8 Ekim 2010 Cuma

İKİ GÜZEL GÜNAHKAR KİTAP ÖZETİ (AHMET RASİM)

Bedia annesiyle yaşıyan güzel,cilveli ve erkekleri parmağında oynatabilen bir Osmanlı kızıdır. Çapkınlığı ise dillere destandır. Kaç sevgili değiştirdiğinin haddi hesabı yoktur. Bedia kibar bir aile mensubudur. Pederi zengin ve eğlenceye düşkündü. Konaklarında hemen her gece eğlenceler düzenlenir, içkiler içilir, gülüp eğlenilirdi. Bütün bunların Bedia’nın kişiliğinin oluşmasındaki etkisi tabiki tartışılamaz.
Bedia’nın ilk aşkı kendisine hayran olan mahalleden bir gençti.Bedia türlü numaralarla genci iki sene içinde beş parasız bırakarak terketti. İşte Bedia’nın maceraları böyle başlamıştı daha bir çoklarıyla gönül eğlendirdi. Fakat Bedia’nın o kadar fazla erkekle beraber olmasına rağmen bir kişi devamlı aklında kalmıştır. Kitabımızdaki esas olayda zaten budur.
Bedia gençle Çamlıca yolunda göz göze gelmişti. Gencin adı Nazım’dı. Yakışıklı yağız bir Osmanlı delikanlısıydı. Cesaretini toplayıp Kağıthane’yi birbirine katan onun yüzünden silahların çekildiği kızla, Bedia ile konuştu. Bedia’nın da ona kanı kaynamıştı. Bedia ile Nazım’ın birlikteliği böyle başladı. Nazım Bedia’yı çok seviyordu. Kimi zaman günlerce Bedia’nın yaşadığı konağa kapanıyorlar gönül eğlediriyorlardı. Bu sefer Bedia da kaptırmıştı gönlünü. Yalnız Nazım bundan annesine bahsedemiyordu. Çünkü Bedia adı çıkmış bir kızdı.
Annesi bir gün oğlunu çağırarak artık Nazım’ın evlenmesi gerektiğini, ölmeden gelinini görmek istediğini söyledi. Nazım ne yapacaktı. Keşke Bedia namuslu bir kız olsaydı, diye düşündü. Annesinin onu kesinlikle kabul etmeyeceğini biliyordu. Annesine çok bağlı olduğundan onu üzmek de istemiyordu. Kısa bir süre sonra annesi ölünce Nazım annesinin son isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu düşündü. Bir süre Bedia ile görüşmedi ve içine kapandı. Ne sonunda Bedia’ya konuyu açarak ayrılmaları gerektiğini söyledi. Bedia çok üzlümüştü ve içinde bir kin belirdi. Nazım daha sonra namuslu bir kızla evlendi, düğününde ise Bedia’yı ağlarken görmüştü. Uzun süre Bedia’yı sevgi ve acıma duygusuyla kafasından atamadı. Bir gün Bedia ile sokakta karşılaştı ve Bedia onu çok özlediğini sadece biraz konuşmak istediğini söyledi. İşte Bedia yine Nazım’ın kanına giriyordu. Nazım kabul etti konuştular. Bedia Nazım’ın aklına girip onu konağa götürdü. İki gece beraber kaldılar Bedia Nazımı karısından boşanmaya ve kendiyle evlenmeye ikna etti. Osmanlı adetlerine göre koca karısına boş bir kağıt gönderirse bu onu boşadığı anlamına geliyordu. Nazım da karısına boş bir kağıt gönderdi. İki gün sonra  Nazım evine döndü. Bir süre sonra Bedia’nın hizmetçisi gence bir tezkere getirdi.nazım hiç şüphelenmeden açtı. “Bey, bir kadını aldatmanın zararlı bir sonuç doğuracağını hesap etmediniz mi? Bir fahişe için karısını boşayan erkekten ne fedakarlık beklenebilir? Adiyö; beyim ben seveceğim erkeği buldum”. Bedia Nazımdan intikamını almıştı ve kim bilir kiminle gönül eğlendiriyordu.

KİTABIN KONUSU:
Kitap iki hikayeden oluşmaktadır. Birincisi ‘Bedia’ ikincisi ise ‘Güzel Eleni’ ismindedir. Birinci hikayede Bedia adlı güzel bir Osmanlı kızının yaşadığı aşklardan ve bir sevgilisinden aldığı intikamdan bahsedilir. İkinci kitap ise Eleni adlı güzel bir Ermeni kızının yoksulluktan zengin bir şarkıcı olana kadar başından geçenleri anlatır.

KİTABIN ANAFİKRİ: Bir kadını aldatmak çok kötü sonuçlar doğurabilir.

OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
BEDİA:Güzel, erkekleri parmağında oynatabilen, eğlenceye düşkün, kinci bir Osmalı kadınıdır.
NAZIM: Yakışıklı, annesine düşkün, temiz kalpli bir Osmanlı delikanlısıdır.
BEDİA’NIN BABASI: Zengin, eğlenceye düşkün biridir.
BEDİA’NIN ANNESİ: Kızının bir dediğini iki etmeyen biridir.
NAZIM’IN ANNESİ: Geleneklerine bağlı oğlunun üstüne titreyen bir kadındır.

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap eski Osmanlı yaşamından güzel bir kesit veren zevkle okunabilecek bir eserdir. Tavsiye ederim.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ: 1865’ te İstanbul’da doğdu. Mahalle mekteplerinde başladığı eğitimini Darüşşafaka’da tamamladı. Bir süre gazetecilik ve öğretmenlik yaptı. Bir çok dergide makale, fıkra, gezi mektubu, anı türünde yazıları yayımlandı. 1927’de İstanbul milletvekili oldu ve görevini ölümüne dek sürdürdü. Servet- i Fünun döneminde yaşamış olmasına rağmen bu hareketin dışında kaldı. 21 Eylül 1932’de İstanbul’da öldü. İlk Sevgili (1891), Afife (1894), Güzel Eleni (1893), Meyl-i Dil (1897) gibi otuza yakın roman ve öyküsü ve bir çok fıkra, makale, çeşitli türlerde yazıları vardır.

7 Ekim 2010 Perşembe

İNCE MEMED KİTAP ÖZETİ (YAŞAR KEMAL)

Toroslar’dan Akdeniz’e uzanan Dikenliözü’ndeki beş köyden birisi Değirmenoluk’tur. Bu köyün insanları köylerinden dışarıya çıkmazlar. Onun için buraların kendine has kanun ve töreleri vardır. Bu kanun ve töreleri Abdi Ağa koyar ve uygular. Dışarıdan kimse gelmez ve karışmaz.
Köyün yağız delikanlılarından Memed günlerdir Abdi Ağa’nın tarlasını sürmektedir. Artık dayanamayacağını anlayınca herşeyi bırakıp Kemse Köyü’ne gider ve Süleyman’a sığınır. Memed’in bu yaptığı aslında bütün köy ahalisinin hayalidir. Memed kışı Kesme Köyü’nde geçirir. Anasını ve köyünü özlemiş olmasına rağmen dönmemekte kararlıdır. Bir gün köyden bir tanıdık onu görür ve bu haberi hemen Abdi Ağa’ya yetiştirir. Bunu öğrenen Abdi Ağa Süleyman’ın kapısına dikilir ve Memed alıp köye götürür. O yaz Memed hasatı yapar ve Abdi Ağa’nın topraklarını sürer. Abdi Ağa ise ceza olarak ona hasatın beşte birini verir. O kış Memed ve anası çok zorluk çekerler.
Memed arkadaşı Mustafa ile ilk defa kasabaya giderler. Yolda iyi, mert bir eşkiya olan ve hayranlık duydukları Kara Ahmet’le karşılaşırlar. Kasabadaki yaşam Memed’i çok etkiler. Ağaların olmadığı herkesin hür olduğu bu hayat özlemiyle Memed sevgilisi Hatçe’yi kaçırmak için köye gider ve barber kaçarlar. Abdi Ağa’nın yeğeninin nişanlısı olan Hatçe ile Memed’in kaçmalarının ardından Ağa’nın adamları ve yeğeni onları yakalamak için izlerini sürerler. Nitekim bulurlar. Aralarında çatışma çıkar. Abdi Ağa’nın yeğeni ölür, Memed yaralanır ve kaçar. Hatçe ise yakalanır. Memed’in sığınacak bir yeri olmadığı için Deli Durdu denilen bir eşkiyanın çetesine sığınır. Çetenin yaptığı haksızlıkları gören Memed Deli Durdu’dan nefret eder.
Bu sırada Abdi Ağa Hatçe’yi cezalandırmak için ona bir tuzak kurar. Yeğenini Hatçe’nin öldürdüğüne jandarmaları ikna eder ve Hatçe hapishaneye düşer.
Eşkiyalığa iyice alışan Memed zulmetmeye dayanamaz ve çeteden ayrılıp yeni dostlar bulur ve onlarla gezmeye başlar. Bir gece köye geldiğinde anasının öldüğünü duyar ve Hatçe’nin başına gelenleri öğrenir. Ardından Abdi Ağa’nın izini sürmeye başlar.
Bu arada Abdi Ağa Memed’i ortadan kaldırmak için bir tuzak kurar. Memed ise kasabada Hatçe’yi bulur ve bir yolunu bulup onu ve arkadaşını hapishaneden kaçırmayı başarır. Köylüleri de Abdi Ağa’ya karşı gelmeleri konusunda yüreklendirir. O kış köylüler Abdi Ağa’ya hasatlarından bir buğday tanesi bile vermezler.
Abdi Ağa Ankara’ya telgraf çeker ve Memed’in gizlendiği yeri ihbar eder. Jandarmalar Memed’i kıstırırlar. Aralarında çatışma çıkar. Tam bu sırada Hatçe doğum yapar. Memed eşi ve çocuğu için teslim olur fakat bu esnada Hatçe vurulur. Memed’in dünyası yıkılır. O sırada çıkan afla serbest kalır. Doğan çocuğunu Hatçe’nin hapishane arkadaşı alır ve Gaziantep’in bir köyüne götürür.
Olaylardan Abdi Ağa’yı sorumlu tutan Memed köye gelir ve Abdi Ağa’yı vurur. Bu duruma sevinen köylü bayram eder. Memed ise atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.

KİTABIN ANA FİKRİ : En yüksek makamlarda bile olsak kimseye haksızlık etmeye hakkımız yoktur.

OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:İnce Memed: Toroslar’da Değirmenoluk Köyü’nde yaşayan yoksul ve yetim bir köylü çocuğu. Abdi Ağa’nın baskısına dayanamaz, onun yeğenini öldürür ve dağa çıkıp eşkiya olur.
Abdi Ağa: Dikenliözü’nde bulunan beş köyün sahibi, merhametsiz, bencil ve zengin bir köy ağası.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
HAYATI
• 1922’de Adana’da doğdu.
• Asıl adı Kemal Sadık GÖKÇELİ olan Yaşar KEMAL, ortaokul son sınıfa kadar okudu. İşçilik, katiplik, bekçilik, memurluk, arzujhalcilik gibi çok çeşitli işlerde çalıştı.
• Yazı hayatına şiirle başladı. İlk şiiri Adana Halkevi dergisi “Görüşler”de yayınlandı.
• Uzun zaman folklorla uğraştı, derlemeler yaptık.
• Cumhuriyet gazetesinde fıkralar ve röportajlar yazdı.
• İstanbul’a taşındıktan sonra hikayeler yazdı(1951).

ESERLERİ:
• HİKAYE KİTAPLARI;
Sarı Sıcak(1952)
• ROMANLARI;
İnce Memed
• RÖPORTAJ;
Yanan Ormanlarda Elli Gün (1955),
Çukurova Yana Yana(1943),
Peri Bacaları(1957),
Bulut Kaynıyor(1974).
• DENEMELER, FIKRALAR;
Taş Çatlas(1961),
Baldaki Tuz(1974),
• DERLEME
Ağıtlar (1943)

İNTİBAH KİTAP ÖZETİ (NAMIK KEMAL)

Ali Bey, zengin bir ailenin tek evladı, yirmi bir yaşlarında zeki, çalışkan ve yakışıklı bir delikanlıdır. Babası oğlunun eğitimine çok önem vermiştir.Babası oğlunu, oğlu da babasını çok sevmektedir.Ama babasını kaybettikten sonra hayatında büyük değişiklikler oldu.Annesi, babasının ölümünü unutması için  Ali Bey’i Çamlıca’ya gezmeye götürmeye başlar. Ali Bey bu gezilere iyice alışır ve arkadaşları ile çamlıca’ya eğlenmeye gider. Orada güzel bir kadın görür.Adı Mehpeyker’dir. Ali Bey Mehpeyker’i gördükten sonra  onu düşünmekten geceleri uyuyamaz, işlerini ihmal eder.Ama Mehpeyker’in bir fahişe olduğunu bilmez.Arkadaşları kadının bir fahişe olduğunu Ali Bey’i ikna etmeyi başarırlar.Ama kadın okadar büyük bir etki bırakmıştı ki; Ali Bey onu bırakmak istemez.Ama annesi de bunu öğrenmiştir. Eve bir cariye satın alır. Adı Dilaşub’tur. Kız  Mehpeyker’den daha güzeldir. Ali  Bey Dilaşub’la  evlenmeyi kabul eder ve de evlenir. Mehpeyker bunu öğrenir ve Ali Bey’den intikam almak için yemin eder. İlk önce Dilaşub’un bir fahişe oduğunu ortaya atar ve de Ali Bey’I buna inandırır. Ali Bey Dilaşub’u evden kovar. Mehpeyker kızı evine alır ve kızın fahişe olmasını ister. Ama kızı kandıramaz ve kız kadının evinde kalır ama namusuyla. Mehpeyker’in intikam ateşi hala sönmemiştir. Ali Bey’i  öldürmesi için bir kiralık katil tutar. Katil ve kadın herşeyi planlamışlardır. Ama Dilaşub herşeyi duyar.Ali Bey’i kurtarmakiçin onun yerine geçer. Katil Ali bey zannederek Dilaşub’u sırtından vurur. Ali Bey de polislerle gelir ve yerde Dilaşub’un cesedini görür. Çok üzülmüştür. Ali Bey de Mehpeyker’i yakalar ve öldürür. Hapse girdikten  altı ay sonra hayata veda eder.

KİTABIN KONUSU : İki güzel kadın, bir yakışıklı ve zengin delikanlı, delikanlının ailesi ve çevresi ile olan olaylar anlatılıyor. Delikanlı  bu kızlardan birine aşık olur ama kız bir fahişedir. Delikanlıyı kandırmak ve onun servetine sahip olmak  için elinden geleni yapar.

KİTABIN ANA FİKRİ: Doğruyu öğrenmeden ve tam bir soruşturma yapmadan hiç bir işe kalkışmayınız yoksa hayatınızla ödeyeceğiniz hatalar yaparsınız. Ve de iş işten geçmiş olur. Şunu unutmamalıyız; SON PİŞMANLIK FAYDA ETMEZ.

OLAYLARIN VE KİŞİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ: 
ALİ BEY: Zengin bir ailenin tek evladı. Yirmibir, yirmi iki yaşlarında yakışıklı bir delikanlı. Ailesinden iyi bir eğitim görmüştür.
MEHPEYKER: Feleğin çemberinden geçen ve dünyada şehvetten başka bir şey tanımatan ateşli bir kadındır. Alçak ve namussuz bir aileden yetişmiş; daha ondört onbeşine gelmeden rezaletin her çeşitini öğrenmiş bir fahişedir.
ATIF BEY: Ali beyin arkadaşıdır. Her zaman doğruyu söyleyen Ali Bey’in kendisine güvendiği birisidir. MESUT BEY: Atıf Bey’in dayısıdır. Ali Bey’e gerçekleri anlatan kişidir.
DİLAŞUB: Saçları sırma gibi parlak sarı; alnı bembeyaz, kavisli ve kalınca kaşı, mavi gözlü. Boyu bir kadına yakışacak kadar uzun ve har erkeği meftun edecek derecede narindir. Mehpeyker’den daha güzeldir.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitabın gerçek adı, Son Pişmanlık’tır. Namık Kemal’in büyük hikaye vadisinde ilk tecrübesidir. Kitap ahlaki tez ve tenkit romanıdır. İntibah sürükleyici bir kitaptır. Kitaba başladığımda ne zaman  bitiririm diye düşünüyordum. Ama arkadaşlar inanın kitabı üç-dört saat içinde  bitirdim. Kitabı herkese tavsiye ediyorum.Herkes tarafından okunması gereken bir kitap.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Kitabın yazarı Nam5ık Kemal’dir.1840-1888 yılları arasında yaşamıştır(48yıl). Vatan şairi olarak bilinmektedir. Çocukluk ve gençliğini dedesinin yanında geçirmiştir. Henüz ondört yaşındayken koca bir defteri dolduracak kadar şiir yazmış, onaltı yaşındayken evlenmiş,yirmi iki yaşındayken divan düzenlemiş, yirmi beş yaşlarındayken de dönemin en ünlü adlarından olmuştur. Kısaca Namık Kemal  değişmeyi yaşamanın zorunlu koşullarından biri olarak kabul eden ve millilik karakterini yitirmeden Avrupalılaşmanın çarelerini arayan bir fikir ve sanat adamıdır. Eserler ; Şiir : Hayatı ve şiirleri(1933)Roman : İntibah / Sergüzeşt-I Ali Bey(1876);Cezmi(1880)Oyun : Vatan Yahut Silistre(1873);Zavallı Çocuk(1873);Akif Bey(1874); Gülnihal (1875); Celalettin Harzemşah(1885);Kara Bela(1910)Eleştiri : Tahrib-i Harabat(1886);Takib-i Harabat(1886)

KAN DAVASI KİTAP ÖZETİ (REŞAT NURİ GÜNTEKİN)

Kurtuluş Savaşı yıllarında sokak çocuğu olarak büyüyen ve bulundukları yerden işgaller yüzünden diyar diyar dolaşan ve en sonunda Çocuk Esirgeme Kurumunda büyüyen, okuyup öğretmen olan, öğretmenlik yaparken cepheye alınan ve hayatının büyük çoğunluğu cephelerde geçen Ömer adında bir öğretmenin başından geçen bir kan davasını anlatmaktadır.
Olay Bozova ilçeside geçmektedir.Ömer askere giderken daha önce buradan geçmiş ve dönüşte burada yaşamaya karar vermiş.Burada eskiden cephede tanıştığı Deli Murat lakaplı bir mühendisle birlikte yaşamaya başlar.Bozova’nın bir köyünde öğretmenlik yapmak için istekte bulunur,tayini Aşağı Sazan köyüne çıkar.Buraya gelgiği akşam bir soygun olayı olur ve bunu sokak çocuklarının yaptığı anlaşılır ve yakalanırlar ve bu çocuklar Yukarı Sazan köyünün gençleridir.Aşağı ve Yukarı Sazan köyleri arasında bir kan davası vardır.bunun üzerine Ömer öğretmeni ve okulu bulunmayan Yukarı Sazan köyünde çalışmaya ve çocukları da yannına almaya karar verir.

ROMANIN KONUSU: Romanda Kurtuluş savaşı yılarındaki bir kan davası anlatılıyor.

ROMANIN ANAFİKRİ: Bir kan davası olayını anlatıyor ve kan davasının iki dost köyün arasını nasıl açtığı ifade ediliyor.
ROMANDAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
ÖMER : Sokak çocuğu olarak büyüyen ve öğretmen olan savaş başlayınca cepheye katılan bir karakterdir.
MURAT : Ömer’in cepheden tanıdığı bir mühendis
TOYGAR : İlçe doktoru.

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Kitabı okurken kan davasının ne kadar zarar verici ve insanların yaşamında derin yaralar açan bir gelenek olduğunu yazarın etkileyici anlatımı sayesinde hiç sıkılmadan öğrendim.

ROMANIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi.
Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da İstanbul’da öldü.

6 Ekim 2010 Çarşamba

KAR KİTAP ÖZETİ (ORHAN PAMUK)

Romanda yazar, çok sevdiği arkadaşının anılarını anlattığını kitabın içinde değişik yerlerde vurgulamaktadır. Kitaptaki yazılar tamamen otlarındaki şeyleri anlatılmıştan ibaret olsa da bazı yerlerde kısaltlmalar ve birilerini veya biryerleri rahatsız edeceği kuşkusuyla zorunlu olarak kesintiler yapılmıştır.
Olaylar tamamen yurdumuzun doğu kesminin Kars ilinde geçmektedir. Bir gazetede köşe yazarlığı yapan ve ünlü bir şair olan Kerim Alakuşoğlu (kitabın bütününde ondan “Ka” olarak bahsediliyor) Almanya’nın Frankfurt şehrinde geçirdiği onca senelerden sonra Türkiye’ye dönme kararı verir ve geldiği ayların flaş haberleri arasında yer alan “Kars’taki kadınların intiharı” konularının üzerinde gazetede yayımlayabileceği bir araştırma yapmaya karar verir. Bunun için ülkemizde kış aylarının en sert geçtiği dönemde Kars’a gitmeye karar verir. Yolda gördüğü çoğu Kars’lı olan doğulu insanlarımızı, giyinişlerini, konuşmalarını, yolların durumunu ve oradaki devlet anlayışını açık ifadelerler anlatır. Yolda hayatında hiç yaşamadığı bazı gülünç olayları ve yöre halkının candan ve sevecenliğini anlatır.
Kars’a geldikten sonra üniversite yıllarından tanıdığı arkadaşlarını bulur hatta üniversiteden tanıdığı ve boşandığını duyduğu eski aşkı sayılabilecek olan İpek’in sahibi olduğu otele yerleşir. Bütün olanlar boyunca bu otelde kalır.
Kente bir yazarın geldiğini ve o dönemde de bir seçim zamanı olması itibariyle kentin ileri gelen devlet görevlileri Ka’nın yanına gelerek ziyaret ederler, konuşurlar ve esas olarak neden Kars’a geldiğini öğrenmeye çalışmaktadır. Ka’nın Kars’a geliş sebebi intihar eden genç kızların ve kadınların neden bu yola başvurduklarını öğrenmek, bunları gazetedeki köşesinde yayınlamak ve yapabilirse halka intiharın kötülüklerinden bahsedip halkı bu yönden uzaklaştırmaktır. Tabi bölgeye böyle ünlü gazetecilerden ve sanatkarlardan fazla gelen olmadığı için halk önce onu yadırgar ama Türk halkının en büyük özelliklerinden misafirperverlikten de vazgeçmezler.
Ka’nın şehre geldiğini duytan bazı din taraftarları ve yobaz kişiler onu kendi saklandıkları köşelere çağırır ve onlarla göüşmesini sağlarlar. Amaçları tabii ki kötü düşüncelerini ve geri kalmış fikirlerini onada aşılamak ve Kars halkının daha da dikkatini çekmektir. Bu arada Ka araştırmalarına devam eder ve intihar eden kadınlarla öğrencilerin çoğunun bunalımda veya aşk acısından kendilerine kıydıklarını anlar. Fakat şöyle bir durum da vardır ki bu ölen şahıslar üniversitede okuyan ve başörtüsü taktıkları için okula alınmayan kimselerdir. Bunu fırsat bilen geri kafalı insanlar devletin dine karşı olduğunu, Kars’taki görevlileri ise ateistlikle suçlarlar. Ka da devlet görevlilerini biraz destekler gibi göründüğünden onu da ateistlikle suçlarlar. Bu gelişmelerin yanında birtakım cinayetler işlenir. En önemlisi ise üniversitede devletin kurallarını uygulayan bir öğretim üyesinin öldürülüşüdür ki bunu yapanlarda laik devlet düşmanı gruplardır. Ka tüm bu olayların üzerinde korkmadan bu tip insanlarla ilişki kurar, çetebaşlarıyla görüşür ve buradaki saf delikanlı erkeklerin ve bayanların kandırıldıkları anlar. Bir ara kendisini öyle olaylar ve davranışlar içinde bulur ki kendisinin de onlardan birisi gibi olacağını anlayıp kurtulur onlardan.
İpek’e aşık olan Ka tüm bu olayların yanında kendinin ne kadar tehlikelerin içinde olsa dahi kendinin İpek’in yanında ve mutlu olduğunu hisseder. Ama bu mutluluğun gerçek mi yoksa zahiri mi olduğunu anlayamaz. Bütün bu olaylar yaşanırken halkın sosyal aktivitesini ve mutluluğunu, gece gündüz kar yağmasından dolayı düştüğünü ve halkın morale ihtiyacı olduğunu anlayan görevliler tarafından bir organizasyon düzenlenir. Bu organizasyonda laik cumhuriyet yanlısı oyunlar oynanır ve örümcek kafalıların amaçlarına ulaşamayacağı anlatılır. Gösteride bulunan çoğu beyni yıkanmış imam hatipli öğrencilerin ve hokkabazların laf atması, sataşması, cumhuriyet rejimini ve devlet memurlarını din düşmanı olarak adlandırmalarından dolayı olaylar çıkar. Olayların sonucu kentte sokağa çıkma yasağı ilan edilir ve ihtilal boy gösterir. Tabii bunu bir çok halk sevinçle karşılarken gericilerin çoğu ve ülkemize çomak sokmak isteyenler nezarathanelere konur ve sorguları alınır. Ka bu olayları pür dikkat inceler. Bir çok şiiri de bu olaylardan etkilenerek yazar.
Olayları sıkıca inceleyen Türk polis ve askerinin bu durumlarda nasıl canla başla çalıştıklarını ve ülkeyi korumak için bu gericilere nasıl davrandıkları, ülkemizin bu konulardaki sorunlarına da yazar uzunca dikkat çeker. Ka bütün bunları yaparken bazı dinci lider ve elebaşlarının ifadelerini eline geçirir ve hayretle bir ürperti hissi duyar. Bu insanların kimlerce desteklendiklerini ve yaptıklarını öğrendikçe meğer ülkesinde neler olduğunu ve haberinin olmadığını anlar. Bu insanların Tanrı’nın adını kullanarak ne zalimce işler yaptıklarını, nice cinayetler işlediklerini ve utanmadan bunları Tanrı için yaptıklarını öğrenince büsbütün hayrete düşer.
Ka olaylardan etkilenmişti ama korkmaya başlamıştı birazcık. Çünkü bazı dinci kesimler Ka’yı bir ajan olarak görüyor ve kendilerine vurulan darbelerin sebebi olarak onu görüyorlardı. Arada bir tehditler olmasına rağmen polisin Ka’yı koruduğunu zannedip düşüncelerinden vazgeçmişlerdi.
Ka bütün olayları incelemişti ve Kars’ı “Dünyanın bittiği yer” olarak adlandırmıştı. Sevdiği İpek’in bile bazı gerikafalılarla işleri ve ilişkileri olduğunu öğrenince kendisini bu şehirde tutacak bir neden kalmayacağını düşünüp şehirden üzüntülü olarak ayrılıp İstanbul’a dönecekti. Ama artık hayattan umudu kesildiği için Ka düşüncelere dalmakta ve İpek’i düşünmektedir. Buna rağmen en sonunda hediyeler ve teşekkürlerle Kars’tan ayrılır. Kars tam olarak düzelmese de uygarlık ve rahatlıklara ilk adımı atmaktadır.

ROMANIN KONUSU:
Romanda, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumlardan en sorunlusu olmaya meyilli olan “İrtica ve Başörtüsü” konusunun örneklendirerek açıklanması, ülkemizin içinde bulunduğu büyük sorun ve örümcek kafalı kişilerin nasıl masum ve saf Türk halkını kandırdığını ve kendilerine tapınılacak duruma getirdiklerini anlatmaktadır. Bir diğer açıdan ülkemizin nasıl bu durumdan aciz kaldığı bazı konuları verse de, bu konularda duyarlı olduğunu, görevli kişlerin konulara dikkat ve titizlikle yaklaştığını, ancak bazı insanlarımızın burada sömürüldüğünü ana tema olarak işlenmiştir.

KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitabın ana fikri bir çok konu üzerine odaklanmış gibi görünsede ülkemizin doğu kesimlerinin gerçekten de yokluk, ilgisizlik ve eğitimsizlikten nasıl geri kalmışlığını, nasıl cahil düşüncelerin kabul edildiğini, bu tip düşüncelerin insanları nasıl hiçe saydığını anlatmaktadır. Aslında yöre halkının çok duyarlı, vatanına ve milletine ne kadar bağlı olduğunu ama nedense dış devletlerin veya dış kuvvetlerin belki de yörede güç sahibi olmak isteyen vatan hainlerinin nasıl yandaş topladıklarını, cahil halkı din duygularını kullanarak nasıl sömürdüklerini ve başörtüsü yüzünden halkımızla devletimizi nasıl karşı karşıya getirdiklerini anlatmakta, okuyucuya bu konularda güzel örnekli bir anlatım vermektedir.

OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Ka kendi içinde bazen entel bazen duygusal, kaliteli ve anlamlı şiirler yazan, ülkesini belki de yurtdışında yaşadığı için çok seven ama en azından hiç boş durmayıp ülkesine yardım eden kişi olarak göze çarpmaktadır.
Olaylar sürekli Ka’nın etrafında döndüğü için diğer kişiler biraz sönük kalsada sevgilisi ve otel sahibi İpek, bu akımlardan ve kafa yapılarından etkilenmiş İpek’in kardeşi Kadife ve sonu ölümle biten yüreği çok saf, tertemiz ve kandırılmış kişi Fazıl. Ka burada İpek’in sevgisinden çok Fazıl’ı sevmiş ölümüne üzülmüştür.
Kitapta olaylar birbirinin devamıdır ve yazar kitabı 43 bölüme ayırmıştır. Bütün bölümlerde güzel tasvirler ve olayların tarafsızca aynen anlatıldığını, olan olayların ise Türkiye’nin kaderimidir bilinmez şu ankiyle aynı olduğudur.

KİTABIN YAZARI HAKKNDA KISA BİLGİ:
Orhan PAMUK; 1952’de İstanbul’da doğdu ve Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer bir ailede, Nişantaşı’nda büyüyüp yetişti. New York’ta geçirdiği üç yıl dışında hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Koleji’nde bitirdi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okudu, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’den başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1979’da Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nı kazandı. 1982’de yayımlanan bu kitap 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de aldı. Aynı yıl ilk baskısı çıkan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’nü ve bu kitabın Fransa’da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la découverte européenne’i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. 1985’de yayımlanan tarihî romanı Beyaz Kale Pamuk’un ününü yurt içinde ve yurt dışında genişletti. New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. 1990’da yayımlanan Kara Kitap, karmaşıklığı, zenginliği ve doluluğuyla çağdaş Türk edebiyatının üzerinde en fazla tartışılan ve en çok okunan romanlarından biri oldu. Ömer Kavur’un yönetmenliğini yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu da Pamuk 1992 yılında kitaplaştırdı. 1994’te yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. 1998’de yayımladığı Benim Adım Kırmızı adlı romanı olağanüstü bir ilgi gördü. Romanları yirmi dile çevrilen Orhan Pamuk yirmi beş yıldır tuttuğu defterler, dergi ve gazetelere yazdığı yazılar, denemeler, eleştiri yazıları, röportajlar ve gezi notlarından yaptığı titiz bir seçme ile daha önce yayımlanmamış “Pencereden Bakmak” adlı uzun hikâyesini Aralık 1998’de Öteki Renkler başlığıyla kitaplaştırdı.

KAYIP ARANIYOR KİTAP ÖZETİ (SAİT FAİK ABASIYANIK)

Nevin herkes tarafından çok sevilen birisidir. Herkesin derdini dinleyen, sohbet eden ve onları anlamaya çalışan bir insandır. Babası eski konsolostur. Bu yüzden hayatı biraz bolluk ve rahatlık içinde geçmiştir. Her mekanda olduğu gibi burada da kötü insanlar vardır. Ve bunlar Nevin’i çekememektedirler. Kamarot İrfan da bunlardan birisidir. Kendini çok iyi tanıtmış olmasına rağmen kıvılcım bekleyen insanlar için İrfan’ın sözleri yeterli olmuştur. Onun babası tarafından şımartılmış bir kız olduğunu onunla bununla kahvede sürttüğünü aralarında konuşmaya başlamışlardır. Kocası Özdemir ise onu pek de o kadar sevmemiştir. Ona lüzumlu bir eşya muamelesi göstermiş, nasıl traş sabunu bulamayınca tedirgin oluyorsa, eşi yokken de öyle tedirgin olmuştur. Nevin de kocası Özdemir’den bu derece bir muamele gördüğü için balıkçı Cemal’le dolaşmaya başlar. Gittiği her yerde ihtiyacı olan huzuru aramaktadır. Gördüğü herhangi bir biletçiye bile anında içi ısınmakta, sanki ilacı ondaymışcasına ondan birşeyler alacağına inanmaktadır. Bir defasında Cemal’le görüştüğünde boşanma meselesini konuşur. Nevin kocasından boşanıp tekrar İstanbul’ a dönecektir. Daha sonra boşanma işleri için Ankara’ya gider. Fakat Nevin’in içi çok daralmıştır. Artık Nevin’in sıkıntıları bir ara öyle bir dereceye gelir ki midesindeki ağrıdan duramaz olur.
Fakat Nevin bu durumdan iyice bunalmıştır. Eve dönmesine imkan yoktur. “Konsolosun kızı” ile “Balıkçı Cemal’in arkadaşı” arasında mekik dokumak için sinirleri artık müsait değildir. Böyle bir yaşayışın zevksizliğini, hastalığını hiç sevmemiştir. Başka yerlerde başka hayatlara yelken açacaktır. Babasına bir mektup yazar ve istasyondan bir trene atlayarak huzura doğru yolculuğa çıkar.

KİTABIN KONUSU: Kitapta Nevin adlı bir kadının mutluluğu,huzuru arayış çabası anlatılmaktadır.

KİTABIN ANA FİKRİ: İnsan hiç kimseye, hiç bir söze önem vermeden hakkında söylenenlere kafa tutarak dolaşmamalıdır. Bu ukalâlık ve kendini beğenmişliğin bir göstergesidir.

OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: Nevin hayatı çalkantılarla dolu, çok acı çeken fakat her zaman içinde huzura kavuşma ümidi olan birisidir. Nevin’in kocası Özdemir, karısını bir eşten çok bir eşya olarak gören bir kişidir. Balıkçı Cemal saf, kalbi temiz ,Nevin’in ilk başlarda kendisinde saadeti aradığı insandır.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
Sait Faik ABASIYANIK Cumhuriyet devri hikayecilerinden
Doğum/Ölüm:23 Kasım 1906-11 Mayıs 1954 Doğum Yeri: Adapazarı
İlkokulu Adapazarı’nda okudu, onuncu sınıfa kadar İstanbul Erkek Lisesi’ndeki orta öğrenimini Bursa’da tamamladı (1928). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne yazıldıysa da çok geçmeden İsviçre’ye ekonomi öğrenmeye gitti (1931). Lozan’da iki hafta durabildi, Fransa’ya geçerek Grenoble kentinde başladı üniversiteye, 1935’te öğrenimini bırakıp yurda döndü. Kısa bir süre bir azınlık okulunda Türkçe öğretmenliği, zahire ticareti ve bir ay kadar da (Mayıs 1942) Haber gazetesinde adliye muhabirliği işlerinde çalıştı. Babasının geliriyle geçindi, Burgaz Adası’ndaki köşklerinde annesiyle birlikte yaşadı. Bu köşk 1964 Mayıs’ından beri Sait Faik Müzesi’dir.
İstanbul’da lise sıralarında şiirler kaleme alan (1925-1928) Sait Faik, ilk hikayelerini (İpekli Mendil, Zemberek, vb.) Bursa’da yine lise öğrencisi iken yazmıştı (1925), basılan ilk yazısı Uçurtmalar İstanbul’da Milliyet gazetesinde çıktı (9 Aralık 1929), şöhretini sağlayan ilk hikayeleri Varlık dergisinde yayımlandı(15Nisan1934…)
Hikayelerinde konu ve olaydan çok, şiire ve etkiye en uygun zaman parçaları üzerinde durmasını seven, bu dramatik anları incelemekte büyük başarı gösteren Sait Faik, bir İstanbul hikayecisi idi. Kaderlerine eğildiği, düşüren, düşürülmüş insanlarda çok kere kendi sıkıntı ve avareliklerinin dramını yaşadı. Çalışkan, işinde gücünde insanlar gördükçe, şehirden, kalabalıklardan sevinç duydu; kötülüklerle karşılaştıkça kırlara, kıyılara, sakin tenha adalara (Burgaz, Hayırsız Adalar), balıkçılara sığındı. Ada ve deniz hikayelerinde kahraman sayısı az ve belli, şehir hikayelerinde ise dikkatini dağıtacak kadar bol ve çeşitlidir. Sait Faik, yığınlar içindeki gizli dramları bulup çıkardığı gibi tabiat senfonisini de derinlere işleyen bir ustalıkla yaşatmasını bildi. İnsanları, kırları, denizi, tabiat köşeleri ve hayvanlarıyla, yaşamayı bölünmez bir bütün olarak gördü. Kalemini güzelliklerin hakkını aramak, vermek, göstermek uğrunda kullandı.
Yirmi yıllık sanat hayatında bize Medar-ı Maişet Motoru (1944; 2.b. Birtakım İnsanlar adıyla, 1952) ve Kayıp Aranıyor (1953) adlarında iki roman, Şimdi Sevişme Vakti (1953) adlı bir de şiir kitabı bırakmış olan Sait Faik’in hikayeleri, şu on üç kitapta toplandı: Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan (1940), Lüzumsuz Adam (1948), Mahalle Kavgası (1950), Havada Bulut (1951), Kumpanya (1951), Havuz Başı (1952), Son Kuşlar (1952), Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954), Az Şekerli (1954), Tüneldeki Çocuk (1955), Mahkeme Kapısı (1956),
Son kitabında mahkeme röportajları toplanmışsa da taşıdıkları hava bakımından bunlara da hikaye diyebiliriz, sondan önceki iki kitabında da röportajlarına rastlanır.
Sait Faik’in evvelce 16 kitap tutmuş hikaye, röportaj ve şiirlerinin Muzaffer Uyguner’ce derlenen son toplu basımı Bilgi Yayınları’ndadır: 1. cilt Semaver/Sarnıç (1970), 2. cilt Şahmerdan/Lüzumsuz Adam (1970), 3. cilt Medar-ı Maişet Motoru (1970), 4. cilt Mahalle Kavgası/Havada Bulut (1970), 5. cilt Kumpanya/Kayıp Aranıyor (1970), 6. cilt Havuz Başı/Son Kuşlar (1970), 7. cilt Alemdağda Var Bir Yılan/Az Şekerli (1970), 8. cilt Tüneldeki Çocuk/Mahkeme Kapısı (1970), 9. cilt Balıkçının Ölümü-Yaşasın Edebiyat (1977, yazılar), 10. cilt Açık Hava Oteli (1980, konuşmalar, mektuplar), 11. cilt Müthiş Bir Tren (1981, öykü), 12. cilt Yaşamak Hırsı (1982, G. Simenon’dan çeviri roman), 13. cilt Şimdi Sevişme Vakti (1986, şiirler), 14. cilt Sevgiliye Mektup (1987, hikayeler, yazılar, mektuplar, konuşmalar), 15. cilt Bitmemiş Senfoni ve Sait Faik Kaynakçası (1989).
1953 Mayıs’ında ABD’deki milletlerarası Mark Twain Derneği, modern edebiyata hizmetlerinden dolayı Sait Faik’i şeref üyeliğine seçmişti.
Yazar üzerine yazılmış 18 kitabın tam listesi Perihan Ergun’un derlediği Sait Faik 90 Yaşında (1996) adlı kitaptadır.

KENDİ AYAKLARI ÜSTÜNDE KİTAP ÖZETİ (İPEK ONGUN)

Bu kitap 24 Haziran’la başlar. Serra yaz tatili için gittiği İzmir’deki Kuzeni Sıla’nın anlattıklarıyla konuya başlar. Arkadaşı Zeynep’in Amerika’da okuyan Nilgün ablasının Amerikalı bir gençle evlenme kararı alması ve bunun evdeki yankılarından bahseder. Yaşlıların bu olaya yaklaşımına, anne babanın olaya olumlu yaklaşımına ve genç yaşta Nilgün’ün aldığı böyle bir kararın etrafında yarattığı izlenimlerden bahsediyor. Bu arada Sıla’nın uçuk hareketlerine, ne olduğu belli olmayan mankenlik ajansına manken olmak için başvurmasına, kendini tanımadığı kişilere kaptırıp bir görüşte aşık olmasına ve sorumsuzca fevri hareketlerine yer veriyor. İzmir’den arkadaş grubuyla bir Akdeniz turuna katılır. Bu, annesinden ayrı ilk çıkacağı yolculuklutr. Kendisi on sekiz yaşlarına yeni girmiş lise iki öğrencisidir ve bu geziyi kendi ayakları üzerinde durmanın ilk aşaması olarak görmektedir. Kendisinde çok büyük değişiklikler görmeye başlamıştır. Bir kere, annesini iş nedeniyle üç günlük dış geziye göndererek bu süre zarfında evde yalnız kalmaya ikna etmiş ve bunu da çok güzel başarmıştır.
Erkek arkadaşının başkasıyla çıkıyor olması onu yıkmıştır, ama bunun gençlikte yaşanan ilk aşklardan olduğunu, unutlması gerektiğini yaşayarak ve tecrübe edinerek öğrenmiştir ve bunu da olgunlaşmanın bir aşaması olarak görmüştür. Arada bir Ankara’ya babaannesinin yanına ve ayrı yaşayan babasına ziyarete gider. Babasının evlenmeyi düşündüğü yeni bayandan, olgun görünen yetişmiş insanların da aynı çocukluk hatalarının yapabileceklerini ima eden konuları duyar. Daha çok okul çevresinde olup bitenlere günlüğünde yer verir. Özellikle öğretmeni Mualla Hanım’ın hayata atılmak ve kendi ayakları üzerinde durmakla ilgili verdiği tavsiyeler öğrencileri bayağı etkilemektedir. Meslek seçimi konusunda şimdiden karar vermeleri tavsiyesi üzerine, Serra da içinde gizli kalan gezme ve görme tutkusunun onu turizm mesleğine daha yatkın olduğunu keşfetmesini sağlar. Bunun içinde hafta sonları bir turizm acentasında çalışmaya gider. Burada gerçekten aradığı mesleğin turizm olduğunu keşfeder ve kararını verir. Mualla hanım o yıl 10 Kasım’ı Ankara’da Anıtkabir ziyareti şeklinde düzenler. Serra bu geziden çok etkilenir ve bu geziyle ilgili “10 Kasım ve Atatürk” diye içinden geldiğince bir kompozisyon yazıp bunu Mualla Hanım’a verir. Kompozisyon çok beğenilir ve bunu bir dershanenin düzenlediği Amerika’ya gezi ödüllü “10 Kasım ve Atatürk” konulu kompozisyon yarışmasına gönderirler. Yarışmada da Serra’nın yazısı birinci gelir ve iki haftalık Amerika gezisini kazanır. Şubat tatilinde de yine yalnız olarak yeni yerleri ve dünyayı keşfetmek için yola çıkar. Sırf bu geziye çıkmak için bile pasaport, vize, uçak bileti alma gibi birçok konuyla Serra ilk defa karşı karşıya gelir ve tüm bunları yaşayarak üstesinden gelmeyi başarır. Serra kendisinin ayakları üstünde durmasını sağlayacak yıldızını bulmuştur. Artık kararını vermiştir ve turizmci olacaktır. Akdeniz gezisi, yazı yarışmasını kazanması ve ABD gezisinin kendisine çok şeyler kazandırdığına inanır. Hem gönlü hem de kafası zenginleşmiştir. Cüneyt’e gelince tüm gezi boyunca hatırlamamıştır bile.

KİTABIN ANA FİKRİ :
Bu kitabı okurken, mutluluğu başkalarının gözlerinde değil, kendi içlerinde aramanın önemi fark ediliyor.

KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
13 – 18 yaş arası grup için tüm dünyada kitaplar varken ülkemizde olmayışını fark eden yazar İPEK ONGUN bu boşluğu “Kendi Ayaklarının Üstünde Durmak” ile doldurmaya çalışmıştır.

KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Eser, yazarın kendi ağzından kendi gençlik yıllarını anlatan günlükler şeklinde yazılmış. Günlükleri mektup şeklinde evin penceresinden görünen en çok sevdiği kiraz ağacına anlatıyormuş gibi yazmıştır. Gençlere yer veren akıcı ve dinlendirici, ama her kesimin zevkle okuyabileceği bir eserdir.