Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul şehirlerinin yazarın gözü ile anlatılması.
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Ocak 2014 Perşembe
Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar
Beş Şehir, Ahmet Hamdi TANPINAR, Dergah Yayınları, İstanbul, 2005
Etiketler:
ahmet hamdi tanpınar,
anı,
ankara,
beş şehir,
bursa,
deneme,
edebiyat,
erzurum,
hatıra,
roman,
şehir
18 Mart 2013 Pazartesi
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
Falih Rıfkı ATAY’IN, Atatürk’ün hayatını ve yaşadığı dönem olaylarını anlattığı anı ve anektodlar.
Çankaya,Falih Rıfkı Atay’ın, Atatürk’ün uzun yıllar yanında bulunan bir dostu olarak kaleme aldığı eseridir.Bu yönüyle Atatürk’ün biyografisi olma özelliğini taşımaktadır.Fakat kitabın kurgusu salt bir biyografi tarzında değil ,Atatürk’ün doğup büyüdüğü, içinde yaşadığı toplum ve olaylara da ışık tutan ve o günün bakış açısını çok açık bir şekilde gözler önüne seren bir yaklaşımı da yansıtmaktadır.Dolayısıyla yazar adeta okuyucuyu o günlere götürmekte ve belki daha önce okuduğumuz ,fakat net olarak kavrayamadığımız bir çok konuyu yaşarcasına anlama fırsatı vermektedir. Eserde anlatılan anı ve anektodlar Falih Rıfkı’nın bizzat gördükleri ve yaşadıkları olması ve ilk ağızdan anlatılması okumayı sürükleyici ve akıcı hale getirmiştir.Kitap, Atatürk’ün hayatındaki önemli devreleri içeren dokuz bölüm halinde anlatılmıştır.Bu bölümler şu şekildedir;
(1) MUSTAFA KEMAL 1881-1914
(2) 1914-1918
(3) ÇÖKME
(4) GERİLLA DEVRİ
(5) ORDU DEVRİ
(6) YENİ DEVİR
(7) KEMALİZM
(8) ATATÜRK’ÜN SON YILLARI
(9) ANI VE FIKRALAR
Mustafa Kemal’in doğumu ve müteakiben okul hayatı ve ilk kıta deneyimleri anlatılmaktadır.O günlerde Osmanlı’nın içinde bulunduğu sosyal,siyasal ekonomik ve kültürel yapı hakkında çarpıcı detaylara da olayların akışı esnasında değinilmektedir. Ayrıca ayrıntılı bir şekilde Rüştiye ,İdadi ve Harp Okuluna girişi ve bu okullardaki başarısı etraflıca anlatılır.Mustafa Kemal’in daha İdadi de iken ,yaz tatilinde Tophane de bulunan Colleges des Freres’de Fransızca öğrenme azmi ve okulda şiir edebiyat ve hitabete olan düşkünlüğü hem onun ne kadar bilinçli ,şuurlu ve öngörülü olduğunu hem de dönemin eğitim anlayışını ve eğilimlerini göstermesi açısından dikkate değerdir.
Mustafa Kemal, doğduğu dönem itibariyle koskoca bir imparatorluğun yıkılışına şahit olmuştur.Her tarafta kargaşanın ,huzursuzlukların ve çalkantıların baş gösterdiği bir zaman diliminde doğmuş olması, onu daha güçlü ve sağlam bir karakter olarak geleceğe hazırlamıştır. Onu daha genç yaşta iken vatanı kurtarma çabasına iten neden bu olsa gerektir.Mustafa Kemal daha Harbiye’ de okurken kendince arkadaşlarıyla vatanı kurtarma çareleri düşünür hatta gizlice dergi bile çıkartırlar.Kurmay yüzbaşı olarak mezun olduktan sonra arkadaşlarıyla gizli olarak toplandıkları bir sırada, basılarak hapse gönderilir ve birkaç ay hapiste kaldıktan sonra ,Okul Müdürü Rıza Paşanın aracılığı ile serbest bırakılır. Rıza Paşa her şeyi açıkça bilmesine rağmen onları kurtarır ve hatta daha dikkatli olmalarını öğüt verir.
Ülke artık yıkılmanın eşiğindedir.Devletin tüm kurumları layıkıyla görevini yapamaz hale gelmiştir.Ordu da diğer kurumlardan hiç farklı değildir.İsmet İnönü’nün ağzından siyasete bulaşmış olan ordunun içler acısı halinin tasvir edildiği şu yazı bir hayli ilginçtir: ”…Sekizinci topçu alayı kadrosunun büyük kısmı alaylı idi.Kışlada yatıyordum.Vaktimizin çoğu yedinci alayın mektepli subayları ile geçiyordu. Bizimkilerden başka alayların birçok topları eski sistem.Talim ve terbiye mektepli yüzbaşıların kabiliyetlerine kalmıştır.Asker umumi olarak dört yıllık silah altında .Ne vakit terhis olunacakları belli değil.Terhislerinin bir gecikme sebebi ise birikmiş olan maaşları.Bu senelerde ayaklanma ile terhis olmak bir kaide idi.Ayaklanma ise şöyle olurdu.Askerler kendi aralarında gizlice konuşurlar ,talime çıkmayarak,padişaha müracaat ederler .Subayların asker üzerinde nüfuzları ahlak ve bilgi kuvvetinden gelir.Bu nüfuz da ,terhis ayaklanmalarında bu subaylara ancak kötü muamele görmemek imtiyazını verir.Bölüklerde bile atış talimi hiç yapılmazdı.Bin dokuz yüz altıda seri ateşli topların kabul edilmesiyle 7nci alayda ilk defa ve bir defa topçu atışı yapılmıştı.
Bütün sınıflarda yüzbaşıdan yüksek kumanda sahipleri,gece gündüz alaylarını nasıl besleyecekler, subaylarının maaşlarını nasıl verecekler, yalnız bunlarla uğraşırlardı. Kolağasından ordu kumandanına kadar bütün amirlerde maaş tedariki için tedbir almak başlıca vazife, padişaha sadakat başlıca meziyet idi. Genç mektepli subaylar için bir terfi usulü de yoktu. Kimin ne vakit, ne sebeple terfi edeceği de bilinmezdi. Sekizinci topçu alayının bir kumandanı vardı ki,mektepli olduğu halde ,eğer diploması olmasa,okuma yazma bilmeyen bir alaylıdan ayırmanıza ihtimal yoktu.
Ordu politika batağı içinde idi.Teğmen yarbaya selam vermez olmuştu.Mustafa Kemal ordu politikadan hemen çekilmelidir yoksa ordu kuvvet olmaktan çıkar diyor ve direniyordu.Hatta Enver paşa Hafız Hakkı Paşaya , Mustafa Kemal fazla ileri gidiyor buna bir çare bulalım bile demiştir.”
Tabi ki durumun vahameti bununla da bitmez. Yazarın o dönemin sıradan insanlarından birine sorduğu bir soru neticesinde aldığı cevap çok anlamlıdır. ”Bu memlekette İttihat ve terakki’nin mi yoksa Yunanlıların mı hükmetmesini istersiniz?” Alınan cevap oldukça ilginçtir.Tereddütsüz bir şekilde “Yunanlıların,elbette”. İşte bu şartlar altında Balkan Savaşına girilmiş ve yaşanılan felaket Türk tarihine kirli bir leke olarak geçmiştir.Mustafa Kemal’in dehası da bu şartları gördükten sonra daha iyi anlaşılmaktadır.
Atatürk, Filistin, Trablusgarp, Bingazi, Muş, Suriye cephelerinde, daha sonra Ana fartalar, Arı burnu, Sakarya ve Dumlupınar savaşlarında, daima başarılı ve çarpıcı komutanlıklar sergilemiştir.Daha genç bir subay iken, kendi ülkesinde ve Avrupa'da katıldığı çeşitli manevralarda gösterdiği ustalıklar ve uyguladığı taktikler, verdiği emirler ve harp sahalarında kazandığı zaferlerle Atatürk, ne kadar başarılı bir komutan olduğunu tarih sayfalarına altın harflerle yazdırmıştır. Atatürk'ün ağzından kaleme alınan şu küçük anekdot bu askeri dehanın emarelerini bütün çıplaklığı ile yansıtmaktadır.”Karargâhı Yalova'da bulunan Ordu Komutanı Liman Von Sanders Paşa telefonla beni aradı. Konuşmamıza aracılık eden Kurmay Başkanı Kâzım Bey idi. Sorduğu şu idi: "Durumu nasıl görüyorsunuz ve nasıl tedbir almayı düşünüyorsunuz? ". Durumu nasıl gördüğümü ve nasıl tedbirler almak gerektiğini çoktan bütün ilgili olanlara belirtmiştim. Hepsi cevapsız kalmıştı, dedim ki;
- "Durumu nasıl gördüğümü çoktan size bildirmiştim. Şimdi alınabilecek tek bir tedbir kalmıştır!"
- O tedbir nedir?
- Bütün komuta ettiğiniz kuvvetleri emrime veriniz. Tedbir budur!
Alaylı bir sesle,
- Çok gelmez mi?
- Az gelir ! dedim.
Telefon kapandı. 8/9 Ağustos gecesi saat 21:50'de bana Anafartalar Grubu Komutanlığına tayin edildiğimi bildirdiler. Gerçi böyle bir sorumluluğu almak basit bir şey değildir. Fakat, ben vatanım yok olduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için bu sorumluluğu yüklendim! Daha önce kararlaştırdığım saldırıyı kendim yöneterek düşmanın üstün kuvvetlerini gerilettim. 10 Ağustos sabahı tan yeri ağarırken düşman üzerine süngü ile atılmak için hazırladığım asker saflarının önüne geçerek kuvvetlerimi düşman üzerine attım. Düşman ortalık ağardıktan sonra Conkbayırı'nı denizden ve karadan büyük çapta toplarla dövmeye başladı. Bütün Conkbayırı dumanlar ve ateşler içinde kaldı. Herkes tevekkülle sonunu bekliyordu. Etrafımız şehitler ve yaralılarla doldu. Olan bitenleri seyrederken, bir şarapnel parçası göğsümün sağ tarafına çarptı. Cebimdeki saati paramparça etti. Etime giremedi. Yalnız deride bir kan lekesi bıraktı. Bu parçalanmış saati sonra bu günün hatırası olarak Liman Von Sanders Paşaya verdim. O da aile armalı saatini bana hediye etti. "Zaferini tebrik ederim Paşam!"
Birinci Dünya Savaşı,gerek Osmanlı gerekse de Mustafa Kemal için bir dönüm noktasıdır.Çanakkale Savaşı’ndan sonra artık Mustafa Kemal önü tutulamaz ve dehası herkes tarafından idrak edilen bir komutan olduğu bütün yurda malolur.Rakipleri de artık bundan sonra Mustafa Kemal’e kolay kolay ilişemeyecektir.Falih Rıfkı, ise Mustafa Kemal hakkındaki görüşlerini şu şekilde aktarır.” Mustafa Kemal adını daha sonra ,Birinci Dünya Savaşının pek karanlık günlerinde duydum.Kalıbımızla Suriye’de,canımız ve kanımızla İstanbul’da idik.Çanakkale sökülüp düşman İstanbul’a girecek miydi?Böyle bir facianın rüyasını görürüz diye uyumaktan korkardık.Mustafa Kemal’in ismi ,o vakit İstanbul’un Kurtuluş hikayesine karışmış idi.Enver’in rakibi olduğu söylendiğinden ve adı saklanmak istendiğinden onu büsbütün benimsemiştik.Bir sır gibi yayılıp içlere sinen şöhreti,Enver’i sevmeyen ve ona güvenmeyen genç subayların dillerinde destandı.Bir aralık “Harp mecmuasında “ Ruşen Eşref ile mülakatı yayınlandığında ,Enver’in veya ona yaranmak isteyenlerin emri ile baskı durdurulmuş,Mustafa Kemal’in resmi çıkarılmış yerine Leman Von Sanders’in konulmuş olduğunu duyuyorduk.Genç karargah kurmaylarının “Tam asker… İşte hakiki asker …”diye aralarında konuştuklarını hatırlıyorum.”
Mustafa Kemal , Samsun’a çıktığı vakit durum çok vahimdir.Ülkenin her tarafı işgal altındadır .Yerel bir takım gayretler sayılmazsa ,tam anlamıyla da kurtuluş azmi ve iradesi de yoktur.Mustafa Kemal, 22 Mayıs’ta Samsun’daki İngilizlerle konuştuktan sonra İstanbul’a bir rapor gönderir.Bu raporda Samsun ve çevresi Rumları hırslarından vazgeçmedikçe yatışma olmayacağını ,Türklüğün yabancı mandasına katlanamayacağını milli hareketlere hak vermek gerektiğini bildirir.Oysa görevi başkaldıran Türkleri ezmek ve susturmaktır.Milli davayı gerçekleştirme kapsamında yapılan Amasya ,Erzurum ve Sivas kongreleri oldukça güç ve sıkıntılı şartlar altında geçerken, Yunanlıların İzmir’e çıkışlarını İzmir ‘de ,Adalar’da Rumların tamamı “Zito ,Zito Venizelos” şarkılarıyla karşılamışlardır.
İstiklal Mücadelesi , Meclis içinde de oldukça çetin ve zor şartlar altında ,ateşli tartışmaların yapıldığı bir ortamda geçmektedir. Ordunun tam anlamıyla Sakarya Savaşı öncesinde başarılı olamaması ve Sakarya Nehrinin gerisine çekilmesi büyük tepkilere yol açmıştır.Mustafa Kemal oldukça sıkıntılı ve günlerce uykusuz bir şekilde çalışmaktadır.Cepheden kaçan asker sayısı da oldukça fazladır.Fakat Mustafa Kemal hiç zaman ümidini kaybetmez ve durum heran kontrolü altındadır. “Sakarya muharebeleri sırasında bir kibrit kıvılcımından atı ürkünce, Atatürk yere düşüp kaburgalarını kırmıştı. Başkomutan cephede, oradan oraya sedye ile dolaştırılıyordu. Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak odasına geldi. Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşadan bahisle "Kendisini taarruza kaldıramıyoruz. Emri doğru bulmuyor. Sedye ile de olsa telefon başına kadar gidip konuşabilir misiniz ? "dedi. Sedye ile telefon başına giden Başkomutan, Kolordu komutanına hitaben ;" Taarruz olacaktır ! Sen olmazsan yerine bir çavuş gönderirim, gene taarruz ettiririz.! " dedi. Mustafa Kemal Paşanın biraz sertçe olan sesini tanıyınca Kemalettin Paşa, " Ya... Böyle mi tensip buyurdunuz, emredersiniz ! " dedi. Kolordu taarruza geçmiş ve sonuç alınmıştır.Yine Sakarya da yaşanan ve Mustafa Kemal’in liderliğini açıkça yansıtan diğer bir anektod ise şöyledir;” İsmet Paşayı telefonla arayan Yusuf İzzet Paşa Mustafa Kemal’le görüşmek istediğini söyler .Telefonu Mustafa Kemal’e verirler.”Gizli emirlerinizi bildirmediniz.Yani geri çekilme lazım geldiği vakit istikametimiz ne olacak.Bu duruma çok sinirlenen Mustafa Kemal “Paşa! Paşa! gizli emrim senin kemiklerinin orada gömülmesidir “der.”Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.O satıh bütün vatandır .” talimatını işte bu konuşmadan sonra vermiştir.
Sakarya‘dan dönüşünde ,Çankaya’da “Ben galiba en iyi şu askerlik mesleğini yapabiliyorum demişti.Bu savaşta iki şey buldum ”hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır ,o satıh bütün vatandır” Vatan sathı en son kayasına kadar düşmanla boğuşularak müdafaa edilecektir.Diğeri “Hiçbir zafer gaye değildir.Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken en belli başlı vasıtadır.Gaye fikirdir.Zaferin bir fikri kazandırdığı kadar değeri vardır.Her meydan savaşından sonra yeni bir alem doğmalıdır.Yoksa başlı başına zafer boşuna bir çaba olur.Kendisine Napolyon’nun ben yürürüm ,programım kendiliğinden çıkar,dediği hatırlatılması üzerine “ama o türlü giden sonunda başını Saint Helen kayalarına çarpar “cevabını vermiştir.
Türkiye, iki meydan savaşının eseridir. Biri ,1921 Ağustos’unda Sakarya Nehri boyunca,diğeri 1922 Ağustosunda Afyon Cephesinde .İkisinde de Türk ordularının başkomutanı Mustafa Kemal’dir..Ordunun bir saldırı emri veremeyeceği fikri büyük çoğunluktadır ve bundan dolayı Mecliste hava oldukça gergindir. Afyon’un Çay ilçesinde toplanılmış, Fevzi Çakmak taarruz planını açıklamıştır, fakat İsmet Paşa saldırıya karşıdır.Yakup Şevki Paşa ,milletin kaderini zar gibi atmanın tarihçe cinayet olacağını söyler. Fevzi paşa bunun üzerine sinirlenir ”mademki ordunun bana güveni yok,ben çekiliyorum,diye istifasını verir.Mustafa Kemal de genelkurmay başkanı çekildiğine göre kendisinin de görevde kalamayacağını bildirir. İsmet Paşa da ”Efendim bize fikrimizi sordunuz, söyledik. Yoksa hepimiz emrindeyiz.” der. Saldırı kararı o an verilir Atatürk Ankara da vekiller heyetini toplayarak saldırı kararına onları da katar.Atatürk’ün öngörüleri her zaman en yakın dostlarını bile çoğu zaman şaşırtmıştır. Şöyle der: ”Taarruz haberini alınca hesap ediniz. On beşinci gün İzmir’deyiz ”Savaş kazanılmış ,Trikopis kaçarken yakalanmıştır.Atatürk’ün huzuruna getirilir ve ilginç bir diyalog geçer aralarında ”….ancak ellerimizdeki tüfekleri kullanabiliyorduk.Sonunda bir an geldi ki tüfeklerimizin bile işleyemediği bir darlığa düşürüldük.Süngüler parlamaya başladı.Arkamız ,önümüz her yanımız süngü!Atımı bile bulamıyordum.Yaya olarak ormanlar içine düştük.Siz bu harbi nereden idare ettiniz?”Atatürk’ten aldığı cevap onu bir hayli şaşırtır.”İşte tam o süngülerin parladığını söylediğiniz yerde askerlerin yanında idim”
Mustafa Kemal İzmir’e girince bir otele uğrar.Ne sırması ,ne de önünde arkasında koşuşan generalleri vardır. Dolu salona girmek isteyince garson yer olmadığını söyler.Müşterilerden biri tanıyıpta , “Mustafa Kemal’” diye bağırınca kalabalık birbirine girer.Mustafa Kemal kimseye rahatsız olmamasını söyler ve yanındakilerle bir masaya oturur.Garsona bir kadeh içki ısmarlar ve sorar “Kral Kostantin hiç bu otele gelip bir kadeh rakı istedi mi?Aldığı olumsuz cevap karşısında “Öyle ise neden İzmir’i almak istemiş “der.İzmir’e gelişinin ilk saatlerini o masada geçirir.
Falih Rıfkı, İstiklal savaşından sonraki Atatürk inkılapları dönemini bütün gizli kalmış yönleriyle anlatır.Mecliste hiç kimse Cumhuriyet kelimesinin ağza alınmasını bile istemez. Mustafa Kemal ,İsmet Paşa ve arkadaşları sık,sık bu gayri tabiliğin çabuk nihayet bulması gerektiğini ileri sürmüştür.Bir gün de Mustafa Kemal Avusturyalı bir gazeteci ile görüştüğü sırada “cumhuriyet “kelimesini ağzından kaçırması üzerine Meclisin ve İstanbul gazetelerinin yüreği oynamıştır.Bütün bu muhalefete rağmen, Atatürk’ün dehası bu sorunun da üstesinden gelmiştir
İnkılap Devri cumhuriyet ilanını başlangıç olarak alırsak ,29 Ekim 1923’ten 3 Kasım 1928’e kadar beş yıl bir ay sürmüştür.Ondan sonra bütün iş ,yeni düzeni tüm toplumca sindirilmesindedir.3 Mart devrimin başlangıcı idi.1924 Nisanında şeriye mahkemeleri kaldırılarak öğretim birliği gibi adalet birliği de temin edilmiştir.1925 Ağustosunda şapka giyilecek aynı yılın Kasım ayında tekkeler kapatılacaktır.Medeni Kanun ,yeni cemiyetin temellerini atmış ve 1928’de anayasa tadilleri ile devlet tamamıyla laikleşerek ve aynı yıl Latin yazısı kabul edilerek devrim eseri tamamlanmıştır.
Atatürk’e göre din meselesi halledilmelidir.Atatürk devri laiktir.Laisizm din ve devlet işlerinin birbirinden ayırmak demektir. Falih Rıfkı bu konuda ”daha ilk günden laiklik “dinsizlik” olarak telkin edilmiştir.Fakat halk camilere rahatça gidebiliyor,dini görevlerini yapabiliyordu.Fakat kendisine kılavuzluk edecek devrimci din adamları yetiştirilmediği için eski hocalık hiçbir zaman olamadığı kadar kaba,cahil ve mutaassıp bir yobazlık halini alıyordu.” der.
Yazar son bölümde Atatürk’le ilgili anı ve fıkralara yer vermiştir.Atatürk her zaman kendini geliştirmeyi bilmiş,etrafındaki insanlarla daima fikir alışverişi içinde bulunmuştur.Meşhur akşam sofrası her zaman şair ,yazar,bürokrat,asker ,doktor hiç eksik olmamıştır.İlk gençliğinden sonra günlerine kadar kendisini tanıyanların hepsi için Atatürk adı sofra sohbetlerini hatıra getirir.Dostları ile akşamları sofra başında buluşmak ve geç vakitlere kadar konuşmak adeti idi.Fakat pek azı zevk ve eğlence meclisi olmuştur. ”Saatlerce pek ciddi şeyler okur ,yahut yazardık. Beyninin hiç yorulduğunu bilmem.Hastalandığı yıllara kadar da çok şaşırtıcı bir hafızası vardı. Sentezci bir dehası vardı. Birkaç saatlik dağınık ve sıçramalı sohbetten sonra derleme ve toparlama yapar,mantıklı açık ve iyice çerçeveli bir tefekkür eseri verirdi. Ateşli ve gururlu bir milliyetçilik ,eğilip bükülmez bir irade ve kendine güven duygusu şahsiyetine hakimdi.
Atatürk giyime ,ev ve eşya düzen ve temizliğine pek meraklı idi.Askerler arasında sivil kıyafete ilk alışanların başında gelmiştir.Evi de hiçbir zaman “bekar” kokmamıştır.
Atatürk’ün çalışma gücü insan takatinin çok üzerindedir. Yüzlerce ,binlerce vesikayı eski köşkün üst katındaki küçük çalışma odasında kendisi ayırmıştır. Nutku çoğunlukla kendisi dikte etmiştir. Uzun saatler süren diktelerden sonra yazanlar sekiz on saatlik bir uykuya gittikleri vakit Atatürk bir banyo yapar,giyinir ve akşam davetlilerine o gün yazdıklarını okutmak üzere sofraya inerdi.Atatürk çok defa kısa bir uykudan sonra çalışmalarına devam eder. Bu haftalarca böyle devam eder.
Falih Rıfkı, kitabının son bölümünü onu belki de en iyi tanıyanlardan biri olmasına karşı onu anlayabilmenin o bile zorluğu üzerinde durur ve bu durumu şöyle ifade eder. “Gazi, aradıkça yeni bir sır verir.Yaklaşılan bir dağ gibi büyür.Asıl onu elimizle tuttuğumuz zamandır ki artık tamamını hiç göremeyiz.”
1894’te İstanbul’da doğan Atay, Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ni bitirir. 1911’de Tecelli ve Servet-i Fünun dergilerinde ilk şiir ve denemelerini yayımladı, gazeteciliğe 1913 yılında Tanin’de başlar. Yedek subay olarak katıldığı I. Dünya Savaşı’nda Cemal Paşa’nın özel katipliğini yapar. Akşam gazetesinde Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen yazılar yazması nedeniyle Divan-ı Harp’te yargılanır, fakat II. İnönü Savaşı’nın kazanılması üzerine idamdan kurtularak Anadolu’ya geçer. 1923’ten itibaren Bolu ve Ankara milletvekilliği yapar. İzmir’in kurtuluşundan sonra tanıştığı Mustafa Kemal’in dostluğunu kazanır ve bu döneme ilişkin anılarını Atatürk’ün Bana Anlattıkları (1955), Çankaya (1961) ve Atatürk Ne İdi? (1968) adlı kitaplarda toplar. Çankaya, Falih Rıfkı Atay’ın ,Mustafa Kemal’in uzun yıllar yanında bulunan bir dostu ve bir arkadaşı olarak yazdığı anı ve hatıralarıdır. Fakat bu hatıralar Atatürk’ün salt biyografisi değil kurtuluş mücadelesinin nasıl gerçekleştirildiğine ışık tutan, farklı bir bakış açısıyla ve Falih Rıfkı Atay’ın kendine has üslubuyla anlatıldığı bir eser hüviyetine sahiptir. Mustafa Kemal’in özel yaşantısında sadece yakınında bulunanların bilebileceği birçok anı ve anekdotlar gün yüzüne çıkartılmaktadır ki ; bütün bunlar onu daha iyi anlamamızı ve idrak etmemizi kolaylaştırmaktadır. Falih Rıfkı’nın kendi ifadesiyle “Atatürk’ü ve onun devrini ben nasıl anladımsa öyle anlatmak istiyorum. Basit bir metodum var ,fıkra ve hatıralar içinde sindire sindire anlatmak! Gerçi bu bir dağıtmadır.Toplamayı okuyanlara bırakıyorum.’
Falih Rıfkı , cumhuriyeti,değerlerini ve Atatürk’ü çok iyi hazmetmiş bir yazardır. Uzun yıllar yaşadığı zaman dilimi itibariyle askerlik mesleği içinde bizzat bulunmuş olması, politik kişiliği, olayları,mekanları ve aktörlerini çok gerçekçi ve ayakları yere basan bir şekilde anlatmasına fırsat vermiştir. Ayrıca Atatürk’ün şahsi yaşantısına ışık tutması,onu daha iyi anlamamızı ve verdiği mücadelede onu harekete geçiren motiflerin neler olduğuna dair ipuçları vermesi açısından oldukça faydalı olmuştur.
Diğer önemli altı çizilen hususlardan bir tanesi de sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik hayata dair fikir vermesidir.Ayrı ayrı tarih kitaplarını okuyarak ulaşamayacağımız bilgilere direkt olarak ulaşma fırsatı vermiştir. Osmanlı’nın son döneminde halkın hayatı,yaşayış tarzı ve devlet müesseselerinin kokuşmuşluğunu çok net bir şekilde okuyucularına birebir yaşatır derecesinde aksettirmiştir.Örneğin İstiklal Savaşı esnasında Atatürk’ün yaşadığı sıkıntıları ,üzüntüleri ve bütün bunlara karşı verdiği insan üstü sabrı ,azmi ve tükenmek bilmeyen, karamsarlığa düşmeyen, ümidini kaybetmeyen o tavrını adete okuyucuya yaşatmaktadır.
Ulu Önder Atatürk'ün hayatını, yaptıklarını ve başarılarını bir yazının veya bir kitapçığın satırları arasına sığdırmak mümkün değildir. Olsa olsa, O’nu yakından tanıyabilmek için, yaşantısından bazı kesitler alarak O’nu ve kişiliğini küçük bazı pencereler açarak izlemek yolunu seçebiliriz. Bu bağlamda, Atatürk'ün kişiliğini yakalayabilmek için, anektodlar çok işimize yarayacaktır.. Ancak, Atatürk'ü bir tüm olarak ele alıp, O’nu bütün heybeti ve haşmeti ile daima göz önünde bulundurmadıkça, bütününü bırakın ayrıntıları bile zor yakalayabiliriz. Herkes gibi Atatürk'ün insanlığı iştahlardan, hırslardan, heyecanlardan, gurur ve öfkelerden, zaaf ve kuvvetlerden, iç varlığın düzlerinden, iniş ve çıkışlarından yoğrulmuştur. Eseri bu insanlığın derinliklerinden gelme, kaynaklarından doğmadır. Atatürk'ü ayıklayarak değil, bir tabiat parçası gibi, toplu ve tam ele almalıyız.
Çankaya,Falih Rıfkı Atay’ın, Atatürk’ün uzun yıllar yanında bulunan bir dostu olarak kaleme aldığı eseridir.Bu yönüyle Atatürk’ün biyografisi olma özelliğini taşımaktadır.Fakat kitabın kurgusu salt bir biyografi tarzında değil ,Atatürk’ün doğup büyüdüğü, içinde yaşadığı toplum ve olaylara da ışık tutan ve o günün bakış açısını çok açık bir şekilde gözler önüne seren bir yaklaşımı da yansıtmaktadır.Dolayısıyla yazar adeta okuyucuyu o günlere götürmekte ve belki daha önce okuduğumuz ,fakat net olarak kavrayamadığımız bir çok konuyu yaşarcasına anlama fırsatı vermektedir. Eserde anlatılan anı ve anektodlar Falih Rıfkı’nın bizzat gördükleri ve yaşadıkları olması ve ilk ağızdan anlatılması okumayı sürükleyici ve akıcı hale getirmiştir.Kitap, Atatürk’ün hayatındaki önemli devreleri içeren dokuz bölüm halinde anlatılmıştır.Bu bölümler şu şekildedir;
(1) MUSTAFA KEMAL 1881-1914
(2) 1914-1918
(3) ÇÖKME
(4) GERİLLA DEVRİ
(5) ORDU DEVRİ
(6) YENİ DEVİR
(7) KEMALİZM
(8) ATATÜRK’ÜN SON YILLARI
(9) ANI VE FIKRALAR
Mustafa Kemal’in doğumu ve müteakiben okul hayatı ve ilk kıta deneyimleri anlatılmaktadır.O günlerde Osmanlı’nın içinde bulunduğu sosyal,siyasal ekonomik ve kültürel yapı hakkında çarpıcı detaylara da olayların akışı esnasında değinilmektedir. Ayrıca ayrıntılı bir şekilde Rüştiye ,İdadi ve Harp Okuluna girişi ve bu okullardaki başarısı etraflıca anlatılır.Mustafa Kemal’in daha İdadi de iken ,yaz tatilinde Tophane de bulunan Colleges des Freres’de Fransızca öğrenme azmi ve okulda şiir edebiyat ve hitabete olan düşkünlüğü hem onun ne kadar bilinçli ,şuurlu ve öngörülü olduğunu hem de dönemin eğitim anlayışını ve eğilimlerini göstermesi açısından dikkate değerdir.
Mustafa Kemal, doğduğu dönem itibariyle koskoca bir imparatorluğun yıkılışına şahit olmuştur.Her tarafta kargaşanın ,huzursuzlukların ve çalkantıların baş gösterdiği bir zaman diliminde doğmuş olması, onu daha güçlü ve sağlam bir karakter olarak geleceğe hazırlamıştır. Onu daha genç yaşta iken vatanı kurtarma çabasına iten neden bu olsa gerektir.Mustafa Kemal daha Harbiye’ de okurken kendince arkadaşlarıyla vatanı kurtarma çareleri düşünür hatta gizlice dergi bile çıkartırlar.Kurmay yüzbaşı olarak mezun olduktan sonra arkadaşlarıyla gizli olarak toplandıkları bir sırada, basılarak hapse gönderilir ve birkaç ay hapiste kaldıktan sonra ,Okul Müdürü Rıza Paşanın aracılığı ile serbest bırakılır. Rıza Paşa her şeyi açıkça bilmesine rağmen onları kurtarır ve hatta daha dikkatli olmalarını öğüt verir.
Ülke artık yıkılmanın eşiğindedir.Devletin tüm kurumları layıkıyla görevini yapamaz hale gelmiştir.Ordu da diğer kurumlardan hiç farklı değildir.İsmet İnönü’nün ağzından siyasete bulaşmış olan ordunun içler acısı halinin tasvir edildiği şu yazı bir hayli ilginçtir: ”…Sekizinci topçu alayı kadrosunun büyük kısmı alaylı idi.Kışlada yatıyordum.Vaktimizin çoğu yedinci alayın mektepli subayları ile geçiyordu. Bizimkilerden başka alayların birçok topları eski sistem.Talim ve terbiye mektepli yüzbaşıların kabiliyetlerine kalmıştır.Asker umumi olarak dört yıllık silah altında .Ne vakit terhis olunacakları belli değil.Terhislerinin bir gecikme sebebi ise birikmiş olan maaşları.Bu senelerde ayaklanma ile terhis olmak bir kaide idi.Ayaklanma ise şöyle olurdu.Askerler kendi aralarında gizlice konuşurlar ,talime çıkmayarak,padişaha müracaat ederler .Subayların asker üzerinde nüfuzları ahlak ve bilgi kuvvetinden gelir.Bu nüfuz da ,terhis ayaklanmalarında bu subaylara ancak kötü muamele görmemek imtiyazını verir.Bölüklerde bile atış talimi hiç yapılmazdı.Bin dokuz yüz altıda seri ateşli topların kabul edilmesiyle 7nci alayda ilk defa ve bir defa topçu atışı yapılmıştı.
Bütün sınıflarda yüzbaşıdan yüksek kumanda sahipleri,gece gündüz alaylarını nasıl besleyecekler, subaylarının maaşlarını nasıl verecekler, yalnız bunlarla uğraşırlardı. Kolağasından ordu kumandanına kadar bütün amirlerde maaş tedariki için tedbir almak başlıca vazife, padişaha sadakat başlıca meziyet idi. Genç mektepli subaylar için bir terfi usulü de yoktu. Kimin ne vakit, ne sebeple terfi edeceği de bilinmezdi. Sekizinci topçu alayının bir kumandanı vardı ki,mektepli olduğu halde ,eğer diploması olmasa,okuma yazma bilmeyen bir alaylıdan ayırmanıza ihtimal yoktu.
Ordu politika batağı içinde idi.Teğmen yarbaya selam vermez olmuştu.Mustafa Kemal ordu politikadan hemen çekilmelidir yoksa ordu kuvvet olmaktan çıkar diyor ve direniyordu.Hatta Enver paşa Hafız Hakkı Paşaya , Mustafa Kemal fazla ileri gidiyor buna bir çare bulalım bile demiştir.”
Tabi ki durumun vahameti bununla da bitmez. Yazarın o dönemin sıradan insanlarından birine sorduğu bir soru neticesinde aldığı cevap çok anlamlıdır. ”Bu memlekette İttihat ve terakki’nin mi yoksa Yunanlıların mı hükmetmesini istersiniz?” Alınan cevap oldukça ilginçtir.Tereddütsüz bir şekilde “Yunanlıların,elbette”. İşte bu şartlar altında Balkan Savaşına girilmiş ve yaşanılan felaket Türk tarihine kirli bir leke olarak geçmiştir.Mustafa Kemal’in dehası da bu şartları gördükten sonra daha iyi anlaşılmaktadır.
Atatürk, Filistin, Trablusgarp, Bingazi, Muş, Suriye cephelerinde, daha sonra Ana fartalar, Arı burnu, Sakarya ve Dumlupınar savaşlarında, daima başarılı ve çarpıcı komutanlıklar sergilemiştir.Daha genç bir subay iken, kendi ülkesinde ve Avrupa'da katıldığı çeşitli manevralarda gösterdiği ustalıklar ve uyguladığı taktikler, verdiği emirler ve harp sahalarında kazandığı zaferlerle Atatürk, ne kadar başarılı bir komutan olduğunu tarih sayfalarına altın harflerle yazdırmıştır. Atatürk'ün ağzından kaleme alınan şu küçük anekdot bu askeri dehanın emarelerini bütün çıplaklığı ile yansıtmaktadır.”Karargâhı Yalova'da bulunan Ordu Komutanı Liman Von Sanders Paşa telefonla beni aradı. Konuşmamıza aracılık eden Kurmay Başkanı Kâzım Bey idi. Sorduğu şu idi: "Durumu nasıl görüyorsunuz ve nasıl tedbir almayı düşünüyorsunuz? ". Durumu nasıl gördüğümü ve nasıl tedbirler almak gerektiğini çoktan bütün ilgili olanlara belirtmiştim. Hepsi cevapsız kalmıştı, dedim ki;
- "Durumu nasıl gördüğümü çoktan size bildirmiştim. Şimdi alınabilecek tek bir tedbir kalmıştır!"
- O tedbir nedir?
- Bütün komuta ettiğiniz kuvvetleri emrime veriniz. Tedbir budur!
Alaylı bir sesle,
- Çok gelmez mi?
- Az gelir ! dedim.
Telefon kapandı. 8/9 Ağustos gecesi saat 21:50'de bana Anafartalar Grubu Komutanlığına tayin edildiğimi bildirdiler. Gerçi böyle bir sorumluluğu almak basit bir şey değildir. Fakat, ben vatanım yok olduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için bu sorumluluğu yüklendim! Daha önce kararlaştırdığım saldırıyı kendim yöneterek düşmanın üstün kuvvetlerini gerilettim. 10 Ağustos sabahı tan yeri ağarırken düşman üzerine süngü ile atılmak için hazırladığım asker saflarının önüne geçerek kuvvetlerimi düşman üzerine attım. Düşman ortalık ağardıktan sonra Conkbayırı'nı denizden ve karadan büyük çapta toplarla dövmeye başladı. Bütün Conkbayırı dumanlar ve ateşler içinde kaldı. Herkes tevekkülle sonunu bekliyordu. Etrafımız şehitler ve yaralılarla doldu. Olan bitenleri seyrederken, bir şarapnel parçası göğsümün sağ tarafına çarptı. Cebimdeki saati paramparça etti. Etime giremedi. Yalnız deride bir kan lekesi bıraktı. Bu parçalanmış saati sonra bu günün hatırası olarak Liman Von Sanders Paşaya verdim. O da aile armalı saatini bana hediye etti. "Zaferini tebrik ederim Paşam!"
Birinci Dünya Savaşı,gerek Osmanlı gerekse de Mustafa Kemal için bir dönüm noktasıdır.Çanakkale Savaşı’ndan sonra artık Mustafa Kemal önü tutulamaz ve dehası herkes tarafından idrak edilen bir komutan olduğu bütün yurda malolur.Rakipleri de artık bundan sonra Mustafa Kemal’e kolay kolay ilişemeyecektir.Falih Rıfkı, ise Mustafa Kemal hakkındaki görüşlerini şu şekilde aktarır.” Mustafa Kemal adını daha sonra ,Birinci Dünya Savaşının pek karanlık günlerinde duydum.Kalıbımızla Suriye’de,canımız ve kanımızla İstanbul’da idik.Çanakkale sökülüp düşman İstanbul’a girecek miydi?Böyle bir facianın rüyasını görürüz diye uyumaktan korkardık.Mustafa Kemal’in ismi ,o vakit İstanbul’un Kurtuluş hikayesine karışmış idi.Enver’in rakibi olduğu söylendiğinden ve adı saklanmak istendiğinden onu büsbütün benimsemiştik.Bir sır gibi yayılıp içlere sinen şöhreti,Enver’i sevmeyen ve ona güvenmeyen genç subayların dillerinde destandı.Bir aralık “Harp mecmuasında “ Ruşen Eşref ile mülakatı yayınlandığında ,Enver’in veya ona yaranmak isteyenlerin emri ile baskı durdurulmuş,Mustafa Kemal’in resmi çıkarılmış yerine Leman Von Sanders’in konulmuş olduğunu duyuyorduk.Genç karargah kurmaylarının “Tam asker… İşte hakiki asker …”diye aralarında konuştuklarını hatırlıyorum.”
Mustafa Kemal , Samsun’a çıktığı vakit durum çok vahimdir.Ülkenin her tarafı işgal altındadır .Yerel bir takım gayretler sayılmazsa ,tam anlamıyla da kurtuluş azmi ve iradesi de yoktur.Mustafa Kemal, 22 Mayıs’ta Samsun’daki İngilizlerle konuştuktan sonra İstanbul’a bir rapor gönderir.Bu raporda Samsun ve çevresi Rumları hırslarından vazgeçmedikçe yatışma olmayacağını ,Türklüğün yabancı mandasına katlanamayacağını milli hareketlere hak vermek gerektiğini bildirir.Oysa görevi başkaldıran Türkleri ezmek ve susturmaktır.Milli davayı gerçekleştirme kapsamında yapılan Amasya ,Erzurum ve Sivas kongreleri oldukça güç ve sıkıntılı şartlar altında geçerken, Yunanlıların İzmir’e çıkışlarını İzmir ‘de ,Adalar’da Rumların tamamı “Zito ,Zito Venizelos” şarkılarıyla karşılamışlardır.
İstiklal Mücadelesi , Meclis içinde de oldukça çetin ve zor şartlar altında ,ateşli tartışmaların yapıldığı bir ortamda geçmektedir. Ordunun tam anlamıyla Sakarya Savaşı öncesinde başarılı olamaması ve Sakarya Nehrinin gerisine çekilmesi büyük tepkilere yol açmıştır.Mustafa Kemal oldukça sıkıntılı ve günlerce uykusuz bir şekilde çalışmaktadır.Cepheden kaçan asker sayısı da oldukça fazladır.Fakat Mustafa Kemal hiç zaman ümidini kaybetmez ve durum heran kontrolü altındadır. “Sakarya muharebeleri sırasında bir kibrit kıvılcımından atı ürkünce, Atatürk yere düşüp kaburgalarını kırmıştı. Başkomutan cephede, oradan oraya sedye ile dolaştırılıyordu. Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak odasına geldi. Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşadan bahisle "Kendisini taarruza kaldıramıyoruz. Emri doğru bulmuyor. Sedye ile de olsa telefon başına kadar gidip konuşabilir misiniz ? "dedi. Sedye ile telefon başına giden Başkomutan, Kolordu komutanına hitaben ;" Taarruz olacaktır ! Sen olmazsan yerine bir çavuş gönderirim, gene taarruz ettiririz.! " dedi. Mustafa Kemal Paşanın biraz sertçe olan sesini tanıyınca Kemalettin Paşa, " Ya... Böyle mi tensip buyurdunuz, emredersiniz ! " dedi. Kolordu taarruza geçmiş ve sonuç alınmıştır.Yine Sakarya da yaşanan ve Mustafa Kemal’in liderliğini açıkça yansıtan diğer bir anektod ise şöyledir;” İsmet Paşayı telefonla arayan Yusuf İzzet Paşa Mustafa Kemal’le görüşmek istediğini söyler .Telefonu Mustafa Kemal’e verirler.”Gizli emirlerinizi bildirmediniz.Yani geri çekilme lazım geldiği vakit istikametimiz ne olacak.Bu duruma çok sinirlenen Mustafa Kemal “Paşa! Paşa! gizli emrim senin kemiklerinin orada gömülmesidir “der.”Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.O satıh bütün vatandır .” talimatını işte bu konuşmadan sonra vermiştir.
Sakarya‘dan dönüşünde ,Çankaya’da “Ben galiba en iyi şu askerlik mesleğini yapabiliyorum demişti.Bu savaşta iki şey buldum ”hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır ,o satıh bütün vatandır” Vatan sathı en son kayasına kadar düşmanla boğuşularak müdafaa edilecektir.Diğeri “Hiçbir zafer gaye değildir.Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken en belli başlı vasıtadır.Gaye fikirdir.Zaferin bir fikri kazandırdığı kadar değeri vardır.Her meydan savaşından sonra yeni bir alem doğmalıdır.Yoksa başlı başına zafer boşuna bir çaba olur.Kendisine Napolyon’nun ben yürürüm ,programım kendiliğinden çıkar,dediği hatırlatılması üzerine “ama o türlü giden sonunda başını Saint Helen kayalarına çarpar “cevabını vermiştir.
Türkiye, iki meydan savaşının eseridir. Biri ,1921 Ağustos’unda Sakarya Nehri boyunca,diğeri 1922 Ağustosunda Afyon Cephesinde .İkisinde de Türk ordularının başkomutanı Mustafa Kemal’dir..Ordunun bir saldırı emri veremeyeceği fikri büyük çoğunluktadır ve bundan dolayı Mecliste hava oldukça gergindir. Afyon’un Çay ilçesinde toplanılmış, Fevzi Çakmak taarruz planını açıklamıştır, fakat İsmet Paşa saldırıya karşıdır.Yakup Şevki Paşa ,milletin kaderini zar gibi atmanın tarihçe cinayet olacağını söyler. Fevzi paşa bunun üzerine sinirlenir ”mademki ordunun bana güveni yok,ben çekiliyorum,diye istifasını verir.Mustafa Kemal de genelkurmay başkanı çekildiğine göre kendisinin de görevde kalamayacağını bildirir. İsmet Paşa da ”Efendim bize fikrimizi sordunuz, söyledik. Yoksa hepimiz emrindeyiz.” der. Saldırı kararı o an verilir Atatürk Ankara da vekiller heyetini toplayarak saldırı kararına onları da katar.Atatürk’ün öngörüleri her zaman en yakın dostlarını bile çoğu zaman şaşırtmıştır. Şöyle der: ”Taarruz haberini alınca hesap ediniz. On beşinci gün İzmir’deyiz ”Savaş kazanılmış ,Trikopis kaçarken yakalanmıştır.Atatürk’ün huzuruna getirilir ve ilginç bir diyalog geçer aralarında ”….ancak ellerimizdeki tüfekleri kullanabiliyorduk.Sonunda bir an geldi ki tüfeklerimizin bile işleyemediği bir darlığa düşürüldük.Süngüler parlamaya başladı.Arkamız ,önümüz her yanımız süngü!Atımı bile bulamıyordum.Yaya olarak ormanlar içine düştük.Siz bu harbi nereden idare ettiniz?”Atatürk’ten aldığı cevap onu bir hayli şaşırtır.”İşte tam o süngülerin parladığını söylediğiniz yerde askerlerin yanında idim”
Mustafa Kemal İzmir’e girince bir otele uğrar.Ne sırması ,ne de önünde arkasında koşuşan generalleri vardır. Dolu salona girmek isteyince garson yer olmadığını söyler.Müşterilerden biri tanıyıpta , “Mustafa Kemal’” diye bağırınca kalabalık birbirine girer.Mustafa Kemal kimseye rahatsız olmamasını söyler ve yanındakilerle bir masaya oturur.Garsona bir kadeh içki ısmarlar ve sorar “Kral Kostantin hiç bu otele gelip bir kadeh rakı istedi mi?Aldığı olumsuz cevap karşısında “Öyle ise neden İzmir’i almak istemiş “der.İzmir’e gelişinin ilk saatlerini o masada geçirir.
Falih Rıfkı, İstiklal savaşından sonraki Atatürk inkılapları dönemini bütün gizli kalmış yönleriyle anlatır.Mecliste hiç kimse Cumhuriyet kelimesinin ağza alınmasını bile istemez. Mustafa Kemal ,İsmet Paşa ve arkadaşları sık,sık bu gayri tabiliğin çabuk nihayet bulması gerektiğini ileri sürmüştür.Bir gün de Mustafa Kemal Avusturyalı bir gazeteci ile görüştüğü sırada “cumhuriyet “kelimesini ağzından kaçırması üzerine Meclisin ve İstanbul gazetelerinin yüreği oynamıştır.Bütün bu muhalefete rağmen, Atatürk’ün dehası bu sorunun da üstesinden gelmiştir
İnkılap Devri cumhuriyet ilanını başlangıç olarak alırsak ,29 Ekim 1923’ten 3 Kasım 1928’e kadar beş yıl bir ay sürmüştür.Ondan sonra bütün iş ,yeni düzeni tüm toplumca sindirilmesindedir.3 Mart devrimin başlangıcı idi.1924 Nisanında şeriye mahkemeleri kaldırılarak öğretim birliği gibi adalet birliği de temin edilmiştir.1925 Ağustosunda şapka giyilecek aynı yılın Kasım ayında tekkeler kapatılacaktır.Medeni Kanun ,yeni cemiyetin temellerini atmış ve 1928’de anayasa tadilleri ile devlet tamamıyla laikleşerek ve aynı yıl Latin yazısı kabul edilerek devrim eseri tamamlanmıştır.
Atatürk’e göre din meselesi halledilmelidir.Atatürk devri laiktir.Laisizm din ve devlet işlerinin birbirinden ayırmak demektir. Falih Rıfkı bu konuda ”daha ilk günden laiklik “dinsizlik” olarak telkin edilmiştir.Fakat halk camilere rahatça gidebiliyor,dini görevlerini yapabiliyordu.Fakat kendisine kılavuzluk edecek devrimci din adamları yetiştirilmediği için eski hocalık hiçbir zaman olamadığı kadar kaba,cahil ve mutaassıp bir yobazlık halini alıyordu.” der.
Yazar son bölümde Atatürk’le ilgili anı ve fıkralara yer vermiştir.Atatürk her zaman kendini geliştirmeyi bilmiş,etrafındaki insanlarla daima fikir alışverişi içinde bulunmuştur.Meşhur akşam sofrası her zaman şair ,yazar,bürokrat,asker ,doktor hiç eksik olmamıştır.İlk gençliğinden sonra günlerine kadar kendisini tanıyanların hepsi için Atatürk adı sofra sohbetlerini hatıra getirir.Dostları ile akşamları sofra başında buluşmak ve geç vakitlere kadar konuşmak adeti idi.Fakat pek azı zevk ve eğlence meclisi olmuştur. ”Saatlerce pek ciddi şeyler okur ,yahut yazardık. Beyninin hiç yorulduğunu bilmem.Hastalandığı yıllara kadar da çok şaşırtıcı bir hafızası vardı. Sentezci bir dehası vardı. Birkaç saatlik dağınık ve sıçramalı sohbetten sonra derleme ve toparlama yapar,mantıklı açık ve iyice çerçeveli bir tefekkür eseri verirdi. Ateşli ve gururlu bir milliyetçilik ,eğilip bükülmez bir irade ve kendine güven duygusu şahsiyetine hakimdi.
Atatürk giyime ,ev ve eşya düzen ve temizliğine pek meraklı idi.Askerler arasında sivil kıyafete ilk alışanların başında gelmiştir.Evi de hiçbir zaman “bekar” kokmamıştır.
Atatürk’ün çalışma gücü insan takatinin çok üzerindedir. Yüzlerce ,binlerce vesikayı eski köşkün üst katındaki küçük çalışma odasında kendisi ayırmıştır. Nutku çoğunlukla kendisi dikte etmiştir. Uzun saatler süren diktelerden sonra yazanlar sekiz on saatlik bir uykuya gittikleri vakit Atatürk bir banyo yapar,giyinir ve akşam davetlilerine o gün yazdıklarını okutmak üzere sofraya inerdi.Atatürk çok defa kısa bir uykudan sonra çalışmalarına devam eder. Bu haftalarca böyle devam eder.
Falih Rıfkı, kitabının son bölümünü onu belki de en iyi tanıyanlardan biri olmasına karşı onu anlayabilmenin o bile zorluğu üzerinde durur ve bu durumu şöyle ifade eder. “Gazi, aradıkça yeni bir sır verir.Yaklaşılan bir dağ gibi büyür.Asıl onu elimizle tuttuğumuz zamandır ki artık tamamını hiç göremeyiz.”
1894’te İstanbul’da doğan Atay, Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ni bitirir. 1911’de Tecelli ve Servet-i Fünun dergilerinde ilk şiir ve denemelerini yayımladı, gazeteciliğe 1913 yılında Tanin’de başlar. Yedek subay olarak katıldığı I. Dünya Savaşı’nda Cemal Paşa’nın özel katipliğini yapar. Akşam gazetesinde Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen yazılar yazması nedeniyle Divan-ı Harp’te yargılanır, fakat II. İnönü Savaşı’nın kazanılması üzerine idamdan kurtularak Anadolu’ya geçer. 1923’ten itibaren Bolu ve Ankara milletvekilliği yapar. İzmir’in kurtuluşundan sonra tanıştığı Mustafa Kemal’in dostluğunu kazanır ve bu döneme ilişkin anılarını Atatürk’ün Bana Anlattıkları (1955), Çankaya (1961) ve Atatürk Ne İdi? (1968) adlı kitaplarda toplar. Çankaya, Falih Rıfkı Atay’ın ,Mustafa Kemal’in uzun yıllar yanında bulunan bir dostu ve bir arkadaşı olarak yazdığı anı ve hatıralarıdır. Fakat bu hatıralar Atatürk’ün salt biyografisi değil kurtuluş mücadelesinin nasıl gerçekleştirildiğine ışık tutan, farklı bir bakış açısıyla ve Falih Rıfkı Atay’ın kendine has üslubuyla anlatıldığı bir eser hüviyetine sahiptir. Mustafa Kemal’in özel yaşantısında sadece yakınında bulunanların bilebileceği birçok anı ve anekdotlar gün yüzüne çıkartılmaktadır ki ; bütün bunlar onu daha iyi anlamamızı ve idrak etmemizi kolaylaştırmaktadır. Falih Rıfkı’nın kendi ifadesiyle “Atatürk’ü ve onun devrini ben nasıl anladımsa öyle anlatmak istiyorum. Basit bir metodum var ,fıkra ve hatıralar içinde sindire sindire anlatmak! Gerçi bu bir dağıtmadır.Toplamayı okuyanlara bırakıyorum.’
Falih Rıfkı , cumhuriyeti,değerlerini ve Atatürk’ü çok iyi hazmetmiş bir yazardır. Uzun yıllar yaşadığı zaman dilimi itibariyle askerlik mesleği içinde bizzat bulunmuş olması, politik kişiliği, olayları,mekanları ve aktörlerini çok gerçekçi ve ayakları yere basan bir şekilde anlatmasına fırsat vermiştir. Ayrıca Atatürk’ün şahsi yaşantısına ışık tutması,onu daha iyi anlamamızı ve verdiği mücadelede onu harekete geçiren motiflerin neler olduğuna dair ipuçları vermesi açısından oldukça faydalı olmuştur.
Diğer önemli altı çizilen hususlardan bir tanesi de sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik hayata dair fikir vermesidir.Ayrı ayrı tarih kitaplarını okuyarak ulaşamayacağımız bilgilere direkt olarak ulaşma fırsatı vermiştir. Osmanlı’nın son döneminde halkın hayatı,yaşayış tarzı ve devlet müesseselerinin kokuşmuşluğunu çok net bir şekilde okuyucularına birebir yaşatır derecesinde aksettirmiştir.Örneğin İstiklal Savaşı esnasında Atatürk’ün yaşadığı sıkıntıları ,üzüntüleri ve bütün bunlara karşı verdiği insan üstü sabrı ,azmi ve tükenmek bilmeyen, karamsarlığa düşmeyen, ümidini kaybetmeyen o tavrını adete okuyucuya yaşatmaktadır.
Ulu Önder Atatürk'ün hayatını, yaptıklarını ve başarılarını bir yazının veya bir kitapçığın satırları arasına sığdırmak mümkün değildir. Olsa olsa, O’nu yakından tanıyabilmek için, yaşantısından bazı kesitler alarak O’nu ve kişiliğini küçük bazı pencereler açarak izlemek yolunu seçebiliriz. Bu bağlamda, Atatürk'ün kişiliğini yakalayabilmek için, anektodlar çok işimize yarayacaktır.. Ancak, Atatürk'ü bir tüm olarak ele alıp, O’nu bütün heybeti ve haşmeti ile daima göz önünde bulundurmadıkça, bütününü bırakın ayrıntıları bile zor yakalayabiliriz. Herkes gibi Atatürk'ün insanlığı iştahlardan, hırslardan, heyecanlardan, gurur ve öfkelerden, zaaf ve kuvvetlerden, iç varlığın düzlerinden, iniş ve çıkışlarından yoğrulmuştur. Eseri bu insanlığın derinliklerinden gelme, kaynaklarından doğmadır. Atatürk'ü ayıklayarak değil, bir tabiat parçası gibi, toplu ve tam ele almalıyız.
17 Mart 2013 Pazar
Barbaros Hayrettin Paşa'nın Hatıraları, Barbaros Hayrettin
16'ncı asır Osmanlı tarihinin önemli kaynaklarından biri olan bu kitap Barbaros Hayrettin Paşa ve kardeşi Oruç Reis’in Midilli adasından çıkıp Cezayir’i nasıl fethettiklerini, denizde ve karada ne çeşit savaşlar yaptıklarını anlatmaktadır.Barbaros Hayrettin Paşa, 1473 tarihinde Midilli Adasında doğmuştur. Babası Midilli’ye yerleşmiş olan Türk sipahilerinden Eceova’lı Yakup Bey’dir. Yakup Beyin İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adında dört oğlu dünyaya gelmiştir. İshak ile Oruç büyükleri, Hızır ile İlyas da küçükleridir.
Yakup Bey’in oğulları denizlere açılıp ticaret yapmaya başlarlar. Üç kardeş ticaret maksadıyla denize açılırlar. İshak ise baba yurdunu beklemektedir. Oruç ile İlyas, Şam Trablusu’na gitmek üzere Midilli’den ayrılırlar fakat Rodos Adasının önünden geçerken Rodos gemilerine rastlarlar. Korsanlarla çetin bir mücadele başlar. İlyas şehit düşer. Oruç da esir edilerek Rodos zindanına hapsedilir. Oruç kısa bir zaman da korsanların elinden kurtulur.
Hızır Reis ve ağabeyi Oruç Reis, Akdeniz kıyılarına akınlar düzenlerler ve ganimetler elde ederler. Cebre Adası’nı üs olarak kullanan Hızır Reis ve ağabeyi Oruç Reis’in ünü bütün Akdeniz’e yayılır. İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus’taki Halku’l-Vad limanını kullanmaya başlarlar. Hızır ve Oruç, ele geçirdiği ganimetin beşte birini Tunus sultanına verip, kalan malları Tunus pazarında satarlar.
İki kardeş İspanyol’lara büyük zararlar verdirirler ve birçok Müslüman esiri kurtarırlar.
Hızır ve Oruç Reis, ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderirler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara verdiği desteğin bir ifadesi olarak armağanlar yollar. Oruç ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başlarlar. İspanyollara karşı savaşırlar ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir'i denetimlerine alırlar. İspanyollar ertesi yıl Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçerler. Bu savaşta İshak ve Oruç öldürülür. Yavuz Sultan Selim, Hızır Reis’i Cezayir beylerbeyliğine atayarak koruması altına alır.
Barbaros Hayrettin Paşa, İspanyollara karşı hazırlıklarını tamamlayarak onları yenilgiye uğratır, Cezayir’deki hareketlenmeleri bastırır ve sorunları giderir.
İspanya Kralı, en büyük amiralini ve üstün filosunu baskın için gönderir ancak yapılan muharebede İspanyol filosu imha edilir. Bu duruma hiddetlenen İspanya Kralı, Cenevizli amiral Andrea Doria’yı 30 kadırga ile Barbaros Hayrettin Paşa’yı esir almak için yola çıkarır. Yapılan muharebede düşmanın artçı filosu ele geçirilir.
21’inci İspanya seferine emir komuta eden Barbaros Hayrettin Paşa, her seferde binlerce Müslüman erkek, kadın ve çocuğunu Kuzey Afrika’ya getirmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman, İspanya Kralı üzerine bir sefer planlamaktadır ve Barbaros Hayrettin Paşa’yı İstanbul’a çağırır. Barbaros Hayrettin Paşa, yolda karşılaştığı ve ele geçirdiği 18 parçalık İspanyol filosu ile İstanbul’a varır. Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayrettin Paşa’yı Kaptan-ı derya yapar.
Kaptan-ı derya olarak çıktığı ilk seferde Sicilya’dan sonra Sardunya’ya, oradan da Cezayir’e ve Tunus’a gider.Tunus’ta İspanya Kralı’nın 30.000 askeri ve 500 gemisine karşı girişilen muharebe sonucunda Cezayir’e çekilir ve oradan da İstanbul’a döner.
Ertesi yıl daha güçlü bir donanma ile yeniden Akdenize açılır. İtalya kıyılarını vurur ve Ege Denizi’ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına katar.Osmanlının Akdeniz’deki denetimi artması üzerine, Papalık, Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması kurulur ve başına Andrea Doria getirilir. Preveze kalesinin yer aldığı Arta Körfezi’nde bulunan Barbaros Hayrettin Paşa, düşmanın 600 gemisi ve 60.000 askeri olan donanmasına karşı 122 gemi ve 20.000 asker ile 28 Eylül 1538 Cumartesi günü Preveze’de büyük bir zafer kazanır.
Düşmanın birçok bakımdan üstünlüğüne karşılık en mühim üstünlüklerimiz, tüm kadırgalara hakimiyet, aynı dil, birlik ve beraberlik, daha uzun menzilli toplar, leventlerin hafif giyimli ve silahlarının hafif olmasıdır.
Yapılan çetin muharebelerde düşman haçlı donanmasının yarısı imha edilmiş ve diğer yarısına da zayiat verdirilmiştir. Ertesi yıl Venedik üzerine sefer yapılmış ve Venedik boyun eğmek zorunda kalmıştır.
İspanya Kralı Karlos, 516 teknesi ve 36.230 askerinden oluşan donanma ile 20 Ekim 1541’de Cezayir’e çıkmıştır. Barbaros Hayrettin Paşa’nın oğlu Hasan Bey’in ise 600 Türk leventi ve 2.000 Arap gönüllü atlısı vardı. Hasan Bey’in yaptığı gece harekatı baskını ile 20.000 düşman askeri ya fırtınada boğulur, ya leventlerin kılıcı altında can verir veya esir düşer. Hasan Bey’e bu zaferden sonra “Gazi” ünvanı verilir. Yapılan muharebede Hasan Bey’in rütbesi sancakbeyi yani tümamiraldir. Bir sancakbeyinin, Avrupa’nın asırlardan beri görmediği en büyük hükümdarı perişan etmesi bütün tarihte çok tesadüf edilen vak’alardan değildir. Kanuni Sultan Süleyman, Hasan Bey’e Beylerbeyilik ve paşalık payesi verir.
Diğer taraftan İspanya Kralı’nın aylarca kiliseden çıkmadığı ve hatta kederinden öldüğü söylenir.
Barbaros Hayrettin Paşa, hatıralarına böylece son verir. Barbaros Hayrettin Paşa bundan sonra 1543-44 Fransa seferine çıkmıştır ki, hatıralarında bu konu yoktur. 4 Temmuz 1546’da 74 yaşlarında İstanbul’da ölmüştür.
23 Nisan 2012 Pazartesi
Anadolu Notları, Reşat Nuri Güntekin
Anadolu Notları, Reşat Nuri Güntekin, İnkılap Yayınları, 2002, İstanbul
Cumhuriyet dönemi Türk romanının en önemli isimlerden birisi olan Reşat Nuri Güntekin 25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. 1912 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirerek 1913 yılında Bursa’da öğretmenlik hayatına başlamıştır. 1931 yılında Milli Eğitim müfettişi, 1933-1943 yılları arasında Çanakkale milletvekili, 1947 yılına kadar Milli Eğitim Başmüfettişi, 1954 yılına kadar Paris Kültür Ataşesi olarak görev yapmıştır. UNESCO’da Türkiyeyi temsil etmiştir. 1954 yılında emekli olmuş, kanser tedavisi için gittiği Londra’da 7 Aralık 1956’da ölmüştür. Yazarın, romanları, hikayeleri, tiyatro eserlerinin yanı sıra çeşitli çevirileri de bulunmaktadır.
“Anadolu Notları I-II” kitabı iki kitaptan oluşmaktadır. Birinci kitap, yazarın Anadolu yollarında, istasyonlarda, trende vb. başından geçen ve çevresinde gelişen olayları, gözlemlerini aktarmaktadır. İkinci kitap ise, daha çok düşüncelerinden oluşmaktadır.
Kitap 53 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler yazarın Anadolu’da gezerken tuttuğu notlardır. Yazar birçok notunda yer ve zaman belirtmemiştir. Fakat bahsettiği olaylardan Cumhuriyetin ilk dönemlerini anlattığı rahatça anlaşılmaktadır.
Yazar notlarında zaman ve yerden bahsetmemesini “Zaten Anadolu’da zamanlar ve yerler kadar birbirine yakın ve birbirine benzer ne var ki?” diyerek açıklamıştır. Tarih ve zaman tutmanın gereksiz olduğunu belirtmiştir.
Yazarın gezi notları içinden dikkat çekenlerden bazıları aşağıya çıkartılmıştır:
Anadolu’da yolculuk yaparken trenlerde, insanların içinde bulunduğu duygular, diğer insanlara karşı tavırlar, kompartımana yolcu girmesini engellemek için başvurulan hileler anlatılmaktadır. Bu yöntemlerden bulaşıcı hastalıklı gibi görünmek ve tren kalkana kadar kompartımanda yolcu olmayan kişileri tutarak dolu görüntüsü vermek ilgi çekicidir.
Anadolu’da kitap ve gazete satışlarından bahsedilmiştir. Türkiye’de sağlam bir yayın kuruluşunun olmadığı, “Bizde halk gazete, kitap okumaz.” imajının oluştuğu, Anadolu’ya satılmak için çok az kitabın gönderildiği gibi değerlendirmelerde bulunulmuştur.
Adana’nın işlek caddelerinden birinde gazete satan çocuğun hikayesi ve çocuğa gazete sattıran adamın davranışlarından yola çıkarak ülkede birçok bozuk sistemin olduğu yargısına varılmaktadır.
Bir kasabada gerçekleştirilecek olan ilk balo için yapılan hazırlıklar ve baloya giden arkadaşının durumu, aynı gece, kasabadaki bir düğünde gençlerin başından geçenler ve jandarmanın tutumu anlatılmıştır.
Bir istasyonda yazarın yanına gelen meczup genç ve yazarın diyaloğu, Anadolu şehirlerine giden tuluat tiyatrosu oyuncuları ile genç arasında geçen aşk hikayesi ve sonrasında gencin akli dengesini kaybedişi, gencin başından geçen dram, yöre halkının gence karşı tutumu ile tuluat tiyatrolarına bakış tarzları anlatılmaktadır.
Anadolu’daki kahvehane kültürü, işsizlerle çalışanların kahvehane ziyaretleri, memurların kahvehaneye giderek yorgunluklarını gidermeleri ve bu yerlerin çalışan insanlara ruh ve akıl sağlığı açısından kazandırdığı faydalardan bahsedilmiştir.
Anadolu otellerinin içinde bulunduğu durum, otellerde kalan insanların tutum ve davranışları ve yazarın temizlik konusunda gösterdiği hassasiyet de kitabın içinde geçen gezi notlarındandır.
Son bölümde yer alan “Bir Dost Tenkidine Cevap” başlığı altında yazar bir dostunun birinci kitaptaki eleştirilerine cevap vermektedir.
Cumhuriyet dönemi Türk romanının en önemli isimlerden birisi olan Reşat Nuri Güntekin 25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. 1912 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirerek 1913 yılında Bursa’da öğretmenlik hayatına başlamıştır. 1931 yılında Milli Eğitim müfettişi, 1933-1943 yılları arasında Çanakkale milletvekili, 1947 yılına kadar Milli Eğitim Başmüfettişi, 1954 yılına kadar Paris Kültür Ataşesi olarak görev yapmıştır. UNESCO’da Türkiyeyi temsil etmiştir. 1954 yılında emekli olmuş, kanser tedavisi için gittiği Londra’da 7 Aralık 1956’da ölmüştür. Yazarın, romanları, hikayeleri, tiyatro eserlerinin yanı sıra çeşitli çevirileri de bulunmaktadır.
“Anadolu Notları I-II” kitabı iki kitaptan oluşmaktadır. Birinci kitap, yazarın Anadolu yollarında, istasyonlarda, trende vb. başından geçen ve çevresinde gelişen olayları, gözlemlerini aktarmaktadır. İkinci kitap ise, daha çok düşüncelerinden oluşmaktadır.
Kitap 53 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler yazarın Anadolu’da gezerken tuttuğu notlardır. Yazar birçok notunda yer ve zaman belirtmemiştir. Fakat bahsettiği olaylardan Cumhuriyetin ilk dönemlerini anlattığı rahatça anlaşılmaktadır.
Yazar notlarında zaman ve yerden bahsetmemesini “Zaten Anadolu’da zamanlar ve yerler kadar birbirine yakın ve birbirine benzer ne var ki?” diyerek açıklamıştır. Tarih ve zaman tutmanın gereksiz olduğunu belirtmiştir.
Yazarın gezi notları içinden dikkat çekenlerden bazıları aşağıya çıkartılmıştır:
Anadolu’da yolculuk yaparken trenlerde, insanların içinde bulunduğu duygular, diğer insanlara karşı tavırlar, kompartımana yolcu girmesini engellemek için başvurulan hileler anlatılmaktadır. Bu yöntemlerden bulaşıcı hastalıklı gibi görünmek ve tren kalkana kadar kompartımanda yolcu olmayan kişileri tutarak dolu görüntüsü vermek ilgi çekicidir.
Anadolu’da kitap ve gazete satışlarından bahsedilmiştir. Türkiye’de sağlam bir yayın kuruluşunun olmadığı, “Bizde halk gazete, kitap okumaz.” imajının oluştuğu, Anadolu’ya satılmak için çok az kitabın gönderildiği gibi değerlendirmelerde bulunulmuştur.
Adana’nın işlek caddelerinden birinde gazete satan çocuğun hikayesi ve çocuğa gazete sattıran adamın davranışlarından yola çıkarak ülkede birçok bozuk sistemin olduğu yargısına varılmaktadır.
Bir kasabada gerçekleştirilecek olan ilk balo için yapılan hazırlıklar ve baloya giden arkadaşının durumu, aynı gece, kasabadaki bir düğünde gençlerin başından geçenler ve jandarmanın tutumu anlatılmıştır.
Bir istasyonda yazarın yanına gelen meczup genç ve yazarın diyaloğu, Anadolu şehirlerine giden tuluat tiyatrosu oyuncuları ile genç arasında geçen aşk hikayesi ve sonrasında gencin akli dengesini kaybedişi, gencin başından geçen dram, yöre halkının gence karşı tutumu ile tuluat tiyatrolarına bakış tarzları anlatılmaktadır.
Anadolu’daki kahvehane kültürü, işsizlerle çalışanların kahvehane ziyaretleri, memurların kahvehaneye giderek yorgunluklarını gidermeleri ve bu yerlerin çalışan insanlara ruh ve akıl sağlığı açısından kazandırdığı faydalardan bahsedilmiştir.
Anadolu otellerinin içinde bulunduğu durum, otellerde kalan insanların tutum ve davranışları ve yazarın temizlik konusunda gösterdiği hassasiyet de kitabın içinde geçen gezi notlarındandır.
Son bölümde yer alan “Bir Dost Tenkidine Cevap” başlığı altında yazar bir dostunun birinci kitaptaki eleştirilerine cevap vermektedir.
Etiketler:
anı,
hatıra,
hatırat,
reşat nuri güntekin,
seyahat
8 Nisan 2012 Pazar
Yüzbaşı Selahattin'in Romanı, İlhan Selçuk
Yüzbaşı Selahattin'in Romanı, İlhan Selçuk, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1973
Yüzbaşı Selahattin’in anıları on beş ciltten oluşmaktadır. Sayfa numaraları bulunmayan bu anılarını bölümler halinde yazmıştır. Yüzbaşı Selahattin ilk defa Urfa’da bu anılarını yazmaya başlıyor. Anıların son bölümü ise ‘’Edirne Bölümü’’dür. Dört yılda yazılan bu anılar 1894-1921 yıllarını kapsar.
Yüzbaşı Selahattin’in anılarında, salt anı olmaktan çok hayatın her bölümüne ait fragmanlar yer almaktadır.
Yüzbaşı Selahattin koca bir imparatorluğun yıkılışını, Balkan, 1. Dünya Savaşı’nı, Kurtuluş Savaşı’nı görmüş ve o dönemin şartlarında yetişmiş bir askerdir.
Bu dönemler istibdadın, devrimlerin, ayaklanmaların yaşandığı dönemlerdir. İlk defa Avrupa’da başlayan milliyetçilik (1789 Fransız İhtilali) namı diğer ulusçuluk, işçi devrimleri ve örgütlenmelerin etkisi Osmanlı’da da hissedilmeye başlanmış ve etkisini yavaş yavaş göstermiştir.
1751’de İngiltere’de başlayan Sanayi İnkılabı meyvelerini vermeye başlamış, bunun etkisiyle makineleşme hız kazanmıştır. Makineleşmeyle beraber endüstrideki hammadde ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Endüstri devletleri bu ihtiyaçlarını karşılamak için sömürgeciliğe başladılar. Bunu da en iyi, geri kalmış ve kalabalık, aynı zamanda farklı etnik ve mezhep gruplarını barındıran devletleri (imparatorlukları) parçalamaya başladılar. Yüzbaşı Selahattin’in bu çalkantılı dönemin bir panoramasını çizmiştir. Yüzbaşı Selahattin’in hayatı bu dönemin en önemli portresinin betimlemesidir. Çünkü Yüzbaşı Selahattin bu çalkantılı dönemin tam ortasında yer almıştır. Çünkü o bir askerdir ve vatanında olan biten her şey onu doğrudan ilgilendiriyordu.
Selahattin YURTOĞLU (Yüzbaşı Selahattin), çocukluğundan 1 nci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yaşadığı olayları anlatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını ve yerine yeni bir devletin kuruluşunu yaşayan Yüzbaşı Selahattin; bu yıllarda önemli kişilerin yanında bulunmuş, İtalyan Harbi, Balkan Harbi, 1 nci Dünya Savaşı ve Milli Kurtuluş Savaşı’nı kapsayan dönemde iç ve dış çatışmaların, devrimlerin, isyanların, kahramanlıkların, cinayetlerin tanığı olmuştur.
Selahattin babasının askeri tabip olarak görev yaptığı Edirne’de, üç kardeşi ve ailesiyle yaşarken, sırasıyla büyükannesini, annesini ve büyükbabasını kaybeder. Babası kısa bir süre sonra evlenir. Kızkardeşleri evlenip evden ayrılırken, ağabeyi de babası ile yaptığı kavga nedeniyle evden uzaklaşır. Babası ile birlikte yaşayan Selahattin üvey annesinden eziyet görür. Askeri okulda okurken, babasının tayini Yemen’e çıkar. Selahattin askeri okulda çok büyük yoksulluklar çeker.
1912 yılında mezun olduğunda, Çanakkale 2 nci Kolordu 5 nci Fırka (Tümen) 15 nci Alay 3 ncü Taburu’na tayin edilir. Burada Balkan Savaşı’nı yaşar. Bu savaşta, Bulgarlar’ın yaptığı katliama tanık olur. Osmanlı Ordusu’nun Balkan topraklarından sökülüp atılışını kendi gözüyle anlatır. İstanbul’a geri döner ve yakın zamanda çıkması muhtemel bir savaşın hazırlaklarını yaparken, Harbiye’de öğrendiği milliyetçilik akımlarının etkisiyle TURAN’a gider.
Yüzbaşı Selahattin İstanbul’da görevli iken, Enver Paşa’nın emri ile oluşturulan, Kaymakam Halil Bey (Enver Paşa’nın amcası) komutasındaki 5 nci Kuvve-i Seferiye’ye katılır. Birliğin vazifesi, Enver Paşa’nın hayallerinde yaşattığı TURAN’ı kurmaktır. Van’da Ruslar ve Ermeniler’le savaşır.
Buradan birliği ile birlikte Irak Cephesi’ne gider. Mülazım Selahattin, Araplar’ın Türk Askeri’ni nasıl arkadan vurduğunu, askerlerin nasıl sefalet ve açlık içerisinde yaşadığını bizzat görür. Irak’ta Kütülammare Muharebeleri’ne katılır. Burada bulunan birliklerin birinde kız kardeşinin eşi Ahmet Bey’i görür. Ahmet Bey savaşta büyük kahramanlıklar göstermiş ve Tabur Komutanlığı’na kadar yükselmiştir. Eniştesi Ahmet Bey yaralanır ve artık kendisinden umut kesilir. Kız kardeşine eşinin öldüğünü söyleyemez. Fakat Ahmet Bey şehit olmamıştır ve hayattadır.
Irak Cephesi’nde sırasıyla tümen ve kolordu yaverliklerinde bulunur. Halil Paşa’nın yaveri olarak 6 ncı Ordu Komutanlığı’na atanır. Elinde bulundurduğu imkanları kesinlikle suistimal etmez, kardeşleri İstanbul’da yoksulluk içerisinde bulunmasına rağmen, hiçbir kaydı tutulmayan ordu örtülü ödeneğini kendi menfaati için kullanmaz. Bu dönemde İstanbul’da karaborsa ve yoksulluk almış başını yürümüştür. Halk büyük bir açlıkla karşı karşıyadır. Ağabeyinin bütün birikimleri ile almış olduğu sabunlar, bulunduğu depoda kurur ve bu işten zarar eder. Kardeşinden bu sabunları Irak’ta satarak en azından zararını karşılamasını ister. Bu isteği Mülazım Selahattin tereddütsüz red eder.
29 Ekim 1914’te başlayan Dünya Savaşı Mondros Ateşkesi’ ne yani 30 Ekim 1918’e dek sürmüştür. 15 Mayıs 1919’ da İzmir’ in Yunanlılar tarafından işgali ile Ulusal Kurtuluş Savaşı başlamış ve 24 Temmuz 1923’te sona ermiştir. Mondros Mütarekesi sonrasında İstanbul’da dört yıl, Anadolu’da yedi ay, Yüzbaşı Selahattin içinse, İstanbul’a geliş tarihi olan 5 Şubat 1919’dan Anadolu’ya geçtiği 21 Mayıs 1919 tarihine kadar geçen üç buçuk ay mütareke dönemidir. İşte bu üç buçuk ay ve sonrası dönem. . . .
5 Şubat 1919’da İstanbul’a indiğinde İngiliz, Fransız bayrakları ve itilaf kuvvetlerinin askerleriyle karşılaşır. Gemiden bir kayıkçının yardımı ile kaçar ve Anadolu Hisarı’ndaki ailesinin yanına gider. Birkaç gün ailesinin yanında dinlendikten sonra Harbiye Nezaretine giderek 3. şubede göreve başlar. Paris konferansı ile Türk toprakları iyice bölünmüştür. Bu sırada Ferit Paşa hükümeti tutuklamalara başlamıştır. Birçok üst düzey asker, bürokrat, yazar tutuklanmıştır. Yaverliğini yaptığı Halil Paşada tutuklanmıştır. Halil Paşa’ yı sürekli ziyarete gider. Bu ziyaretlerinden birinden dönüşte Kazım Karabekir’ le karşılaşır. Kazım Karabekir işgal devletlerinin zulmünden kurtulmanın yolunun hayat kaynaklarının organize edilerek kurtulmak için mücadeleye başlamaktan geçtiğini söyler ve bunun için kendisi Erzurum’da bulunan kolorduya tayinini istemiştir. Karabekir Selahattin Yüzbaşı’ yı da Erzurum’a davet etmişse de tekrar temasa geçememişlerdir. Nisan 1919’da Haydarpaşa Hat Amirliğine atanır.
“Ermeni Tehcir ve Taktil Mahkemesi” nce idam edilen Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’in Tıbbiyeliler tarafından düzenlenen cenaze törenine resmi kıyafetle katılır ve o sırada görevli inzibat subayı ve erlerinin de resmi şekilde cenazede bulunmalarını sağlar. Bu olay gazetelerde tepki görür. Hapishanedeki üst düzey subaylar için bir umut, bir moral kaynağı olur.
İzmir 15 Mayıs 1919’ da Yunanlılar tarafından işgale başlanır. Bu sırada İstanbul’ da hiç huzur kalmamıştır. Kendi topraklarında artık yabancıdır. Kurtuluş fikirleri şekillenmeye başlar. Bir sabah 7. Kolordu komutanı Bekir Sami ile karşılaşır. Bekir Sami kendisine Anadolu’ ya çıkmayı teklif eder. 21 Mayıs 1919’ da Bandırma’ ya giderler. Bandırma’da etrafta Yunan bayrakları ve “Zito Venizelos” sesleri ile karşılaşırlar. Bekir Sami hemen ertesi gün 61. tümen komutanına emir vererek Yunan bayraklarını indirtir. Bu halkta büyük bir heyecan yaratır ve bu şekilde Kurtuluş hareketi halka yansır. 23 Mayıs’ta Manisa’nın da Yunanlılar tarafından işgal edildiği öğrenilir. Ancak Manisa’daki silah depoları halka silah dağıtmak için önemli olduğundan Manisa’daki komutana ellerindeki tüm silah ve cephane ile Salihli’ye çekilmelerini emrederler. Emri Akhisar’a Selahattin Yüzbaşı götürür. Akhisar’da halk Yunan işgaline boyun eğmiştir ve Yunanlıları kabullenmiştir. Burada yaptıkları kurtuluş propagandası sonuç vermez. Bölgede nüfuzlu Saruhanzadeler’ den Halit Paşa ile temasa geçerler ve Yunanlılara karşı baskı için çalışmalara başlarlar. Ne var ki geçtikleri yerlerde halk Yunanlıların propagandalarından ve hükümete güvensizlikten Yunan işgaline karşı koymayı reddederler. Bozulan morallerine rağmen yola devam ederler. Salihli’ye çok az kuvvet çekilebilmiştir. Salihli’ye gelerek yeni askeri düzenlemeleri, Aydın’daki 57. tümene bildirirler. Aynı gün, 29 Mayıs 1919’da, Harbiye Nazırı Şevket Turgut imzalı bir şifrede Bekir Sami’nin İstanbul’ a dönmesinin istendiği bildirilir. Bu da İstanbul’un başından beri yapılanlardan memnun olmadığının göstergesidir.
İlk silah 172. Alay tarafından 27 Mayıs 1919’da atılır. 29 Mayıs’ta Alaşehir’e gelirler. Burası diğer yerlerden daha kötü durumdadır. Halk göçe başlamıştır. Kalanlarsa Yunanlılara bağlı çalışacağına dair kağıt imzalamak zorunda kalmışlardır. 15 Mayıs’tan 29 Mayıs’a kadar teslim olan Batı, 29 Mayıs’a kadar çekilmiş ve o tarihten sonra silahlı direnişe geçmiştir. 31 Mayıs 1919’da gelen Ödemiş raporunda Ödemiş’inde direnişe başladığı bildirilmiştir.
Alaşehir’deyken Yüzbaşı Rahmi, Poslu Mestan Efe’ nin çetesi ile hazır olduğunu söyler. Bunun üzerine Bekir Sami Bey bu çeteye Turgutlu’ ya gelen Yunan bölüğüne baskın yaparak imha görevi verir. Ancak Mestan Efe Yunanlıların padişah namına geldiğini söyleyerek Yunanlılara teslim olur. Bu durum genel olarak toplumdaki paniği gösterir. Silahları ve adamları ile övünen, eşkıyalıkla efe adını taşıyan birinin bile bu davranışı moralleri bozar. Buradan Eşme’ye geçmeye karar verirler. Eşme’de Rum yoktur ve müftü vatansever biridir. Eşme’ye yaklaştıklarında kendilerini ellerinde Yunan bayrakları sallayan çocuklar karşılar. Durum anlaşılır ; Yunanlıların her an Eşme’yi istila etmeye geleceği haberi yayılmıştır. Yunanlılara zorluk çıkarmadan şehri teslim ederlerse Yunanlıların kendilerine kötü davranmayacağını düşünmektedirler. Bekir Sami bu propagandayı yapan dört Rum’u dar ağacına yollar.
Haziran başında Aydın, Ödemiş, Niş, Akhisar, Kırkağaç, Bergama yörelerinden ilerleyen Yunanlılar Türk çeteleriyle çatışmaya başlarlar. Ethem üç yüz adamıyla birlikte Ayvalık’ta Ali Bey’ e katılır. Bu sırada aldıkları bir raporda yeni askeri düzenlemelerin mücadele ruhunu İstanbul’a da sıçrattığını görürler. İzmir ve Aydın’a hadisesiz giren Yunanlılar önce yayılmayı durdurur ve daha sonra da geri çekilmeye başlar.
Bekir Sami ve Yüzbaşı Selahattin Eşme’den gelen firari subayları yönlendirerek bölgesel örgütlenmeyi sağlamaya çalışırlar. Kula hem Rumların etkisinde hem de önemli bir kasaba olduğu için Bekir Sami ve Yüzbaşı 17 Haziran’ da Eşmeden, on beş subay, otuz erden oluşan bir kafile ile Kula’ya geçer. Kula’nın önemli esnafını tutuklatırlar ve bir plan doğrultusunda tutuklu esnafın mal ve canıyla Milli Mücadele’ yi destekleyeceklerine dair söz alır. Dört gün Kula’da silah, asker, para, araç gereç toplanır, Rumlar’ ın kasabayı terk etmeleri için yıldırma politikası izlenir. Bu sırada Balıkesir 14. Kolordu’ dan alınan bir raporda Kuvay-i Milliye hareketinin siyasi durumu lehine çevirdiği belirtilir. 18 Haziran’da Yunanlılar Menemen’de kanlı bir istila gerçekleştirir. Bekir Sami Kula’da sert tedbirler almaktadır.
Silendi, Simav, Orhaneli üzerinden Bursa’ya 14. Kolordu’ ya katılmak üzere yola çıkarlar. Günlerdir uykusuz ve yorgun düşmüşlerdir. Yine de Bursa’ya yola hemen çıkarlar. 27 Haziran’da Bursa’ya varırlar. Bursa’da Anadolu’ya çıktıklarından beri ilk kez Selahattin Yüzbaşı çamaşırlarını değiştirmeye vakit bulur. Bu sırada gelen birkaç rapor şöyledir; 22 Haziran 1919 M. Kemal Paşa Sivas Kongresi için Bursa’dan temsilci ister, 13 Haziran 1919’da İtalyanlar Antalya’ya asker çıkarmışlardır, 20 Haziran 1919’da Fransızlar Mersine asker çıkarmışlardır, 29 Haziran1919’ da Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa kabineden ayrılır yerine Damat Ferit Paşa geçer.
Bursa’daki Vali Gümülcineli İsmail Bey’in kötü yönetimi ve Hıristiyanlığa yatkınlığı yüzünden Bursa’da çetecilik, adam kayırma almış başını yürümüştür. Asker ve subayların ise maaşları ödenememektedir. Bursa’ya Bekir Sami paşanın geldiğini duyan Vali İstanbul’a kaçar.
Bekir Sami Bursa’daki ordu otoritesini kurmaya, canlandırmaya çalışır. Kendilerine üstünlük taslamaya çalışan Fransız subaylarına da haddini bildirir. Ermenilere verilmiş malları sahiplerine geri verirler. Açılmış Hürriyet ve İtilaf şubelerini kapatırlar. Askeri eksiklikleri gidermeye çalışırlar. Hapisteki haksız tutukluları çıkarırlar. Milli Mücadele’ ye ihanet edenler canları ile cezalandırılırlar. Halkın morali yükselir. Yüzbaşı Selahattin Teğmen Muzafferin Bursa’ya gelmesini fırsat bilerek İstanbul’daki millicilerle görüşmek, fikir alışverişinde bulunmak ve evlenmek için İstanbul’a geçer. Burada öncelikle Miralay Galatalı Şevket Beyle görüşür. Şevket Bey kendisine Bursa muallim mektebi müdiresi Şehibe Hanımın kartını verir. İstanbul cephaneliğinden silah ve cephanenin yollanması için Naim Cevat’ la ve Kara Vasıf’ la görüşür. Muğlalı Mustafa seçkin subayları ayırıp göreve yollayacaktır. Bekirağa Bölüğünde Halis Paşa’ yı görür ve kendisinin Bursa’ya kadar kaçabilmesi durumunda hükümetin kendisini ele geçiremeyeceğine dair garanti verir. Ancak evlenme işini daha sonraya bırakır.
Bursa’ya döner ve kız okulu müdiresi ile görüşür. Okuldaki öğrenci ve annelerinin yardımı ile iç istihbarat ve propaganda için müdire hanım ın başkanlığında örgütlenirler. İstanbul’a yeniden gitmesi gerekir. Bu kez Bursa Valisinin aleyhlerine çalıştığını öğrenir ve valiyi dönüşünde tutuklatır. Bursa’da ki çalışmalar şehrin kozmopolitliği ve bağnazlığı yüzünden çok zor ve kanlı ilerlemektedir.
Bir yandan kurtuluş gelişmeleri bir yandan evlilik hazırlıklarına başlar Yüzbaşı. Teğmen Behçet’in kız kardeşi Nimet Hanım’ la evlenmeye karar verir. Nişan yaparlar ancak nişan geleneklere ve şeriata aykırı olduğu için çok tepki alır. Aynı gece Bekir Sami’nin de bir oğlu olur ve Selahattin Yüzbaşı adını Doğan koyar.
İstanbul’da Meclis-i Mebusan hazırlıkları başlar. Bu sırada padişah da Bekir Sami’yi kendi tarafına çekerek Mustafa Kemal’i saf dışı bırakmaya çalışır. Halktan ve zengin çevrelerden para yardımı için çeşitli yollara başvururlar. Halil Paşa hapisten kaçarak Kafkaslara geçer ve Selahattin Yüzbaşı’ nın onun yanına gitmesi gerekir ancak nişanlısının kendisiyle gelmesi olanaksız olunca görevi reddeder.
Ankara’daki temsil heyetinden bir genel seferberlik emri yayınlanır. Emire bağlı yazıda Selahattin Yüzbaşı’ nın İstanbul’a giderek Cafer Tayyar Paşa’ nın 1. Kolordu Komutanlığını bırakarak İstanbul Hükümeti ile anlaşıp anlaşmadığını araştırması istenir. Selahattin Yüzbaşı İstanbul’a gider. Burada Cafer Paşa dahil pek çok isimle görüşür ve genel seferberlik emrini okutur.
Bursa’ya döndüğünde 8 Şubat 1920’de nikahları kıyılır.
19 Ocak 1920’de İstanbul’da Meclis açılmış, 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli kabul edilmiştir. Anadolu ile İstanbul hükümetinin arasındaki anlaşmazlık en çok Anadolu’daki kuruluşların işine yarıyordu. Zıt nitelikli emirler arasında istedikleri gibi davranıyorlardı.
İstanbul’da Meclis açılışında Babıali bu durumdan yararlanmak ister ancak Heyet-i Temsilliye İstanbul’da meclisin açılmasına karşın eski durumunu aynen koruyacağını bildirir. Huzursuzluklar sonucu Ali Rıza Paşa kabinesi istifa eder. Damat Ferit Paşa kabinesi göreve getirilmek istense de Anadolu güvenilir bir hükümet göreve gelmezse İstanbul hükümetini tanımayacağını bildirir. Bunun üzerine 5 Mart 1920’de Salih Paşa kabinesi kurulur. 16 Mart’ta itilaf kuvvetleri bütün devlet binalarını işgal ederler, meclisi basarak pek çok tanınmış kişiyi Malta’ya sürgüne yollarlar, yayınladıkları genelgede milli hareketin padişaha ve itilaf devletlerinin dost yaklaşımına karşı bir hareket olduğunu söylerler.
İşgalden az önce Selahattin Yüzbaşı ve yakın arkadaşı Hüseyin Rahmi İstanbul’a gelirler. Kayınpederinin ve Hüseyin Rahminin tayinlerini Bursa’daki tümene yaptırırlar. 19 Mart’ta M. Kemal olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara’da toplanması için gerekli seçimlerin yapılmasına yönelik bir bildiri yayınlar. Bekir Sami telgraflarla Anadolu’yla irtibat kurmaya çalışır. Ancak bir sansür subayı İstanbul tarafından göreve atanır. İstanbul kurtuluş hareketini durdurmaya çalışmaktadır.
Bu sırada Anzavur ayaklanması Balıkesir ve Gönen’de yayılmaktadır. 26 Mart 1920’de 174. Alay kumandanı Yarbay Rahmi Bey eşkıyalar tarafından katledilir. Katledilen subayın ailesine altı bin liralık bir ev satın alırlar. Anzavur yarbayın katlinden sonra daha da kuvvetlenir.
172. Alaya Manyas bölgesine giderek eşkıya ile savaşması emredilir, ancak alay komutanı Yarbay Osman Bey gitmek istemeyince Divan-ı Harb’ e çıkarılmak üzere Bursa’ya getirilir. Bu sırada başlarında kimse kalmayınca birliklerde dağılmalar başlar. Yüzbaşı Selahattin bu duruma müdahale ederek Komutanı görevine iade eder. Anzavur isyanı gittikçe büyür. Ankara’dan yardım gönderilmeye çalışılır ancak yardım kuvvetinde dağılmalar olur ve 600 kişilik bir kuvvet Bursa’ya varır. Bursa’ dan hareket eden tabur kısa süre içinde dağılır ve isyan çıkar. Bursa’ya geri dönerler. Bursa’da ise kırk elli kişilik bir kuvvet bulunmaktadır. Yüzbaşı Selahattin inisiyatifi ele alarak bir dizi önlem ile bu isyanı bastırır. Bu başarısının ardından kendisine binbaşı rütbesi verilmek istese de kendisi geçerli nedenler öne sürerek bu rütbe artışını istemez.
Anzavur ayaklanmasına karşı Çerkez Ethem kuvvetleri görevlendirilir. 19 Nisan’da Anzavur kaçar. Aynı gün Ali Fuat Paşa “Garbı Anadolu Müdafaa-ı Milliye Kumandanı” olarak Bursa’ya gelir. Yanında İstanbul’dan kaçmış Kurmay binbaşı Saffet, Süvari teğmen Saim ve Rıza da vardır. 21 Nisan 1920 Ankara tarihli telgrafla Büyük Millet Meclisi’nin Ankara’da açılacağı bildirilir.
Çevresinde gördüğü sevgi ve saygı sonunda devre arkadaşlarından bazıları ile arası açılır. Bunlardan biri de Hüseyin Rahmidir.
Meclisin Ankara’da açılmasından sonra İstanbul ulusal düzeni yıkmaya yönelik çalışmaya başlar. İstanbul’un ilk tepkisi Adapazarı isyanı ile patlak verir. Hızla da yayılır. İstanbul’daki askerlere bildiriler yollayarak onlarda kurtuluş hareketine çağrılır. Çerkez Ethem ve çetesi Bursa üzerinden Adapazarı dolaylarına gelerek isyanı bastırır.
Askeri hayatı ve özel hayatındaki başarılar, çevresinden tepki gördükçe ailesi ve kendisi ile ilgili söylentilerle de başa çıkmak zorunda kalır Yüzbaşı Selahattin. Hatta bu söylentiler yüzünden zaman zaman Bekir Sami ile de araları açılır.
Haziran ayı sonunda Yunanlılar Bursa yakınlarına kadar ilerlemişlerdir. Bursa’yı yavaş yavaş tahliye ederler. Bu sırada orduda da panik başlamıştır. 8 Temmuz da Bursa’ya Yunanlılar girer. Yüzbaşı Selahattin, polis müdürü, vali, jandarma kumandanı, defterdar ve mebuslarla birlikte şehri terk eder ve İnegöl’e giderler. Buradan da Eskişehir’e geçerler.
13 Temmuz oturumunda Meclis’ te Bekir Sami, Aşır Bey ve Bursa Valisi Hacim Muhittin hakkında gensoru önergesi kabul edilir. 14 Ağustosta Bekir Sami beraat eder, Antalya’ya göreve gönderilir. Yüzbaşı Selahattin eşini Daday’ a yollayarak Antalya’ya gider ve burada Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti çalışmalarını başlatır. Antalya henüz kurtuluş hareketine katılmamıştır. 6 Aralıkta Bekir Sami Şimali Kafkas Askeri Murahaslığına, Yüzbaşı Selahattin ise Murahhas yardımcılığına atanır. 8 Eylülde Rusya’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Görevleri kuzey Kafkas halkından bir kolordu oluşturmaktır. Rusya’daki yeni düzenlemeler ve iç savaşlar çalışma ortamına izin vermez. Bekir Sami tedavi için izin alır, Selahattin Yüzbaşı ise eşinin yanına Daday’a gider, orada yirmi ay kalır.
7 Ocak 1921’de bir oğlu (Cengiz), 16 Ocak 1922’de bir kızı (Tomris) dünyaya gelir. Zaferden sonra ilk kez 3 Ocak 1923’te İstanbul’a gider. 5 Ekim 1923’teİstanbul Harbiye Mektebi 2. Bölük Komutanlığına tayini çıkar. İki sene ailesinden ayrı İstanbul’da aynı görevde kalır. 18 Nisan 1925’te bir kızı (Yıldız) daha olur. Bu arada kurmaylık sınavlarına girer ancak sınavlar kopya yüzünden iptal edilince daha sonra çok pişmanlık duyacağı bir şey yaparak askerlikten istifa eder.
Ankara yakınlarında çiftçiliğe başlar. Ancak işler umduğu gibi gitmez, borçlar ve kazançtaki azlık kısa sürede bu işi zora sokar. Çiftçilik iyi gitmeyince ailesini de alarak tekrar İstanbul’ a yerleşir. İspirto ve İspirtolu içkiler İnhisarı olarak göreve başlar. 1932’ye kadar bu şekilde hayatını sürdürür. 1932’de 2 Mart’ta Kaçak İstihbarat Amirliği görevini üstlenir. 1 Haziranda tekelden istifa ederek Trakya, Marmara havzası ve Kocaeli mıntıkasını kapsayan gizli istihbarat görevini sürdürür. 1934 yılında örgüte yeni düzen verir. Ama bazı insanların kurduğu düzene aykırı olunca hakkında söylentiler çıkarırlar ve görevden alınarak Cenup İstihbarat Müfettişliğine verilir. Bu görevden çekilmek ister . Ancak Seyfi Paşa kendisini Güney’ e yollayarak buralardaki durumu incelemesini ister. Güney Anadolu’yu gezer. Ailesine duyduğu özlemi eşine yazdığı mektuplarda sık sık dile getirir. Üç çocuğunu da okutmaktadır. Geçim sıkıntısı çekmektedirler. Urfa’ ya Alay İstihbarat Amirliğine geçer. Burada da kaçakçılıkla savaşır. Daha sonra sırasıyla Gümrük Muhafaza Kaçak Mücadele Müfettişliği, Trakya Muhafaza Müdürlüğü, Bayındırlık Bakanlığı Seferberlik Müdürlüğü görevlerini yapar.
1940’ta eşi Nimet Hanım’ ı uzun süren bir kanser savaşından sonra kaybeder. Bu hayatında onu en etkileyen olaylardan biri olur. Bundan sonra Ankara’ya yerleşir ve ömrünün sonuna kadar Bayındırlık Bakanlığı Seferberlik Müdürlüğü ve Malzeme Müdürlüğü görevini yürütür. 10 Mayıs 1956’da vefat eder.
Yüzbaşı Selahattin'in 1894-1921 yıllarını kapsayan anılarıİlhan Selçuk tarafından yazılan ‘’Yüzbaşı Selahattin’in Romanı’’ adlı yapıtın yazılmasına neden olan faktör bir başka yazarın romanının ödül almasıdır. Ödülü alan roman Kemal Tahir’in ‘’Yorgun Savaşçı’’ adlı yapıtıdır. Ödül alan bu roman tekrar okunmaya başlanıyor. Tekrar okunuşunda romanda geçen Yüzbaşı Selahattin’in hikayesi İlhan Selçuk’un dikkatini çekiyor ve bunun üzerine bir roman yazmaya karar veriyor.
Yüzbaşı Selahattin’in anıları on beş ciltten oluşmaktadır. Sayfa numaraları bulunmayan bu anılarını bölümler halinde yazmıştır. Yüzbaşı Selahattin ilk defa Urfa’da bu anılarını yazmaya başlıyor. Anıların son bölümü ise ‘’Edirne Bölümü’’dür. Dört yılda yazılan bu anılar 1894-1921 yıllarını kapsar.
Yüzbaşı Selahattin’in anılarında, salt anı olmaktan çok hayatın her bölümüne ait fragmanlar yer almaktadır.
Yüzbaşı Selahattin koca bir imparatorluğun yıkılışını, Balkan, 1. Dünya Savaşı’nı, Kurtuluş Savaşı’nı görmüş ve o dönemin şartlarında yetişmiş bir askerdir.
Bu dönemler istibdadın, devrimlerin, ayaklanmaların yaşandığı dönemlerdir. İlk defa Avrupa’da başlayan milliyetçilik (1789 Fransız İhtilali) namı diğer ulusçuluk, işçi devrimleri ve örgütlenmelerin etkisi Osmanlı’da da hissedilmeye başlanmış ve etkisini yavaş yavaş göstermiştir.
1751’de İngiltere’de başlayan Sanayi İnkılabı meyvelerini vermeye başlamış, bunun etkisiyle makineleşme hız kazanmıştır. Makineleşmeyle beraber endüstrideki hammadde ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Endüstri devletleri bu ihtiyaçlarını karşılamak için sömürgeciliğe başladılar. Bunu da en iyi, geri kalmış ve kalabalık, aynı zamanda farklı etnik ve mezhep gruplarını barındıran devletleri (imparatorlukları) parçalamaya başladılar. Yüzbaşı Selahattin’in bu çalkantılı dönemin bir panoramasını çizmiştir. Yüzbaşı Selahattin’in hayatı bu dönemin en önemli portresinin betimlemesidir. Çünkü Yüzbaşı Selahattin bu çalkantılı dönemin tam ortasında yer almıştır. Çünkü o bir askerdir ve vatanında olan biten her şey onu doğrudan ilgilendiriyordu.
Selahattin YURTOĞLU (Yüzbaşı Selahattin), çocukluğundan 1 nci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yaşadığı olayları anlatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını ve yerine yeni bir devletin kuruluşunu yaşayan Yüzbaşı Selahattin; bu yıllarda önemli kişilerin yanında bulunmuş, İtalyan Harbi, Balkan Harbi, 1 nci Dünya Savaşı ve Milli Kurtuluş Savaşı’nı kapsayan dönemde iç ve dış çatışmaların, devrimlerin, isyanların, kahramanlıkların, cinayetlerin tanığı olmuştur.
Selahattin babasının askeri tabip olarak görev yaptığı Edirne’de, üç kardeşi ve ailesiyle yaşarken, sırasıyla büyükannesini, annesini ve büyükbabasını kaybeder. Babası kısa bir süre sonra evlenir. Kızkardeşleri evlenip evden ayrılırken, ağabeyi de babası ile yaptığı kavga nedeniyle evden uzaklaşır. Babası ile birlikte yaşayan Selahattin üvey annesinden eziyet görür. Askeri okulda okurken, babasının tayini Yemen’e çıkar. Selahattin askeri okulda çok büyük yoksulluklar çeker.
1912 yılında mezun olduğunda, Çanakkale 2 nci Kolordu 5 nci Fırka (Tümen) 15 nci Alay 3 ncü Taburu’na tayin edilir. Burada Balkan Savaşı’nı yaşar. Bu savaşta, Bulgarlar’ın yaptığı katliama tanık olur. Osmanlı Ordusu’nun Balkan topraklarından sökülüp atılışını kendi gözüyle anlatır. İstanbul’a geri döner ve yakın zamanda çıkması muhtemel bir savaşın hazırlaklarını yaparken, Harbiye’de öğrendiği milliyetçilik akımlarının etkisiyle TURAN’a gider.
Yüzbaşı Selahattin İstanbul’da görevli iken, Enver Paşa’nın emri ile oluşturulan, Kaymakam Halil Bey (Enver Paşa’nın amcası) komutasındaki 5 nci Kuvve-i Seferiye’ye katılır. Birliğin vazifesi, Enver Paşa’nın hayallerinde yaşattığı TURAN’ı kurmaktır. Van’da Ruslar ve Ermeniler’le savaşır.
Buradan birliği ile birlikte Irak Cephesi’ne gider. Mülazım Selahattin, Araplar’ın Türk Askeri’ni nasıl arkadan vurduğunu, askerlerin nasıl sefalet ve açlık içerisinde yaşadığını bizzat görür. Irak’ta Kütülammare Muharebeleri’ne katılır. Burada bulunan birliklerin birinde kız kardeşinin eşi Ahmet Bey’i görür. Ahmet Bey savaşta büyük kahramanlıklar göstermiş ve Tabur Komutanlığı’na kadar yükselmiştir. Eniştesi Ahmet Bey yaralanır ve artık kendisinden umut kesilir. Kız kardeşine eşinin öldüğünü söyleyemez. Fakat Ahmet Bey şehit olmamıştır ve hayattadır.
Irak Cephesi’nde sırasıyla tümen ve kolordu yaverliklerinde bulunur. Halil Paşa’nın yaveri olarak 6 ncı Ordu Komutanlığı’na atanır. Elinde bulundurduğu imkanları kesinlikle suistimal etmez, kardeşleri İstanbul’da yoksulluk içerisinde bulunmasına rağmen, hiçbir kaydı tutulmayan ordu örtülü ödeneğini kendi menfaati için kullanmaz. Bu dönemde İstanbul’da karaborsa ve yoksulluk almış başını yürümüştür. Halk büyük bir açlıkla karşı karşıyadır. Ağabeyinin bütün birikimleri ile almış olduğu sabunlar, bulunduğu depoda kurur ve bu işten zarar eder. Kardeşinden bu sabunları Irak’ta satarak en azından zararını karşılamasını ister. Bu isteği Mülazım Selahattin tereddütsüz red eder.
29 Ekim 1914’te başlayan Dünya Savaşı Mondros Ateşkesi’ ne yani 30 Ekim 1918’e dek sürmüştür. 15 Mayıs 1919’ da İzmir’ in Yunanlılar tarafından işgali ile Ulusal Kurtuluş Savaşı başlamış ve 24 Temmuz 1923’te sona ermiştir. Mondros Mütarekesi sonrasında İstanbul’da dört yıl, Anadolu’da yedi ay, Yüzbaşı Selahattin içinse, İstanbul’a geliş tarihi olan 5 Şubat 1919’dan Anadolu’ya geçtiği 21 Mayıs 1919 tarihine kadar geçen üç buçuk ay mütareke dönemidir. İşte bu üç buçuk ay ve sonrası dönem. . . .
5 Şubat 1919’da İstanbul’a indiğinde İngiliz, Fransız bayrakları ve itilaf kuvvetlerinin askerleriyle karşılaşır. Gemiden bir kayıkçının yardımı ile kaçar ve Anadolu Hisarı’ndaki ailesinin yanına gider. Birkaç gün ailesinin yanında dinlendikten sonra Harbiye Nezaretine giderek 3. şubede göreve başlar. Paris konferansı ile Türk toprakları iyice bölünmüştür. Bu sırada Ferit Paşa hükümeti tutuklamalara başlamıştır. Birçok üst düzey asker, bürokrat, yazar tutuklanmıştır. Yaverliğini yaptığı Halil Paşada tutuklanmıştır. Halil Paşa’ yı sürekli ziyarete gider. Bu ziyaretlerinden birinden dönüşte Kazım Karabekir’ le karşılaşır. Kazım Karabekir işgal devletlerinin zulmünden kurtulmanın yolunun hayat kaynaklarının organize edilerek kurtulmak için mücadeleye başlamaktan geçtiğini söyler ve bunun için kendisi Erzurum’da bulunan kolorduya tayinini istemiştir. Karabekir Selahattin Yüzbaşı’ yı da Erzurum’a davet etmişse de tekrar temasa geçememişlerdir. Nisan 1919’da Haydarpaşa Hat Amirliğine atanır.
“Ermeni Tehcir ve Taktil Mahkemesi” nce idam edilen Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’in Tıbbiyeliler tarafından düzenlenen cenaze törenine resmi kıyafetle katılır ve o sırada görevli inzibat subayı ve erlerinin de resmi şekilde cenazede bulunmalarını sağlar. Bu olay gazetelerde tepki görür. Hapishanedeki üst düzey subaylar için bir umut, bir moral kaynağı olur.
İzmir 15 Mayıs 1919’ da Yunanlılar tarafından işgale başlanır. Bu sırada İstanbul’ da hiç huzur kalmamıştır. Kendi topraklarında artık yabancıdır. Kurtuluş fikirleri şekillenmeye başlar. Bir sabah 7. Kolordu komutanı Bekir Sami ile karşılaşır. Bekir Sami kendisine Anadolu’ ya çıkmayı teklif eder. 21 Mayıs 1919’ da Bandırma’ ya giderler. Bandırma’da etrafta Yunan bayrakları ve “Zito Venizelos” sesleri ile karşılaşırlar. Bekir Sami hemen ertesi gün 61. tümen komutanına emir vererek Yunan bayraklarını indirtir. Bu halkta büyük bir heyecan yaratır ve bu şekilde Kurtuluş hareketi halka yansır. 23 Mayıs’ta Manisa’nın da Yunanlılar tarafından işgal edildiği öğrenilir. Ancak Manisa’daki silah depoları halka silah dağıtmak için önemli olduğundan Manisa’daki komutana ellerindeki tüm silah ve cephane ile Salihli’ye çekilmelerini emrederler. Emri Akhisar’a Selahattin Yüzbaşı götürür. Akhisar’da halk Yunan işgaline boyun eğmiştir ve Yunanlıları kabullenmiştir. Burada yaptıkları kurtuluş propagandası sonuç vermez. Bölgede nüfuzlu Saruhanzadeler’ den Halit Paşa ile temasa geçerler ve Yunanlılara karşı baskı için çalışmalara başlarlar. Ne var ki geçtikleri yerlerde halk Yunanlıların propagandalarından ve hükümete güvensizlikten Yunan işgaline karşı koymayı reddederler. Bozulan morallerine rağmen yola devam ederler. Salihli’ye çok az kuvvet çekilebilmiştir. Salihli’ye gelerek yeni askeri düzenlemeleri, Aydın’daki 57. tümene bildirirler. Aynı gün, 29 Mayıs 1919’da, Harbiye Nazırı Şevket Turgut imzalı bir şifrede Bekir Sami’nin İstanbul’ a dönmesinin istendiği bildirilir. Bu da İstanbul’un başından beri yapılanlardan memnun olmadığının göstergesidir.
İlk silah 172. Alay tarafından 27 Mayıs 1919’da atılır. 29 Mayıs’ta Alaşehir’e gelirler. Burası diğer yerlerden daha kötü durumdadır. Halk göçe başlamıştır. Kalanlarsa Yunanlılara bağlı çalışacağına dair kağıt imzalamak zorunda kalmışlardır. 15 Mayıs’tan 29 Mayıs’a kadar teslim olan Batı, 29 Mayıs’a kadar çekilmiş ve o tarihten sonra silahlı direnişe geçmiştir. 31 Mayıs 1919’da gelen Ödemiş raporunda Ödemiş’inde direnişe başladığı bildirilmiştir.
Alaşehir’deyken Yüzbaşı Rahmi, Poslu Mestan Efe’ nin çetesi ile hazır olduğunu söyler. Bunun üzerine Bekir Sami Bey bu çeteye Turgutlu’ ya gelen Yunan bölüğüne baskın yaparak imha görevi verir. Ancak Mestan Efe Yunanlıların padişah namına geldiğini söyleyerek Yunanlılara teslim olur. Bu durum genel olarak toplumdaki paniği gösterir. Silahları ve adamları ile övünen, eşkıyalıkla efe adını taşıyan birinin bile bu davranışı moralleri bozar. Buradan Eşme’ye geçmeye karar verirler. Eşme’de Rum yoktur ve müftü vatansever biridir. Eşme’ye yaklaştıklarında kendilerini ellerinde Yunan bayrakları sallayan çocuklar karşılar. Durum anlaşılır ; Yunanlıların her an Eşme’yi istila etmeye geleceği haberi yayılmıştır. Yunanlılara zorluk çıkarmadan şehri teslim ederlerse Yunanlıların kendilerine kötü davranmayacağını düşünmektedirler. Bekir Sami bu propagandayı yapan dört Rum’u dar ağacına yollar.
Haziran başında Aydın, Ödemiş, Niş, Akhisar, Kırkağaç, Bergama yörelerinden ilerleyen Yunanlılar Türk çeteleriyle çatışmaya başlarlar. Ethem üç yüz adamıyla birlikte Ayvalık’ta Ali Bey’ e katılır. Bu sırada aldıkları bir raporda yeni askeri düzenlemelerin mücadele ruhunu İstanbul’a da sıçrattığını görürler. İzmir ve Aydın’a hadisesiz giren Yunanlılar önce yayılmayı durdurur ve daha sonra da geri çekilmeye başlar.
Bekir Sami ve Yüzbaşı Selahattin Eşme’den gelen firari subayları yönlendirerek bölgesel örgütlenmeyi sağlamaya çalışırlar. Kula hem Rumların etkisinde hem de önemli bir kasaba olduğu için Bekir Sami ve Yüzbaşı 17 Haziran’ da Eşmeden, on beş subay, otuz erden oluşan bir kafile ile Kula’ya geçer. Kula’nın önemli esnafını tutuklatırlar ve bir plan doğrultusunda tutuklu esnafın mal ve canıyla Milli Mücadele’ yi destekleyeceklerine dair söz alır. Dört gün Kula’da silah, asker, para, araç gereç toplanır, Rumlar’ ın kasabayı terk etmeleri için yıldırma politikası izlenir. Bu sırada Balıkesir 14. Kolordu’ dan alınan bir raporda Kuvay-i Milliye hareketinin siyasi durumu lehine çevirdiği belirtilir. 18 Haziran’da Yunanlılar Menemen’de kanlı bir istila gerçekleştirir. Bekir Sami Kula’da sert tedbirler almaktadır.
Silendi, Simav, Orhaneli üzerinden Bursa’ya 14. Kolordu’ ya katılmak üzere yola çıkarlar. Günlerdir uykusuz ve yorgun düşmüşlerdir. Yine de Bursa’ya yola hemen çıkarlar. 27 Haziran’da Bursa’ya varırlar. Bursa’da Anadolu’ya çıktıklarından beri ilk kez Selahattin Yüzbaşı çamaşırlarını değiştirmeye vakit bulur. Bu sırada gelen birkaç rapor şöyledir; 22 Haziran 1919 M. Kemal Paşa Sivas Kongresi için Bursa’dan temsilci ister, 13 Haziran 1919’da İtalyanlar Antalya’ya asker çıkarmışlardır, 20 Haziran 1919’da Fransızlar Mersine asker çıkarmışlardır, 29 Haziran1919’ da Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa kabineden ayrılır yerine Damat Ferit Paşa geçer.
Bursa’daki Vali Gümülcineli İsmail Bey’in kötü yönetimi ve Hıristiyanlığa yatkınlığı yüzünden Bursa’da çetecilik, adam kayırma almış başını yürümüştür. Asker ve subayların ise maaşları ödenememektedir. Bursa’ya Bekir Sami paşanın geldiğini duyan Vali İstanbul’a kaçar.
Bekir Sami Bursa’daki ordu otoritesini kurmaya, canlandırmaya çalışır. Kendilerine üstünlük taslamaya çalışan Fransız subaylarına da haddini bildirir. Ermenilere verilmiş malları sahiplerine geri verirler. Açılmış Hürriyet ve İtilaf şubelerini kapatırlar. Askeri eksiklikleri gidermeye çalışırlar. Hapisteki haksız tutukluları çıkarırlar. Milli Mücadele’ ye ihanet edenler canları ile cezalandırılırlar. Halkın morali yükselir. Yüzbaşı Selahattin Teğmen Muzafferin Bursa’ya gelmesini fırsat bilerek İstanbul’daki millicilerle görüşmek, fikir alışverişinde bulunmak ve evlenmek için İstanbul’a geçer. Burada öncelikle Miralay Galatalı Şevket Beyle görüşür. Şevket Bey kendisine Bursa muallim mektebi müdiresi Şehibe Hanımın kartını verir. İstanbul cephaneliğinden silah ve cephanenin yollanması için Naim Cevat’ la ve Kara Vasıf’ la görüşür. Muğlalı Mustafa seçkin subayları ayırıp göreve yollayacaktır. Bekirağa Bölüğünde Halis Paşa’ yı görür ve kendisinin Bursa’ya kadar kaçabilmesi durumunda hükümetin kendisini ele geçiremeyeceğine dair garanti verir. Ancak evlenme işini daha sonraya bırakır.
Bursa’ya döner ve kız okulu müdiresi ile görüşür. Okuldaki öğrenci ve annelerinin yardımı ile iç istihbarat ve propaganda için müdire hanım ın başkanlığında örgütlenirler. İstanbul’a yeniden gitmesi gerekir. Bu kez Bursa Valisinin aleyhlerine çalıştığını öğrenir ve valiyi dönüşünde tutuklatır. Bursa’da ki çalışmalar şehrin kozmopolitliği ve bağnazlığı yüzünden çok zor ve kanlı ilerlemektedir.
Bir yandan kurtuluş gelişmeleri bir yandan evlilik hazırlıklarına başlar Yüzbaşı. Teğmen Behçet’in kız kardeşi Nimet Hanım’ la evlenmeye karar verir. Nişan yaparlar ancak nişan geleneklere ve şeriata aykırı olduğu için çok tepki alır. Aynı gece Bekir Sami’nin de bir oğlu olur ve Selahattin Yüzbaşı adını Doğan koyar.
İstanbul’da Meclis-i Mebusan hazırlıkları başlar. Bu sırada padişah da Bekir Sami’yi kendi tarafına çekerek Mustafa Kemal’i saf dışı bırakmaya çalışır. Halktan ve zengin çevrelerden para yardımı için çeşitli yollara başvururlar. Halil Paşa hapisten kaçarak Kafkaslara geçer ve Selahattin Yüzbaşı’ nın onun yanına gitmesi gerekir ancak nişanlısının kendisiyle gelmesi olanaksız olunca görevi reddeder.
Ankara’daki temsil heyetinden bir genel seferberlik emri yayınlanır. Emire bağlı yazıda Selahattin Yüzbaşı’ nın İstanbul’a giderek Cafer Tayyar Paşa’ nın 1. Kolordu Komutanlığını bırakarak İstanbul Hükümeti ile anlaşıp anlaşmadığını araştırması istenir. Selahattin Yüzbaşı İstanbul’a gider. Burada Cafer Paşa dahil pek çok isimle görüşür ve genel seferberlik emrini okutur.
Bursa’ya döndüğünde 8 Şubat 1920’de nikahları kıyılır.
19 Ocak 1920’de İstanbul’da Meclis açılmış, 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli kabul edilmiştir. Anadolu ile İstanbul hükümetinin arasındaki anlaşmazlık en çok Anadolu’daki kuruluşların işine yarıyordu. Zıt nitelikli emirler arasında istedikleri gibi davranıyorlardı.
İstanbul’da Meclis açılışında Babıali bu durumdan yararlanmak ister ancak Heyet-i Temsilliye İstanbul’da meclisin açılmasına karşın eski durumunu aynen koruyacağını bildirir. Huzursuzluklar sonucu Ali Rıza Paşa kabinesi istifa eder. Damat Ferit Paşa kabinesi göreve getirilmek istense de Anadolu güvenilir bir hükümet göreve gelmezse İstanbul hükümetini tanımayacağını bildirir. Bunun üzerine 5 Mart 1920’de Salih Paşa kabinesi kurulur. 16 Mart’ta itilaf kuvvetleri bütün devlet binalarını işgal ederler, meclisi basarak pek çok tanınmış kişiyi Malta’ya sürgüne yollarlar, yayınladıkları genelgede milli hareketin padişaha ve itilaf devletlerinin dost yaklaşımına karşı bir hareket olduğunu söylerler.
İşgalden az önce Selahattin Yüzbaşı ve yakın arkadaşı Hüseyin Rahmi İstanbul’a gelirler. Kayınpederinin ve Hüseyin Rahminin tayinlerini Bursa’daki tümene yaptırırlar. 19 Mart’ta M. Kemal olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara’da toplanması için gerekli seçimlerin yapılmasına yönelik bir bildiri yayınlar. Bekir Sami telgraflarla Anadolu’yla irtibat kurmaya çalışır. Ancak bir sansür subayı İstanbul tarafından göreve atanır. İstanbul kurtuluş hareketini durdurmaya çalışmaktadır.
Bu sırada Anzavur ayaklanması Balıkesir ve Gönen’de yayılmaktadır. 26 Mart 1920’de 174. Alay kumandanı Yarbay Rahmi Bey eşkıyalar tarafından katledilir. Katledilen subayın ailesine altı bin liralık bir ev satın alırlar. Anzavur yarbayın katlinden sonra daha da kuvvetlenir.
172. Alaya Manyas bölgesine giderek eşkıya ile savaşması emredilir, ancak alay komutanı Yarbay Osman Bey gitmek istemeyince Divan-ı Harb’ e çıkarılmak üzere Bursa’ya getirilir. Bu sırada başlarında kimse kalmayınca birliklerde dağılmalar başlar. Yüzbaşı Selahattin bu duruma müdahale ederek Komutanı görevine iade eder. Anzavur isyanı gittikçe büyür. Ankara’dan yardım gönderilmeye çalışılır ancak yardım kuvvetinde dağılmalar olur ve 600 kişilik bir kuvvet Bursa’ya varır. Bursa’ dan hareket eden tabur kısa süre içinde dağılır ve isyan çıkar. Bursa’ya geri dönerler. Bursa’da ise kırk elli kişilik bir kuvvet bulunmaktadır. Yüzbaşı Selahattin inisiyatifi ele alarak bir dizi önlem ile bu isyanı bastırır. Bu başarısının ardından kendisine binbaşı rütbesi verilmek istese de kendisi geçerli nedenler öne sürerek bu rütbe artışını istemez.
Anzavur ayaklanmasına karşı Çerkez Ethem kuvvetleri görevlendirilir. 19 Nisan’da Anzavur kaçar. Aynı gün Ali Fuat Paşa “Garbı Anadolu Müdafaa-ı Milliye Kumandanı” olarak Bursa’ya gelir. Yanında İstanbul’dan kaçmış Kurmay binbaşı Saffet, Süvari teğmen Saim ve Rıza da vardır. 21 Nisan 1920 Ankara tarihli telgrafla Büyük Millet Meclisi’nin Ankara’da açılacağı bildirilir.
Çevresinde gördüğü sevgi ve saygı sonunda devre arkadaşlarından bazıları ile arası açılır. Bunlardan biri de Hüseyin Rahmidir.
Meclisin Ankara’da açılmasından sonra İstanbul ulusal düzeni yıkmaya yönelik çalışmaya başlar. İstanbul’un ilk tepkisi Adapazarı isyanı ile patlak verir. Hızla da yayılır. İstanbul’daki askerlere bildiriler yollayarak onlarda kurtuluş hareketine çağrılır. Çerkez Ethem ve çetesi Bursa üzerinden Adapazarı dolaylarına gelerek isyanı bastırır.
Askeri hayatı ve özel hayatındaki başarılar, çevresinden tepki gördükçe ailesi ve kendisi ile ilgili söylentilerle de başa çıkmak zorunda kalır Yüzbaşı Selahattin. Hatta bu söylentiler yüzünden zaman zaman Bekir Sami ile de araları açılır.
Haziran ayı sonunda Yunanlılar Bursa yakınlarına kadar ilerlemişlerdir. Bursa’yı yavaş yavaş tahliye ederler. Bu sırada orduda da panik başlamıştır. 8 Temmuz da Bursa’ya Yunanlılar girer. Yüzbaşı Selahattin, polis müdürü, vali, jandarma kumandanı, defterdar ve mebuslarla birlikte şehri terk eder ve İnegöl’e giderler. Buradan da Eskişehir’e geçerler.
13 Temmuz oturumunda Meclis’ te Bekir Sami, Aşır Bey ve Bursa Valisi Hacim Muhittin hakkında gensoru önergesi kabul edilir. 14 Ağustosta Bekir Sami beraat eder, Antalya’ya göreve gönderilir. Yüzbaşı Selahattin eşini Daday’ a yollayarak Antalya’ya gider ve burada Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti çalışmalarını başlatır. Antalya henüz kurtuluş hareketine katılmamıştır. 6 Aralıkta Bekir Sami Şimali Kafkas Askeri Murahaslığına, Yüzbaşı Selahattin ise Murahhas yardımcılığına atanır. 8 Eylülde Rusya’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Görevleri kuzey Kafkas halkından bir kolordu oluşturmaktır. Rusya’daki yeni düzenlemeler ve iç savaşlar çalışma ortamına izin vermez. Bekir Sami tedavi için izin alır, Selahattin Yüzbaşı ise eşinin yanına Daday’a gider, orada yirmi ay kalır.
7 Ocak 1921’de bir oğlu (Cengiz), 16 Ocak 1922’de bir kızı (Tomris) dünyaya gelir. Zaferden sonra ilk kez 3 Ocak 1923’te İstanbul’a gider. 5 Ekim 1923’teİstanbul Harbiye Mektebi 2. Bölük Komutanlığına tayini çıkar. İki sene ailesinden ayrı İstanbul’da aynı görevde kalır. 18 Nisan 1925’te bir kızı (Yıldız) daha olur. Bu arada kurmaylık sınavlarına girer ancak sınavlar kopya yüzünden iptal edilince daha sonra çok pişmanlık duyacağı bir şey yaparak askerlikten istifa eder.
Ankara yakınlarında çiftçiliğe başlar. Ancak işler umduğu gibi gitmez, borçlar ve kazançtaki azlık kısa sürede bu işi zora sokar. Çiftçilik iyi gitmeyince ailesini de alarak tekrar İstanbul’ a yerleşir. İspirto ve İspirtolu içkiler İnhisarı olarak göreve başlar. 1932’ye kadar bu şekilde hayatını sürdürür. 1932’de 2 Mart’ta Kaçak İstihbarat Amirliği görevini üstlenir. 1 Haziranda tekelden istifa ederek Trakya, Marmara havzası ve Kocaeli mıntıkasını kapsayan gizli istihbarat görevini sürdürür. 1934 yılında örgüte yeni düzen verir. Ama bazı insanların kurduğu düzene aykırı olunca hakkında söylentiler çıkarırlar ve görevden alınarak Cenup İstihbarat Müfettişliğine verilir. Bu görevden çekilmek ister . Ancak Seyfi Paşa kendisini Güney’ e yollayarak buralardaki durumu incelemesini ister. Güney Anadolu’yu gezer. Ailesine duyduğu özlemi eşine yazdığı mektuplarda sık sık dile getirir. Üç çocuğunu da okutmaktadır. Geçim sıkıntısı çekmektedirler. Urfa’ ya Alay İstihbarat Amirliğine geçer. Burada da kaçakçılıkla savaşır. Daha sonra sırasıyla Gümrük Muhafaza Kaçak Mücadele Müfettişliği, Trakya Muhafaza Müdürlüğü, Bayındırlık Bakanlığı Seferberlik Müdürlüğü görevlerini yapar.
1940’ta eşi Nimet Hanım’ ı uzun süren bir kanser savaşından sonra kaybeder. Bu hayatında onu en etkileyen olaylardan biri olur. Bundan sonra Ankara’ya yerleşir ve ömrünün sonuna kadar Bayındırlık Bakanlığı Seferberlik Müdürlüğü ve Malzeme Müdürlüğü görevini yürütür. 10 Mayıs 1956’da vefat eder.
1 Mart 2012 Perşembe
Limni ve Malta Mektupları, Fevziye Abdullah Tansel
Limni ve Malta Mektupları, Fevziye Abdullah Tansel, Türk Tarih Kurumu,1989, Ankara
Ziya Gökalp'in1919-1921 yılları asında sürgüne gönderildiği Limni ve Malta’dan eşine ve çocuklarına yazdığı mektuplarda, büyük düşünürün bir eş ve bir baba olarak; dünya görüşü, hayat felsefesi ve insani yönü anlatılmaktadır.
Ziya Gökalp külliyatı üç cilt olarak yayımlanmıştır. Birinci cildi ‘’Şiirler ve Halk Masalları’’, ikinci cildi ‘’Limni ve Malta Mektupları’’ son cildi ise büyük düşünürün dergi ve gazetelerde çıkan çeşitli ilmi araştırmalarını kapsamaktadır. Limni ve Malta Mektupları isimli ikinci ciltte Ziya Gökalp’in 572 mektubu yer almaktadır. Bu mektupların tamamı sürgün yılları süresince eşi Vecihe Hanım ile kızları Seniha, Hürriyet ve Türkan hanımlara yazdığı mektupları ihtiva etmektedir.
Yazar Fevziye Abdullah Tansel, büyük Türk düşünürü Ziya Gökalp hakkında bazı hatıralarını kitabın başında kısa da olsa sunarak büyük düşünürün dünya görüşünü, hayat felsefesini, insani yönünü, en önemlisi de vatanına ve Türk milletine olan sevgisi ile bitmek bilmeyen güvenine dikkat çekmeye çalışmıştır.
Sıkılgan bir çocuk kadar mahcup, sessiz ve mütevazi olan Gökalp, sevdiği arkadaşlarının samimi çevresinde büsbütün başka bir kişilik alır, canlanır, neşelenir, uzun münakaşalara ve izahlara girişir, zarif şakalardan da geri kalmazdı. Resmi ve kalabalık ortamlarda, o kadar sessiz ve durgun olan Gökalp’in coşkun ve idealist ruhu, samimi mizacı ve geniş bilgisi özellikle dostlar arasındayken kendini göstermektedir. Yazara göre; bu meclislerde bulunmayarak onunla yalnız genel toplantılarda beraber olanların Ziya’yı anlamalarına imkan yoktur. Çünkü Ziya samimi dostlar meclisinin dışında bir köşeye çekilip, lakırdıya karışmamış, kendisine sorulan saçma sapan şeylere de bir iki kelime ile cevap vermekle yetinmiştir.
Ziya Gökalp'in, günlük sıradan siyasetle ve şahıslarla hiçbir alakası yoktur. Yanında bu türlü meseleler konuşulduğu zaman hiç hoşlanmaz, hatta sinirlenirdi. Memlekete ait bütün ideolojik meselelere, ilim ve sanat konularına, içtimai hayatta yapılması zaruri her türlü inkılaplara oldukça ilgi duyan Ziya Gökalp, bunlar dışındaki basit mevzulara, dedikodulara, günlük olaylara hiç önem vermez, onlarla hiç meşgul olmazdı. Kuvvetli bir hafızaya, Şark ve Garb'a ait geniş ve sağlam bilgilere, çok etraflı sosyolojik bilgiye sahip olan Ziya Gökalp’in her şeyden önce büyük bir sistemcilik kabiliyeti vardı.
SÜRGÜN HAYATI VE MEŞGULİYETLERİ
30 Ekim1918'de Mondros'ta imzalanan ve 2 Kasım'da ordulara tebliğ edilen mütarekeden üç ay sonra, İstanbul'un ingilizler tarafından işgali sırasında İttihatçılarla beraber, Ziya Gökalp de tutuklanmıştır. Düşünürümüz, tutuklanışını mektuplarında anlatırken; İstanbul’daki İngiliz hafiyelerinin, İngiliz memurlarına verdikleri jurnaller üzerine Malta'ya sürüldüklerini ifade etmektedir.
Gökalp'in mektupları, tevkifini, Limni ve Malta'ya sürülmesini, sürgünlük hayatını hangi esir kamplarında geçirdiğini, buralarda ne kadar sürelerle kaldığını aydınlattığı gibi, bu sırada ailesinin ve kendinin maddi durumları, tutukluluk hayatında başlıca meşguliyetlerinin neler olduğu, bu felaket devresindeki ruh hali hakkında da önemli bilgiler vermektedir.
GÖKALP’in iki yıl kadar süren sürgün hayatının acılarını hafifletmek için kendisini nasıl teselli ettiği, nelerle meşgul olduğu konusunda, sürgün süresince yazdığı mektupları, bize tatmin edici bilgi ve malzemeyi vermektedir. Büyük düşünürün ailesine yazdığı mektuplarında sürgün yılları süresince; kitaplar okuduğu, yazacağı eserler için notlar aldığı, sürgünde bulunanlarla aralarında tertipledikleri toplantılara katıldığı, felsefe konusunda konferanslar verdiği, zaman zaman da, içinde bulunduğu durumun üzüntülerini unutmak için geçmiş günlerin hatıralarına gömüldüğü veya geleceğe ait hayaller kurarak kendini avuttuğu anlaşılmaktadır. Bunlardan başka tatlı bir meşguliyeti de; kendisine gelen mektupları okumak ve ailesine mektup yazmaktır.
Gökalp, Limni'ye gittikten hemen sonra, 6 Haziran 1919 tarihli mektubunda eşinden, kitapları arasında bulunan İngilizce okuma ve lügat kitapları ile Fransızca romanlar göndermesini istemiştir. Memleketimizdeki neşriyatı da takip etmeye çalışmış; Akşam, Vakit, Yeni gün, Cumhuriyet, Türk Dünyası gazetelerini, Türk Yurdu, Millî Tetebbûlar, İnci, Şâir, Büyük Mecmûa, Diken vb. mecmualar ile Prof. Fuad Köprülü'nün Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflarımız isimli eserini İstanbul’dan getirtmiştir. Esaret hayatının sonlarına doğru ise sinir hastalıkları hakkında kitaplar ile bol miktarda roman okumuştur. Büyük düşünür mektuplarında; ciddi şeylerle uğraşmaya ruhunun tahammülü kalmadığını, sürgünlük devresinde roman ve sinemanın hayat sahneleri arzettiğini yazıyor ve "İlmi kitaplardan sıkılıyorum, ilim ile uğraşırken, zihin bir taraftan mantıkın, bir taraftan da vakıaların ve tecrübelerin esareti altında kalır. Bu maddi esaret içinde, bir de zihni esarete tahammül edemez. Roman ise, muhayyelenin serbest mahsülü olduğu için, ruha bir hürriyet dünyası gibi görünür.‘’ cümleleriyle, niçin roman okuduğunu sosyal ve psikolojik sebeplere bağlayarak izah etmektedir.
Gökalp'e, esirlik hayatının acılarını unutturan diğer önemli meşguliyet de, aralarında tertipledikleri alaturka mûsikî konserlerini dinlemek, konferanslar vermek, veya başkalarının konferanslarını takip etmektir. Büyük düşünür, mûsikî müsâmerelerinin verildiği yerin adını ‘’Tekye’’ olarak kaydediyor. Eskiverdala’ dan yazdığı 15 ve 22 Aralık 1919 tarihli mektuplarında, "Tekye'de cuma akşamları mûsikî dinliyoruz. Konferans salonumuz gayet geniş. Konferanslara da devam ediyoruz. Tekye'de mûsikî müsâmereleri devam ediyor, vakit süratle geçiyor. Burada vaktimi yine dersler ve konferanslar vermekle geçiriyorum.’’ şeklindeki ifadeleriyle, zamanını dolu dolu yaşadığını anlatmaktadır.
Büyük Düşünür, sürgünde olduğu yerlerde kendisini Darülfünun’ da gibi hissederek, başına birçok tutuklu vekilleri, komutanları, mebusları toplayarak; felsefe ve içtimaiyat dersleri vermektedir. Çürüksulu Mahmut Paşa’dan başlayarak, Mersinli Cemal Paşa'ya kadar bütün yaşlı-başlı devlet ricali, meşhur kumandanlar, ellerinde birer defter ve kalem, üstadın etrafına toplanırlar ve haftalarca, bu derslere devam ederlerdi.
RUH HALİ
Sıkılgan bir çocuk kadar mahcup, sessiz ve mütevazi olan düşünür, sevdiği arkadaşlarının yanında büsbütün başka bir kişilik alır, canlanır, neşelenir, uzun münakaşalara ve izahlara girişirdi. Fakat sıradan siyaset hadiseleriyle ve şahıslarla hiçbir alakası yoktu. Yanında bu türlü meseleler konuşulduğu zaman hiç hoşlanmaz, hatta sinirlenirdi. Bu sebeple sürgünlük hayatında, herkesin arasında yaşadığı halde, bazen yalnızlığa bürünerek kendi tabiriyle ‘’halvet der-encümen’’ bir ömür geçirmiştir. "Herkesle konuşurum; fakat dedikodularına ortak olmam; fakat bazen kulaklarım da yorulur. Bundan dolayı yalnız gezmek bana bir sükûnet veriyor. Sinemaya gidiyorum. Bahçelerde dolaşıyorum. Bazen da bir gazinoda bir köşeye çekilerek soğuk yahut sıcak bir şey içiyorum" diyerek bazı zamanlarda kendine göre toplumdan uzak yaşamayı ve düşünmeyi sevdiğini anlatmaktadır.
YEŞİLKÖY HULYASI
Gökalp sürgünlük hayatının yedinci ayından itibaren düşüncesinde bir ‘’Yeşilköy hulyası’’ yaratmıştır Gökalp'in düşüncelerinde, bu Yeşilköy hülyası gittikçe zenginleşmiştir. Kitap okuma, mektup yazma ve ders zamanlarının dışında bir köşeye çekilerek, hayalindeki bu Yeşilköy'de yaşar, eşi ve kızlarına yazdığı mektuplarda da ;"Hülya benim için en güzel sinemalardan, tiyatrolardan daha zengin. bütün sahnelerde hep sizi görürüm. Sonra, köylerde geçirdiğimiz müşterek ömürleri seyrederim.’’ diyerek, bu düşüncelerini ailesiyle paylaşmaktadır.
MEKTUP YAZMAK
Büyük düşünür, özellikle kızlarına yazdığı mektuplarda; mektuplaşmak yolu ile de ders alınabileceğini ve bu usulde daima soru sormak gerektiğini anlatmıştır. Gökalp ailesine yazdığı mektuplarında; insanın zihninde kendi kendine çözemediği konuları sorarsa, alacağı cevapların çok faydalı olacağını uzun uzun açıkladıktan sonra, kendisinin bir yol gösteren olmaksızın nasıl yetiştiğini hikaye etmektedir. "Ben gençliğimde, zihnimde uyanan birçok suallere cevap veremezdim. Kitapları karıştırır, onlarda da beni tamamı ile ikna edecek cevaplar bulamazdım. Bu yolda çok zahmetler çektim. Halbuki müşkillerimi soracak bir hoca bulabilseydim, zihnimi bu kadar yormayacaktım. Bu müşkilleri kendi kafamda hallettiğim için bütün içtihatlarım, bütün tahkiklerim tamamıyla şahsi oldu. Fikirlerim de evlatlarım gibi benimdir diye büyük bir şefkatle seviyorum. Eğer fikirlerimi başkalarının yardımı ile edinseydim, o kadar zahmet çekmeyecek fakat, zihnim de daha müşkil meselelerin halline kaabiliyyet kazanmayacaktı. Hülasa ben rehber bulamadığım için kendi kendime düşündüm, aradım buldum.’’ diyerek eşi ve kızlarından kendisine mektuplarda soru sormalarını özellikle istemiştir.
EĞİTİM ÖĞRETİM VE OKUMAK
Ziya Gökalp eğitim ve öğretime büyük önem vermekte, birçok mektubunda kızlarına yeterince eğitim verememenin ve onlarla ilgilenememenin üzüntüsünü dile getirmektedir. Özellikle kendisinin ‘’küçük cemiyet‘’ dediği okula bütün çocukların gitmesinin önemine değinmektedir. Çocukların eğitiminde iki derse büyük bir önem vermek gerektiğini belirterek; ’’Hisapla hendeseden sonra, edebiyata ve şiire kıymet vermeli; çünki bu iki hüner de gayet eğlenceli ve zevklidir. Aynı zamanda zekaya nur, muhayyeleye kanat, kalbe de heyecan verir. Derslerin en vecdlisi, edebiyata ve şiire dâir olanlardır. Resimle mûsikî de, şiirle edebiyatın arkadaşıdır. Bunların hepsi ruha güzellik, ahlâka temizlik verir, insan en tatlı vecdleri bu hünerlerden alır.” demektedir.
Gökalp çocukların okula gönderilmesinin önemi konusunda, bambaşka bir bakış açısı getirmektedir; ’’İnsan evde de husûsî hocadan okuyabilir; fakat, mektebin başka türlü feyzi var. Mektep, çocukların birleşmesinden vücûda gelmiş bir cemiyettir. Çocuk büyüdükten sonra, büyük cemiyetin içinde yaşayacak. O hâlde, ilerideki içtimâî hayâta alışmak için, çocukluk devresinde de içtimâi bir hayat yaşamak lâzım gelir. İşte çocuk bu içtimâi terbiyeyi mektepte alır. Aile küçük bir cemiyettir. Bahusus orada birleşecek çocuklar azdır. Mektepte ise yüzlerce çocuk beraber duyuyor, beraber düşünüyor, beraber anlıyor, istikbâl için müşterek gayeler tahayyül ediyor, istikbâlde milletin fertleri arasında müşterek duygular ve fikirler bulunabilmesi için, çocukların mekteplerde beraber duyması ve düşünmesi lâzımdır.”
Gökalp mektuplarında çocuklarına çok kitap okumalarını ancak, okudukları eserlerdeki fikir ve düşünceler konusunda dikkatli olmaları gerektiğini de şu şekilde açıklamaktadır: “Bu zamanın bütün çocukları, başka hislerle, başka fikirlerle yetişecek. Millî felâketlerin uyandırdığı ruhları, en iyi terbiyeciler uyandıramaz. Bu cihetleri düşününce, sizin de duygusuz ve fikirsiz kalmayacağınıza hükmediyor ve bu suretle teselli buluyorum. Malûmatın lâzım ve fâideli olanlarını öğreniniz. Her kitap iyi olmadığı gibi, her fikir de fâideli değildir. İstanbul'da malûmat, yahut maarif namıyla dolaşan birçok fikirler vardır ki hem ilme hem de ahlâka mugayirdir. Medeniyet dedikleri birçok şeyler hakikî medeniyetin aksidir. Siz doğru düşünüşlü, doğru ahlâklı olmağa çalışınız.”
Bir milletin istikbalini, çocuklarının tahsil ve terbiyesine bağlayan Gökalp; Türk çocuklarının yaşanan olaylardan ders almasının önemi üzerinde önemle durmakta,”Bu zamanın çocukları tarihi, kitaplardan okumağa muhtaç değillerdir; çünki tarih, canlı vak'alar suretinde gözlerinin önünde cereyan ediyor. Okumak yazmak bilmeyenler bile, zamanlarının tarihini bilirler; çünki hayatı öğrenmek için yalnız görmek kâfidir. Millete ait olan her şey; ister muzafferiyyet, ister felâket olsun ferdleri terbiye eder. Yalnız, bu terbiyelerden hakkıyla istifade edebilmek için tahsil de lazımdır. Çocuk hakiki terbiyeyi zamanın öğrettiği derslerden alır. Mektebin verdiği dersler bunun yanında hiç kalır. Mektepte okunan en terbiyeci ders tarihtir.” diyerek çocukların yaşanan olaylardan ders almalarının önemini vurgulamaktadır.
MİLLİ MEFKURE
Büyük Türk Düşünürü, her şeyin milli olmasının gereğini dilinden hiç düşürmediği ‘’Milli Mefkure’’sinde açıklamaktadır: ‘’Ben içtimâ'î hakikatleri bulabilmek için yirmibeş otuz sene kafa patlattım. Okuduğum kitaplarla işittiğim sözler ya softaların, yahut züpbelerin beyninden çıkıyordu. Bu iki takımın da fikirleriyle duyguları millî değildi. Züpbeler, mukaddes bildiğimiz bütün duyguları yıkmağa çalışıyor, softalarsa asrî ve medenî bir millet, meşrutî bir devlet olmamıza mâni oluyorlar. Evvelkiler Beyoğlu'nun levantenlerinden ders almışlar, ikincilerse eski Acemler'in kitaplarıyle kafalarını yuğurmuşlar. Bu iki takımın ikisi de ne millî, ne de medenidir. Alafranga Avrupai olmadığı gibi, alaturka da Türk değildir. Alaturka mûsikî Bizans'tan Acem'e geçmiş bir mûsikî olduğu gibi, alaturka şiir de Acem'den alınmış gazellerle kasidelerdir. Hâlbuki Türk mûsıkîsiyle şiiri halkın koşmaları ile türküleridir. Biz medeniyeti doğrudan doğruya Avrupa'dan, harsı da doğrudan doğruya halktan almalıyız.’’
Ziya Gökalp mefkurenin ne olduğunu izah ettikten sonra milletlerin yükselmesinde ve yaşamasındaki önemini de şu şekilde açıklamaktadır: ’’İnsanları kurtaracak mefkuredir. Mefkure her memleketi bir cennet yapacak. Her millet kendi cennetinde hür ve mes'ud yaşayacak. Gökte gözlerimizin gördüğü bir güneş nasıl varsa, kalblerimizde de ruhumuzun gördüğü daha parlak daha ısıtıcı bir güneş vardır, îşte, bu derûnî güneşin adı mefkûre'dir. Mefkurenin de kânunu adalet, ahlâkı şefkattir. Demek Kİ mefkure, Allah'ın yer yüzündeki vekilidir. Bir milletin kalbinde nekadar çok mefkure varsa terakkisi, tekâmülü de o kadar çabuk olur. Allah'ın yardımcıları melekler olduğu gibi, mefkürenin muavinleri de vazifelerdir: meselâ aile vazifeleri, meslekî vazifeler, vatanî vazifeler gibi.. O hâlde mefkureye itâ'at. evvel emirde bu vazifelere riâyetle olur. Bizim başımıza gelen bütün bu felâketler, herkesin kendi vazifelerini yapmamasındandır. Vazifeleri yapmamak, mefkûresizlikten gelir. O zaman, mefkure de milleti yükseltmez; çünki bir millet mefkuresini ne kadar çok yükseltirse, mefkuresi de o milleti o kadar çok yükseltir. Milletler rahat ve ikbâl zamanlarında ne oldum delisi hâline girerler. Memleketimizde bunlara sevindirik adı verilir. Hâlbuki felâkete uğrayan milletler uyanırlar. Kurtulmak için, dört elle mefkureye sarılırlar, insanlar zillete, sefalete tahammül edemezler.”
SABIR VE İNANÇ
Ziya GÖKALP sürgünde geçirdiği iki yıllık süre içinde yazdığı mektuplarının hiç birinde;kederlenmemiş, kendisinin ve memleketinin kurtulup selamete kavuşması yönünde Allah'tan ümidini kesmemiştir. Kendinin sürgün ve memleketinin işgal felaketinin hep geçici olduğunu düşünerek; kendine ve yazdığı mektuplarla da ailesine sabır ve inanç tavsiye etmiştir.
Ailesine yazdığı mektuplarında sabır ve inancının kaynağını Milli Mefkuresine bağlayarak, sürgünde bulunduğu sürece sabır ve inancını nasıl koruduğunu şu şekilde açıklamaktadır: “Eskiden her derde şifâ verici bir devay-ı küll ararlardı. Buna, her derde derman derlerdi. Ben devay-ı küllü mefkurede buldum. Bir adamın ruhunda mefkure varsa hiçbir şeyden korkusu, hiçbir şeyden kaygısı olmaz. Menfaat, servet, mevki insanı mes'ûd etmez, insanı mes'ûd edecek şey yalnız mefkuredir. Mefkurenin cevheri menfaatsizlik olduğu için, menfaatlerin zayi olması mefkureli adama keder vermez. Mefkure, ebedî olan millete te'allûk ettiği için, ferd gibi fâni değildir. Mefkureye dayanan, yıkılmaz bir istinâd-gâha dayanmış demektir. İnsanların mefkuresi ne ise, encamı da odur. Milletlerin gayesi ne ise, akıbetide odur.‘’
Ziya Gökalp birçok mektubunda çocuklarını, sabır ve inançlarını korumaları yönünde ikaz etmekte, ümitsizliğe düşmenin biz Türklere yakışmayacağını telkin etmektedir. Büyük düşünür kendilerinin ve milletinin yaşadığı sıkıntıları kızlarına yazdığı bir mektubunda şu şekilde hikaye etmektedir: ’’Burada sihhatim ve istirahatim iyi! Fakat ayrılık, iştiyak, hasret: Bunların acısını hiç sorma! İmânım kuvvetli, tevekkülüm sağlam olmasaydı, bu acılara dayanamayacaktım. Bereket versin ki dindar ve mefküreli bir ruhum var. Siz de orada imanlı ve tevekküllü olunuz. Allah'ın, doğru kullarına vefalı olduğuna itimad ediniz. Güneş bulut altına girebilir; fakat hakikat güneşi uzun müddet bulut altında kalamaz. Felâketlerin de lüzumu var. İnsan dâima rahat içinde yaşasa şımarır. Memleketimizin tâbirince beter derde uğrar. Felâket insanı pişirir, seciyye sahibi eder. Allah, sevgili kullarını imtihan eder. saâdet icinde olup da felâketi beklemektense: felâket içinde olup saadeti beklemek daha iyidir.‘’
AİLE VE KADIN
Ziya Gökalp mektuplarında, dünyada vatan sevgisinden sonra, en tatlı duygunun yuva sevgisi olduğunu vurgulamakta, sürgünde olduğu sürece Tanrı'dan yalnız, iki şey istediğini belirtmektedir: ’’ Yurdum mes’ud olsun yuvam bahtiyar. Biz Türkler, aile hayatını bilmiyoruz. Aile hayatının kıymetini ondan uzak düştükten sonra anlıyoruz. İnsan milletinden sonra, en çok ailesini düşünmelidir; yurdundan sonra, en çok yuvası için çalışmalıdır.’’
Aileye bir mabet ve bir sosyal varlık olarak bakan büyük düşünür, en samimi ibadetlerin orada yapılacağı görüşündedir .Ailenin milletlerin hayatındaki önemini eşine yazdığı bir mektupta ise şu sözleri ile dile getirmektedir: ’’Aile bir mekteptir ki, en derûnî terbiyeler orada alınır. Aile bir hükümettir ki, en şefkatli adalet ancak orada görülebilir. Aile, kulübeyi bir saraydan daha müreffeh yapan, fakirane bir sofraya en zengin ziyafetlerden ziyâde lezzet veren bir sevgi cem'iyyetidir. Hâsılı, aile sosyalizmin hakîkî bir surette ilk tatbik olunduğu en samimî zümredir. Meslekî ve millî zümrelerin mefkuresi aileye benzemektedir, işte benim yegâne emelim, bu kadar sevgili olan aile zümresine, aileme kavuşmaktır.’’
Ziya GÖKALP, kadınlarında erkekler kadar tahsil görerek cemiyetin idaresindeki rollerini icra etmeleri gerektiğini, yalnız erkeklere dayanacak bir medeniyetin; kalpsiz, şefkatsiz vede samimiyetsiz olacağını savunmaktadır. Milletlerin medeniyetinde; erkeklerin tayyareler, toplar, dinamitler vücuda getirerek maddî medeniyeti, kadınların ise manevî medeniyeti yükselterek kalbimizi, ruhumuzu, vicdanımızı yükselteceklerini görüşündedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)