyla Trabzon ve İstanbul’a oradan da 8 günlük bir yolculukla İngiltere’ye geri döner.
Yazar, İngiltere’de Türklerin ıslahının olanaksız ilan edenlerin, Türk dilini öğrenip padişahın topraklarında yolculuk etmelerinin daha iyi olacağını açıklıkla ifade etmektedir. Yazar, “İngiltere’de Türk milletinin onurunu lekeleyen, onları dünyanın bütün kötülüklerine sahip olmakla suçlayanlar, broşürler yazmayı bir kenara bırakıp, biraz Anadolu’da dolaşsalar iyi ederler. Kendilerini Hıristiyan addeden yazarlar pek çok konuda Anadolu’daki Türklerden ders alabilirler.” demektedir.
Yazar’ın Londra’ya dönüşünden birkaç hafta sonra Osmanlı-Rus harbi başlamıştır. İngiltere Rusya’ya savaş açmamıştır. Ancak yazar, İngiliz hükümetinin deniz gücüne güvenmekle hata yaptığını, Rus’ların İstanbul’u alması halinde kara gücüyle Rus’ların buradan çıkartılamayacağı, sadece Osmanlı’ya yardım için değil, Hindistan ve Hindistan’a giden yolun güvenliğinin sağlanabilmesi için Rus’lara savaş açılması ve Osmanlı Devleti’nin yanında yer alınması gerektiğini ifade etmekte ve kendi hükümetini şiddetle eleştirmektedir.
Yazar kitabın ekler bölümünde, kitapta yaptığı yorumları desteklemek maksadıyla bazı belgelere atıf yapmaktadır. Rusya’daki Hıristiyanlık anlayışı, Rus uygarlığı, Rus ajanları ve Bulgaristan’daki katliamlar, Osmanlı Parlamentosu, Rusların Türkleri Hıristiyan yapma yöntemi, Katliam öğretmenleri, Çerkezleri kurtarmalı mıydık? Katliam dersleri, Çerkez temsilcilerinin Kırım Savaşı’na ilişkin açıklamaları, Ermeni kamu görevlilerinin yolsuzluğu, Kadın haydutlar, Anadolu ile Fırat ve Dicle’den geçen yollar, Suriye’nin askeri önemi, İstanbul’un savunma mevkilerine ilişkin bir not, Çekmece savunma hatları adlı eklere, kitap içerisinde pek çok yerde atıf yapmaktadır.

2 Mart 2012 Cuma

Tarihlenk, Hakan Erdem

Tarih - Lenk, Y. Hakan Erdem, Doğan Egmont Yayıncılık, 2009, İstanbul  
Tarihçi yazar, tarih kitaplarında yer alan uydurma metinlerden, Osmanlıca hatalarına; bilgiçlerden, intihalcilere kadar geniş bir yelpazede okuyucuyu eleştirel okumaya davet ediyor. Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaptı.
        Yazar Türkiye’de bir eleştiri kültürü eksikliği olduğunu ve söz konusu tarih metinleri olunca bu eksikliğin daha da belirgin hale geldiğine dikkat çekiyor. Türkiye’de böyle bir kültür oluşturacak kadar külliyatın olmadığından ve bu türün bizzat yazarın kendisinden ( tabii ki yazarın insafının derecesine göre ) ve eş-dost meclislerinde konuşulanlardan oluştuğundan ibaret olduğunu belirtiyor. Bu nedenle ; bir yandan yanlışları , hataları bazen kuşaklar boyunca yeniden üretip durduğumuzu , diğer yandan da çok değerli metinlerin bile eleştirilmedikleri için eninde sonunda entellektüel açıdan kavruklaştığını ve etkisizleştiğini belirterek bunun da yazarları hantallaştırdığını savunuyor. Kitabın çıkış noktası da burada ortaya çıkıyor : Eleştiri ortamından uzak bir şekilde tarih metinleri üretilirse ortaya çıkabilecek sonuçları irdelemek.
        Kitabın amacı , tarih metinlerine eleştirel bakmak ve onların ontolojik anlamda  ne gibi sorunlar üretebileceğini tespit etmek. Bunu yaparken de , kişiler ve onların her konudaki bireysel tercihleri , varoluş biçimleri , hayat tarzları , karakter özellikleri ; din , dil , etnik kimlik , biyolojik ve sosyal cinsiyetleri veya cinsel yönelimleri ; özel veya profesyonel kurum , kuruluş veya cemaatlere mensubiyetleri vesaireyle değil ürettikleri metinlerle ilgilenilmiş.
        Kitap tematik olarak düzenlenmiş yedi bölümden oluşmaktadır.Birinci bölümde sadeleştirilen metinlerin , ikinci bölümde çevriyazılı metinlerin ne gibi sorunlar üretebileceği değerlendiriliyor.Üçüncü bölüm , bilgili olduğunu beyan ettiği konuda gereğini yapmayarak cahil kalma tercihini kullanan metinleri ve onların sorunlarını değerlendiriyor.Dördüncü bölümde , gerekli referans verilmeksizin yazılan metinler inceleniyor.Beşinci bölümde , yazarının aynı kalıp metninin değiştiği hallerle , aynı metnin muhtelif edisyonları inceleniyor. Altıncı bölümde , akademik dürüstlük çizgilerini ihlal eden ve maalesef Türkiye akademyasında oldukça yaygın olan haller ele alınıyor ve yedinci bölümde , başka bir uç durum, uydurma ve sahte metinler değerlendiriliyor.

        Birinci bölüm ( Sadeleştirme İncileri ve İncelikleri )’de :

1.    Ahmet Refik ( Günümüz Türkçesine çeviren Güven Akçağ ),Osmanlı’da Hoca Nüfuzu,Toplumsal Dönüşüm Yayınları,İstanbul,1977.
2.    Mehmet Arif Bey (Sadeleştiren Nihad Yazar),Başımıza Gelenler ,İrfan Yayınevi,İstanbul,1973.
3.    Mehmet Arif Bey (Hazırlayan M.Ertuğrul Düzdağ),Başımıza Gelenler,Tercüman,1980.
4.    Ahmet Cevdet Paşa ( Sadeleştiren Dündar Günday ),Tarih-i Cevdet,Üçdal Neşriyat, İstanbul,1984.
5.    Gazi Mustafa Kemal Atatürk (Basıma hazırlayan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu),Söylev, Çağdaş Yayınları,İstanbul.1982(ilk basım 1978).

İkinci bölüm ( Çevriyazı hoşlukları )’de :

1.    Yusuf bin Abdullah (Efdal Sevinçli),Bizans Söylenceleriyle Osmanlı Tarihi. Tarih-i al-i Osman, Dokuz Eylül Yayınları,İzmir,1997.
2.    Hayrullah Efendi (Haz.Belkıs Altuniş-Gürsoy),Avrupa Seyahatnamesi,T.C.Kültür Bakanlığı,Ankara,2002.
3.    Abdurrahman Güzel,Abdal Musa Velayetnamesi,Türk Tarih Kurumu,Ankara,1999.


Üçüncü bölüm ( Hatalar ,Yanlışlar,Bilgisizlik,Bariz cehalet ve Bilgiçlik )’de :

1.    Ahmet Akgündüz ve Said Öztürk,Bilinmeyen Osmanlı,Osmanlı Araştırmaları Vakfı,İstanbul,1999.
2.    Soner Yalçın,Efendi/Beyaz Türklerin Büyük Sırrı,Doğan Kitap,İstanbul,2004.

Dördüncü Bölüm ( Referans Verme ve Referanssız Metinlerin Sorunları )’de :

1.    Yılmaz Öztuna,”Ermeni Sorununun Oluştuğu Siyasal Ortam”,Ataöv,Osmanlı’nın Son Döneminde Ermeniler,Ankara,2002.
2.    İlber Ortaylı’nın bazı kitapları :
a.    Tanzimattan Sonra Mahalli İdareler
b.    Türkiye İdare Tarihi
c.    Tanzimat Devrinde Osmanlı Mahalli İdareleri
d.    Tanzimattan Cumhuriyete Yerel Yönetim Geleneği
e.    İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı
f.    Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu
g.    Osmanlı Toplumunda Aile
h.    Eski Dünya Seyahatnamesi
i.    Tarihimiz ve Biz
j.    Tarihin Sınırlarına
k.   Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek
l.    Üç Kıtada Osmanlılar
m.  Osmanlı Barışı

Beşinci bölüm ( Aynı Yazarlar,Değişik Metinler:Muhtelif Edisyonlar )’de :

1.    Halide Edip Adıvar,Türk’ün Ateşle İmtihanı,Çan Yayını,İstanbul,1962.
2.    Halide Edip Adıvar,op.cit.
3.    Ahmed Akgündüz,İslam Hukukunda Kölelik-Cariyelik Müessesesi ve Osmanlı’da Harem,Osmanlı Araştırmaları Vakfı,İstanbul,1995.
4.    Ahmed Akgündüz,İslam Hukukunda Kölelik-Cariyelik Müessesesi ve Osmanlı’da Harem,Osmanlı Araştırmaları Vakfı,İstanbul,2000.
5.    Ahmed Akgündüz,Tüm Yönleriyle Osmanlı’da Harem,Timaş Yayınları,İstanbul,2007.

Altıncı bölüm ( Söyle Canım Ne Dersin? Bir İntihal Daha Var… )’de :

1.    Salahi R.Sonyel,Minorities and the Destruction of the Ottoman Empire,Turkısh Historical Society,ankara,1993.
2.    Benjamin Braude ve Bernard Lewis,Christians and Jews in the Ottoman Empire,Holmes&meier,New York,1982.
3.    Y.Hikmet Bayur,Hindistan Tarihi,cilt 1,İlk Çağlardan Gurkanlı Devletinin Kuruluşuna Kadar(1526),TTK,Ankara,1946.
4.    Sir E.Dennison Ross,”The Portuguese i India”,H.H.Dodwell(Ed.),CUP,Londra,1929.
5.    Cengiz Orhonlu,Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanı,Eren Yayıncılık,İstanbul,1987.
6.    Yusuf Halaçoğlu,17’nci Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi,TTK,Ankara,1988.
7.    İlber Ortaylı,Tanzimattan Sonra Mahalli İdareler(1840-1878),Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları,Ankara,1974.
8.    Musa Çadırcı,Tanzimat Döneminde Anadolu Kentleri’nin Sosyal ve Ekonomik Yapıları, TTK,Ankara,1991.
9.    E.Engelhardt(Çeviren Ali Reşad),Türkiye ve Tanzimat ve Devlet-i Osmaniyenin Taih-i Islahatı,Kanaat Kitabhanesi,İstanbul,1328(1910).
10.    Hasan Tahsin Fendoğlu,İslam ve Osmanlı Hukukunda Kölelik ve Cariyelik.Kamu Hukuku Açışından Mukayeseli Bir İnceleme,Beyan,İstanbul,1996.


Yedinci bölüm ( Uydurma Metinler )’de :

    1. İsmet Bozdağ,İkinci Abdülhamit’in Hatıra Defteri ve Mithat Paşa’nın Taif Zindanından Gönderdiği 8 Mektup,Bozdağ Kitabevi,Bursa,1946.
  2. İsmet Bozdağ,İkinci Abdülhamit’in Hatıra Defteri (Belgeler ve Resimlerle),Kervan Yayınları,İstanbul,1976.
  3. İsmet Bozdağ(Hanzade Sultanefendi),Osmanlı Hanedanı Saray Notları(1808-1908),Tekin Yayınevi,İstanbul,2002.
    4. İsmet Bozdağ,Prof.Mehmet Ferit Ulusoy.Hanzade/Sürgünde Bir Şehzadenin Günlüğü,İstanbul,Tekin Yayınevi,2003.
  5. İsmet Bozdağ,Prof.Mehmet Ferit Ulusoy.Osmanlı Hanedanı Saray Notları 3,İstanbul,Tekin Yayınevi,2003.

Yukarıda belirtilen eserler kitapta tematik olarak düzenlenen yedi bölümde incelenmiştir.Yazar günlük hayatımızın herhangi bir köşesinde, hergün , yeni bir tarih felaketiyle karşılaştığımızı belirterek bunlardan örnekler vermiş :
1.    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 30.05.2008 gün ve SP.Haz.2008/01 sayılı esas hakkındaki görüşü
2.    Ayşe Hür,”Millet-i Müselleha’nın Doğuşu”,Taraf,12 Ekim 2008.
3.    Tufan Türenç,”Öfke Dün  de Kötüydü Bugün de Kötü”,Hürriyet,17 Ekim 2008.
Kitapta yazdığı her şeyi referanslandırmaya ve belgelendirmeye gayret ederek, kendi tabiriyle,ortaya bir “ Halep oradaysa arşın burada “ kitabı ortaya çıkmış.Ve şimdi zaman : Arşınla Halep yolunu ölçme zamanıdır.

Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Amin Maalouf

Arapların Gözüyle Haçlı Seferler, Amin Maalouf, Yapı Kredi Yayınları,  2007, İstanbul

1096-1291 yılları arasında geçen Haçlı Seferleri’nin Arapların bakış açısıyla anlatımı.
      
  Kitapta Haçlı Seferleri’nin anlatımı, Kudüs’ün işgal edildiği 15 Temmuz 1099 tarihinden kırk gün sonra, Şam’ın saygıdeğer kadısı Ebu-Said el-Herevi’nin beraberindeki Kudüs mültecileri ile, dönemin Halifesi el-Mustazhirbillah’ın makamına izinsiz girerek, İslam’ın karşı karşıya olduğu büyük tehlikeyi ifade etmesi sahnesiyle başlamaktadır. El-Herevi’nin Bağdat’ta yaşayacağı hayal kırıklığı aslında Haçlı Seferleri karşısında Müslümanların çözülmesinin de bir habercisidir.
        Kılıçarslan, bu tarihten 3 yıl önce, Temmuz 1096’da, Konstantinopolis’e gelen çok büyük bir Frenk kalabalığının, İmparator Aleksios Komnenos’un her zaman çağırdığı paralı askerlerden olduğunu sanar. Çünkü 1071’de ezilen Bizanslılar
bir daha bellerini doğrultamamışlar ve paralı askerler ile güçlerini takviye etme yoluna gitmişlerdir. Ayrıca Roma’daki Papa’ya “hortlayan İslam tehlikesine karşı kutsal savaş” çağrısı yapmaktadırlar. Ancak yardım diye gelen güruh birkaç yüz şövalye, çok sayıda silahlı piyade, binlerce yoksul, hırpani kılıklı kadın, çocuk ve ihtiyardan oluşmaktadır. Sanki kovulmuş bir halk göç etmektedir. Kılıçarslan’ın ise bu kalabalığın amaçları hakkında en ufak bir fikri yoktur. Güruh, rutin çapul faaliyetlerini birden değiştirerek, altı bin kişilik bir grup ile Selçukluların elinde bulunan İznik’e yönelir. Bir baskınla bu şehrin doğusunda kalan Kserigordon Kalesini ele geçirir. Ancak Frenkler bu kalenin su ihtiyacının dışarıdan karşılandığını Kılıçarslan’ın kaleyi kuşatmasından sonra fark edeceklerdir. Susuzluktan kırılan Frenkler teslim olurlar ve dinini değiştirmeyi kabul edenler Suriye ve Orta Asya’ya gönderilir. Diğerleri ise kılıçtan geçirilir. Bu esnada ordugâhta bulunan Frenk güruhunun büyük bölümü din kardeşlerinin başına gelenleri haber alır almaz intikamını almak için harekete geçerler. Lakin onlar da Kılıçarslan tarafından pusuya düşürülür ve yok edilir.
    Tarihte çok az zafer onu kazananlara bu kadar pahalıya patlayacaktır. Ertesi kış yeni bir haçlı ordusu Konstantinopolis’e geldiği sırada Kılıçarslan, Malatya Fatihi Danişmend ile mücadele etmektedir. Kılıçarslan bu yeni Haçlı ordusunu küçümser. Oysa İznik’i kuşatan Haçlılar, bu sefer binlerce zırhlı şövalyeden oluşan gerçek bir ordu getirmişlerdir. Şehri kurtaramayacağını anlayan Kılıçarslan, halkı kurtarabilmek için Haçlıların müttefiki Bizans İmparatoru Basileus ile anlaşır ve şehri bir oldu bittiye getirerek 19 Haziran 1097’de ona teslim eder. Haçlı ordusu Suriye’ye doğru ilerlemeye başlayınca da Danişmend ile birlik olup Eskişehir (Dorylaeion) yakınlarında bir pusu kurar. Frenklerin gücü zırh korumalarından kaynaklanmaktadır. Saatlerce süren mücadele sonrasında Frenk ordusunun halen büyük kısmı ayakta iken yeni ve çok daha büyük bir haçlı ordusunun geldiği görülür. Türklerin sabahtan beri savaştıkları sadece öncü birliktir. Bu savaşta Türkler büyük kayba uğrar ve çekilirler. İntikam soğuk yenen bir yemektir ve Kılıçarslan’ın öç almak için dört yıl beklemesi gerekecektir.
    Haçlılar, 21 Ekim 1097’de Yağsıyan’ın yönetiminde bulunan Antakya’ya ulaşır. Bu şehir 40 yıl önce Bizanslılardan Selçuklulara geçmişti. Erzak stoku zenginliği ve surlarının sağlamlığı ile içeriden bir ihanet olmadığı müddetçe ele geçirilmesi zor bir şehirdi Antakya. Aynı dönemde Suriye’de iki kardeşin savaşı devam etmektedir. Halep Sultanı Rıdvan ve Şam Sultanı Dukak birbirlerine o kadar kin beslemektedirler ki ortak bir tehlike karşısında birleşmeyi bile düşünmezler. Bununla beraber Rıdvan, Haşşaşiyun Tarikatı’nın etkisi altındadır. Yağsıyan önce Şam Sultanı’ndan yardım ister. Ancak Dukak’ın miskinliği ve korkaklığı yüzünden Rıdvan’a yönelmek zorunda kalır. Yardımdan çok Antakya’yı ele geçirme hevesiyle harekete geçen Rıdvan, sayısal üstünlüğüne rağmen, yanlış tertiplenmesi ve çekingenliği sebebiyle Haçlılarla göğüs göğüse çarpışmak zorunda kalır ve ordusu şövalyelerin zırhları altında ezilir. Yağsıyan’ın son umudu olarak geride sadece Musul valisi güçlü Atabey Kürboğa kalır.
        Şubat 1098’de batıdan Baudouin adlı bir Frenk komutanı gelir. Ermeni şehri Urfa’yı himayesine alan Baudouin, şehrin yöneticilerine bir komplo düzenleyerek kendisini “Urfa Kontu” ilan eder. Urfa’ya müdahale etmek isteyen Kürboğa, Antakya’ya ilerleyen birliği ile bu şehri üç hafta boyunca kuşatır ve Antakya’ya yardımı gecikir. Antakya’da ise, Firuz adında Ermeni asıllı bir müslüman, ihaneti ile Frenkleri şehre alır. Katliam ve yağma kaçınılmaz olur. Dukak’ın ordusu ile birleşip Antakya’ya varan Kürboğa, müttefiklerine güvenemediği için, Frenklerin uzun bir kuşatmanın ardından aç ve güçsüz düşmüş olmalarından yararlanamaz. Güçlü müslüman ordusu tek bir ok atmadan, tek bir kılıç veya kargı darbesi indirmeden dağılır.
        Haçlılar 1098’in son günlerinde, Antakya’dan sonra bu şehre üç günlük uzaklıkta bulunan Maarra şehrine yönelirler. İki haftalık bir kuşatmanın ardından şehri ele geçirirler. Frenkler burada korkunç yamyamlıklar yapmış ve bu da tarihe geçmiştir. Maarra hadisesi Araplar ile Frenkler arasında yüzyıllar geçse bile kapanmayacak derin bir uçurum açmıştır. Öte yandan bu korkunçlukları yüzünden Suriyeli emirler Haçlılardan korkarlar ve armağanlar yüklü elçileriyle her türlü yardımı yapacaklarını bildirirler.
        Kudüs’e ilerleyen Haçlılar zengin Bukayye Ovası’nda Hüsn’ül Ekrad’ı (Kürtlerin Kalesi) ele geçirirler. Kırk yıl sonra Frenklerin en ünlü kalesi “Krac des Chevaliers” burada yükselecektir. Çevredeki diğer şehirlerin yaptığı gibi Trablusşam da Hüsn’ül Ekrad’a bir temsilci gönderecektir. Hatta bu şehir daha da ileri giderek bir ittifak antlaşması için Frenklerden şehirlerine bir elçi göndermelerini isterler. Bu da büyük bir hata olur. Elçiler, Trablusşam’ın zenginliğine hayran kalırlar. Trablusşam yöneticisi Celalülmülk, Saint-Gilles’den bir ittifak için cevap beklerken Haçlıların Trablusşam Emirliği’nin ikinci büyük şehri Arga’yı kuşattıklarını öğrenerek şaşırır. Haçlılar ittifak değil yağma peşindedir. Maarra hadisesinden sonra Frenklerin neler yapabileceklerini öğrenmiş Arga halkı direnir ve üç ay sonra Frenkler kuşatmayı kaldırarak Kudüs’e doğru yollarına devam etmek durumunda kalırlar.
        Böyle bir dönemde İslam dünyası, Bağdat’taki Abbasi Halifeliğini sürdüren Sünniler ile Kahiredeki Fatımi Halifeliğini sürdüren Şiiler arasında bölünmüştür. Bizans ile bir ittifak halinde olan Kahire veziri El-Efdal “en üstün” Şehinşah, Frenk istilası karşısında memnundur. Ancak Basileus’unda artık Frenkler üzerinde bir denetimi kalmamıştır. Bunun üzerine, El-Efdal Frenklerden önce davranarak Kudüs’ü ele geçirir. Kudüs’in savunmasını İftiharüddevle “Devletin gururu” adlı bir komutana bırakır. Ancak hareketli kuleleri vasıtasıyla Haçlılar, Temmuz 1099’da Kudüs’ü ele geçirir. Yahudi ve müslümanlar bir hafta boyunca katledilir. Frenkler, büyük bir saygı beslediklerini iddia ettikleri şehri vahşice talan ederler. Doğulu Hristiyanlar da Kutsal Kabir Kilisesi’nden kovulur. Kudüs üzerine yürüyen El-Efdal ise bir yıldırım taarruzu ile bozguna uğratılır. İşte El- Herevi, müslümanların kardeş kavgalarını bırakıp uyanmaları için böylesi bir ortamda harekete geçer.
        1100 yılında, Frenk istilasının belli başlı üç mimarı, Saint-Gilles, Godefroi ve Bohemond çeşitli vesilelerle safdışı kalırlar. Kudüslü Frenklerin başı Tancrede ise Şam’ın Sultanı Dukak tarafından pusuya düşürülür ve canını zor kurtarır. Tancrede Şam’a misilleme yapar, ancak şehri ele geçiremez. Godefroi ölünce, Urfa Kontu Baudouin onun yerine geçmek için Kudüs’e doğru yola çıkar. Dukak, Nehr’ül Kelb üzerinde bir pusu kursa da, Trablusşam Emiri Kadı Fahrülmülk, kendi çıkarı doğrultusunda, Frenklere durumu haber verir ve önlem almalarını sağlar. Kudüs’e ulaşan ve kendisini kral ilan eden Baudouin işgalin baş mimarı olacaktır. Artık Arap dünyasındaki iflah olmaz parçalanma karşısında, Frenk devletleri en başından itibaren kararlılıkları, savaşçılık değerleri ve göreli dayanışmalarıyla gerçek bir bölgesel güç olarak sivrileceklerdir.
        Kılıçarslan, Saint-Gilles’in 100.000 kadar adamıyla Batı’dan döndüğünü ve Boğaz’ı geçtiğini Mayıs 1101’de öğrenir ancak intikal güzergâhını kestiremez. Frenkler bir anda Ankara’da belirir. Daha sonra Suriye’ye yönelmeleri beklenirken kuzeydoğuya, Bohemond’un esir tutulduğu Niksar Kalesi’ne yönelirler. Güzergâhı artık netleştiren Kılıçarslan, pusu yeri olarak Merzifon Köyü’nü seçer. Yollardaki su kaynaklarının zehirlenmesi ve aşırı sıcak ile zayıf düşen Frenk ordusu imha edilir. Sonradan gelen ikinci ve üçüncü Frenk orduları da aynı şekilde kılıçtan geçirilir. Bu da Arap Doğusu’na toparlanma fırsatı verir. Doğu’da bulunan Frenkler ise sayılarının azlığını güçlü kaleler kurarak kapatmaya çalışırlar. Ancak yine de önemli bir kozları vardır: Arapların uyuşukluğu. Kuzeydeki Frenkleri yok olmaktan ise Müslüman Emirlerin ihmalkârlığı kurtarır. Esir düşlen Bohemond’un Antakya Prensliği tam yedi ay başsız kalır. Ne Rıdvan, ne Dukak, ne de Kılıçarslan bundan yararlanmayı düşünemezler. Sonunda Tancrede başa geçer. Tancrede’den korkan Rıdvan, onun Ulu Cami’ye haç takılması yönündeki talebini de kabul edecek kadar alçalacaktır.
        Danişmend, Bohemond’u, 1103’de fidye karşılığı serbest bırakır. Bundan sonra da Urfa ve Antakya Frenkleri birleşerek Harran Kalesi’ne karşı ortak harekâta girişirler. Harran stratejik bir öneme sahiptir. Burası ele geçirilebilirse Frenkler doğrudan Musul ve Bağdat’a ilerleyebilecektir. Halep çembere alınacaktır. Bu esnada Musul’un yeni valisi Çökürmüş ve Artuklu Sökmen savaşa tutuşmak üzeredirler. Haçlılar’ın Harran’a yürüdükleri haberi alınır alınmaz, bu iki düşman birleşir ve Fırat Nehri’nin Belih Çayı kolunda Frenk ordusunu kılıçtan geçirirler.
        1108 yılına gelindiğinde Doğulu Frenkler artık, bölgede kabul edilen ve gerektiğinde ittifak kurulan bir güç konumundadır. Aynı yılın Ekim ayında, Tell Beşir’de, Musul valisi ile Urfa Kontu, Antakya’nın Frenk prensi ile Halep’in Selçuklu Sultanı’na karşı savaştılar. Bu savaşta Antakya-Halep ittifakı galip gelmiştir. Bu zaferden sonra Frenkler en geniş yayılmacılık girişimlerinden birinde bulunurlar. Saint-Gilles, hep gözü olduğu Trablusşam’ı alabilmek için, bir yarımada üzerinde bulunan bu şehrin kara ile bağlantısı olan noktasına “Saint-Gilles Kalesi”ni (Kal’at Sancil) inşa eder. Kadı Fahr’ül Mülk’ün tüm yardım arama çabalarına rağmen Trablusşam 12 Temmuz 1109’da düşer. Hemen ardından Beyrut ve Sayda da alınıp yağmalanır.
        17 Şubat 1111’de Halepli bir kadı, Ebu Fazl İbn’ül-Haşeb, El-Herevi gibi Bağdat’ta olay çıkararak Arap dünyasının uyanmasını sağlamaya çalışır. Uğraşıları isyana varan etkiler gösterir. Askalan ve Sur kentlerinin Frenklere karşı başarı ile savunmaları ile de İslam dünyasında bir başkaldırı rüzgârı esmeye başlar.
        Nisan 1117’de İbn’ül-Haşeb, Halep’de doğan idare boşluğundan yararlanıp yaklaşan Frenk tehlikesine karşı koymak maksadıyla, yönetime Mardin Valisi Türk Komutan İlgazi’yi getirilir. Yeni komutan, 28 Haziran 1119’da Antakya ordusunu Sarmeda Ovası’nda kılıçtan geçirerek büyük bir başarı elde eder. 1922’de yönetime gelen İlgazi’nin yeğeni Belek ise askeri ustalığı, kararlılığı, Frenklerle her türlü uzlaşmayı reddeden tutumu, sadeliği ve kanaatkârlığı kadar, birbirini izleyen zaferleri ile Arap dünyasının taptığı bir kahraman olacaktır. Ancak Belek, 1924 Mayıs’ında bir suikaste kurban gider. 1125’de İbn’ül-Haşeb, çok kanını döktüğü Haşşaşiyun Tarikatı müritleri tarafından öldürülür. Bu örgüt Hasan es-Sabbah’ın kurduğu Şii eksenli dinsel-siyasal bir örgüttür. 1090’da Alamut Kalesini ele geçirmeyi müteakip giderek güçlenmiştir. En gözde silahı ise cinayettir. 1127’ye gelindiğinde, Haşşaşinler artık basit bir yapılanma değil, Arap dünyası’nın Frenk işgalciye karşı koyabilmek için tüm enerjisine ihtiyaç duyduğu bir sırada gücünü kemiren bir cüzzam haline gelmiştir.
        1129’da Şam, Frenk tehdidi altında idi. Atabey Tuğtekin’in yerine geçen oğlu Börü, kendisinden beklenmeyen bir kararlılıkla Haşşaşinlerin Şam’a sızmalarına ve yapılanmalarına kol kanat geren Vezir el-Mezdegani’yi öldürtür. Tarikatın koruyucularının öldüğünü gören halk da Haşşaşiyun müritlerini sokak sokak öldürür. Börü, Frenk tehlikesini de bertaraf eder. Ancak Haşşaşiyunlar 1131’de Börü’den intikamlarını alırlar.
        1128’de Atabey İmameddin Zengi, Bağdat halifesinin Selçuklu hamilerine karşı giriştiği isyan hareketine engel olmasından dolayı ödüllendirilir. Kendisine Musul ve Halep valilikleri verilir. Bundan sonrada Zengi’nin yükselişi başlar. Tecrübeli danışmanlara sahip olması, katılığı, azmi ve devlet bilinci ile Zengi, Frenklere karşı açılan cihadın ilk büyük savaşçısı olarak anılacaktır. Şubat 1130’da Antakya Prensi II.Bohemond, Danişmend’in oğlu Gazi’nin kurduğu bir pusuya düşerek ölünce dul eşi Alice, babası Kudüs Kralı II.Baudouin’e bir darbe düzenler. Bu Frenklerin, kendini doğulu hisseden 2’inci kuşağına özgü bir davranıştır. Ancak Baudouin kızının isyanını bastırır ve onu sürgüne gönderir. Ağustos 1131’de Kudüs kralı ölür. Yerine Alice’in ablası Melisande ile evlenen Foulque d’Anjou geçer. Onun döneminde Frenkler arasındaki anlaşmazlıklar doruk noktasına tırmanacaktır.
        Bu dönemde Selçuklu sultanı ölmüş ve veraset savaşları patlak vermiştir. Halifenin duruma hâkim bir konuma yükselmesiyle Zengi müdahale etme ihtiyacı duyar. Ordusu ile El-Müsterşid’in üzerine yürür. Burada zor duruma düşen Zengi, Eyyub adında genç bir zabitin yardımıyla kaçmayı başarır. Adı geçen Eyyub, Selahaddin’in babasıdır. 1133’te veraset savaşları sona erer ve varisler ölen Sultan Mahmud’un kardeşi Mesud etrafında birleşirler.
        Zengi ile Frenkler arasında ilk önemli savaş 1137’de Orta Suriye’de bulunan Baarin kuşatması esnasında yaşanır. Burada bulunan Trablusşam şövalyeleri Foulque’yi yardıma çağırırlar. Ancak Baarrin’de Foulque’nin ve Zengi’nin orduları arasındaki çarpışma kısa sürer ve şehir Zengi’nin eline geçer.
        Mart 1138’de Rumlar ve Frenkler ittifak yaparak Suriye’de yeni bir fetih savaşına başlarlar. Zengi’nin kendisine ait olmayan bir şehri savunmaya gelmeyeceğini değerlendiren müttefikler, ilk hedef olarak Şeyzer’i seçerler. Ancak bu Zengi’yi iyi tanımadıklarını gösterir. Zengi, öncelikle, birkaç hafta içerisinde bütün Doğu’yu altüst eder. Danişmend’i Bizans topraklarına saldırmaya ikna eder. Bağdat’ta da bir ayaklanma meydana getirecek ajitatörleri örgütler. Sultan Mesud’tan, Suriye ve Cezire’nin tüm emirlerinden kendisine yardım için asker gönderilmesini sağlar. Bizans’ın müttefiki olan Frenk komutanları ile yoğun bir mektup trafiği başlatır ve Bizans ile aralarına anlaşmazlık sokar. Bir yandan da Suriye Hristiyanlarından seçilen ajanlar ile, Frenk ordularının içerisinde propaganda faaliyetleri yürütür. Neticede Zengi hiç çatışmaya girmez. Bizans imparatoru böylesi bir ortamda, bir de Müslümanlara çok kuvvetli bir takviyenin gelmekte olduğunu öğrenince, kuşatmayı kaldırıp gitmeye karar verir. Aslında ortada böyle bir takviye de yoktur.
        Şeyzer Savaşı bitince Zengi’nin İslam âleminde itibarı kat kat artar. Şam’dan Humus’u alır. Ancak gözü Şam’ın kendisindedir. Bu şehrin çevresindeki tek önemli yerleşim yeri Baalbek’i zorlanmadan ele geçirir. Şam ise direnmeye kararlıdır. Şehrin yöneticileri Frenklerle ittifak kurar ve yaklaşan Frenk ordusu karşısında Zengi Baalbek’e çekilmek durumunda kalır. Bundan sonra, Zengi’nin işgalcilerle olan savaşı 1144 yılına kadar bir duraksama yaşayacaktır.
        23 Eylül 1144 günü Zengi, Urfa Kontu II. Jocelin’in yağmaya çıkmasını fırsat bilerek ustaca bir manevra ile Urfa’yı ele geçirir. Buradaki yarım yüzyıllık Frenk hâkimiyetinin sona ermesi aslında en büyük Frenk krallarının komutasında yeni bir istila hareketinin başlangıcı olacaktır. Bu zaferden sonra, Müslümanlar arasında artık Kudüs’ün yeniden fethi konuşulmaktadır. Bu amaç, kısa bir süre içinde Frenklere karşı direnişin simgesi haline gelecektir. Ancak, Zengi 1946’da Fırat Nehri kıyısında bulunan Caber Kalesi’nin kuşatması sırasında kendi yaveri tarafından öldürülür. Onun ölümünün ardından veraset kavgaları başlar. Şam, derhal Orta Suriye’ye egemen olur. Zengi’nin kurduğu güçlü devletin destanı sona ermiş gibi gözükse de bu bir yanılgıdır. Çünkü sözkonusu destan aslında yeni başlamaktadır.
        İktidarı ele geçiren Nureddin, Zengi’nin ikinci oğludur. Adil, erdemli, dindar, itidalli, verdiği sözü tutan ve İslam’ın düşmanlarına açılan cihada sonuna kadar bağlı bir adamdır. Psikolojik seferberliğin öneminin farkında olan Nureddin, yüzlerce din adamı ve âlimi halkın sempatisini kendi yanına çekmek ve böylece Arap dünyasının yöneticilerini kendi bayrağı altında toplanmaya zorlamakla görevlendirir. Propagandasında vaaz ettiği ilkeler şöyledir:
•    Tek din, Sünni İslam, her türlü sapkınlığa karşı amansız mücadele;
•    Tek devlet, Frenkleri her yandan kuşatabilmek için tek devlet;
•    Tek amaç, işgal edilmiş toprakları geri alıp özellikle de kudüs’ü kurtarmak için cihat.
        “Dinin ışığı” Nureddin böylece Arap dünyasını birleştirip Frenkleri ezebilecek bir güç haline getirecek ve zafer meyvelerini de onun sağ kolu olan Selahaddin toplayacaktır.
        1146 Eylülü’nde Nureddin daha henüz ototirtesini yaygınlaştıramadan, Jocelin Urfa’yı ele geçirmeye çalışır. Nureddin beklenmedik bir sürat ile isyanı bastırır. 1147’de Urfa’nın düşüşünün kışkırttığı ikinci Frenk istilası belirir. Kılıç Arslan’ın oğlu Mesud da babası gibi Haçlılara ölümcül darbeler indirir ve sayılarını giderek azlatır. Ancak yinede Haçlılar, kalabalık bir ordu ile Suriye’ye varırlar. Almanların başında Kral Konrad, Fransızların başında da Kral VII. Louis vardır. Bu krallar, doğudaki Frenkler ile toplantılar neticesinde Şam’a saldırmaya karar verirler. Frenkler Arap direnişine bundan iyi hizmet edemezler. Çünkü Şam Kudüs ile ittifak antlaşması imzalamış tek Müslüman şehirdi. Ancak bu şehrin ihtiyar yöneticisi Muineddin Unar’ın politik manevraları sebebiyle Şam’ı alamazlar. Dört gün gibi kısa süren bir savaşın ardından güçlü haçlı ordusu dağılır ve ülkelerine geri döner.
        Nureddin de böylece babasının düşünü gerçekleştirmeye, Şam’ın fethine yönelir. O daha çok şehir halkının sempatisini kazanmaya çalışır. Şam’a geldiğinde uzun bir kuraklık dönemine son veren bir sağanak yağmur başlar. İnsanlar bunu onun ayağının uğuruna yorar. Şam yöneticilerinin şehri Nureddin’e vermektense Frenklerle işbirliği yapmayı tercih etmeleri de halkı Nureddin’e daha da yaklaştırır. Şövalyelerin Şam çarşılarında dolaşmaları gerginliklere neden olur. Nureddin ise ihtiyatlı davranmaya devam eder. Ona göre herşey öncelikle siyasi bir savaştır. Bir müttefik ağı oluşturur. Ayrıca, Şam’ın efendisini, çevresinde bir komplo ağı oluştuğuna inandırarak etrafında güvendiği pek çok kişiyi hapse attırmasına veya öldürtmesine neden olur. Son bir operasyonla da Şam yolundaki tüm erzak kervanlarının önünü keserek, şehirde enflasyon ve kıtlık oluşmasına sebep olur. Halkın yaşadığı kıtlığı yöneticilerinin dindaşları yerine Frenklerle işbirliği yapmış olmasına bağlamasını sağlar. Neticede, Nureddin, şehir sakinlerinin yardımıyla hiç savaşmadan, kan dökmeden, silahtan çok ikna gücüyle Şam’ı fethetmiştir. Bundan sonra Şam tarihinin en şanlı dönemlerinden birini yaşayacaktır.
        Nureddin Suriye’yi yönetimi altında birleştirmeyi müteakip, sıranın Frenk işgali altındaki büyük şehirleri geri almak için cihat ilan etmede olduğunun farkındadır. Ancak, son zamanlarda tekrar güçlenen Bizans’ın sınırlarda meydana getirdiği tehdit, Nureddin’in gerçekleştirmek istediği geniş yeniden fetih harekâtına girişmesini engellemektedir.
        Batılı şövalyelerin, 1156’da, son Fatımi kalesi Askalan’ı fethetmelerinden bu yana Mısır yolu kendilerine açıktır. Şubat 1162’de Frenklerin başına Foulque’nin ikinci oğlu Amaury geçmiştir. Amaury Mısır’ı fethetmeyi saplantı haline getirmiş ihtiraslı biridir. Nureddin, şiilerin zor durumda olmasına üzülmez ama öte yandan da Mısır’ın tüm zenginlikleri ile Frenklerin eline geçmesini de istemez. Bu yüzden kendisinden yardım isteyen Mısır veziri Şaver’e, Selahaddin’in amcası “aslan” Şirkuh’u göndererek cevap verir. Şirkuh, olağanüstü fiziksel cesarete sahip, askerlerinin kendisine hayran olduğu ve bu Mısır seferi ile de çarpıcı kurmay yetenekleri ön plana çıkan bir komutandır.
        Şirkuh bir aldatmaca ile Frenk kontrolündeki topraklardan geçerek Mısır’a varır. Bir yıldırım harekâtıyla Mısır’ı ele geçirir. Şirkuh’un bu seferi askeri verimlilik açısından bir model olma özelliği taşır. Çok kısa bir sürede, hemen hiç kayıp vermeden ve Amaury’yi de faka bastırarak Mısır’ı fethetmiştir. Şaver bu sefer de Suriye ordusuna güvenemez ve Amaury’den yardım ister. Amaury’nin yaklaşmasıyla Şirkuh Mısır’ın doğu kapısı Bilbeys’e çekilir. Nureddin de Mısır’daki durumu görünce Frenklere büyük çaplı bir sefer düzenleyerek onları Mısır’dan çekilmek zorunda bırakır. Toplam altı ay süren bu seferin gerçek galibi de böylece Şaver olur. Daha sonra Şirkuh’dan korkan Şaver, Amaury ile uzun süreli bir ittifak da yapar. Şirkuh’un ordusu ile el-Babeyn Köyü yakınlarında karşılaşan müttefikler ağır bir yenilgiye uğrarlar. Şirkuh yine beklenmedik bir hamle ile İskenderiye’yi ele geçirir ve buranın komutasını genç Selahaddin’e bırakır. Nihayet Şirkuh ve Amaury, mücadelelerinin sadece Şaver’e yaradığını anlarlar ve anlaşarak ülkelerine geri dönerler. Amaury toplamda Mısır’a beş kez sefer düzenler ve beş kez başarısız olur. Ocak 1169’da Selahaddin Şaver’i pusuya düşürür ve halifenin yazılı onayı ile onu kendi elleri ile öldürür. Şirkuh Mısır valisi olur. Ancak iki ay sonra Şirkuh da vefat eder. Fatımi Halifesi El-Adid, deneyimsiz ve genç olduğunu düşünerek Nureddin’den Selahaddin’i vezir olarak atamasını teklif eder ve bu teklifi kabul edilir. Ancak daha 1169’un sonuna gelmeden Selahaddin Mısır’ın tartışmasız tek hakimi olmayı başarır. Selahaddin bundan sonra Nureddin’e hep mesafeli davranır. Suriye melikinin Şii Halifeliği’nin ortadan kaldırılmasına yönelik dayatmalarına boyun eğerek, El-Adid’in hastalıktan öleceği bir dönemde Mısır’ın yönetimine resmen el koyar. Artık Selahaddin o zamana dek sahip olmadığı siyasi bir boyut kazanır. Nureddin ile olan ihtilafı daha da belirgin hale gelir. Tam da Mısır’ı Selahaddin’den almaya yönelik bir sefer hazırlığı içerisinde olduğu bir dönemde, Nureddin ölür. Bundan sonra Selahaddin, Nureddin’in bir rakibi olmaktan çok onun devamcısı olarak görülecektir.
        Selahaddin, Nureddin gibi halife olmayı hakettiğini göstermek kaygısıyla, onunla aynı amaçların peşinde koştuğunu göstermeye çalışır. Kudüs’ü geri almayı hedefler. Gerçekten de Selahaddin İslam dünyasına saldıranların üzerine Nureddin’den daha acımasız bir şekilde gidecektir.
        Selahaddin, 1174’te Orta Suriye’de Şam’a kadar ilerlemiştir. Ancak Şam direnir. Selahaddin ise müslümanlarla doğrudan ihtilafa düşmekten kaçınmaya çok dikkat etmektedir. Şam Emiri es-Salih, Haşşaşinlerden yardım ister. Haşşaşinler suikast girişimlerinde bulunsalar da başarılı olmazlar. 1181’de es-Salih zehirlenerek öldürülünce Mısır ile Suriye arasındaki gerginlik de durulur. 1183’de Selahaddin törenle Halep’e girer. Artık Suriye ile Mısır, Eyyubi hükümdarının tartışılmaz otoritesi altında fiilen birleşmiştir.
        1180’de Şam ile Kudüs arasında, bölgede serbest mal ve insan dolaşımını güvence altına alan bir anlaşma imzalanmıştır. Ancak, özellikle Renaud adlı şövalyenin başını çektiği bir kısım Frenkler bu anlaşmayı sıklıkla bozarlar. Sultan Selahaddin uygun zamanı kollar. Frenklerin kendi içi kavgalarına da katılır ve çeşitli ittifaklar yapar. Ancak bir yandan da dalga dalga müslümanları cihada çağırır. Artık yeteri kadar güçlenmiş olan Müslüman ordusunun Frenkler ile bir meydan savaşına tutuşması gerekmektedir. Selahaddin bunun için bir tuzak hazırlar. Önce Taberiye kalesini işgal eder, sonrada kalenin içerisinde Raymond’un eşi olan kontesi bir avuç asker ile kapandığı yeri kuşatır. Frenkler buraya derhal bir ordu hazırlar ve gönderirler. Frenkler intikal planlarına göre bir günlük yürüyüş mesafesi katedilecek ve Hittin’e vardığında Taberiye Gölü’nden su ihtiyaçları temin edebilecektir.  Ancak Selahaddin yol boyunca onları yavaşlatan akınlar düzenler. Hedeflerine vardıklarında da su kaynağına ulaşmak için Selahaddin’in askerleri ile savaşmak zorunda olduklarını görürler. Frenklerin geri çekilme yolları da kesilir. Yapılan savaşta Selahaddin belirleyici bir zafer kazanır.
        Hittin Savaşı’nın ardından bu kadar güçlü bir orduyu toplamışken Selahaddin durmaz. Civardaki küçük kaleleri ele geçirmeyi emirlerine verir. Selahaddin ise Trablusşam Kontluğu’na kadar ilerler. Sur şehrini almak için vakit kaybetmemeyi hesaplayan Selahaddin Askalan ve Gazze’yi de alarak Kudüs’e kadar dayanır. Teslim olma teklifini olumsuz cevap alan Selahaddin, tüm birliklerini Kudüs çevresinde toplar ve 2 Ekim 1187 Cuma günü, Miraç Kandili’ne rastgelen bir günde, Selahaddin törenle Kudüs’e girer.
        Ancak bu şanlı zaferde Sur şehrinin atlanması bir stratejik hatayı da beraberinde getirmektedir. Çünkü fethedilen şehirlerdeki Frenkler buraya akın ederek bu şehri fethedilemeyecek kadar güçlendirmektedir. Batıdan gelen Frenkler de burayı bir kıyıbaşı olarak kullandılar. 1189 Eylülü’nde Frenk savaşlarının en uzunlarından biri Akka muharebeleri başlar. Akka burun şeklide olan bir yarımada üzerinde kuruludur. Frenkler burada Müslümanları bir yay şeklinde sıkıştırır. Ancak, bu yay giderek kalınlaşmaktadır. Savaşın kızıştığı günlerden birinde Selahaddin Almanların Kralı İmparator Friedrich Barbarossa’nın iki yüz ila iki yüz altmış bin askerle Konstantinapolis’e yaklaştığı haberini alır. Tüm İslam alemini cihada çağıran Selahaddin’in imdadına yine talihi yetişir. Barbarossa Toros dağlarında girdiği bir çayda boğulur. Akka’da uzayan durum ise yavaş yavaş bir geçici uzlaşma halini alır. Öte yandan Akka garnizonunun erzak durumu iyi değildir. Nisan 1191’de Fransız kralı Philippe Auguste ve müteakiben Haziran’da Aslan Yürekli Richard, Akka yakınlarında karaya çıkar. 11 Temmuz 1191’de de Akka düşer.
        Selahaddin Haçlı ordusunun Filistin sahilini ele geçirmesini engelleyemeyeceğini, hele de bu orduyu imha edemeyeceğini anlamıştır. Niyeti artık onları Kudüs’ten uzak tutmaktır. Selahaddin ile bir türlü karşılaşamayan Kral Richard, siyasi oyunlarla Müslüman dünyasını bölmeye çalışmış ancak ondan daha da usta olan Selahaddin oyunların hepsini tersine çevirmeyi başarmıştır. Zaman Selahaddin’den yana idi. Hâlbuki kralların geride dönmek için sabırsızlandıkları bir krallıkları mevcuttu. Selahaddin’in stratejisini krala gönderdiği bir cevapta açıklamaktadır:
“Krala de ki, Askalan konusunda taviz vermeyeceğim. Kışı bu memlekette geçirme tasarısına gelince; bunun zaten kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum, çünkü ele geçirdiği toprakları o gider gitmez geri alacağımızı biliyor. Hatta belki o gitmeden bile geri alabiliriz. Henüz ömrünün baharındayken ve yaşamın tüm zevklerinden istifade edebilecekken, kışı burada, ailesine ve ülkesine iki aylık mesafede geçirmeyi gerçekten istiyor mu? Bana sorarsanız, ben kışı, sonra yazı, sonra bir başka kışı ve bir başka yazı burada geçirebilirim, çünkü burası benim memleketim, bakmakla yükümlü olduğum çocuklarımın ve yakınlarımın arasındayım ve yaz için bir ordum, kış için başka bir ordum var. Hayatın zevklerini artık pek umursamayan yaşlı bir adamım ben. Allah zaferi ikimizden birine nasip edinceye kadar, böyle oturup bekleyeceğim.”
        Bu söylemlerden etkilenen Richard beş yıllık bir anlaşma imzalar ve ülkesine geri döner. Frenklerin ellerinde bundan böyle Arap âlemine tehdit olabilecek devletler değil, sadece belli yerleşim yerleri bulunacaktır. Selahaddin ise daha elli yaşında hayata veda eder.
        Selahaddin’in ardından 9 yıllık bir veraset kavgası yaşanır ve kardeşi el-Adil üstün gelir. Onun döneminde Arap âlemi bir barış ve hoşgörü dönemi yaşar. El-Adil uyanık bir devlet adamıdır. Venediklilerle anlaşarak Mısır ve Suriye’ye haçlı dalgalarını geçirmemelerini sağlar. Ancak tam bu esnada, 1202’de Venedik ile daha önceden anlaşmış bulunan Frenk ordusu gelir. Venedik Dukası usta bir manevrayla bu orduyu kendi emelleri için kullanmaya başlar. Böylece el-Adil ile olan anlaşmasına da sadık kalır. 1203’de Venedik donanması Konstantinapolis’e varır. Frenklerin Bizans’ı sömürüsü tam elli yedi yıl sürecektir. Zaten artık Suriye sahillerinin bir çekiciliği kalmamıştır. Bu şartlarda Suriye Frenkleri de barış döneminin uzamasına yönelik olarak çalışmakta ve barış anlaşmalarının sürelerini uzatmaktadır. Roma’da ise savaşın yeniden başlatılması istenmektedir. 1210 yılında Akka’nın başına batıdan getirilen Jean de Brienne geçer. Uzun bir hazırlık döneminden sonra Nisan 1218’de yeni Frenk istilası başlar ve uzlaşma yanlısı el-Adil hayal kırıklığına uğrar. Hedef Mısır’dır. Ancak Nil’i dev zincirlerle kapatan Müslümanlar üç ay bu harekete engel olurlar. El-Adil bu sıralarda geçirdiği bir kalp krizi ile vefat eder. Onun ardından bir veraset savaşı olmaz ancak Frenkler de durdurlamaz. Tahta geçen el-Kamil, Frenklere Mısır’dan çıkmaları karşılığında Kudüs’ü ve gerçek haçı vermeyi bile teklif eder. Ama Frenkler bunu kabul etmezler, çünkü II.Friedrich komutasında bir ordu daha gelecek diye beklemektedirler. Nil nehrinin kabarmasından faydalanan ve geri çekilme yollarını nehrin setlerini yıkarak kesen Mısırlılar, Frenkleri yeni şartlar ile bir barışa zorlarlar. Bu anlaşmaya uygun olarak Frenkler işgal ettikleri yerleri teslim ederler ve ülkelerine geri dönerler.
        El-Kamil, daha sonra II.Friedrich’in hoş görülü ve Müslümanlara sempati duyan tavrını öğrenir. Onunla dostluk ilişkileri kurar. Mısır ve Suriye arasında bir tampon devlet kurmayı planlayan el-Kamil, II.Friedrich’i Kudüs’ü almaya teşvik eder. Bir oldu bitti ile 1229’da Kudüs II.Friedrich’e teslim edilir. Buna en şiddetli tepki Şam’ın meliki en-Nasır’dan gelir. El-Kamil’e açıkça savaş ilan edilir. Kasım 1239’da,  en-Nasır, bir baskınla Kudüs’ü ele geçirir. Bu olay tüm Arap dünyasında bir sevinç patlamasına sebep olur. Ancak şehrin savunulmaz bir durumda olması sebebiyle elinde tutmaya çalışmaz ve el-Kamil’in ölümünden sonra veraset savaşında Frenklerin ittifakını kazanmak maksadıyla,1243’te, onların şehir üzerindeki haklarını resmen tanır.
        Bu dönemde doğudan gelen yeni bir tehlike belirir: Cengiz Han. Aslında İslam topraklarına ilk Moğol baskısı, Frenklerin 1218-1221 yılları arasında Mısır’ı istila etmesiyle aynı döneme denk gelir. Cengiz Han’ın 1227’de ölmesiyle bu baskı bir kaç sene için gevşer.
        1247 yılında Fransa Kralı IX. Louis Mısır’a karşı bir sefer düzenler. Bu sırada Mısır’ın başında el-Kamil’in oğlu Eyyub bulunmaktadır. Frenklerin başarıları karşısında Eyyub, Louis’e babası gibi Kudüs’ü teklif eder ancak teklifi kabul görmez. Eyyub da direnmeye karar verir. Karargâhını Mansure’ye taşıtır. Frenkler bu şehrin kapılarına dayandığı bir zamanda Eyyub ölür. Eyyub’un cariyesi, Ermeni asıllı güzel ve kurnaz Şeceretüddür, akıllıca bir hamle ile Eyyub’un ölümünü gizler. Şubat 1250’de bir ihanet sonucu Frenk ordusu aniden şehre girmeyi başarır ve tam bu başarılarının meyvelerini toplayacaklarken Memluk Türkleri yetişir. Memlukler sokak sokak dağılmış olan Frenkleri kılıçtan geçirirler. Frenkleri mağlup etmelerinden üç hafta sonra Memlukler, Okçu Baybars’ın emir komutasında bir darbe düzenlerler ve son Eyyubi sultanı Turanşah’ı öldürerek üç yüz yıllık bir süre için iktidara geçmelerini sağlayacak devrimi gerçekleştirirler. Şeceretüddür, Memlük komutanlarından Aybek ile evlenir ve Aybek böylece sultan ilan edilir. Artık Frenk istilacılara karşı tavırda bir setleşme de belirginleşmeye başlayacaktır.
        1251’den itibaren Cengiz Han’ın oğullarından Hulagu, İslam’ın en itibarlı başkentlerine karşı topyekün yok etme savaşına başlar. İlk hedef Bağdat’tır. 10 Şubat 1258’de Bağdat düşer ve halkı acımadan katledilir. Akka Frenkleri hariç Doğulu Frenkler ve Ermeniler Hulagu ile ittifak kurarlar. Ocak 1260’da Halep düşer. 1 Mart 1260’da Şam alınır.  Hulagu Kahire’ye koşulsuz boyun eğmesini bildiren elçiler yollar. Elçiler dinlenir ve boyunları derhal vurulur. Memlukların da şakası yoktur. Aybek’in ölümünden sonra yerine geçen oğlu ufukta beliren savaşın sorumluluğunu taşıyacak karakterde gözükmemektedir. Türk asıllı bir asker Kutuz vatansever bir darbe ile iktidarı ele geçirir. Ülke hemen savaş haline geçer. Temmuz 1260’da güçlü Mısır ordusu düşmanı karşılamak için Filistin’e girer. Ancak bu sırada Moğol hakanı Möngke öldüğü için Hulagu veraset savaşlarına katılmak maksadıyla Asya’ya gitmiştir. Moğol ordusu büyük bölümünü böylece yitirince Kutuz onları Gazze’de yener. Ardından Şam’a yönelir. Moğol yönetici Kitguba’yı Ayn Câlût adındaki köyde tuzağa düşürür. Moğol süvarileri kılıçtan geçirilir. 8 Eylül akşamı Memluk süvarileri Şam’a kurtarıcı olarak girerler. Müteakiben Ekim 1260’da Antakya ve Ermenistan’a Moğollara destek verdikleri için bir misilleme seferi başlatılır. Bu esnada Kutuz bir darbe ile Baybars tarafından öldürülür. Artık yeni sultan Baybars’tır. Bu kanlı ve imansız subay büyük bir devlet adamı olduğunu hızla gösterecek ve Arap dünyasında gerçek bir rönesansın mimarı olacaktır.
        Kutuz’un ölümü ile duraksayan misilleme seferi 1261’in sonunda gerçekleştirilir. Ermeni Krallığı bu seferden sonra bir daha belini doğrultamaz. Antakya da dört gün içerisinde düşer. 1271’de Doğu Frenklerine saldırı başlatır. Mart ayında Selahaddin’in bile boyun eğdiremediği Hısn’ül Ekrad düşer. Bu dönemde gerçekleşen Moğol akınları da püskürtülür. 1277’de Baybars zehirlenerek öldüğünde Doğu’daki Frenk toprakları tespih tanesi gibi dizilmiş ve her yandan Memluk İmparatorluğu’nun toprakları tarafından kuşatılmış sahil şehirlerinden ibaret kalmıştır.
        Mart 1289’da, Memluk Sultanı Kalavun, Suriye’deki Frenk şehirlerinin birer köprübaşı olarak kullanılma olasılığı ve Batılı Frenklerin Moğollarla ittifak girişimlerinde bulunmalarını bahane ederek bölgeledeki varlıklarını sonlandırmak maksadıyla yeni bir fetihe başlamaya karar verir. Ancak, Akka Frenklerini diğerlerinde ayrı turar. Batı ile ticari ilişkilerinde Akka’dan faydalanmayı değerlendirmektedir. Akka krallığı ile bir ateşkes antlaşması imzalar. Anlaşmanın korumadığı tüm Frenk topraklarını almayı da kendisine hedef olarak belirler. Bunlardan ilki olan Trablusşam’ı haritadan siler. Memlukların fetihlerinden endişe duyan Akka Kralı Henry, Roma’dan takviye ister ve 1290 yazında gelen heybetli bir donanma gözü dönmüş binlerce Frenk savaşçısını şehre boşaltır. Bu kontrolsüz askerler Akka’daki Müslüman halka eziyet ederler. Kalavun da Memluk Sultanlığı’nın dört bir yanına son bir cihat çağrısı yapar. Ancak 4 Kasım 1290’da hastalanır. Emirlerini oğlu Halil’e biat ettirir ve ondan Frenklere açılacak bu son seferi sonuna kadar sürdüreceğine dair yemin etmesini ister. Halil’in komutasındaki güçlü Müslüman ordusu 17 Haziran 1291’de Akka’yı almayı başarır. Akka, Frenklerce Selahaddin’in elinden alındığı aynı gün ve aynı saatte tam yüzyıl sonra geri alınmıştır. Böylece son Frenkler de Suriye ve sahil bölgelerinden kovulmuş oldular.
        Sonuç olarak Haçlı seferleri İslam’ın ilerleyişini durduracak yerde Müslümanların kendilerini toparlamalarına ve Osmanlı ile de batıya fetih hareketlerine koşmalarına sebep olmuştur. Frenkler açısından bir diğer sonucu da Arapların “rahle-i tedrisi”nden geçmeleri olmuştur. Yunan uygarlığının mirası Batı Avrupa’ya ancak bu uygarlığın tercümanları ve devamcıları olan Araplar aracılığı ile taşınmıştır.
        21’inci yüzyıla gelindiğinde, Arap âleminin siyasi ve dini sorumlularının, Selahaddin’i ve Kudüs’ün geri alınmasını halen söylemlerinde dayanak olarak kullanmaları, İsrail’in yeni bir Haçlı devleti gibi görülmesi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün üç tümeninden birinin adının Hittin, diğerinin adının da Ayn Câlût olması, Arap Doğusu’nun Batı’yı her zaman doğal bir düşman olarak görmesi, kuşkusuz Haçlı seferlerinin günümüzde etkilerinin halen devam ettiğinin birer göstergeleridir.

1 Mart 2012 Perşembe

Limni ve Malta Mektupları, Fevziye Abdullah Tansel

Limni ve Malta Mektupları, Fevziye Abdullah Tansel, Türk Tarih Kurumu,1989, Ankara
Ziya Gökalp'in1919-1921 yılları asında sürgüne gönderildiği Limni ve Malta’dan eşine ve çocuklarına yazdığı mektuplarda, büyük düşünürün bir eş ve bir baba olarak; dünya görüşü, hayat felsefesi ve insani yönü anlatılmaktadır.

     Ziya Gökalp külliyatı üç cilt olarak yayımlanmıştır. Birinci cildi ‘’Şiirler ve Halk Masalları’’, ikinci cildi ‘’Limni ve Malta Mektupları’’ son cildi ise büyük düşünürün dergi ve gazetelerde çıkan çeşitli ilmi araştırmalarını kapsamaktadır. Limni ve Malta Mektupları isimli ikinci ciltte Ziya Gökalp’in 572 mektubu yer almaktadır. Bu mektupların tamamı sürgün yılları süresince eşi Vecihe Hanım ile kızları Seniha, Hürriyet ve Türkan hanımlara yazdığı mektupları ihtiva etmektedir.
    Yazar Fevziye Abdullah Tansel, büyük Türk düşünürü Ziya Gökalp hakkında bazı hatıralarını kitabın başında kısa da olsa sunarak büyük düşünürün dünya görüşünü, hayat felsefesini, insani yönünü, en önemlisi de vatanına ve Türk milletine olan sevgisi ile bitmek bilmeyen güvenine dikkat çekmeye çalışmıştır.
Sıkılgan bir çocuk kadar mahcup, sessiz ve mütevazi olan Gökalp, sevdiği arkadaşlarının samimi çevresinde büsbütün başka bir kişilik alır, canlanır, neşelenir, uzun münakaşalara ve izahlara girişir, zarif şakalardan da geri kalmazdı. Resmi ve kalabalık ortamlarda, o kadar sessiz ve durgun olan Gökalp’in coşkun ve idealist ruhu, samimi mizacı ve geniş bilgisi özellikle dostlar arasındayken kendini göstermektedir. Yazara göre; bu meclislerde bulunmayarak onunla yalnız genel toplantılarda beraber olanların Ziya’yı anlamalarına imkan yoktur. Çünkü Ziya samimi dostlar meclisinin dışında bir köşeye çekilip, lakırdıya karışmamış, kendisine sorulan saçma sapan şeylere de bir iki kelime ile cevap vermekle yetinmiştir.

Ziya Gökalp'in, günlük sıradan siyasetle ve şahıslarla hiçbir alakası yoktur. Yanında bu türlü meseleler konuşulduğu zaman hiç hoşlanmaz, hatta sinirlenirdi. Memlekete ait bütün ideolojik meselelere, ilim ve sanat konularına, içtimai hayatta yapılması zaruri her türlü inkılaplara oldukça ilgi duyan Ziya Gökalp, bunlar dışındaki basit mevzulara, dedikodulara, günlük olaylara hiç önem vermez, onlarla hiç meşgul olmazdı. Kuvvetli bir hafızaya, Şark ve Garb'a ait geniş ve sağlam bilgilere, çok etraflı sosyolojik bilgiye sahip olan Ziya Gökalp’in her şeyden önce büyük bir sistemcilik kabiliyeti vardı.

SÜRGÜN HAYATI VE MEŞGULİYETLERİ

30 Ekim1918'de Mondros'ta imzalanan ve 2 Kasım'da ordulara tebliğ edilen mütarekeden üç ay sonra, İstanbul'un ingilizler tarafından işgali sırasında İttihatçılarla beraber, Ziya Gökalp de tutuklanmıştır. Düşünürümüz, tutuklanışını mektuplarında anlatırken; İstanbul’daki İngiliz hafiyelerinin, İngiliz memurlarına verdikleri jurnaller üzerine Malta'ya sürüldüklerini ifade etmektedir.

Gökalp'in mektupları, tevkifini, Limni ve Malta'ya sürülmesini, sürgünlük hayatını hangi esir kamplarında geçirdiğini, buralarda ne kadar sürelerle kaldığını aydınlattığı gibi, bu sırada ailesinin ve kendinin maddi durumları, tutukluluk hayatında başlıca meşguliyetlerinin neler olduğu, bu felaket devresindeki ruh hali hakkında da önemli bilgiler vermektedir.

GÖKALP’in iki yıl kadar süren sürgün hayatının acılarını hafifletmek için kendisini nasıl teselli ettiği, nelerle meşgul olduğu konusunda, sürgün süresince yazdığı mektupları, bize tatmin edici bilgi ve malzemeyi vermektedir. Büyük düşünürün ailesine yazdığı mektuplarında sürgün yılları süresince; kitaplar okuduğu, yazacağı eserler için notlar aldığı, sürgünde bulunanlarla aralarında tertipledikleri toplantılara katıldığı, felsefe konusunda konferanslar verdiği, zaman zaman da, içinde bulunduğu durumun üzüntülerini unutmak için geçmiş günlerin hatıralarına gömüldüğü veya geleceğe ait hayaller kurarak kendini avuttuğu anlaşılmaktadır. Bunlardan başka tatlı bir meşguliyeti de; kendisine gelen mektupları okumak ve ailesine mektup yazmaktır.

Gökalp, Limni'ye gittikten hemen sonra, 6 Haziran 1919 tarihli mektubunda eşinden, kitapları arasında bulunan İngilizce okuma ve lügat kitapları ile Fransızca romanlar göndermesini istemiştir. Memleketimizdeki neşriyatı da takip etmeye çalışmış; Akşam, Vakit, Yeni gün, Cumhuriyet, Türk Dünyası gazetelerini, Türk Yurdu, Millî Tetebbûlar, İnci, Şâir, Büyük Mecmûa, Diken vb. mecmualar ile Prof. Fuad Köprülü'nün Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflarımız isimli eserini İstanbul’dan getirtmiştir. Esaret hayatının sonlarına doğru ise sinir hastalıkları hakkında kitaplar ile bol miktarda roman okumuştur. Büyük düşünür mektuplarında; ciddi şeylerle uğraşmaya ruhunun tahammülü kalmadığını, sürgünlük devresinde roman ve sinemanın hayat sahneleri arzettiğini yazıyor ve "İlmi kitaplardan sıkılıyorum, ilim ile uğraşırken, zihin bir taraftan mantıkın, bir taraftan da vakıaların ve tecrübelerin esareti altında kalır. Bu maddi esaret içinde, bir de zihni esarete tahammül edemez. Roman ise, muhayyelenin serbest mahsülü olduğu için, ruha bir hürriyet dünyası gibi görünür.‘’ cümleleriyle, niçin roman okuduğunu sosyal ve psikolojik sebeplere bağlayarak izah etmektedir.

Gökalp'e, esirlik hayatının acılarını unutturan diğer önemli meşguliyet de, aralarında tertipledikleri alaturka mûsikî konserlerini dinlemek, konferanslar vermek, veya başkalarının konferanslarını takip etmektir. Büyük düşünür, mûsikî müsâmerelerinin verildiği yerin adını ‘’Tekye’’ olarak kaydediyor. Eskiverdala’ dan yazdığı 15 ve 22 Aralık 1919 tarihli mektuplarında,  "Tekye'de cuma akşamları mûsikî dinliyoruz. Konferans salonumuz gayet geniş. Konferanslara da devam ediyoruz. Tekye'de mûsikî müsâmereleri devam ediyor, vakit süratle geçiyor. Burada vaktimi yine dersler ve konferanslar vermekle geçiriyorum.’’ şeklindeki ifadeleriyle, zamanını dolu dolu yaşadığını anlatmaktadır.

Büyük Düşünür, sürgünde olduğu yerlerde kendisini Darülfünun’ da gibi hissederek, başına birçok tutuklu vekilleri, komutanları, mebusları toplayarak; felsefe ve içtimaiyat dersleri vermektedir. Çürüksulu Mahmut Paşa’dan başlayarak, Mersinli Cemal Paşa'ya kadar bütün yaşlı-başlı devlet ricali, meşhur kumandanlar, ellerinde birer defter ve kalem, üstadın etrafına toplanırlar ve haftalarca, bu derslere devam ederlerdi.

RUH HALİ

Sıkılgan bir çocuk kadar mahcup, sessiz ve mütevazi olan düşünür, sevdiği arkadaşlarının yanında büsbütün başka bir kişilik alır, canlanır, neşelenir, uzun münakaşalara ve izahlara girişirdi. Fakat sıradan siyaset hadiseleriyle ve şahıslarla hiçbir alakası yoktu. Yanında bu türlü meseleler konuşulduğu zaman hiç hoşlanmaz, hatta sinirlenirdi. Bu sebeple sürgünlük hayatında, herkesin arasında yaşadığı halde, bazen yalnızlığa bürünerek kendi tabiriyle ‘’halvet der-encümen’’ bir ömür geçirmiştir. "Herkesle konuşurum; fakat dedikodularına ortak olmam; fakat bazen kulaklarım da yorulur. Bundan dolayı yalnız gezmek bana bir sükûnet veriyor. Sinemaya gidiyorum. Bahçelerde dolaşıyorum. Bazen da bir gazinoda bir köşeye çekilerek soğuk yahut sıcak bir şey içiyorum" diyerek bazı zamanlarda kendine göre toplumdan uzak yaşamayı ve düşünmeyi sevdiğini anlatmaktadır.

YEŞİLKÖY HULYASI

Gökalp sürgünlük hayatının yedinci ayından itibaren düşüncesinde bir ‘’Yeşilköy hulyası’’ yaratmıştır Gökalp'in düşüncelerinde, bu Yeşilköy hülyası gittikçe zenginleşmiştir. Kitap okuma, mektup yazma ve ders zamanlarının dışında bir köşeye çekilerek, hayalindeki bu Yeşilköy'de yaşar, eşi ve kızlarına yazdığı mektuplarda da ;"Hülya benim için en güzel sinemalardan, tiyatrolardan daha zengin. bütün sahnelerde hep sizi görürüm. Sonra, köylerde geçirdiğimiz müşterek ömürleri seyrederim.’’ diyerek, bu düşüncelerini ailesiyle paylaşmaktadır.

MEKTUP YAZMAK

Büyük düşünür, özellikle kızlarına yazdığı mektuplarda; mektuplaşmak yolu ile de ders alınabileceğini ve bu usulde daima soru sormak gerektiğini anlatmıştır. Gökalp ailesine yazdığı mektuplarında; insanın zihninde kendi kendine çözemediği konuları sorarsa, alacağı cevapların çok faydalı olacağını uzun uzun açıkladıktan sonra, kendisinin bir yol gösteren olmaksızın nasıl yetiştiğini hikaye etmektedir. "Ben gençliğimde, zihnimde uyanan birçok suallere cevap veremezdim. Kitapları karıştırır, onlarda da beni tamamı ile ikna edecek cevaplar bulamazdım. Bu yolda çok zahmetler çektim. Halbuki müşkillerimi soracak bir hoca bulabilseydim, zihnimi bu kadar yormayacaktım. Bu müşkilleri kendi kafamda hallettiğim için bütün içtihatlarım, bütün tahkiklerim tamamıyla şahsi oldu. Fikirlerim de evlatlarım gibi benimdir diye büyük bir şefkatle seviyorum. Eğer fikirlerimi başkalarının yardımı ile edinseydim, o kadar zahmet çekmeyecek fakat, zihnim de daha müşkil meselelerin halline kaabiliyyet kazanmayacaktı. Hülasa ben rehber bulamadığım için kendi kendime düşündüm, aradım buldum.’’ diyerek eşi ve kızlarından kendisine mektuplarda soru sormalarını özellikle istemiştir.

EĞİTİM ÖĞRETİM VE OKUMAK

Ziya Gökalp eğitim ve öğretime büyük önem vermekte, birçok mektubunda kızlarına yeterince eğitim verememenin ve onlarla ilgilenememenin üzüntüsünü dile getirmektedir. Özellikle kendisinin ‘’küçük cemiyet‘’ dediği okula bütün çocukların gitmesinin önemine değinmektedir. Çocukların eğitiminde iki derse büyük bir önem vermek gerektiğini belirterek; ’’Hisapla hendeseden sonra, edebiyata ve şiire kıymet vermeli; çünki bu iki hüner de gayet eğlenceli ve zevklidir. Aynı zamanda zekaya nur, muhayyeleye kanat, kalbe de heyecan verir. Derslerin en vecdlisi, edebiyata ve şiire dâir olanlardır. Resimle mûsikî de, şiirle edebiyatın arkadaşıdır. Bunların hepsi ruha güzellik, ahlâka temizlik verir, insan en tatlı vecdleri bu hünerlerden alır.” demektedir.

Gökalp çocukların okula gönderilmesinin önemi konusunda, bambaşka bir bakış açısı getirmektedir; ’’İnsan evde de husûsî hocadan okuyabilir; fakat, mektebin başka türlü feyzi var. Mektep, çocukların birleşmesinden vücûda gelmiş bir cemiyettir. Çocuk büyüdükten sonra, büyük cemiyetin içinde yaşayacak. O hâlde, ilerideki içtimâî hayâta alışmak için, çocukluk devresinde de içtimâi bir hayat yaşamak lâzım gelir. İşte çocuk bu içtimâi terbiyeyi mektepte alır. Aile küçük bir cemiyettir. Bahusus orada birleşecek çocuklar azdır. Mektepte ise yüzlerce çocuk beraber duyuyor, beraber düşünüyor, beraber anlıyor, istikbâl için müşterek gayeler tahayyül ediyor, istikbâlde milletin fertleri arasında müşterek duygular ve fikirler bulunabilmesi için, çocukların mekteplerde beraber duyması ve düşünmesi lâzımdır.”

Gökalp mektuplarında çocuklarına çok kitap okumalarını ancak, okudukları eserlerdeki fikir ve düşünceler konusunda dikkatli olmaları gerektiğini de şu şekilde açıklamaktadır: “Bu zamanın bütün çocukları, başka hislerle, başka fikirlerle yetişecek. Millî felâketlerin uyandırdığı ruhları, en iyi terbiyeciler uyandıramaz. Bu cihetleri düşününce, sizin de duygusuz ve fikirsiz kalmayacağınıza hükmediyor ve bu suretle teselli buluyorum. Malûmatın lâzım ve fâideli olanlarını öğreniniz. Her kitap iyi olmadığı gibi, her fikir de fâideli değildir. İstanbul'da malûmat, yahut maarif namıyla dolaşan birçok fikirler vardır ki hem ilme hem de ahlâka mugayirdir. Medeniyet dedikleri birçok şeyler hakikî medeniyetin aksidir. Siz doğru düşünüşlü, doğru ahlâklı olmağa çalışınız.”

Bir milletin istikbalini, çocuklarının tahsil ve terbiyesine bağlayan Gökalp; Türk çocuklarının yaşanan olaylardan ders almasının önemi üzerinde önemle durmakta,”Bu zamanın çocukları tarihi, kitaplardan okumağa muhtaç değillerdir; çünki tarih, canlı vak'alar suretinde gözlerinin önünde cereyan ediyor. Okumak yazmak bilmeyenler bile, zamanlarının tarihini bilirler; çünki hayatı öğrenmek için yalnız görmek kâfidir. Millete ait olan her şey; ister muzafferiyyet, ister felâket olsun ferdleri terbiye eder. Yalnız, bu terbiyelerden hakkıyla istifade edebilmek için tahsil de lazımdır. Çocuk hakiki terbiyeyi zamanın öğrettiği derslerden alır. Mektebin verdiği dersler bunun yanında hiç kalır. Mektepte okunan en terbiyeci ders tarihtir.” diyerek çocukların yaşanan olaylardan ders almalarının önemini vurgulamaktadır.

MİLLİ MEFKURE

Büyük Türk Düşünürü, her şeyin milli olmasının gereğini dilinden hiç düşürmediği ‘’Milli Mefkure’’sinde açıklamaktadır: ‘’Ben içtimâ'î hakikatleri bulabilmek için yirmibeş otuz sene kafa patlattım. Okuduğum kitaplarla işittiğim sözler ya softaların, yahut züpbelerin beyninden çıkıyordu. Bu iki takımın da fikirleriyle duyguları millî değildi. Züpbeler, mukaddes bildiğimiz bütün duyguları yıkmağa çalışıyor, softalarsa asrî ve medenî bir millet, meşrutî bir devlet olmamıza mâni oluyorlar. Evvelkiler Beyoğlu'nun levantenlerinden ders almışlar, ikincilerse eski Acemler'in kitaplarıyle kafalarını yuğurmuşlar. Bu iki takımın ikisi de ne millî, ne de medenidir. Alafranga Avrupai olmadığı gibi, alaturka da Türk değildir. Alaturka mûsikî Bizans'tan Acem'e geçmiş bir mûsikî olduğu gibi, alaturka şiir de Acem'den alınmış gazellerle kasidelerdir. Hâlbuki Türk mûsıkîsiyle şiiri halkın koşmaları ile türküleridir. Biz medeniyeti doğrudan doğruya Avrupa'dan, harsı da doğrudan doğruya halktan almalıyız.’’

Ziya Gökalp mefkurenin ne olduğunu izah ettikten sonra milletlerin yükselmesinde ve yaşamasındaki önemini de şu şekilde açıklamaktadır: ’’İnsanları kurtaracak mefkuredir. Mefkure her memleketi bir cennet yapacak. Her millet kendi cennetinde hür ve mes'ud yaşayacak. Gökte gözlerimizin gördüğü bir güneş nasıl varsa, kalblerimizde de ruhumuzun gördüğü daha parlak daha ısıtıcı bir güneş vardır, îşte, bu derûnî güneşin adı mefkûre'dir. Mefkurenin de kânunu adalet, ahlâkı şefkattir. Demek Kİ mefkure, Allah'ın yer yüzündeki vekilidir. Bir milletin kalbinde nekadar çok mefkure varsa terakkisi, tekâmülü de o kadar çabuk olur. Allah'ın yardımcıları melekler olduğu gibi, mefkürenin muavinleri de vazifelerdir: meselâ aile vazifeleri, meslekî vazifeler, vatanî vazifeler gibi.. O hâlde mefkureye itâ'at. evvel emirde bu vazifelere riâyetle olur. Bizim başımıza gelen bütün bu felâketler, herkesin kendi vazifelerini yapmamasındandır. Vazifeleri yapmamak, mefkûresizlikten gelir. O zaman, mefkure de milleti yükseltmez; çünki bir millet mefkuresini ne kadar çok yükseltirse, mefkuresi de o milleti o kadar çok yükseltir. Milletler rahat ve ikbâl zamanlarında ne oldum delisi hâline girerler. Memleketimizde bunlara sevindirik adı verilir. Hâlbuki felâkete uğrayan milletler uyanırlar. Kurtulmak için, dört elle mefkureye sarılırlar, insanlar zillete, sefalete tahammül edemezler.”

SABIR VE İNANÇ

Ziya GÖKALP sürgünde geçirdiği iki yıllık süre içinde yazdığı mektuplarının hiç birinde;kederlenmemiş, kendisinin ve memleketinin kurtulup selamete kavuşması yönünde Allah'tan ümidini kesmemiştir. Kendinin sürgün ve memleketinin işgal felaketinin hep geçici olduğunu düşünerek; kendine ve yazdığı mektuplarla da ailesine sabır ve inanç tavsiye etmiştir.

Ailesine yazdığı mektuplarında sabır ve inancının kaynağını Milli Mefkuresine bağlayarak, sürgünde bulunduğu sürece sabır ve inancını nasıl koruduğunu şu şekilde açıklamaktadır: “Eskiden her derde şifâ verici bir devay-ı küll ararlardı. Buna, her derde derman derlerdi. Ben devay-ı küllü mefkurede buldum. Bir adamın ruhunda mefkure varsa hiçbir şeyden korkusu, hiçbir şeyden kaygısı olmaz. Menfaat, servet, mevki insanı mes'ûd etmez, insanı mes'ûd edecek şey yalnız mefkuredir. Mefkurenin cevheri menfaatsizlik olduğu için, menfaatlerin zayi olması mefkureli adama keder vermez. Mefkure, ebedî olan millete te'allûk ettiği için, ferd gibi fâni değildir. Mefkureye dayanan, yıkılmaz bir istinâd-gâha dayanmış demektir. İnsanların mefkuresi ne ise, encamı da odur. Milletlerin gayesi ne ise, akıbetide odur.‘’
Ziya Gökalp birçok mektubunda çocuklarını, sabır ve inançlarını korumaları yönünde ikaz etmekte, ümitsizliğe düşmenin biz Türklere yakışmayacağını telkin etmektedir. Büyük düşünür kendilerinin ve milletinin yaşadığı sıkıntıları kızlarına yazdığı bir mektubunda şu şekilde hikaye etmektedir: ’’Burada sihhatim ve istirahatim iyi! Fakat ayrılık, iştiyak, hasret: Bunların acısını hiç sorma! İmânım kuvvetli, tevekkülüm sağlam olmasaydı, bu acılara dayanamayacaktım. Bereket versin ki dindar ve mefküreli bir ruhum var. Siz de orada imanlı ve tevekküllü olunuz. Allah'ın, doğru kullarına vefalı olduğuna itimad ediniz. Güneş bulut altına girebilir; fakat hakikat güneşi uzun müddet bulut altında kalamaz. Felâketlerin de lüzumu var. İnsan dâima rahat içinde yaşasa şımarır. Memleketimizin tâbirince beter derde uğrar. Felâket insanı pişirir, seciyye sahibi eder. Allah, sevgili kullarını imtihan eder. saâdet icinde olup da felâketi beklemektense: felâket içinde olup saadeti beklemek daha iyidir.‘’

AİLE VE KADIN

Ziya Gökalp mektuplarında, dünyada vatan sevgisinden sonra, en tatlı duygunun yuva sevgisi olduğunu vurgulamakta, sürgünde olduğu sürece Tanrı'dan yalnız, iki şey istediğini belirtmektedir: ’’ Yurdum mes’ud olsun yuvam bahtiyar. Biz Türkler, aile hayatını bilmiyoruz. Aile hayatının kıymetini ondan uzak düştükten sonra anlıyoruz. İnsan milletinden sonra, en çok ailesini düşünmelidir; yurdundan sonra, en çok yuvası için çalışmalıdır.’’

Aileye bir mabet ve bir sosyal varlık olarak bakan büyük düşünür, en samimi ibadetlerin orada yapılacağı görüşündedir .Ailenin milletlerin hayatındaki önemini eşine yazdığı bir mektupta ise şu sözleri ile dile getirmektedir: ’’Aile bir mekteptir ki, en derûnî terbiyeler orada alınır. Aile bir hükümettir ki, en şefkatli adalet ancak orada görülebilir. Aile, kulübeyi bir saraydan daha müreffeh yapan, fakirane bir sofraya en zengin ziyafetlerden ziyâde lezzet veren bir sevgi cem'iyyetidir. Hâsılı, aile sosyalizmin hakîkî bir surette ilk tatbik olunduğu en samimî zümredir. Meslekî ve millî zümrelerin mefkuresi aileye benzemektedir, işte benim yegâne emelim, bu kadar sevgili olan aile zümresine, aileme kavuşmaktır.’’

Ziya GÖKALP, kadınlarında erkekler kadar tahsil görerek cemiyetin idaresindeki rollerini icra etmeleri gerektiğini, yalnız erkeklere dayanacak bir medeniyetin; kalpsiz, şefkatsiz vede samimiyetsiz olacağını savunmaktadır. Milletlerin medeniyetinde; erkeklerin tayyareler, toplar, dinamitler vücuda getirerek maddî medeniyeti, kadınların ise manevî medeniyeti yükselterek kalbimizi, ruhumuzu, vicdanımızı yükselteceklerini görüşündedir.

İstanbul’un Zaptı 1204, Robert De Clari

İstanbul’un Zaptı 1204, Robert De Clari, (Çeviren: Prof.Dr.Beynun Akyavuş), Türk Tarih Kurumu, 2000, Ankara 
1096 - 1272 yılları arasında sekiz sefer halinde 176 yıl süren haçlı seferlerinden dördüncüsünü, yani İstanbul’un Fransız Hıristiyan hacılarıyla Venedikliler tarafından ele geçirilişi.
Zamanının en büyük donanmasını teşkil edecek olan Venedikliler ile  bu donanmayı kiralayacak olan Fransızlar bu donanma ile Mısır, Babilon veya İskenderiye’ye gitmek üzere anlaşıyorlar. Ancak hazırlanan donanmanın sahibi olan Venediklilere Hıristiyan hacılar anlaşmalarındaki bedelin büyük bir bölümünü ödeyemeyince bu borcu ödemek için yine Venedikliler ile anlaşarak öncelikle Dalmaçya’da Zara denen bir şehri ele geçiriyorlar. Buradan elde edilen ganimetler hacıların borcunu ödemeye yetmez.
           Venedikliler bu borçların ödenmesi için Konstantinopolis (İstanbul) ‘in eski imparatoru IV Aleksios’un oğlu II İsaakiosu ile anlaşarak İstanbul’ un işgalini sağlamayı, zindanda olan eski imparator IV Aleksios ve onun oğlu olan II İsaakiosu tahta geçirmeyi teklif ederler. II İsaakios ile anlaşma yapılır. Anlaşmaya göre II İsaakios tahta geçince Venedikliler ve hacılara iki yüz bin mark vereceğini, filonun bir yıllık masrafını üzerine alarak kutsal topraklara onlarla birlikte sefere çıkacağını ve kutsal topraklarda hayatının sonuna kadar on bin asker bulunduracagını ve Konstantinopolisten sefere katılacaklara bir yıllık erzaklarını vereceğini teahhüt eder.
           Fransızlar karadan, Venedikliler ise denizden saldıracak şekilde planlarını yaparak şehire taarruza başlarlar. Savaş sonunda eski imparator III. Aleksios Konstantinopolisi bırakarak kaçar. İsaakios imparatorluğu ele geçirerek Venedik ve Fransızlara söz verdiği paranın bir miktarını ödemekle birlikte önemli bir kısmını ileri bir tarihte ödemek üzere söz verir. Ancak sözünde durmaz. Venedik ve Fransızlar’ın israrı üzerine borcunu ödemeyeceğini belirtir. Bunun üzerine haçlılar tekrar İstanbula saldırıya geçerler. Haçlılar daha başarıya ulaşmadan Murzuplos adında bir hain tarafından imparator İsaakios ve babası yataklarında boğularak öldürülürler.
          İmparatorun öldürülmesinden sonra Murzuplus tahta geçer. O da haçlılara alacaklarını ödemez. Venedik ve Fransızlar tekrar İstanbul’a saldırırarak büyük bir mücadele sonunda şehri ele geçirirler. İstanbul’ un ele geçirilmesiyle beraber savaşçılardan bütün ileri gelenlerle zenginler toplanır ve küçük rütbelilere verdikleri sözü yerine getirmeyerek şehrin en iyi evlerine yerleşirler. Tüm ganimetleri toplamak ve muhafaza etmek üzere güvendikleri Venedikli ve hacılardan onar kişiyi görevlendirirler. Kitapta Elde edilen ganimet görülünce haçlılar dünyadaki en zengin kırk şehirde bile İstanbul’da ele geçirdikleri o servet kadarının bulunamayacağı söylenmekte, dünya servetinin üçte ikisinin İstanbul’ da üçte birinin ise orda burada bulunduğu belirtilmektedir. İşgal sonrası zenginlerin ele geçirilen serveti orduya ve bu servetin kazanılmasına yardım eden fakir şovalyelere pay etmeyerek yağma yaptıklarından da bahseder.
          Böylece haçlılar 13 Nisan 1204 tarihinde Bizansı zaptederek Doğu Latin İmparatorluğunu kurmuş; Baudouin IX ‘ ncu imparator ilan edilmiştir. İstanbul’ un zaptını yağma, tahribat, işkence ve zulümler takip etmiş, göz kamaştıran zenginlik masal olmaya başlamiş, 1204 te kurulan imparatorluk 1261 de son bulmuştur.    

29 Şubat 2012 Çarşamba

Bir Ayaklanmanın Anatomisi, Yaşar Kalafat

Bir Ayaklanmanın Anatomisi, Yaşar Kalafat, ASAM, 1992, Ankara
Şeyh Sait İsyanı'nı temelleriyle birlikte ele alır.

Ayaklanmalar, insanların  bir arada yaşamaya başladıkları dönemden itibaren görülen toplu olaylardır. Türk ve Türk -İslâm tarihinde de görülen çeşitli ayaklanmalardan hepsinde, ayaklanma faktörleri az  çok aynı iken, hemen hemen hepsinde ortak olan yön dinî içerikli olmalarıdır.
XIX. yy.'da ayaklanmaların yoğunlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması olayı ile yakından ilgilidir.
XVIII. yy.'da Rusya'nın zaman zaman Avusturya ile de birleşerek Osmanlı İmparatorluğu'na saldırısı olmuştur. Ruslar, 1783'de Kırım'ı ele geçirmiş Karadeniz'e inmişlerdir. Bu yayılma stratejisi bir yandan Boğazlar'a karşı, diğer yandan da İskenderun ve Basra Körfezi'ne yönelikti. Rusların bu politikası İngiltere ve Fransa'nın da menfaatlerini tehdit ediyordu. İngiltere ile Rusya arasındaki bu çıkar savaşı İngiltere'yi Osmanlı İmparatorluğu'nu koruma politikasına sevketti. Bu İngiliz politikası, 1878 Berlin Kongresi'ne kadar sürecektir. İngilizlerin bu tutumu, Kırım Savaşı (1853-1854)’nda İngilizlerin Ruslara cephe almasına yol açarken, Boğazlar milletler arası mesele durumuna geldi. İngiltere'nin bu tutumu, Rusya'nın politika değiştirmesine yol açtı. Yeni politikasında Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hıristiyanları tahrike başladı.
Esasen Fransız İhtilâli'nin getirdiği akımlardan birisi olan özel anlamda milliyetçilik, Osmanlı İmparatorluğu bünyesine de sıçramış ve özellikle Hıristiyan tebaada kendisini göstermeye başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hıristiyan unsurların millî hareketleri, sevk ve desteklenmelerinde hemen hemen bütün Avrupa'nın parmağı vardı ve Hıristiyan Avrupa olayı, Hıristiyanların Müslüman Türklere direnişi olarak görüyordu. Osmanlı bünyesindeki Sırp, Romen, Yunan ve Bulgar unsurların direnişlerinin çehresinde bu gerçek vardır. Bunların imparatorluk bünyelerinden ayrılmaları Rusya, İngiltere ve Fransa'nın tahrik ve teşvikteki işbirliğinin bir sonucudur.
Navarin'de Osmanlı donanmasının yakılması olayı, Rusya, Fransa ve İngiltere'nin marifeti idi. Amaç, Yunanistan isyanının bağımsızlıkla sonuçlanmasını sağlamaktı. Donanmanın mevcudiyetine rağmen başarıya ulaşmış ve bağımsızlıkla noktalamış bir Yunan isyanı düşünülmezdi. Nitekim bekledikleri sonucu aldılar.
Rusya, Balkanların büyük bir kısmını XIX. yy. içerisinde Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparmayı başarmıştı. Artık Çarlık Rusyası'nın gündeminde, İmparatorluğun doğu toprakları vardı. Bu yeni Rus politikası ile Doğu Anadolu'da olaylar, Ermenileri tahrikle, 1876'da başlatılmış oluyordu. Ermenilerin tahriki konusu ve Osmanlı İmparatorluğu'nun doğu toprakları ile Rusların ilgilenmesi,İngilizlerin menfaat alanına giriyordu. Böylece Rusya ve İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğu kesimi için, Ermeni kozu etrafında menfaat sürtüşmesine girdiler. Hıristiyan Avrupa, Osmanlı bünyesindeki Hıristiyan unsurların hâmiliğini XIX. yy. başlarından itibaren başlayarak sürdürmüşken, bu imparatorluğun içerisindeki Müslüman unsurların isyanına ise, özel menfaatleri gerekli kıldığı hallerde destek sağlamıştır.
1890 yılından sonra, Avrupa'nın Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki, çeşitli unsurlara duyduğu ilgi yeni bir mahiyet kazandı. Bu yeni ihtiras döneminde, Osmanlı İmparatorluğu'nu yağmalama amacı güdülüyordu. Osmanlı İmparatorluğu ile Almanlar yakınlaşmaya başlayıp, 1900 yılında Bağdat demiryolu için bu iki ülke arasında dayanışma başlayınca, İngiltere ve Rusya ortaya 'Şark Meselesi'ni attılar. Bu yeni strateji çok çeşitli taktiklerle uygulamaya getirilirken, kitapta incelenen kısım itibariyle Şark Meselesi, bir yandan Arapları Türklere karşı kışkırtırken, imparatorluğun Türk ve Müslüman olan unsurları arasındaki bütünlüğü de parçalamayı amaçladı. Ermenilerin tahriki yanında diğer yanda da ayaklanmaya teşvik edilen kesim Türklüğün eski unsurlarından 'Kürtler'di.
M.K. Öke, D. Kınnane ve E.O'Ballance'nin belirttikleri gibi XIX. yüzyılda Anadolu kırsalında bazı isyanlar patlak vermiştir. Ancak, bunlar herhangi bir siyasi muhtevadan yoksun daha ziyade feodal ayaklanmalardır.
Orta Doğu'nun emperyalizmin iştahını kabartan genel ve özel vasıfları vardı. Genel özellikleri arasında, Batının 'emperyalist maddî çıkarcılığı' ve hususi özellikleri arasında da, Hıristiyan Batı'nın 'Müslüman Türk'e duyduğu tarihi husumet' başta geliyordu. 1071-1683 tarihleri arasında 'Şark Meselesi' savunmasındaki Avrupa'nın durumunu anlatır, Hıristiyan Batı, Türkleri Avrupa'ya sokmak istememiş, Anadolu'ya giren Türklerin bu topraklarda kök salmasını kabullenmemiş, Rumeli'ye geçişlerini önlemek istemiş, İstanbul'un fethini engellemeye çalışmış ve Avrupa içlerine girişlerine mani olmak istemişti. Şark Meselesi'nin ikinci safhasında, Avrupa saldırıya geçmiştir. Bu dönemde Hıristiyan Batı, Balkanlardaki Hıristiyan unsurları İmparatorluğa karşı ayaklanmaya teşvik etmiş bu maksatla, Bâb-ı Âli'ye baskı yapmış, Türkleri Balkanlardan atmak, İstanbul'u Türklerden geri almak, Osmanlı İmparatorluğu'nun Asya toprakları üzerinde yaşayan Hıristiyan cemaatleri isyan ettirmek ve Anadolu'yu parçalayarak Türkleri Anadolu'dan çıkarmak istemiştir.
Bu izah ışığında, Anadolu ayaklanmalarının Şark Meselesi'nin maddî, stratejik ve psikolojik sebepleri vardır. XIX. yy. Avrupa'nın sanayi için ham maddeye, üretimi için pazara, sermayesi için emeğe ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaçlar için, Osmanlı İmparatorluğu'nun Asya toprakları çok uygundur. Bu bölge kolonileri, pazarları ve etki sahalarını korumak için stratejik öneme haizdir.
Selçuklu ve Türkmen Atabeylikleri ile başlayan Anadolu Müslüman Türk Tarihi, Osmanlılara gelinceye ve ayaklanmaların yoğunlaştığı son yüzyıla varıncaya kadar bir çok toplu olaya şahit olmuştu. Bunlardan en büyüğü Baba İshak (Babai) isyanı idi. Dinî karakter taşıyan ilk büyük olay olan bu isyanda Baba İshak peygamberliğini ilân edip, 1240 yılında Anadolu Selçuklu Devleti'ne baş kaldırmıştı. İsyan kısa zamanda, kadın ve çocukların dışında, binlerce isyancının öldürülmesi ile bastırılmıştı. Ancak, zayıf düşen Anadolu Selçukluları, İran'da fırsat bekleyen Moğolların saldırısına uğradı. 1243 yılında kaybedilen Kösedağ Savaşı'ndan sonra, Anadolu Moğol hâkimiyetine girdi.
Selçuklu Devleti'nin çözülmesinden sonra, Anadolu'da irili ufaklı birçok Türk beyliğinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlardan en güçlüsü olan Osmanlılar, kısa zamanda Anadolu'da Türk birliğini kurmayı başardı. Bu Beylik, kısa zamanda üç kıtada hâkimiyet kuran bir İmparatorluk haline geldi. Ancak, XVII. yy. da patlak veren Celali İsyanları'ndan sonra, İmparatorluğun tekrar toplanması mümkün olmadı. XVII. ve XVIII. yy. ıslahatları çöküşü önlemeye yetmedi. İç meselelere sosyal, ekonomik ve politik çözümler getirilemiyordu. XIX. yy.'da, İmparatorluk Batının denge politikası ile ayakta duruyordu. Bu dönemde, Batıdan alınmak istenen teknik bilgi ve metodu kabul edemeyen ve devlete karşı direnen, 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanı ve 1807'de Nizam-ı Cedid'i yıkan Kabakçı Mustafa Cumhuriyetten sonraki ayaklanmalarda ve Şeyh Sait ayaklanmasında da görülmektedir.
Kitapta inceleme konusu olan 'Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı; Karakteri ve Dönemindeki İç ve Dış Faktörler'in seçilmesi, Şark Meselesi'nin güncelliğine, yeni boyutlar kazanarak devam ettirilmekte olması yol açmıştır. 1980-90'lı yıllarda terörle bütünleşen bölücü faaliyet; irtica-bölücülük, komünizm-bölücülük, mezhep ayrımcılığı-bölücülük, komşu ülkelerle olan ihtilâflar-bölücülük ve terör-bölücülük özelliklerini de beraberinde taşımaktadır. Türkiye'nin rejimi, milleti, vatanı ve kültürü ile, beka ve bütünlüğünü en fazla tehdit eden unsur  'bölücülük'tür. Bugünkü bölücü hareketin, iyi anlatılabilmesi için bölücü cereyanın yakın geçmişinin bilinmesi gerekmekte idi. Yaşanan olaylar, yakın geçmişin devamı idiler. Olaylara etkisi olan çevreler ve faktörler de değişmemişti. Bu sebeple Doğuda cereyan etmiş birçok olaydan 'Şeyh Sait Olayı' incelemeye alınmış, inceleme yapılırken muhtelif faktörlerin yanı sıra olayın sahneye çıkışında ve gelişmesinde etkili olmuş karşı şöven hareketler yaşanmış ise, olayların bu boyutu da ele alınmıştır.
Kitabın giriş kısmında, 1924 yılı olaylarına ve bu olayları doğuran faktörlerin öncesine dair genel bilgi verilmiştir. Daha sonra, Şeyh Sait olayına geçilmiştir. Olayın karakterini tayin edici slogan ve mesajlar incelenip olayın sonuçları üzerinde durulmuştur. Olayın seyrinden çıkarılan ve karakterinin tayininde yararlı olabilecek tespitler incelenmiştir.
Şeyh Sait olayının anlatımına geçilmeden evvel ismini bu ayaklanmaya veren liderlerin tanıtılmasında zaruret görülmüştür. Karakterine, fiziğine, zihniyetine dair bilgi verilmesi cihetine gidilmiştir. Kendisine yöneltilen ithamlara, her iki taraftan ölümüne sebebiyet verdiği insan sayısı ve yıkılmasına yol açtığı ev adedine dair açıklamalar yapılmıştır.
Şeyh Sait ayaklanmasının Kürtçü bir muhteva kazanması için çalışan Azadi ve Azadi'ye ortam ve kadro sağlayan aynı amaçlı, daha evvel kurulmuş örgütler hakkında bilgi verilmiştir. Bu münasebetle, dönemin bu ideolojiye organlık yapan yayınları ve konuya ilgi duyan diğer yayınları üzerinde durulmuştur. Olaydaki merkez örgüt karakteri arzeden Azadi'nin, döneminin Ermeni ağırlıklı örgütü olan Hoybun ile ilişkileri tartışılmıştır.
Ayaklanma bölgesinin tarihi de müstakil bir bölümde ele alınmış, tarihî seyir içerisinde bölgede yaşamış topluluklar ve kurulmuş yönetimlere dair bilgi verilmiştir. Şeyh Sait olayının karakteri üzerinde ileri sürülen iddialardan birisi de 'Milli Kurtuluş Hareketi' olabileceği hususu olunca bölge halkının etnik kimliği de inceleme metnine alınmıştır.
Ayaklanmanın 'Milli Kurtuluş Hareketi' olduğu yolundaki iddiaların yoğunluğu, konunun bu yönünün özel olarak ele alınmasını gerektirmiştir. Bu maksatla olayın yakın geçmişine ve aynı dönemdeki bazı olaylara dair de bilgi verilmiştir. Olaydan sonra gelişen ve olayla bağıntısı üzerinde durulan cereyanlara da yer verilmiştir. Bu münasebetle dönemin iz bırakan ve konuyla ilgili olan olaylarından Halit Paşa Vak'asına, ortak muhteva taşıdığı itibariyle üzerinde bazı iddialarla durulan Said-i Nursî'ye yer verilmiştir. Kemalist ideoloji, Kürtçülüğe ve Nurculuğa genel anlamda karşı iken ve inceleme metninin her bölümünde bu husus kaçınılmaz olarak yer alırken, Atatürk'ün özelde Şeyh Sait olayı karşısındaki tavrına açıklık getirilmiştir. Şeyh Sait Olayı merkez alınıp dönemin sosyal ve kültürel olayları üzerinde durulmuştur.
Olayın karakteri üzerinde iddia ileri süren muhtelif örgütlerin görüşlerinden pasajlar ele alınmış her bir görüş, önce kendi içerisinde tartışılmış, daha sonra genel tahlile tâbi tutulmuştur. Sonuç bölümünde ise olayın karakterine konulan teşhis açıklanmıştır. 'Cumhuriyet'in Kuruluşu ve İlk inkılâp Hareketleri' bölümünde; Atatürk, TBMM'de oluşan I. ve II. Gruplar karşısında aldığı siyasî tavır, bu grupların doğuşu, gelişmenin seyri ve sonuçlanması, Halifeliğin İlgası, Şeriye ve Evkaf Vekâleti ile Erkân-ı Haribiye-i Umumiye Vekâletinin ilgası ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun kabulü konusunda açıklama yapılmış, ayrıca dönemin siyasî kadroları, siyasî olayları ve taraflardan siyasîlerin bu olaylar karşısında sergiledikleri tutumlara dair geniş bilgi verilmiştir.
Kitapta olayın kahramanlarının büyük çoğunluğunun aşiretlere mensup sade vatandaşlar olduğu belirtilmiştir. Soyadı kanunu çıkmadan bahsi geçen bu şahısların isimleri, bazen aşiretlerinin isimleri ve bazen de köylerinin ismi ile birlikte geçiyordu. Aynı şahıs bazen şeyh ve bazen de kayıtlarda sehven seyyit olarak geçebiliyordu. Aynı şahıs, değişik isimlerle geçtiği için farklı mütalâa edilerek yanılgıya düşebilirdi. Nitekim aynı aşiretten sadece ismi bilinen bir şahıs ağa, efendi ve bey gibi farklı ünvanlarla da anılabiliyordu. Bu durum daha farklı tesirlerin de altında resmî zevatda da gözlenebiliyordu. Kuva-yi Milliye döneminde 'bey' diye bilinen zevat giderek paşa rütbesi alıyor, iki isimli bu şahıslar çok yerde bir isimle geçebilirken, bazen de iki ismi ile soyadı kanunundan sonra da üç ismi ile geçebiliyordu. Aynı isimli iki, bazen de üç paşadan aynı görev bölgesinde bahsetmek gerekebiliyordu. Bu durumda, ismi geçen şahısların metindeki bilgilerle sınırlı biyografik bilgileri bir araya getirildi. Böylece ileride yapılacak bu alandaki çalışmalar için şahısların tanımları itibariyle ilk adım atılmış oluyordu.
İncelemenin son bölümüne geniş bir resim albümü bulunmaktadır. Bu albümle, olayların okuyucu gözünde müşahhaslaşması amaçlanmıştır. Burada, isyan olayı ile doğrudan ilgili devlet ricali, isyanla ilişkisi ileri sürülen Terakkiperver Fırka'nın ilgililerinin, ayaklanma olayına katılan zevat ve ayaklanmaya fikri zemin hazırlayan örgüt ve basın organlarının mensuplarının resimlerine yer verilmiştir.
Albümden sonra ekler bölümüne yer verilmiştir. Bu bölümde, olay bölgenin etnik kimliğini ve olayların gelişme seyrini gösteren haritalara; isyanla ilgili dönemin yayın organlarından örneklere, ilgili bazı kanun metinlerine, o dönemde dağıtılmış bazı bildirilerle, beyanat metinleri türünden dokümanlara yer verilmiştir.