10 Kasım 2010 Çarşamba

ANAHTAR KİTAP ÖZETİ (REFİK HALİT KARAY)

Kenan bir gün anahtarını kaybeder ve gururlu bir insan olduğundan bunu kimseye söyleyemez. Habersizce karısının çantasından anahtarı alıp aynısını yaptırır. Daha sonra evin kapısında denediğinde kapı açılmaz. Olaylar böyle başlar. Kenan hem karısı Perihan’a sormaya çekinir hem de kendi kendine devamlı şüpheler üreterek olayı git gide büyütür. Kenan’ın içerisinde bulunduğu bu durum bir hastalıktır. Artık çevresindeki bütün erkeklerden şüphelenmekte, belki de bu anahtar onlardan birinin evini açıyor diye kendini yiyip bitirmektedir. Hatta bu durum karısını takip ettirmeye kadar varır. Bir gün karısının sürekli gittiği bir arkadaşının oturduğu apartmana karısının eski kocası Vecdi’nin taşınmış olduğunu öğrenir. Artık aklında tereddüt kalmamıştır. Oraya gidip anahtarı Vecdi’nin evinde deneyecektir.
           
Apartmana gelir ve merdivenlerden yukarıya doğru çıkmaya başlar. Fakat hastalığın verdiği rahatsızlıkla olduğu yere yığılır. Daha sonra kliniğe kaldırılır ve tedavi görür. Kenan’ın teyze oğlu Rüstem Perihan’a herşeyi anlatır. Perihan kocasının böyle düşünmesine çok üzülür. Bütün olan bitenlere bu yeni hayatlarının neden olduğunun farkındadır. Eski yaşamları daha sade, daha güzeldir. Kenan iyileşince anahtarın nereye ait olduğunu sorar. Perihan onu eskiden yaşadıkları sessiz, sakin bir yer olan Osmonti’deki evlerine götürür. Kenan çok şaşırır. Perihan gittiği her yerden bir hatıra almayı adet haline getirdiği ve bu evi de çok sevdiği için oranın anahtarını gizlice saklamıştır. Kenan bunu öğrenince çok utanır. Daha sonra Perihan ve Kenan bu eve taşınırlar. Perihan ayrıca hamiledir ve ikisi mutlu bir şekilde sosyeteden, kumarlı içkili ev partilerinden uzak hayatlarına devam ederler. 

KİTABIN KONUSU: Kitapta Kenan adlı kişinin karısının çantasında bir anahtar bulmasıyla başlayan olaylar ve sonunda bütün şüphelerinin boş bir kuruntu olduğu anlatılmaktadır.

KİTABIN ANA FİKRİ: İnsan sevdiği hele de hayatını bağladığı birinden asla şüphelenmemeli, hatta ona git gide daha da bağlanmalı; onu kaybetmemek için elinden geleni yapmalıdır.
 
OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kenan gururlu, kişiliğinden taviz vermek istemeyen birisidir. Perihan, Kenan’ın karısı, nazik ve hoşgörülü ayrıca alımlı bir kadındır. Vecdi, Perihan’ın eski kocası, gece hayatını ve kadınları çok seven birisidir.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSÎ GÖRÜŞLER: Perihan adlı şahsın eşine göstermiş olduğu hoşgörü, sevgi ve destek gerçekten örnek alınması gereken bir tavırdır. Kenan’ın sergilemiş olduğu davranışlar da aksine kötüdür.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
1888 yılında Beylerbeyi’ nde doğan Refik Halid, “Galatasaray Sultanisi” ve “Mekteb-i Hukuk” da okumuştur. Meşrutiyet sırasında gazeteciliğe başlamıştır. “Fecri-Âti” edebiyat topluluğunun kurucularından olmuştur. “ Kirpi “ adıyla taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttihat ve Terakki hükümetince Anadolu’nun çeşitli illerinde 5 yıl sürgüne gönderilmiş, ancak 1.Dünya  Savaşı’nın son yılı İstanbul’a dönebilmiştir. Dönüşünde Robert Koleji’nde öğretmenlik, Sabah Gazetesi baş yazarlığı, ilk kez Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Refik Halid, bu ara tanınmış “Aydede” mizah dergisini de çıkarmıştır. 1938 ‘ de yurda dönen Refik Halid, çeşitli dergi ve gazetelerdeki günlük yazıları ve yirmi kadar romanı ile yaşamını sürdürmüştür.
          
18.7.1965 tarihinde İstanbul’ da ölen yazar; tekniği, dilinin güzelliği, taşlamalarının inceliği ve tasvirlerinin kuvveti ile ün yapmış, Modern Türk Edebiyatı’ nın temel taşlarından biri olmuştur.

ANAMIN KİTABI KİTAP ÖZETİ (YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun belki bütün romanlarımın anahtarlarını verdiğim kitabım dediği “Anamın Kitabı”onun en önemli eserlerinden biridir. Eserde, yazar çocukluk anılarından bahsetmekte, bunu yaparken de şuuraltı tekniğinden yararlanmaktadır. İnsanın alınyazısının çocuklukta yazıldığını ve hangi yaşa girerse girsin, şuuraltında daima çocukluk kaldığını savunur.
Yakup Kadri, Aydın ve Manisa’da hüküm sürmüş Karaosmanoğulları sülalesine mensuptur. Yazar altı yaşına kadar babasının Mısır’daki İbrahim Paşa Konağına yerleşmiş ve İkbal Hanımla evlenene kadar burada yaşamıştır. İkbal Hanımla evlendikten sonra Kahire’ye yerleşmiştir. Daha sonra İbrahim Paşanın ölmesi nedeniyle Manisa’ya yerleşmiştir. Eser, hayatının doğrudan doğruya bu bölümleriyle ilgilidir.
Yazar babasını, çevresinde çok saygın bir kişiliğe sahip olmasına rağmen sevmez. Babasının konuşma tarzı, hareketleri, konuşması ve bilhassa annesine karşı olan davranışları yazara çok ilkel gelir. Nitekim babası eve geldiğinde önüne konulan terlikleri giydikten sonra annesini peşinden sürükler, kendisi ile ilgilenilmekte biraz gecikilse evi velveleye vererek huzursuzluk çıkartır.
Yazarda geçmişe daima bir özlem vardır. Lalasıyla Nil boyunca Ehramlara doğru ya da şehrin kalabalık caddelerine doğru yapılan gezintiler, hele babasıyla şehrin hayvanat bahçesi karakterindeki “Özbekiye Bahçesine” yaptığı araba gezintileri onun için tadına varılmaz saatlerdir.
Mısır’daki bu ihtişam dolu çocukluk günlerini, altı yaşında geldiği Manisa’daki sıkıntılı günler takip eder. Burada, okula giderken uyku sersemi kalkışını, eline “Amme Cüzzü” tutuşturularak sokak kapısından dışarı bırakılıverişini, kendisine kahvaltı olarak bir dilim kuru ekmekle bir topak tulum peyniri sunuluşunu hiç unutmaz. Hele okula giderken yolun bozukluğu onun için işkence dolu saatlerdir.
Okul hayatı ise ona göre pek verimsizdir. Okulun doksanlık kapıcısı onu teneffüslerde rahat bırakmaz. Sınıf hocası Mustafa Efendinin daima çatık ve kızgın suratı, okulun müdürü Hüseyin Efendinin şimşir sopası da onu rahatsız etmektedir. Ama yazarı mektepten asıl yıldıran okulun pisliği ve mundarlığıdır. Bu nedenle biraz utangaçlığından, bilhassada bu ağır koku yüzünden annesinin kendisine hazırladığı yemeği bile yemez, arkadaşlarına bırakır.
Mısır dönüşü Karaosmanoğulları sülalesi kendilerine itibar göstermediğinden sıkıntılı günler yaşarlar. Kendilerine babasının arkadaşı Hulusi Bey kucak açar. Onun konağında önce misafir olarak birkaç gün kaldıktan sonra konağın yanındaki küçük evi kiralalar. Bu evde yazarın ilk dikkatini çeken şey, evin arka kısmından kendisine çok yakın görünen Manisa Dağıdır. Dağa baktıkça, dağdaki boz renkli kaya diz çökmüş bir deve gibi, buradaki inde aslan gibi görünür kendisine. O dağdaki tabiat şekillerini iniş, yokuş, yar, oyuk, tepe masallardaki peri padişahının sarayındaki denizlere, kulelere benzer varlıklarmış gibi düşünür. Sürekli olarak bu dağa gitmek ister. Bir gün komşusunun oğlu Cemal ile oraya giderler. Fakat beklediğini bulamaz, hayal kırıklığına uğramıştır.
Çocukluğunda en derin, en ihtiraslı sevgisini tercih ettiği insan Afet Ninesidir. Ninesi, Kadri Beyin küçüğü Nazif Beyi kaybettiğinden bu yana tek sevgisini torunu Yakup Kadiri’ye yöneltmiştir. Ninesi onlarda kaldığı süreçte Yakup Kadri ondan ayrı yatmaz. Hatta ninesi hastalandığında bile ondan ayrılamaz. Hele ninesi kendi evine dönmeye kalsın; evde kıyametleri kopartır, günlerce ağlar, yemekten içmekten kesilir, evdekilere hayatı zehir eder.
Babasının hastalığı da eserde geniş yer alır. Babası hayatının son devresinde kendisini dünyadan iyice çekerek ahirete verir. Seccadesinin başına oturarak saatlerce tespih çeker, on dakikada kılınacak namazları yarım saatte bitirir. Yakup Kadiri’ye Kuran-ı Kerim öğretmeye çalışır. Ama Yakup Kadri bunu hiç beceremez. Yazarı bu derslerden evde bozulan antika saatler kurtarır. Babası günlerce saatleri yapmaya çalışır ama muvaffak olamaz.
Babası ölümüne doğru “Ramazanı Şerif” geliyor diye evin içinde çocukça bir sevinçle dolaşır. Ramazanı mutlaka İstanbul’da geçirmek niyetindedir. Fakat gidecekleri günün arifesinde babası ansızın hastalanarak yatağa düşer. Hastalığı çok ağırdır, çok geçmeden ölür. Yakup Kadiri’yi ölümden ziyade kardeşiyle birlikte komşusunun evinde geçirdikleri ayrılık geceleri etkiler. Babasının cesedi önüne götürüldüğünde diğerleri gibi ağlamak istediği halde ağlayamaz.
Çayırbaşı İlkokulunun, yazarın huyunun değişmesinde büyük rolü vardır. Okuldaki çocuklar öyle yabanidir ki onu okula evin kalfası götürmektedir. Kalfası teneffüslerde bile yanından ayrılmamaktadır. Ancak bu vaziyet yazara ağır gelmektedir. Buradaki çocuklar daima birbirleriyle kavga etmekte, çete savaşları yapmakta ve birbirlerine ağır küfürler savurmaktadırlar. Yine bir gün böyle bir kavga esnasında kalfanın (kendisinden 5 –6 yaş büyük) kavgayı ayırmaması nedeniyle kızarak kalfasına ağza alınmayacak küfürler savurup, yumruklamaya başlar. Bu nedenle kalfası onu bir daha okula götürmeye cesaret edemez. Ancak yazar kendisinden daha büyük birini dövmenin verdiği gururla kendisine olan güveni yerine gelir.
Bu olaydan haberinin olmadığını sandığı annesi ona küser. Bunu bilmeyen Yakup Kadri, annesinin ilgisini çekmek ve annesinin sevgisini tekrar kazanmak için çeşitli muziplikler yapar, kendisini yaralar. En küçük bir olayda bile üzerine titreyen annesi, bu olaylarda yanına bile gitmez. Sonunda yazar, durumu anlayarak bir daha ağzına öyle sözler almayacağına söz vererek annesinden özür diler ve elini öper. İşler yoluna girer.

KİTABIN KONUSU: Çocukluk yıllarında çok acı çekmiş bir çocuğun bu anılarının onu  nasıl etkilediğini ve sonuçlarını anlatır.

KİTABIN ANA FİKRİ: Aile bireyleri, çocukların gelişme döneminde onlara karşı daha sağdulu davranmalı,aile içindeki tutum ve davranışların onları nasıl etkilediğini fark etmelidir.  
    
KİŞİLERİN VE OLAYLARIN İNCELENMESİ:
      Yazar : Çocukluğunda bir acı çekmiştir. Bundan dolayı sessiz , sakin fazla konuşmayan bir yapıya sahiptir. Duygusaldır. Arkadaşlarıyla fazla konuşmaz.
      Yazarın babası:Çevresi tarafından sevilir.Fakat evde aile bireylerine karşı ilkel davranır. Kılık ve kıyafetine özen gösterir. Eskiye bağlı bir insandır.
      İkbal  Hanım:Yazarın annesidir. Güzel bir kadındır. Fazla konuşmaz. Çevresinde sevilir. Sessiz, sakindir. Olaylara mantığıyla yaklaşır. İnsanları ayırt etmeden  sever.
      Afet nine : Yazarın en sevdiği aile üyasidir. Tatlı  ve şirin bir hanımdır. Yaşlıdır.     Eşini kaybettikten sonra tüm sevgisini torununa verir. Neşeli bir hanımdır.
    
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap yaşanabilecek bir olayı dile için okuması insana hem zevk veriyor hem de insanın çocuk yetiştirirken karşılaşabileceğimiz olayları anlattığından akıcıdır. Dili günümüze göre ağırdır. Olay bağlantıları çok zor yapılır. Okumaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
    21. Yüzyıl edebiyatının büyük romancısı 27 Mart 1889’da kahire’de doğdu. Kurtuluş savaşı yıllarında  Anadolu’ya geçti. Emekliye ayrılınca  verimli bir yazı hayatında başladı.yazarlığını sürdürürken 13 Aralık 1974’te  Ankara’da öldü. Yazar, eserlerinde  Türk toplumunun, Tanzimattan  Atatürk Türkiye’si dönemi ne kadar olan yaşantısını anlatan hikaye,makale ve romanlar yazmıştır.
   ESERLERİ:
      HİKAYE: Bir serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikayeleri.
      ROMAN: Yaban, Kiralık konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Ankara, Bir Sürgün, Hep O Şarkı.
      ANI : Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda.
      MONOGRAFİ: Atatürk, Ahmet Haşim

ANKARA KİTAP ÖZETİ (YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU)

Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir. Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır. Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların verdiği mücadele anlatılmaktadır. Bu idealist insanlar inkılap hareketini özümsemiş, milli şuura sahip karakterlerdir. Bu insanlar hayat serüveni içerisinde karmaşık yollardan geçerek romanın son bölümünde bir araya gelirler. Kendi hayatlarını geleceğin çağdaş, modern, öz benliği ile çelişmeyen maddi ve manevi varlığını kaybetmeyen, değerleri ile övünen yeni Türk toplumu yaratma mücadelesi içinde geçer.
Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır.;
Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922’ye kadar ).
İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926’ya kadar ).
Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20. Yılları (1937-1943’e kadar ).
Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır. Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedirler.
Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklamaktadır. Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçiriyor. Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısıdır. Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır. İstanbul’lu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur. Boş zamanlarında Hatice Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar. Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar. Bu dönemlerde Hakkı Bey’in milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler. Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar. Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar. Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır.
İkinci bölümde Selma Hanım Nazif Bey’den boşanmıştır. Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır. Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır. Ancak koşullar değişmiş değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirmiştir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmışlardır. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Bey’in yeni yüzüyle karşılaşırız. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan birisine dönüşmüştür. Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır. Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır. Selma Hanım yeni kocasından da uzaklaşır. Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder. Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır. Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır. Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.
Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur. Ankara’nın çehresi değişmiştir. Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlamıştır. Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olmuştur. Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenmiş, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışıyor, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler. Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir. Selma Hanım ve Neşet Sabit fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar. Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar. Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler. Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur.

KİTABIN KONUSU:
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU’nun Ankara romanı ütopik bir romandır. Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir.

KİTABIN ANA FİKRİ:
Yeni kurulan bir devletin buhranlı dönemlerinde insanların kendi menfaatlerinden çok devletini ve milletini düşünmesi gerekir.Bu zor dönemin atlatılmasında her ferdin yürek yüreğe, el ele çalışması; engelleri, ne kadar güç olsa da, beraberce aşması gerekmektedir.   

OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Selma Hanım : İyi bir öğrenim görmüş, haksızlıklara boyun eğmeyen, vatansever, vatan sevgisi uğrunda oradan oraya koşan; hep bir şeylet arayan, aradığını bulamayan; azimli ve hoş görülü, halden anlar, olgun bir kişidir.
Nazif Bey                       : İyi bir öğrenim görmüş banka şefidir. Sessiz, sedasız, vatanından çok canını seven kişidir.
Binbaşı Hakkı Bey          : Milli mücadele yıllarında atılgan ve yiğit bir askerdir. Milli mücadele bitince tavır ve hareketlerinde değişmeler olur. Milli mücadele vurguncusudur, sömürücüdür, vurdumduymaz biridir.
Neşet Sabit Bey              : İyi bir öğrenim görmüş, genç bir yazardır. Milli mücadelenin yanında yer almış, gönülden desteklemiş, inkılabın yanında canla başla çalışan; sorumluluğunu bilir, azimli, hoşgörülü, halden anlayan bir kişidir.
Murat Bey                      : Kendisi Anadolu’nun bağrında yetişmiş, milli mücadelenin yanında yer almış, tutucu, kendi çıkarını herşeyin üstünde tutan bir insandır. Milli mücadele vurguncusudur. Milli mücadele sonunda zengin olmuş, harvurup harman savuran bir kişidir. Ailesi ile Avrupa’ya kaçmıştır.
Ömer Efendi ve Ailesi  : Kültür düzeyleri düşük insanlardır.Kendilerinin ayıp saydıkları şeyleri başkaları yaparsa ayıp sayarlar. Kendileri yaparsa olağan karşılarlar. Tutucudurlar. İş hayatında başarılıdırlar.
Yıldız Hanım                      : Tiyatro sanatçısıdır.
Şeyh Emin                         : Dini bir kişidir, tutucudur.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞ:
Anlatımı güzel ve yalın bir kitap. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ki karmaşada, insanların tutum ve davranışlarının, kendilerini nasıl yansıttıkları hakkında örnekler sunuyor. Türkiye’nin geleceği hakkında, o yıllarda ki  endişeleri ve yapılanmayı aktarıyor.Okunulması faydalı olacağını düşünüyorum. 

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
27 Mart 1889′da Kahire’de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa’da başladı. 1903′te İzmir İdadisi’ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır’a döndü, öğrenimini İskenderiye’deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908′de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirmedi. 1909′da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916′da tedavi olmak için gittiği İsviçre’de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekledi. 1921′de Ankara’ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
1923′te Mardin, 1931′de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932′de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934′te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935′te Prag, 1939′da La Haye, 1942′de Bern, 1949′da Tahran ve 1951′de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960′tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974′te Ankara’da öldü.

ESERLERİ Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri. Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl

ANKARA EKSPRESİ KİTAP ÖZETİ (ESAT MAHMUT KARAKURT)

Türk ordusunun gözüpek istihbarat subaylarından Binbaşı Seyfi ile, Alman ajanları arasında İstanbul-Ankara hattında geçen bir casusluk öyküsü bu. Dönemin güçlü devleti Almanya, Türkiye’yi de istila etmek istemektedir. Bu amaçla, aralarında çok güzel bir kadın olan Frolein Hilda’nın da bulunduğu en gözde elemanlarıyla İstanbul’a gelirler. Harekatın başlama parolası “Ankara Ekspresidir.

Seyfi’nin görevi Almanya’nın  faaliyetlerini durdurmaktır. Seyfi ile Frolein Hilda ilk defe Alman hastahanesinde karşılaşırlar. Seyfi hastahanenin bir cephane yeri olduğu haberini doğrulamak  için doğum yapmak üzere olan bir kadınla hastahaneye yerleşmiştir. Hilda ise bir kadın doğum uzmanı olarak hastahanede bulunmaktadır.

Seyfi normal çevrede  havaalanı yapan bir muteahhit olarak tanınmaktadır ve birçok ingiliz ile de tanışıklığı vardır.Alman ajanlarının başında olan albay Seyfinin bir ajan olduğunu düşünüyor ve düşüncesinin doğrulanması görevini Hilda’ya veriyor.  Albay, Hilda ile Seyfi’yi Ankara Palas Otel’de buluşturuyor. Hilda gördüğü adamın hastahanede ğördüğü kişi olduğunu anlayınca albayın düşüncelerinin doğruluğu ortaya çıkıyor.

Bu arada almanlar kendi kamplarında  yetiştirdiği askerlerini gizlice Türkiye’ye sokmaya çalışmaktadır. Seyfi bu faaliyetleri engellemek için bir ihbar üzerine Karadeniz’de bir alman şilebini durduruyor ve askerlerin arasında Frolein  Hilada’nın  da olduğunu fark ediyor. Askerleri gemiyle tekrar Almanya’ya gönderiyor fakat Frolein Hilda’yı esir alıyor. Amacı daha önce Almanlar tarafından esir alınan bir ingiliz ajanını kurtarmaktır. İngiliz ajanının karşılığında Hildayı serbest bırakır. Bu arada Hilda Seyfi’ye delice aşık olmuştur.

Takas bittikten sonra bütün Alman ajanları yakalanır ve Almanya’ya geri gönderilmek üzere bir tren tahsis edilir. Alman albayı işlerinin bozulmasından dolayı Seyfi’ye büyük bir kin beslemektedir. Almanya’ya gönderilmeden önce  Hilda’dan Seyfi’yi öldürmesini ister. Hilda gidecekleri akşam Seyfi’ye kendisini son bir kez görmek istediğini söyler ve Seyfi de bu teklifi kabul eder. Hilda o gece Seyfi’yi öldürmek için eve gider fakat aşkından dolayı onu öldürmeyi birtürlü başaramaz ve Seyfi’den kendisini karılığa kabul etmesini ister. Çünkü geri döndüğünde kendisinin öldürtüleceğinin düşünmektedir.

Seyfi de Hildanın güzelliğinden etkilenmiş ve ona aşık olmuştur. Hilda’nın teklifini kabul eder ve onunla evlenir..

ROMANIN KONUSU: Türk istihbaratçıları ve Alman ajanları arasında geçen bir casusluk öyküsü.

OLAYLARIN ve ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Seyfi cok iyi Almanca bilen kültürlü ,zeki bir türk zabitidir ve çok yakışıklıdır
Hilda asil bir aileden gelen idealist ülkesine bağlı güzelliği göz kamaştırar bir bayandır

ROMANIN ANA FİKRİ: Türkler’in inatçı, cesur şerefine düşkün bir millet oluşu.

ROMANINHAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap, tasvirlerle süslenmiş olay örgüleri çok iyi düzenlenmiş ve aynı zamanda ilk casusluk romanı olmasından dolayı herkes tarafından zevkle onunacak bir kitap..

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
ESAT MAHMUT KARAKURT
Esat Mahmut Karakurt, birbiri ardına yazdığı aşk ve macera konulu romanlarıyla, yaşadığı dönemin en çok okunan yazarlarından biriydi. 1902 İstanbul doğumlu yazarın, iyi bir eğitim aldığını görüyoruz. 1924 yılında Diş Hekimliği Okulunu, 1930 yılında ise Hukuk Fakültesini bitiren yazar, gazetecilik, öğretmenlik, milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulunduktan sonra, 1977 yılında bir beyin kanaması sonucunda aramızdan ayrıldı.
            Esat Mahmut Karakurt’un yazdığı yıllarda, romancılığımızın birkaç koldan ilerlediği görülür. Bir yanda milli edebiyat akımı temsilcilerinin, bir yanda toplumcu çizgideki yazarların ve son olarak aşk/macera temalarını işleyen romancılarımızın ard arda eserler verdiği bu dönemde, onun tercihi, cumhuriyet ideolojisine uygun aşk ve macera öyküleri yazmak olmuştu. Tam anlamıyla ilk Türk casusluk romanı olan  “ANKARA EKSPRESİ”   ni de o  yazmıştır.

ESAT MAHMUT KARAKURT’un YAYINLANMIŞ KİTAPLARI:
VAHŞİ BİR KIZ SEVDİM 1926
ÇÖLDE BİR İSTANBUL KIZI 1926
DAĞLARI BEKLEYEN KIZ 1936
ALLAHAISMARLADIK 1936
ÖLÜNCEYE KADAR 1937
SON GECE 1938
KADIN SEVERSE 1939
İLK VE SON 1940
KOCAMI ALDATACAĞIM 1940
SOKAKTAN GELEN KADIN 1945
ANKARA EKSPRESİ 1946
BİR KADIN KAYBOLDU 1948
ÖMRÜMÜN SON GECESİ 1950
ERİKLER ÇİÇEK AÇTI 1952
SON TREN 1954
KADIN İSTERSE 1960

ATAÇAĞ KİTAP ÖZETİ (CEM KAPYALI)

Ataçağ, Can Kapyalı’nın 1905 ile 1938 yılları arasına koymuş olduğu addır. Gerçekten de bu dönem, Anadolu’nun bağrında doğan yeni bir çağdır. Artık “Hasta Adam” olarak kabul edilen; Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine yepyeni, çağdaş bir  cumhuriyet kurulmuştur.

Cem Kapyalı, bu kitapta olaylara farklı bir gözle bakıyor. Özellikle günümüz insanının dünyaya bakış açısı ile Kurtuluş Savaşı’nı destanlaştıran genç kuşak arasında bir değerlendirme yapıyor.

Osmanlı İmparatorluğu Mustafa Kemal Ataürk’ün; yetişme evresinde artık yitirilmiş bir devlettir. Büyük devletler (İngiltere, Fransa, Rusya) bu pastayı paylaşma planlarıyla yıllarca süren savaşlarla önce Macaristan’ı elimizden almışlar, daha sonra da çeşitli dalavereler ve propagandalarla 600 yıllık imparatorluğun göz bebeği Balkanların bağısız hale gelmiş Balkan devletleri tarafından ist6ila edilmesine göz yummuşlardır.

I.Dünya Savaşı yılları imparatorluğa son darbenin vurulduğu dönemdir. Tabi ki; Enver Paşa ve kurmayları İmparatorluğu birçok hayalle de olsa geri almayı amaçlıyordu. Bu uğurda Sarıkamış’da ve Suriye, Irak,Suveyş ve Yemen’de daha bıyığı terlememiş genç delikanlılar şehit oldu. Mustafa Kemal Bey’in Ataçağ’ı başlattığı Çanakkale Zaferi’yle tüm dünyaya tekrar Türk’ün azim ve kararını gördü.

Kurtuluş Savaşı; işgalci İtilaf Devletleri’nin doyumsuz isteklerinden ve Türk milletinin boyunduruk altına girmek istememesinden doğdu. Türk insanı, büyük bir çaba ve önderinin yol göstericiliğiyle bu ateş çemberinden 1923 yılında; hem özgürlüğünü tüm dünyaya ilan ettiği Lozan Antlaşması’nı, hem de yepyeni, çağdaş bir cumhuriyeti doğurdu.

Yıl 1996, kitabın yazıldığı tarih; Türk insanı Atalarının bıraktığı azmi ve kararlılığı kaybetmek üzere. Ama halen Türk Ordusu’nun önderliğinde bir çağ devam etmekte: O da ATAÇAĞ…

ROMANIN KONUSU:
Kitapta, birçok sorunlarla karşılaştığımız günümüz Türkiyesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde ve Cumhuriyet’in başlarında canla başla mücadele etmiş olan genç Türkiye arasında bir karşılaştırma yapılmaktadır.

ROMANIN ANAFİKRİ:
Geçmişimize bakarak öncelikle sistemimizi tekrar gözden geçirmeli ve yeni oluşumlarla, yeni anlayışlarla yepyeni bir demokrasi anlayışı oluşturmalıyız. Yani Atatürk’ün bize 1938’de bırakmış olduğu çalışkanlık meşalesini tekrar yakmalı ve bu meşaleyle yeni ufukları aydınlatmalıyız.

ROMANIN  YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Can Kapyalı, 1929 yılında İstanbul’da doğdu. Babası bir subaydı. Ankara Üniversitesi Dil-tarih-coğrafya bölümünü bitiren Can Kapyalı birçok tiyatro eseri sundu. 1996 yılında babasına ve ailesine ithafen Ataçağ adlı kitabını yazdı. Halen Ankara’da oturmakta olan Can Kapyalı evli ve iki çocuk babasıdır.

ROMAN HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Yazarın biz gençleri etkilemeyi bir uslupla kitabı kaleme alması beni çok etkiledi. Özellikle Kurtuluş Savaşı yıllarında dedelerimizin çektikleri acıları okumak beni heyecanlandırdı. Bir anda Atatürk’ün yanında olmayı arzuladım. O’nun emir subayı olarak bu tarihe mal olmuş savaşa katılmak benim tüm düşünce dünyamı değiştirebilirdi. Savaşların içinde yoğrulmuş bir milletin, torunu olan bizler geçmişimize daha çok önem vermeliyiz. Tarihimize sırt çevirmeyerek onu okumalı, ondan ders almalı ve gelecek kuşaklara güçlü, gelişmiş bir devlet bırakmak için çalışmalıyız.

8 Kasım 2010 Pazartesi

BALTACI MEHMET PAŞA VE KATERİNA KİTAP ÖZETİ (MURAT SERTOĞLU)

Fakir bir çamaşırcı ve kötü yola düşmüş bir kadının  kızı olan Katerina,  Papaz Gluk’un evinde çamaşırcılığa başlar. Gluk belli bir süre sonra Katerinayla ilişkiye girer. Bu sırada Rusya ile İsviçre savaşa hazırlanmak üzereydiler. İsviçreliler Katerina’nın bulunduğu şehre gelmişlerdi. Katerina burada bir isviçre askerine hayran olur sonunda aşk doğar. Bu arada Katerina askeril papazı idare etmektedir. Papaz bundan şüphelenir ve sonunda evinde Katerina’yla askeri basar ve orada askeri öldürür ve evini yakar. Korktuğu için Katerina’yla Rusya tarafına sığınmaya karar verir. Rusya tarafına geçerlerken sınırda yüzbaşının birisi Katerina’ya el koyar papazıda Moskova’ya gönderir. Kısa sürede Katerina ile yaşadığı aşk ortaya çıkınca Genaral Menkişof emanetine alır. Katerina ile genaral gönül eğlendirir. Genaral savaşı kazanmış olarak yurduna dönerken Katerina’yıda götürür. Fakat karısından korktuğu için Katerina’yı en yakın arkadaşı ve hatta çarın en yakın dostu olan Genaral Şermiyetif’e verir. O günden sonra Katerina’nın şansı açılır. Başlarda ilgi çekmeyen kız bir anda herkesin gözdesi olur ve Çarın metresliğine ardındanda Rusya’ya çariçe olur.
     Bâzılarının “Deli” ve bâzılarının “Büyük” dedikleri Rusya imparatoru Birinci Petro, Moskof sürülerini vahşetten kurtararak memleketinde geniş ıslahat yaptıktan sonra, Osmanlı imparatorlarının payitahtı olan İstanbul şehrine göz dikmişti.
Bu arzusunu tatmin için de yeniden teşkil ve en modern silâhlarla teçiz ettiği ordu gibi, mükemmel bir vasıtaya malikti. Petro, bu ordunun başına geçerek, Tuna sahillerine doğru iniyordu. Bir taraftan, bu yepyeni ve genç ordunun kendisine büyük bir zafer kazandıracağına kanaat getirmekle beraber, diğer taraftan da Balkanlardaki hristiyanlara güveniyor,bilhassa, şimdiki Romanya topraklarında kendisini karşılamak için on bin askerle, depolar dolusu erzak bulunuduğuna dair verilen teminata inanıyordu. Haris imperator, güzide ordusunu bin an evvel zafere kavuşturmak için sabırzlanıyor, maiyetinde bulunan yerli ve ecnebi birçok tecrübeli generallerin:
Aman, haşmetmeap.. Pek acele etmiyelim Türklerin ve Tatarların birleşmiş kuvvetlerini lâyıkiyle keşfetmeden (ki 200.000 kişi) ilerlemeyelim. Sonra, İsveç Kralı XII Şarlı’ın mâruz kaldığı felâkete uğrarız, diye verdikleri nasihatlere kulak asmıyordu.
Osmanlı ordusu, Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa’nın komutasında bulunuyordu ve kendisine iltihak eden Kırım süvarileri de dahil olduğu halde ordusunun mevcudu, Rusların üç mislini tecavüz ediyordu. Fakat, Petro, Osmanlı ordusunun bu çokluğuna emniyet vermiyor, sadece kendi askerlerinin talim ve terbiyesine ve silâhların mükemmeliyetine güveniyordu.Petro, bu güveninde haksız değildi. Çünkü, iki ordu karşılaştığı zaman, Rus ordusu birkaç muvaffakıyet elde etmiş ve Obmanlı ordusuna bir miktar zaiyat verdirmişti. Fakat, Baltacı Mehmet Paşa’nın basit askerî liyakatı, Petro’nun senelerce ve senelerce tahammül edilmez fedakârlıklara katlanarak elde ettiği modern askerlik malûmatına galebe etmiş, Rus ordusu Osmanlı ordusunun büyük bir maharetle kurduğu çember içinde mahsur kalmıştı.
        Petro, pek fena halde şaşalamış, etrafındaki çemberi paralayıp çıkmak için muhtelif yerlerden huruç hareketine kalkmıştı. Fakat, esareti kabul etmekten başka bir çera kalmadığını görmüştü. Bu vaziyet, Petro’yu çıldırtmış, hakikaten deli etmişti. Sara nöbetlerine tutularak çadırındaki yatağa serildi… Zevcesi Katerina, onun başucundan ayrılmışordu. Bir taraftan onun tedavisi ile uğraşırken diğer taraftan da:
__ Petri… Sakin ol, üzülme. Seni bütün çarların fevkine çıkaran Cenabı Hak hiç şüphesiz ki, bu bâdireden de kurtaracaktır. Diye, teselliye çalışıyordu. Petro, son bir ümide kapılarak her şeyi göze aldı. Ordusunun bütün eşyasını yaktırdı, son bir büngü hücumiyle muharasa çemberini yarıp çıkmayı kararlaştırmıştı. Eğer yakasını Türklerin elinden kurtarabilirse tekrar hürriyet ve istiklâline kavuşacaktı. Bu huruç hareketi, tamamiyle hazırlanmıştı. Lâkin Katerina ile Petronun has müşaviri Şafiroff’un muvaffakiyet ümitleri pek azdı. Bunlar başbaşa vermişler, kendilerince bir plân hazırlamışlardı.
      
      Bu plân gayet basitti. Katerina’nın bizzat Baltacı Mehmet Paşa’yı ziyarete giderek, onunla pazarlığa girişmesinden ibaretti. Nitekim Katerina, bu plânı zevci Petro’ya arzettiği zaman o büyük bir sevinçle zevcesinin ellerine sarılmış:
__ Katerina… Sen, hakikaten çok kıymetli bir kadınsın. Ordununu çelik süngüleriyle halledemediği bir işi, kadınlık sihrinle halledeceksin. Diye bağırmıştı. Karar, o gece tatbik edildi. Gece yarısına doğru, Katerina sırtına bir asker kaputu giydi, kaputun kukuletesini de başına geçirdi. İçi en kıymetli elmaslarla dolu bir çantayı, imparatorun has müşaviri Şafirof’un eline verdi. Önlerinde fener çekenh bir tercüman olduğu halde, Rus kıtalarının arasından geçti. Gecenin zifiri karanlıkları içinden Baltacı ordusunun ileri karakollurı önüne geldi. Bir fenerle üç karaltının geldiğini gören Türk ileri karakol nöbetçisi:
-         Kimdir o? diye seslendi.
 Katerina’nın tercümanı bu saule:
-         Zabitinizi çağırın. Kendisine mühim söyleyeceklerimiz var. Diye cevap verdi. İleri karakol zabiti koşa koşa geldi. bu defa tercüman ona yaklaşarak:
-         Haşmetlu imparatorumuz hazretleri, kendisinin en yakından bir zatı tebdili kıyafetle kumandanınıza gönderdi. Çok acele görüşmeleri lazım geliyor. lakin bu konuşma, pek mahrem ceyeran edecektir, dedi. Türk zabiti, koşa koşa Baltacı’nın çadırına gitti. Ordu kumandanını uyandırarak meseleyi nakletti. Baltacı, hiç beklemediği bu ziyarete hiçbir mana veremedi. Çünkü, eğer Petro teslim olmayı teklif için haber göndermiş olsa, bu haberi getirecek olan heyetin gündüz gelmesi lazım gelirdi. Buna binaen Baltacı, uzun bir düşünce geçirdi, sonra:
-         Deli kafirin adamını getiriniz. Diye emir verdi.
       Katerina, Şefirof’un elindeki çantayı geniş kaputunun altına aldı, Türk zabitini takip ettiler. Osmanlı kıtalarınını çadırları arasından sessiz sedasız geçtiler ve Baltacı’nın çadırına girdiler. Katerina çadıra girerken kaputu ve başlığı atmıştı. baltacı bu muhteşem kadının imparatoriçe olduğunu hemen alnadı ve hayretler içinde kaldı. Katerina’nın yalnız kalmak istediğini anlatan bir işaret üzerine Baltacı’nın verdiği emirle çadır boşaldı. Baltacı henüz kendini toparlayabilmişti ki, kraliçe elindeki çantayı yere attı. Baltacı’nın hayreti de artacaktı, çünkü, Katerina kendisine yaklaşarak, gündüz tercümanından öğrendiği cümleyi mırıldandı:
 - Getridiğim elmaslarla ben seninim…Baltacı fena halde şaşalmıştı. Bir müddet cevap verecek söz bulamadı. Sonra bizzat çadırın kapısına kadar giderek, meşin perdeyi eliyle kapadı. Katerina, bir saat kadar sonra, gene asker kaputu içinde harb hatlarından geçti gitti ve kocası imparatorun çadırına girdi. Petro, büyük bir heyecan içinde zevcesini beklemekte idi. Onu görür görmez: Ne haber?.. Dedi. Büyük bir sevinç içinde kocasının boynuna sarılan Katerina, neşeli bir sesle:
  -Kurtuldun Petri… Yarın, Şafirof’u, müzakere için paşaya göndereceğiz. Diye cevap verdi.
          Ertesi gün Şafirof imparator tarafından Baltacıyla müracaat ederek sulh teklif etti. Baltacı da, Katerina’nın o gece ziyaretinin hatırı için teklifi kabul ederek muhasara hattını geri çekti.
        Baltacı ordusunda bulunan ve Prut habrinini başından sonuna kadar cereyan eden hadiselere şahit olan Kırımlı Hacı Abdülgaffar isminde bir zat, “umdetut- tevarih” adında, Kırım hanlarına mahsus bir tarih yazmıştır ki, bu tarihin devlet girayhan faslında bu harp hakkında da mufassal malümat vardır. harbin bu canlı şahidi taragfından yazılmış olan bu tarihte, Katerina ile Baltacı arasında geçtiği iddia olunan macera hakkında, ima ile olsun, bir tek cümle mevcut değildir. Bu zatın rivayetine nazaran, Moskoflar beyaz bayrak çekiyorlar. “- Aman…Elaman…” diye feryada başlıyorlar. Yani, teslim olacakları için “Aman” istiyorlar… Baltacı bu vaziyeti görür görmez: “- Eylem başı kılıç kesmez, meşru değildir.” diyor ve muhassara hattındaki kuvvetleri geri çekiyor. Aynı zamanda düşmanın tesilm olamak istediğini Kırım Hanı Devlet Giray’a bildiriyor. ” - Düşman ile, tekmil üzere barışalım.” diye haber gönderiyor. Fakat, Han, Baltacı’nın bu teklifini kabul etmiyor:
      “- Moskof ordusu tamamiyle elimizdedir, onu imha edelim ve sonra Moskof diyarına yürüyelim, bur daha bu fırsat elimize geçmez.” diye itiraz ediyor. Fakat, Baltacı bu itiraza karşı : “- Eğer harbe devam edersek, düşmanı meyus ederiz ve o yeis halile can aşkına yitirerek Allah muhafaza etsin, başka türlü ahvalin zuhuruna sebebiyet veririz… Düşmanın teklifi büyük bir nimettir. Hemen sulhe mübaşeret edelim. Diyorsada Kırım hanı itiraza devam ediyor. Baltacı hiddetleniyor ve Kırım hanına : “- Cevabınız Tatar umurunu bilirsiniz. Devleti Aliyye’nin umuru ise bana tevdih edilmiştir. diye haber görderdikten sonra Petro’nun yolladığı elçilerle müzakereye girişiyor. müzakerenini birinci maddesi şu: Osmanlı Ordusu’nun harp masrüafını tazminat olmak üzere “hazineyi amireyi ve fire” vermek… Petro, gerek bu maddeyi ve gerek diğer maddeleri kamilen kabul ediyor, Katerina’nın bütün mücevherleri de dahil olmak üzere ordusunda bulunan ne kadar para varsa veriyor, bir müddet evvel zapt ettiği Azak kalesini de iade ediyor. Osmanlı hududunda yaptırdığı kaleleri yıktırmaya da rıza gösteriyor ve diğer maddeleri de kamilen kabul ederek Prut Muahedenamesini imzalıyor. ( meskur muahede Falksen muahedesi ismi altında biliniyor ve 1711 tarihinde yapılıyor ) Ancak bu sayede , Baltacının elinden yakasını kurtararak çıkıp gidiyor. Artık, Türklerle harbe de cesaret edemiyor.
Katerina Rusya’yaya döndükten sonra başka bir sevgili buluyor ve hayatını Çar Pedro aldatarak geçiriyor.

KİTABIN KONUSU: Dillere  derstan olmuş Baltacı Mehmet Paşa ve Çariçe Katerina’nın aşklarının iç yüzünü ve akıllara durgunluk veren entrikaları, kurnazlık ve güzelliğiyle birleştirerek, bir döneme imzasının atan Çariçe Katerina olağanüstü maceralarını anlatıyor.

KİTABIN ANAFİKRİ: Bu kitap bir genç kızın en alt seviyeden nerelere geldiğini gösteriyor. Akıllı olanların bu dünyada daha iyi ve güzel yaşadığını görüyoruz.

KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
KATERİNA: Kitabın baş kahramanı. Akıllılğı ve güzelliğiyle gönülleri feth eden birisi. Herkesi parmağının ucunda döndüren biri.

ÇAR PEDRO:Deli ve açık görüşlü hiç bir şeyden utanmayan bir insan.

BALTACI MEHMET PAŞA: Cengaver fakat yufka yürekli kadınlara karşı saygılı ve verdiği sözleri tutan birisi.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap her Türk gencinin okumasaı gerekne bir kitap. Sürükleyici aynı zamanda hoş bir kitap. Çariçenin olağanüstü maceralarını gördüğüm ve çok zevk aldığım bir kitaptır.

BENİM ADIM KIRMIZI KİTAP ÖZETİ (ORHAN PAMUK)

1591 yılı kış ayları, İstanbul. İki erkek çocuğu annesi güzeller güzeli Şeküre’nin kocası dört yıldır savaştan dönmemiştir. Çocukluk aşkı, yeğeni Kara ise aşkını açıkladığı için evden kovulmuş ve ancak on iki sene sonra İstanbul’a dönebilmiştir. Döner dönmez de hala çok sevdiği Şeküre ile evlenmenin yollarını arar.
Babası ve iki çocuğu ile birlikte kalan Şeküre’nin gönlü hem Kara’da hem de kocasının kardeşi Hasan’dadır. Şeküre’nin babası yani Kara’nın eniştesi Padişahın emri ile gizli bir kitap yaptırmaktadır. Kitabın gizli Avrupai usuller kullanarak resmetmekten gelir. Enişte Efendi Osmanlı sarayının ünlü nakkaşları Kelebek, Zeytin ve Leyleği kitabın nakışlarını yapmaları için görevlendirir. Tezhibi de Zarif efendi yapmaktadır. Koyu bir taassup içinde olan Erzurumlu Hoca Efendi ve taraftarları ise geleneklere ve dine aykırı bir şeyler çevrildiğini anlamıştır ve Zarif Efendi de bu düşüncededir. Her gece kahveye toplanan nakkaşlar ve hattatlar bir meddahın resimlerle anlattığı sivri dilli ve Erzurumlu Hoca karşıtı hikayelerle eğlenirler. Zarif Efendinin işlerine köstek olacağını anlayan nakkaşlardan biri Zarif Efendiyi öldürür. Romanın geriye kalan kısmı katilin bulunmaya çalışması, nakışta üslup ve imzanın yeri, doğru ve batının yeri üzerine kahramanların düşünceleri ile örülüdür. Böylece kitap bir çok eğlenceliği bir arada barındırmaktadır aslında…
Eski resim sanatının incelikleri ve düşünce yapısı ile ilgili türlü hikayeler ve bilgiler, eski; İstanbul’un dar sokaklarında gezintiler, bohçacı kadınlar, incili yastıklar, fıstık yeşili feraceler, kırmızı yelekler kuru kayısılı pilavlar, hoşaflar, tarhana çorbaları… Tabii bunun yanında kelle uçurmalar, gözlerine iğneler batıranlar ve daha türlü kan kokulu sahneler de mevcut. Katilin kimliğini bulmaya çalışmak bile kitabın sonuna kadar yeterince oyalayıcı. Osmanlı tarihi ve eski resim sanatı ile fazla ilginiz yoksa bazı bölümleri fazla uzatılmış ve tekrar edici bulabilirsiniz. Bunu da romanın kusuru sayalım. 470 sayfalık ince ince kurgulanmış bu romanın son sayfasını çevirip de kapağını kapattığınızda gül ve küf kokularıyla kaldırmadan önce gülümsediğinizi fark edeceksiniz.

KİTABIN ANA FİKRİ :
Hayatta karşılaşılabilecek her türlü olumlu veya olumsuz şartlar karşısında dahi yaşama ümidi ve sevinci kaybedilmemelidir.

KİTABIN HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
“Benim Adım Kırmız” adlı kitap Orhan PAMUK’un diğer romanlarına göre farklı tarzda yazılmıştır. Yazar kitabından “en renkli ve en iyimser romanım” diye bahsetmektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME:
Kitabın bazı bölümleri, Osmanlı Tarihi ve Eski Resim Sanatı ile özellikle ilgilenen personel için hariç, fazla uzatılıp, tekrar edici mahiyette olduğundan sıkıcı bulunabilir. Lüzumsuz tekrarlar kaldırılırsa zevkle okunabilecek bir roman olabilir.
Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

YAZARIN BİYOGRAFİSİ
ORHAN PAMUK:
1952 yılında İstanbul’da doğdu.Ortaöğrenimini Robert Kolej’ de bitirdi. Bir süre İstanbul Teknik Üniversitesi’ ne devam etti, daha sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Yüksekokulu’ndan 1977’ de mezun oldu.

ESERLERİ:
Karanlık ve Işık adlı romanıyla 1979 Milliyet Roman Yarışması’nda birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Daha sonra Cevdet Bey ve Oğulları ( 1982 ) adıyla yayımlanan bu roman ayrıca 1983 Orhan Kemal Roman Armağanı’ nı da aldı. İkinci kitabı Sessiz Ev ( 1983 ) ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’ nü kazandı. Bunu Beyaz Kale (1985), Kara Kitap (1990), Yeni Hayat (1994), Benim Adım Kırmızı (1998) izledi. Gizli Yüz filminin senaryosunu yazdı. Bu çalışmasını 1992 yılında kitaplaştırdı.