23 Mart 2012 Cuma

Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri, Yusuf Akçura

Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri, Yusuf Akçura,  Maarif Matbaası, 1940, İstanbul
 
Osmanlı dağılma devrinin; sebepleri, ıslahatlar ve büyük devletlerle ilişkileri   

Kitap, dört asır dünya tarihine damgasını vuran Osmanlı Devleti’nin hem içten hem de dıştan kaynaklanan nedenlerden dolayı etkinliğini kaybettiğini incelemiştir. İncelediği tarihsel olayları incelerken yerli ve yabancı farklı kaynakların değerlendirmelerine yer vererek hangisinin daha muteber olduğunu nedenleriyle birlikte açıklamıştır. Kitabın objektif ve nitelikli bilimsel belgelere dayanır bir şekilde yazıldığı anlaşılıyor.
Hem Osmanlı hem de genç Türkiye dönemini yaşamış bir yazarın elinden çıkması nedeniyle eser, ayrı bir değer taşımaktadır. Ele alınan iki yüzyıllık dönemde geri kalmışlığın ve dağılmanın nedenleri ele alınmıştır. Kitapta sıralanan bu nedenlerden özellikle Rusya ve Nemçe(Avusturya-Macaristan İmparatorluğu) ile yapılan muharebeler, İngiltere denge ve Fransa’nın Napolyon Döneminde uyguladığı istila politikası geniş bir şekilde ele alınmıştır.
        Birçok siyasi tarih kitabında satır aralarından öğrenebildiğimiz arka planda gelişen olaylar ölçülü bir ayrıntı ile aktarılmıştır. Örneğin M.Ali Paşa’nın hangi kurnazlıklarla
Mısır’a vali olduğu, Fenerli Rum Beylerinin devlette elde ettikleri konumu kullanarak devletin dış siyasetinde nasıl etkin rol oynadıkları ve balkanların niteliksiz yöneticilerini elinde nasıl oyuncak olduğunu oldukça akıcı bir şekilde anlatılmıştır.
        Yazar, incelediği dönemde geçen olayları, önce dönemin siyasi, askeri toplumsal ve yerine göre devletler arasındaki ilişkilerin genel resmini çizerek anlatmayı tercih etmiştir. Bu nedenle de ilk olarak dağılmanın başlangıcı olan XVIII. Asır sonu ve XIX. Asır başları anlatılmıştır.              
(1) XIII. Asır Sonu ile XIX. Asır Başlarında Osmanlı Devleti
(a) Devletin sınırları ve farklı ırklara göre nüfusun oluşumu, siyasi ve idari sistemi, iktisadi ve mali durumu, iktisaden geri mili olarak zayıf olması
Küçük  Kaynarca Antlaşmasından sonraki siyasi haritaya göre Rusya hariç tutulursa Osmanlı Devleti döneminin en geniş toprakların sahip bir devletti. Kuzeyde, her ne kadar antlaşma sonrası Rusya’nın diplomatik müdahaleleri söz konusu olsa da Fenerli Hıristiyan beyler tarafından idare olunan Eflak ve Buğdan Voyvodalıkları; güneyde tabi veya itaat göstererek bir nevi Osmanlı mülkü olarak kabul edilebilecek Akdeniz kıyıları, ege adaları, Girit, Kıbrıs Suriye’den Basra Körfezine kadar uzanan topraklar ile tüm Arap Yarımadası; Kuzeyde Karadeniz’in kuzey sahilleri hariç tüm Kafkasya; doğuda Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla belirlenen sınırlarla belirlenen topraklar bu geniş alanın sınırlarını belirlemekteydi.
Bu topraklarda yaşayan tahminen 35-40 milyon insanın gerçek miktarlarını bilmemiz, o dönemde yapılmış bir nüfus sayımı olmadığından mümkün değildir. Nüfusun 2/3’ünü Müslümanlar,  1/3’ünü ise Rumlar, Ulahlar, Sırplar, Bulgarlar, Ermeniler, Yahudiler, mısır Kıptileri ve diğer Hıristiyan tebadan oluşan gayr-i Müslimlerden oluşturmaktaydı.
Padişah, hemen altında bazı konularda biraz daha üstün konumu haiz olan Şeyh-Ül İslam ile sadrazam, divan-ı hümayun ve ihtiyaç halinde divan-ı hümayun üyelerine ek olarak bulunmasında fayda görülen asker ve alim adamlarından oluşan Meşveret Meclisleri Osmanlı idaresinin sac ayaklarını oluşturmaktaydı. Padişahın iktidarının gücünün zaman zaman Şeyh-ül İslam veya yeniçeriler tarafından sınırlanmasından dolayı Osmanlı’nın mutlak bir devlet olup olmaması konusunun çokça tartışıldığı anlatılmaktadır.
     Devlet maliyesi ve iktisadi durumu ise Kanuni sonrası dönemde giderek bozulmuş ve özellikle Fransız ihtilali sonrası dönemde değişen siyasi ortamın getirdiği zorluklarla geri dönülemez bozulmalar yaşanmıştır. Dışarıdan borçlanma ile mali durumun düzeltilmeye çalışılması ve dışarıdan harp malzemesi alarak savaşlarda kayıpların telafisi çabaları yeterli olmamıştır.
(b) Merkezi otoritenin zaafı, yeniçerilerin itaatsizliği, mağlubiyetle biten XVIII asır harplerinin olumsuz etkileri illerin durumu
XIII. asırda saltanat makamı iyice zayıflamıştır. Bunun nedenlerinden en önemlisi hükümdar ve devletin yüksek rütbeli idarecilerinin yeterli bilgi, liyakat kapasite, seciye ve ahlakça düşkünlükleri ve yeniçerilerin baş kaldırmalarıdır. Yeniçerilerin bir asker olarak itaatsizliklerin nedenleri ise kötü idare olunan savaşlarda alınan yenilgiler ve yüksek rütbeli askerlerin itibar kayıpları sayılabilir.
Merkezi otoritenin zayıflığı, savaşlar ve içte yaşanan baş kaldırmalar sonucu devlet, zaten sağlam bağlarla bağlanmamış olan uzak vilayetlerin ve özellikle de uzak vilayetlerin isyanlarıyla dağlıma sürecine girmiştir.
(c) Osmanlı Devleti’nin Başka Devletlerle İlişkisi
Yazar, Avrupalı devletlerin Osmanlı’ya karşı yürüttükleri genel siyasette Fransız ihtilalinin önemli bir tarih olduğundan söz ederek bu tarihten sonra Osmanlı aleyhine büyük değişiklikler olacağı konusuna burada giriş yapmaktadır. Durum şöyledir; Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Osmanlı’yı bölüşme, Fransa, İngiltere ve Felemenk devletleri ekonomik nüfuz alanları elde etme ve Prusya krallığı ise Avusturya-Macaristan ile olan rekabetinden dolayı siyasi yakınlaşma çabası içerisindedirler.   
(2) Osmanlı Devleti’nin Dağılmasında Başlıca Nedenler
(a) Osmanlı’nın reform ve rönesans hareketlerine iştirak etmemesi,
(b)Batılıların işgal ettikleri sömürge topraklarından elde ettikleri zenginliklerden Osmanlı’nın yararlanmaması,   
(c) Reform Rönesans ve sömürgeler elde etme sonucu Avrupalıların ilim, fen ve maddi zenginliklerde ulaştıkları üstünlüklere Osmanlı’nın karşılık verecek araçlardan mahrum olmaması, 
(ç) Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesindeki milletleri uzlaştırarak birleştirmeye muvaffak olamaması,
(d) Geniş bir alana yayılma nedeniyle o zamanın şartlarına göre iyi ve muntazam bir idareni kurulaması,
(e) Memleket içerisinden toplanan gelirlerin yeterli gelmemesinden dolayı bir gelir kaynağı olarak sonu gelmeyen savaşlara girişilmesi,
(f) Sürekli girişilen savaşların devlet bünyesini zaafa uğratmasından başka, barış döneminde de düzenini bozulmasına neden olması, 
(g) XVII. asır ortalarından sonra, harplerin gelir kaynağı olmasından çok büyük masraflara neden olması,  
(ğ) Viyana bozgunundan sonra inisiyatifin tamamen Avrupalılara geçmesi nedeniyle artık harplerden gelir elde edilememesi ve gelir getiren toprakların elden çıkması,
(h) XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda başarısızlıkla sonuçlanan savaşlarının bir sonucu olarak devletin güç, nüfuz, şeref ve hakimiyetinin zarar görmesi,   
(ı) Kapitülasyonlarla önceleri Fransızlara, daha sonra ise Felemenklilere, Venediklilere ve İngilizlere de verilen imtiyazların Osmanlı tüccar gemilerinin gelişimine engel olması,
(i) Kapitülasyonlarla himaye görmeye başlayan azınlıkların idaresinde bir kısım zorluklarla karşılaşılması,
 (j) Kapitülasyonlarda belirtilen imtiyazları azınlıkları kullanma emellerine uygun olarak yorumlayıp onları isyana teşvik etmeleri,
(k) Rum patrikhanesinin kendisine tanınan sınırları aşarak adli, idari ve hatta siyasi hususlarda daha geniş yetkilerle donatılma isteği,
(l) Rum patrikhanesinin etkisinde yetişen fenerli Rum Beylerinin zamanla devletin dış siyasetinde ve maliyesinde işgal ettikleri önemli noktalardaki güç ve nüfuzlarını devlete zarar verecek şekilde kullanmaları,
(m) Mağlubiyetlerle sonuçlanan savaşların ardında toplumda meydana gelen hoşnutsuzluk ve idare ile halk arasında oluşan sıkıntılardan dolayı zamanla hükümetle halk arasında ahengin bozulması ve özellikle azınlıkların gerek içteki sıkıntılar ve gerekse dıştan kaynaklanan propagandaların da etkisiyle ayrılma emel ve arzularının giderek artması,
(n) İslami kuralların zaman ve mekana uygun yorumlanarak geliştirilememesi nedeniyle şer-i hukukun çok milletli devleti idareden aciz kalması,
(o) Gerek merkezde ve gerekse vilayetlerde adaleti ve saltanatı temsil eden makamların dini kurallara ve hukuka aykırı keyfi davranışları nedeniyle zulüm, adam kayırmacılık ve rüşvetin artması,
(ö) Şeriat esaslarına göre düzenlenen okulların XVII. asırdan itibaren batıda gelişen modern ilimden yararlanarak Osmanlı toplumuna çağın gereklerine uygun gelişmeyi yaşatamaması ve hatta bilimsel seviye olarak XV. asırdan da geri bir seviyeye düşmesi,
(p) Batıda, rönesanstan sonra tüm eğitim kurumları sürekli geliştikleri, farklı konularda uzmanlık okulları açıldıkları halde, Osmanlı memleketlerinde ve özellikle doğuda XVIII. Yüzyıl sonlarına kadar böyle eğitim kurumlarının kurulmamış olması,  
(r) Savaş meydanlarında, idarede, maliyede, adliyede, hükümetlerde, ilim ve fende geri kalmanın ve bozulmanın bir neticesi olarak cehalet ve taassubun hükmederek gelişme ve yeniliklere karşı gelebilecek kadar kuvvetlenmesi,
(s) Batıda, XVIII. asırda buharla çalışan makinelerin bulunması sonucu XIX. asır başlarından itibaren kurdukları büyük sanayi ve sermaye kuruluşları sayesinde zenginliğin buralarda artması ve merkezileşmesine doğunun küçük sanayi kuruluşlarıyla buna cevap verememesi,
Yazar, burada saydığı nedenlerin, bir devletin yıkılması için zaten yeterli illetlerden olduğundan hareketle buna rağmen Osmanlının bir buçuk asır daha yaşayabildiğini ve yıkıldıktan sonra da Türklüğün taptaze ve güçlü bir devlet olarak çıkabildiğini ifade etmektedir.
(3)  Osmanlı Devleti’nin XIX. Asır Başında Dağılması
Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde iki sürecin etkin olduğu görülmektedir. Birincisi, imparatorluk arazisinin düşmanlar tarafından istilası, ikincisi ise içeride yaşayan gayri müslimlerle Türk olmayan vatandaşların ayrı bir devlet kurma çabalarıdır.
XIX. asır başlarına kadar cesaret gösteremeyen bu asiler bu tarihten itibaren Osmanlı’dan ayrılıp ayrı bir devlet kurmak için çalışmalarına hız verdiler.  
(a) Kırımın Ayrılması
    XVIII. asrın ikinci yarısında kocası III.Petro’yu öldürterek Rusya’nın başına geçen II.Katerina hem Lehistan’ı hem de Osmanlı Devleti’ni mümkünse tek başına değilse komşuları ile birlikte paylaşmak amacındaydı. Her iki devlet de farklı nedenlerle hedef ülke durumuna gelmiş bulunuyorlardı.
    Rusya, Nemçe ve Prusya İmparatorlukları anlaşarak 1772 yılında Lehistan’ı ilk defa paylaştılar. Lehistan’ın toprak bütünlüğünün savunuculuğunu yapan ve tehlikeyi önceden fark eden Osmanlı Devleti ise Rusya ile 1768’den beri savaş halindeydi. Savaş Osmanlı ordularının mağlubiyeti ile sonuçlandı. Osmanlı bu savaşla Lehistan’ın paylaşılmasına engel olamadığı gibi ağır şartlar içeren K.Kaynarca antlaşmasını da imzalamak zorunda kaldı.
K.Kaynarca antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden ayrılan Kırım Hanlığı on yıllık görünürde müstakil bir idareden sonra Rusya tarafından işgal edildi.              
(b) Türk ve Müslüman Olmayan Kavimlerin Ayrılmaya Başlamaları
Buğdan ve Eflak  yerli voyvodalar tarafından kötü idare edilince Osmanlı Devleti XVIII. asır başlarından itibaren buralara Fenerli Rum Beylerinden voyvodalar atamaya başlamıştır. Ancak onların da zamanla kötü idareleri halkın devlete karşı bağlılığına zarar vermişti.
Eflak ve Buğdan’da yaşayan bu ahaliye “Ulah” denilmekteydi. Ulah’ların Katolik olanları ise Macaristan’da Transilvanya bölgesinde yaşamaktaydı. Bu bölgeden papaz eğitimi almak için Roma’ya gidenlere eski romanın bir mensubu oldukları fikri verilerek böyle yüksek bir ırka ve medeniyete mensup olmanın verdiği gurur ve şuurla geri dönüyorlardı.
Transilvanya bölgesinden Eflak ve Buğdan’a da sıçrayan bu akıma Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası, onları Yunanlılaştırmaya çalışan Rum papazlar ile Fenerli Rum Beylerinin de kötü idaresi eklenince ayrılık fikirleri büsbütün canlandı.
Sonuçta Fransız İhtilalinin de etkisiyle Slav, Macar ve Türklere de tabi olmadan Tuna’ya kadar bağımsız bir Romanya kurmak istiyorlardı. Eflak ve Buğdan III.Selim devrine girerken bu haldeydi.
Osmanlı Devleti içerisindeki hakiki Slavlar Sırplar ve Karadağlılardı. Avusturya’nın güneyinde yaşayan ırkdaşlarının bağımsızlık çabalarından etkilenmişlerdi. Özellikle Karadağlılar bulundukları coğrafi bölgenin de avantajı ile fiilen bağımsız yaşamaktaydılar. XVII. asır başlarından itibaren Ruslar mezhep ve ırk birliğini kullanarak bölgeyle yakın ilişkiler içine girmişlerdi.
Sırbistan’ın da istiklal hareketlerinin başlangıcı III.Selim dönemine rastlamaktadır. Osmanlı askerleri arasında çıkan anlaşmazlıklardan yararlanan bir takım Sırp milliyetçisi Kara Yorgi etrafında toplanarak 1805 yılında ayaklanmıştır. Ayaklanmayı bastırmak için asker toplanırken Rusların saldırmazlık antlaşmasını tek taraflı olarak bozarak Eflak ve Buğdan’a girmesi ile Osmanlı-Rus savaşı patlak verdi. Altı yıl devam eden savaş sonunda yenilen Osmanlı Devleti Bükreş Antlaşmasıyla Sırplara da bazı imtiyazlı haklar tanımaya mecbur kalmıştır.
Yunanistan’ın da bağımsızlık hareketlerinin fikri başlangıcı III.Selim dönemine rastlamaktadır. Rus donanması Osmanlı donanmasını Çeşme limanında yakarken Yunanlılar da Mora’da ayaklanmışlardır. Bunun sonucu olarak 1774 K.Kaynarca antlaşmasıyla Rusya bölgede söz hakkı elde ediyordu. 1787-1791 yılları arasında II.Katerina’nın eski Bizans’ın varisi ve yeniden canlandırmak hakkını elde bulunduran Rusya’nın  Türkler üzerine düzenlediği ikinci seferi Fransız İhtilalinin ve beraber hareket edecekleri Avusturya kralının ölümün de etkisiyle birincisi gibi başarılı olmamıştır. Avrupa içlerine ilerleyerek Osmanlı Devleti’ne komşu olan Fransa da genç Yunanlılar arasında milliyetçilik fikrinin yayılması için çalışmışlardır.                                    
(c) Türk Olmayan Müslüman Kavimlerin Ayrılmaya Başlamaları
Bu kavimler ana başlıklarıyla; Arabistan bölgesi , Mısır eyaleti ve garp ocakları, Suriye’de yaşayan teba, Kürt aşiretler ve Arnavut kabileleri olarak sayılabilir.
Vehhabilik Necip Çölü’nde yaşam bulmuş Arap milliyetçiliğine dayanan ve bozulmuş olduğunu değerlendirdikleri İslam dinini yeniden düzeltmeye kendini görevli kabul etmiş mürteci bir akım olarak Arabistan halklarını Türklere  karşı isyana teşvik etmişlerdir. Osmanlılar ise sapık bu akıma tesir etmek için alimler gönderdiler ise de fayda olmadı. 
1801 yılında 20000 kadar Vehhabi Abdülaziz Bin Suut’un komutasında Mekke’ye gelip topluca hac yaptılar. Mekke halkının zorla  kendilerine biat etmelerini  sağladılar. Osmanlıya daha itaatkar olan Medine halkına karşı daha fazla şiddet kullandılar.  Sonuç olarak Vehhabilerin daha XIX. Asırda Osmanlı idaresine karşı müstakil bir Arap devleti tesis etme hedefleri olduğu anlaşılmaktadır.
Mısır I.Selim zamanında (1517) ele geçirilmişti. Daha öncesinde ise Kölemenler denilen askeri bir heyet tarafından idare edilmekteydi. Yavuz Sultan Selim Mısır seferine çıktığında Kölemenlerin başında Toman Bay adında bir Türk bulunmaktaydı. Sultan Selim Mısır’ı ele geçirdikten sonra kölemenlerden kendisine itaat edenlerin nüfuzunu tamamen kırmadı. Bunları bu eyaleti yönetmek için gönderdiği valilere karşı bir muvazene unsuru olarak kullandı. Ancak XVIII. Asır sonuna gelindiğinde merkezi kuvvet zayıflayınca Kölemenler Yeniçerilerden ziyade Mısır’ın hakimiydiler. Hem Mısır’ın en eski yerleşimcileri olan Kıptileri hem de Arapları ağır vergilerle soyuyorlardı. Kölemenlerin bu tür hareketlerinden Osmanlı Devleti de şikayetçi olmakla birlikte devletin zayıf döneminde yapılabilecek çok bir şey de yoktu.
Cezayir ve Tunus Garp ocakları adıyla anılırdı. Bu bölgede Araplar veya Araplaşmış Berberiler ve hakim sınıf olan Türkler bulunmaktaydı. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Barbaros Hayrettin Paşa tarafından ilhak olunan Garp Ocakları, fiilen yeniçeri subayları tarafından reis  seçilen “Dayı”lar tarafından yönetilmekteydi. Bu dayılar ve daha sonra ırsi olarak bu görevi soylarına mal eden beyler XVIII. Asır sonlarına doğru merkezin işlerine gelmeyen emirlerine kayıtsız kalmaya başlamışlardır.
Lübnan’da yaşayan ve Araplarla Türklerden farklı mezhepten olan Dürziler ile Katolik Hıristiyan olan Maruniler yine aynı dönemlerde ayrı bir devlet kurmak istemişlerdir.
Aşiret halinde yaşayan Kürtlerin isyan hareketlerini milli bir temele dayandırmak tarihi dayanaklar açısından mümkün değildir. XVIII. Asır sonlarında Milli aşiretinin ayaklanmasının fikri bir temeli yoktur. Sırf tahakküm etmek ve başıboş bulunmak gayeleri ile yapılmış bir hareket olduğu anlaşılmaktadır.
Balkanlarda Arnavutların ayaklanma hareketlerinden Kara Mahmut’un hareketine mevcut derebeyliğin takviyesi olarak bakılabilir. Tepedelenli Ali Paşanın hareketinde  ise istiklal hislerinin varlığından söz edilebilse de tamamen milli fikirlerden hareketle yapılmış bir hareket olduğunu söylemek mümkün değildir.                      
(4) Vaziyetin Islahı İçin Aranan Çareler
(a) Islahat Çalışmaları
III.Selim tahta çıktığında bir asırdan bu yana mağlubiyetlerle sonuçlanan harplerin ve devletin içinde bulunduğu kötü durumun düzeltilmesi için ulemadan ve devlet adamlarında devletin ihtiyaç duyduğu ıslahatlar için birer layiha(çözüm önerisi, tasarı, rapor) hazırlamalarını istemiştir. Cevdet Paşanın aktardığına göre bu kişilerin sayısı 17 kişiydi. Yapılan bu çalışmaları tek tek okuyan padişah incelenmesini ve ortak noktaların bulunmasını emretmiştir. En esaslı ortak nokta ordunun ıslahı olarak ortaya çıkmıştı.       
(b) Askeri ve Mali Islahat Teşebbüsleri ve Nizam-ı Cedit
III.Selim zamanında devletin ihtiyacı olan mali ıslahatı yapabilecek kapasitede devlet adamı ya çok yoktu ya da hiç yoktu. Diğer yandan ekonomik ve mali sorunların çözümü esnasında kişisel çıkarlar devlet çıkarlarından önde tutulmaktaydı.
III.Selim en fazla gayreti ordunun ıslahına ayırdı. Ancak köklü bir teşkilat olan yeniçerilerle mücadele demek olan bu girişim kolay bir iş değildi. III.Selim zamanında yaşanan iki Rus harbi ve kırım hanlığının elden çıkması ordunun veya kısaca yeniçerilerin ıslahı anlamına gelen bu faaliyetin daha ciddi ele alınmasına neden olmuştur.
1794 yılında ordu cepheden dönünce padişahın emriyle bir kısım delikanlıyla yeni usullerle eğitime başlanıldı. Bu yeni askerlere “Nizam-ı Cedid” adı verildi. Yeniçerilerden de bu yeni teşkilata kayıt yaptırılmak istendi ise de başarılı olunamadı. Padişah yeniçerilerin ıslahının da mümkün olmadığını anlayınca Nizam-I Cedid askerlerinin başka kaynaklardan temin edilmesine karar verdi.
Hem yeniçerilerin yeni askeri teşkilata karşı tavır almaları neticesinde asker temininde çekilen güçlükler hem de sınırların dışından gelen karışıklar nedeniyle askeri ıslahat hareketleri başarısız olmuştur. Osmanlı Devleti bu dönemde ıslahat çalışmalarının dışarıdan kaynaklanan nedenlerle kesintiye uğramaması için barışın devamı ve Rusya ile savaşa girmeme siyasetini devam ettirmeye çalışmıştır.
(5) Fransa İhtilalinin Osmanlı Memleketlerine Etkileri
(a) Osmanlı-Fransa İlişkileri
XVI.yüzyılda Fransa kralı I.Fransuva’nın Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istemesiyle başlayan dostluk ilişkileri Fransız İhtilaline kadar neredeyse arızasız devam etti. Fransızlar bu ilişkiden hem ekonomik hem de siyasi olarak çok yararlandılar. Osmanlı sularında ticaret yapabilmenin yegane yolu Fransız bayrağı taşıyan bir gemiye sahip olmaktı. Bu dönemde Fransa’nın şark siyaseti ise ekonomik olarak çok yarar gördüğü Osmanlı’nın nüfuz sahasının daralmaması ve iyi ilişkilerin devamı şeklinde idi.
Osmanlı saltanatı XVIII.yüzyılda zayıflamaya başlayınca Fransa’nın şark siyaseti Osmanlı’yı kapitülasyonlar karşılığında takviye şekline dönüşmüştür. Nitekim birinci  Osmanlı-Rus savaşında Fransa’nın fikri ve siyasi yardımları olmuştur.
Genel olarak Osmanlı ahalisi Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı fikirlerden haberdar değildi. İhtilal ilerleyip cumhuriyet ilan edilince bir kısım Fransızlar Fransız elçisini kovarak elçilik bahçesine diktikleri “Hürriyet Ağacı” etrafında şenlikler düzenlemişlerdir. Bu tarz eğlencelerin Osmanlı halkına hiçbir etkisi yok gibiydi. Hem III.Selim ıslahat hareketleri ile meşgul olduğundan Avrupalıların arasında cereyan eden olaylarda tarafsızlığını devam ettirmek istiyordu.
(b) Fransa İhtilal Hükümetlerinin Şark Siyasetleri
Osmanlı-Fransız dostluğu Fransız hükümetleri değişse de Osmanlılar açısından devam etmekteydi. Ancak ihtilalden sonra ve özellikle Napolyon başa geçtikten sonra Fransa’nın iki yüzlü siyaseti iyice su yüzüne çıkacaktı.
1797 yılında Fransa’nın doğuya doğru başlattığı harekatın sonucu olarak imzalanan Kampo-Formiyo antlaşması ile Fransızlar Osmanlılarla sınır olmuşlardı. Bu tarihten itibaren Fransızların Yunanlılar, Prevezeliler, Rumlar ve Adalılar arasında özgürlük fikirlerini daha yoğun yaymaya başlamışlardır. Bu durum Osmanlı devleti idarecilerinin Fransız dostluğundan şüphelenmelerine neden olmuştur. Hatta Siyonizm hareketinin başlangıcı sayılan ilk adımlar Direktuvar döneminde atılmıştır. Fransızlar Osmanlı idaresindeki Yahudileri Kudüs’te bağımsız bir Yahudi devleti kurma konusunda tahrik etmişlerdir.
Napolyon’un halk arasında artan itibarından çekinen direktuvar idaresi , Napolyon’un İngilizlerin Hint yolunu kesmek için Mısırı ele geçirme önerisini hemen onaylamış ve Osmanlı dostluğunu hayalci bir generalin heveslerine feda etmişlerdir.  
    (6) Fransızların Mısır’a Taarruzu Üzerine Osmanlı Devleti’nin Fransa Aleyhindeki ikinci İttifaka Girmesi
(a) Osmanlıların İngiliz, Rus ve Napoli ile ittifak Antlaşmaları
Napolyon’un 1798’de Mısır’a asker çıkarması ile Fransa’nın iki yüzlü siyaseti iyiden iyiye meydana çıkmıştır. Bu durumda bile Napolyon kendisinin Osmanlı dostu olduğunu hatta Müslüman olduğunu, Mısır’a barışçıl amaçlarla geldiğini, sultana bağlılığını ifade ederek halkın kendisine karşı ayaklanmasına engel olmaya çalışmıştır.
Hal böyleyken III.Selim ıslahatların devamı için barışçıl siyasetin devamına çalışmaktaydı. Bu nedenle Fransa’ya  hemen harp ilen edilmedi. Zaten askeri hazırlık çok zayıftı. Çare olarak İngiltere, Rusya  ve Napoli krallıklarıyla ittifak antlaşmaları imzalandı. Birlikte hareket eden Osmanlı- Rus  ve Osmanlı-İngiliz donanmaları Fransız donanmasına hem Ege’de hem de Akdeniz’de galip geldiler. 1799 yılı başlarında Osmanlı Devleti, İngiltere ile denizde, Rusya ile hem denizde hem de karada askeri ittifak antlaşmaları imzalamıştır. Rusya ile imzalana antlaşma Hünkar İskelesi antlaşmasına benzemektedir. Ruslar, bu antlaşma ile hem Fransa’yı Balkanlardan uzaklaştırmak hem de ittifak görüntüsü ile Osmanlı üzerinde Avrupalılara karşı bir himaye pozisyonu kazanmaktı. İngiltere ise hem önemli bir gelir kaynağı hem de en önemli sömürgesi olan Hindistan’a gidiş yolu olan Mısır’ın Fransızların işgaline engel olmaktı.
(7) Osmanlı Sultanlığı ile Fransa Cumhuriyeti Arasında Mısır ve Suriye Harbi ve Neticeleri
(a) Bonapart’ın Mısır’ı İşgali ve Mısır Halkına Karşı İzlediği Siyaset
Napolyon’un siyaseti Mısır’ı işgal ederken Osmanlının dostluğuna da zarar getirmemek üzerine idi. Nitekim pek az yeniçeri bulunan Mısır’da asıl hakimiyet Kölemen beylerindeydi. Bunlar da üstün topçu ile takviye olunmuş Fransız piyadelerinin önünde duramayarak güneye doğru çekilerek tüm Mısır’ın işgaline yol verdiler.
Karada işler Napolyon’un istediği gibi gitse de İngiliz donanması Fransız donanmasını Akdeniz’de bulup imha etmişti. Napolyon’un piyadeleri Mısır’da mahsur kalmışlardı.
(b) Bonapart’ın Suriye’de Durdurulması ve Osmanlı-Fransız Muharebeleri
Direktuar idaresi de Napolyon gibi Osmanlı devletinin yıkılmakta olduğunu düşünmekte ve taksimini bile planlamaktaydı. Napolyon ise bu projenin başarısı için Suriye üzerinden İstanbul’a giderek Osmanlı devletini yıkmayı İngilizleri bertaraf etmek için ise ta Hindistan’a kadar giden bölgeyi ele geçirmeyi gerekli görmekteydi.
Napolyon Akka kalesine gelene kadar binlerce masum insanı katletti. Altmış dört gün süren muharebelerde Fransızlar yenilerek geri çekildiler. Nizam-ı Cedit askerleri de muharebelerin son günlerinde cepheye katılarak faydalı işler gördüler. Fransızların çekilmesini takip eden Osmanlı ordusu sayıca az olan Fransız ordusuna yenilince her ne kadar Mısır’dan geri çekilmek zorunda kalsa de Napolyon’un Mısır’daki durumu sağlamlaştı. Ancak ordusunun da 1\3’ü yok olduğundan Sadrazam Ziya Paşanın komutası altında ilerleyen Osmanlı ordusu endişe vericiydi. Durum hiç de iç açıcı değildi. İngilizlerin denizden ablukası, Osmanlı ordusunun doğudan ilerleyişi ve Avrupa’da Rus ve Avusturya ordularının taarruzları devam ediyordu. Napolyon yanına en güvendiği birkaç generali alarak Mısır’dan kaçtı. 14 ay kaldığı Mısır’a 35-40 bin askerle gelmişken 13-14 bin askerini geride bırakarak Fransa’nın yolunu tutmuştu.            
(c) Fransa’nın Osmanlı-İngiliz Kuvvetlerince Mısır’dan Çıkarılması, Kölemenler Meselesi, Mısır’da Osmanlı-İngiliz İlişkileri
Mısır’da kalan Fransız generaller sadrazamın ordusunu da mağlup edince İngilizler Uzakdoğu siyasetinin riske girdiğini görünce Osmanlı ordusunu takviye ederek 1801 yılında kesin sonuç alabildiler. Fransızlar Mısır’da üç seneye yakın kalmışlardır. Sonuçta Fransız tehlikesi ancak İngilizlerin yardımıyla bertaraf edilebilmişti.
Bu üç yıllık süre zarfında en kuvvetli üç kölemen beylerinden ikisi Osmanlının Mısır’da kuvvetli bir hakimiyet kurmasını istemediklerinden başlarda Fransızlarla savaşsalar da Murat Bey Fransızların, İbrahim Bey ise İngilizlerin himayesine girmeyi çıkarları açısından uygun bulmuşlardı. Kölemenlerin bu hıyaneti Fransızların Mısır’dan atılmasından sonra cezalandırılması için sadrazam ve Osmanlı donanma komutanı bir kısım beyleri astılar bir kısmını da tutukladılar. Bunun üzerine kölemen beylerinin yardım taleplerini karşılıksız bırakmayan İngilizler de Osmanlı sadrazamına ve kaptan paşaya ültimatom vererek beylerin serbest kalmasını ve güneye çekilmelerine izin verildi. Böylelikle Osmanlının iç işlerine karışılmış ve Mısır halkının gözünde itibarı sarsılmıştır.    
(ç) Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Ortaya Çıkması
Fransızları Mısır’dan kovmak için gönderilen askerlerin bir kısmı Rumeli’den toplanmıştı. Bunlardan topu topu 200 kadarının başında harbe katılan Kavalalı Mehmet Ali Ağa kısa sürede kendisini kanıtlamıştır. Rumeli’den gelen askerlerin çoğu Arnavut olduğundan başlarında da Arnavut Tahir Paşa vardı. Ancak fiilen askerin idaresini Kavalalı Mehmet Ali Ağa yürütüyordu.
1802 yılında Mısır’da durum şöyle idi; Fransız askeri kovulmuş, Kölemenler Osmanlı kuvvetlerine dayanamayarak güneye çekilmiş, yeni atanan vali Hüsrev  Paşa merkeze bağlılığı sarsılan Mısır’ı sükuna kavuşturmaya çalışıyordu. Ancak bu gayenin oluşumuna iki neden engel olacaktı. Birincisi Osmanlının içinde bulunduğu zayıf durum, ikincisi ise Kavalalı Mehmet Ali Ağa’nın ihtirası ve yönetim konusundaki becerisi ile öne çıkmasıdır.
Vali Hüsrev Paşa Mısır’da işi kalmamış başıbozuk askerlerin memleketlerine iadesine ve asayişin teminine çalışmış ise de bunlar paralarını tam alamadıklarını söyleyerek isyan ettiler. Bu isyanın elebaşı Tahir Paşa gibi görünse de asıl aktör Kavalalı Mehmet Ali Ağa idi. Hem kendini gizlemeyi hem de isyancıları disiplin altına alarak kullanmayı becerebiliyordu. Bu anarşi Kavalalı Mehmet Ali Ağanın Mısır valiliğine atanmasına kadar devam etti(1805).       
(8) Avrupa Siyasetinde Değişmeler
(a) Fransa’ya Karşı Kurulan İttifaktaki Değişmeler ve Osmanlı-Fransa İlişkilerinin Düzelmesi
İkinci ittifaka dahil olan Rusya, İngilizlerle arası açılınca ittifaktan soğuyarak Fransa’ya yakınlaşmıştır. Hatta Fransa ile birlikte Hindistan’a müşterek bir taarruz yapmayı bile hayal etmişlerdir. Ancak İngilizler daha erken davranıp bunları planlayan I.Pavel’i boğdurmuşlardır.  Bu olaydan sonra Fransa ile Rusya Amiens Antlaşmasını(1802) imzalayarak Osmanlı devletinin savaş öncesi sınırlarını aynen kabulü ve yedi Ege adasında Osmanlı ve Rus himayesinde müstakil bir cumhuriyet kurulmasını ve Mısır’ın Osmanlıya iadesini kararlaştırmışlardır.
(b) Osmanlı, Rusya ve Fransa İlişkileri, Rusya ile Savaş, İngilizlerin İstanbul’a Taarruzları ve Kaçışları
Amiens mütarekesi bir yıl kadar barış sağlayabildi. 1803 yılında İngilizlerle Fransızlar tekrar mücadeleye başladılar. İngiltere, Fransa aleyhine üçüncü ittifakı topladı. Nemçe ve Rusya da ittifaka dahil olduysa da Osmanlı Devleti tarafsız kaldı. Çünkü Fransızların kadim düşman Rus ve Nemçe ordularına karşı zafer kazanmaları Osmanlı tarafını memnun etmiyor da değildi.
Ancak İngiltere ile Rusya arasında Osmanlıya karşı yürütülecek siyaset konusunda ortak bir tavır yoktu. Bu sıralarda Ruslar Avrupa’da Fransız ordularına yenilirken diğer yandan Kafkasya’ya da yerleşmiş bulunuyorlardı. Muhtemel bir Osmanlı-Fransız ittifakından çekiniyorlardı. Bu nedenle 1805 yılında hem Kafkasya’ya yerleşmişler hem de Osmanlı ile 9 yıllık bir ittifak antlaşması imzalamışlardı.
Fransa ise Ruslarla Osmanlılar arasında bir gerginlik yaratıp Osmanlı devletinin Fransa’ya yanaşmasını temin etmekti. İngiliz ve Rus elçileri ittifaka katılma konusunda Fransız elçisi ise güzellikle olmazsa Adriyatik’te bulunan 25000 kişilik ordunun tehdidiyle Osmanlı’yı parmağında oynatmak istiyordu. Bu esnada Fransız orduları orta Avrupa’da Prusya ordularını mağlup etmiş hızla doğuya doğru ilerliyordu. Rusya ile imzalana ittifak antlaşmasının üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişken Ruslar Osmanlıların Fransızlarla işbirliği yapacağından endişelenerek savaş dahi ilan etmeden Osmanlı topraklarına saldırdılar. Balkanlarda oluşacak olan Nemçe-Rus rekabetinden ve Rusların Osmanlı cephesine kuvvet ayırma zorunluluğundan en çok Fransızlar hoşnut olmuşlardır. Savaş 1806-1812 yılları arasında cereyan etmiştir. Osmanlı kaleleri müttefiki olan bir devletten böyle bir tecavüz beklemediği için hazırlıksız yakalanmışlarsa da ilerleyen aylarda Osmanlı orduları başarılı sonuçlar da almışlardır. Fakat can sıkan olay bu zamanda meydana gelmiştir. İngilizlerin Akdeniz donanmasının bir kısmı İstanbul’u ele geçirmek için Çanakkale boğazını geçerek İstanbul civarına gelmiştir. İstanbul ilk defa tehdit altındadır. Rusya ile kurdukları ittifak lehine taleplerine ret cevabı alıp da hem İstanbul’da hem de Çanakkale boğazında yapılan hazırlıklar neticesinde kapana kısılmak ihtimali belirince İstanbul’u terk edip gittiler. Bundan sonra Mısır’a saldırdılarsa da M.Ali Paşa’nın kuvveti ve mahareti karşısında tutunamadılar.
(9) Osmanlı Devleti’nde esaslı ilk askeri ıslahat teşebbüsünün muvaffakiyetsizliğe uğraması
      (a) Edirne Vakası
III.Selim ve müşavirleri yeni yöntemlerle eğitim almış bir ordu tertip etmeden devlet meselelerine bir çözüm bulunamayacağına inandıklarından Osmanlı devletinin mevcudiyetinin temeline bu konuyu koymuşlardı. Nizam-ı Cedid askerlerine en çok ihtiyaç Rumeli bölgesindeydi. Nizam-ı Cedid askerlerinin eğitimini Karaman valisi Kadı Abdurrahman Paşa üstlenmişti. Bu askerler Akka savunmasında da yararlı işler yapmışlardı. Padişah Nizam-ı Cedid askerlerinin Kadı Abdurrahman Paşa komutasında Rumeli’ne geçmesi emrini verdi. Kadı Abdurrahman Paşa ve 15-20 bin nefer 1806 senesinde İstanbul’a gelip yerleştiler. Bir müddet kaldıktan sonra Edirne’ye hareket ettiler. Ancak yeniçeriler, sadrazam Hafız İsmail Paşa ve onun tahrik ettiği Rumeli Ayanları bu kuvvetleri kendileri için tehdit olarak görmekteydiler. Yeniçerilerin İstanbul’da ayaklanma emareleri göstermeleri, Edirne’ye ilerleyen ordunun yolda mukavemetle karşılaşması sonuca padişah ordunun Silivri’ye geri çekilmesini emretti.
Padişahın bu şekilde geri adım atması onun nüfuzunu yerle bir etti. III.Selim’in başlattığı yenilikler ise bu tarihten itibaren hızını yitirdi. Bu olaya Edirne Vakası denilmektedir.
(b) Kabakçı Mustafa Ayaklanması ve III. Selim’in Tahttan İndirilmesi 
III.Selim’in başlattığı yeniliklere karşı gelen mürteci hareketin bir sonucu olarak Edirne Vakası sonrası ortaya çıkan bu isyan III.Selim’in tahttan indirilerek yerine IV.Mustafa oturtulmuştur. Bu olaydan sonra yeniçerilerin, yeniliklerle kendilerine cephe aldığını düşündükleri birkaç kişinin kellesi alınmıştır. Doğal olarak bu süreç de III.Selim’in otoritesini kaybetmesine neden olmuştur. Artık yenilikçi hareketler II.Mahmut’un tahta geçmesine kadar askıda bekleyecektir.
Buhranlı bir dönemde idarenin parçalanmış yapısı sorunlar üzerine kararlı bir şekilde gidilmesine engel olarak yıkımı hızlandırmıştır. Osmanlı Devleti’nde XIX.yüzyılın genel resmi geri dönülmesi çok zor yıkımın hızlandığı yıllar ve kaybedilen savaşlar olarak özetlenebilir.

10 Mart 2012 Cumartesi

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti ve Harbiye Nezareti Teşkilatı, Zeynel Abidin Küççük

Osmanlı Askeri Salnamelerine Göre Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti ve Harbiye Nezareti Teşkilatı, Zeynel Abidin Küççük, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002, Kırıkkale (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi)
 
Osmanlı Ordusundaki Kurmay Sınıfının Teşkili ve Özellikleri

        Yazar bu tez çalışmasında; ilk olarak Avrupa'da başlayan ve sonraları "Osmanlı Ordu Teşkilatına giren" Erkân-ı Harp ya da günümüzdeki anlamıyla "Kurmay" sınıfının hizmetleri ile görevlerinin içeriği ve teşkilatlanması sırasında yaşadığı tarihsel gelişimi gözler önüne sererek okuyucuların faydasına sunmayı amaç edinmiştir.
        Erkan ve Erkan-ı Harp sözcüklerinin tez kapsamında anlamları;
        Erkan: "İleri gelen" yerinde kullanılan bir terimdir. Askerî anlamda Miralay'dan yukarı rütbeye sahip olan şahıslar için kullanılır. Mülâzım ile Yüzbaşı'ya "Zâbitan", Binbaşı, Kâim-i makam, Miralay'a "Ümerâ", Mirliva, Ferîk, Birinci Ferik ve Müşir'e de "Erkân" denilirdi.
        Erkan-ı Harp (Kurmay) : Ordunun harp faaliyetini hazırlayıp uygulayan ve teknik gelişmeleri takip ederek gerekli yenilikleri kullanan emirler ve subaylar hakkında kullanılan bir terimdir. "Savaş planları hazırlayan ve kendisine savaş usulü hakkında danışılan kişi" anlamlarını da içermektedir.
        Osmanlı Ordusun da Erkân-ı Harp sınıfına ayrılabilmek için Harp Okulundaki eğitimin çok başarılı geçmiş olması gerekirdi. Kendi sınıfı içerisinde emsalleri arasında üstün başarı gösteren bu gibi şahıslar "Seçkin" olarak nitelendirilirdi. Diğerleri ise "Sıra Subayı" olarak adlandırılırlardı. Erkân-ı Harpliğe ayrılanlar ayrıca Erkân-ı Harbiye Okulunda eğitim görürlerdi. Bu eğitimi başarıyla geçenler "Erkân-ı Harp" unvanını alırlardı. Erkân-ı Harp'ler diğer ordu mensuplarına nazaran seçkin bir yere sahip oldukları gibi, diğerlerinden daha önce terfi ederlerdi. Erkân-ı Harp'in bugünkü karşılığı "KURMAY" dır.
        Avrupa'da sanayi devriminin paralelinde baş gösteren teknik gelişim, ordu teşkilatlarında bir takım yeniliklerin de ortaya çıkmasında etken olmuştur. Ordu yapısının teknik donanımlarla desteklenmesiyle beraber, düzenli orduların sevk ve idaresinde de değişimler yaşanmıştır.
        Bu değişimlerin gerekliliği olarak Avrupa ordularında "Kurmay Sınıfı" adı altında yeni bir sınıf doğmuştur. Osmanlı ordu teşkilatı yapısında da bu sınıfın oluşturulması için çalışmalar başlatılmış, bu amaçla Osmanlı Devleti tarafından yurt dışına eğitim amaçlı personel gönderilmiş ya da yurt dışından yabancı askerî uzmanlar getirtilmiştir. Bütün bunların sonucunda Osmanlı Ordusunda kurmay teşkilatı oluşturulmuş, harbin gereklerinden olan insan, silah ve donanım faktörlerinin temini ve idaresi amacıyla, Harbiye Nezareti teşkilatı kurulmuştur.
        Türk Askerî Tarihinde genel anlamda Kurmaylık Hizmeti ve Kurmaylık Teşkilatı Rumî 1265 (Milâdî 1849) yılında, yani yaklaşık 160 yıl önce oluşmaya başlamış ve ilk kurmay sınıfı Osmanlı Devleti’nde, Rumî 1265 (Milâdî 1849) senesinde mezun edilmiştir.
        Bu dönemde Osmanlı Devletinin, Avrupa ve özellikle Fransa ile ilişkileri yoğundu. Orduda yenilik çerçevesinde İstanbul'da bir kurmay okulunun kurulmasına gerek görülmüş ve yapılmıştı. Bu okul, yüksek sevk ve idare görevlerine yönelik aday kişiler yetiştirmekten başka, orduya fen ilimlerine sahip olan çok yönlü eğitim almış bir sınıfı oluşturmayı amaçlıyordu. Harp Okulunda zaten ordunun işbirliğini sağlamak amacıyla birçok dalda uygulayıcı subaylar yetiştiriliyordu. Her yıl, Harp Okulunun son sınıfından mezun olanlardan en yüksek not alan 8-10 kişi, açılan kurmay okuluna gönderilerek birçok konuda değişik dallarda eğitime tabi tutuluyordu. Buradan mezun olanlar ise, bir daha kıtaya dönmemek üzere "Kurmay" unvanını alarak çeşitli mesleklere seçiliyordu. Bu okul, birçok mühendis, edebiyatçı, kâtip ve şair yetiştirmiştir. Beyazıt Kulelerinin mimarının da buradan çıkmış olması, burada verilen eğitimin içeriğinin en açık göstergelerinden birisidir. Ancak bütün bunların yanında bu okulun, ordu için gerekli görevleri karşılayamadığı da bir gerçektir.
        Erkân-ı Harp (Kurmay) okulunun ilk kuruluş yapısı, ordunun ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamadığı ve bu okuldan stratejik düşünebilen subay yetiştirilemediğinin görülmesi üzerine okul; askerî ve fennî olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır. Fennî sınıflarda özellikle matematik ilmine ağırlık verilmekle birlikte, askerî sınıflarda matematik ilminin verilmesi yanında imkânlar dâhilinde askerî eğitimin verilmesine de özen gösteriliyordu.
        1920'li yılları başında Harbiye Nezareti mahzen evrakı araştırılırken Rumi 1296' da yazılmış bir "Erkân-ı Harbiye Hidemâtı Nizamnamesi" bulunmuştur. Nizamname incelendiğinde baştan aşağı Moltke'nin kurduğu kurmay teşkilatının sistem ve modeline göre yazıldığı anlaşılmış, ancak istenilen seviyede yürürlüğe konamamıştır. Bu nizamnameye eğer titizlikle uyulsaydı hiç şüphesiz Erkân-ı Harbiye (kurmay) teşkilatı söz konusu yıllar içerisinde en iyi bir şekilde kurulacaktı.
        Osmanlı ordusundaki Erkân-ı Harbiye (kurmay) teşkilatı, eski sistem ve zihniyetiyle Goltes Paşa zamanına kadar yaşamıştır. Bu süre zarfında da birçok kıymetli zaman değerlendirilememiştir. Goltes Paşa, Osmanlı Ordusunda gerek teşkilat ve gerek askerî eğitim alanında önemli işler yapmış ve faydalı faaliyetlerde bulunmuştur. Öncelikle şu gerçek göz önünde bulundurulmalıdır ki, Goltes Paşa, Sultan II nci Abdülhamit gibi baskıcı bir hükümdarın zamanında çalışmak zorunda kalmıştır.
        Goltes Paşa, bu şartlar altında askerî okullarda bir takım düzenlemeler yaptı. Ancak kıt'adan subay yetiştirme usulünü yerleştiremedi. Harp Okulunu tek bir nokta olan askerlik sanatı üzerinde yoğunlaştırdı. Bu amaçla da lüzumsuz olan birçok dersi kaldırdı. Genelde “harp taktikleri ve harp tarihinin ağırlıklı" olarak işlenmesine önem verdi. Bizzat tatbikatlar, geziler ve harp oyunları yaptırdı. Bilhassa gençler üzerinde etkili olan bu tür faaliyetlerle, gençliğin askerlik sanatı üzerine ilgilerinin artmasını sağladı. Ancak kurmay okuluna girebilmek için orduda başarı ile hizmet etmiş olmayı şart olarak koyamadı. Fakat nazarî eğitim alan kurmay subayların, kurmay okulundan çıktıktan sonra sekizer aydan iki sene kıt'a hizmeti yapma şartını kabul ettirebildi. Gerçek yenilik ve uygulama ancak köklü değişikliklerle mümkündü.
        Yazar eserinde, Askerî Salnameler de yer alan değişik yıllara ait (Rumi 1282(1866), Rumi 1283 (1867), Rumi 1286 (1870), Rumi 1287 (1871), Rumi 1304 (1888), Rumi 1308(1892),  Rumi 1309(1893),  Rumi 1311 (1895),  Rumi 1324 (1908),  Rumi 1330 (1914),  Rumi 1334-1335 (1918-1919)), Osmanlı askerî teşkilat yapısı ile günümüz askeri teşkilat yapısı hakkında bilgi vermektedir.
         Sonuç olarak, Türk Milleti, yerleşik hayatla birlikte, askerlik sanatını ve savaş usullerini dünya coğrafyasına öğreten bir özelliği de taşımaktadır. Orta Asya'dan itibaren düzenli ordu sistemini başarıyla uygulamış ve kendi harp usulünü zekâsıyla ortaya koymuştur. Stratejik düşünce ve planlı bir harekâtı icra etme yeteneği milletin doğasıyla özdeşleşmiştir. Bu sayede üç kıtaya yayılarak, Osmanlı Devletinin yükseliş döneminde hükmettiği coğrafya, kırk iki milyon kilometrekareye ulaşmıştır. Ancak sanayi devriminin Avrupa'da yaşandığı sıralarda, devletin uyguladığı sistemin bu gelişmeler karşısında iyileştirilmemesi, teknik yönden yetersiz kalınması, Osmanlı bürokrasisini gerilettiği gibi, ordu teşkilatında, çağdaş ordulardan geri kalmasına sebebiyet vermiştir.
        Napolyon dönemiyle birlikte ilk olarak Fransa'da adı geçen ve strateji üretmek, ileriye yönelik harekât planları yapmak amacıyla oluşturulan "Kurmay Sınıfı" Türk Ordu Teşkilatında hemen yerini alamamıştır.
        Türk Ordu Teşkilatında, kurmay sınıfının oluşturulması amacıyla, Avrupa ordularından yardım alınmış ve seçkin birçok asker bu amaçla eğitime gönderilmiştir. Özellikle, Prusya ya da sonraları Almanya Ordularında kurmay eğitimi alan subaylar; Osmanlı Ordu teşkilatında görevlendirilmiş ve bunun yanı sıra Prusyalı birçok general de danışman ve eğitmen olarak bizzat ordu içerisinde görev yapmışlardır.
        Osmanlı Ordu Teşkilatını yıpratan en önemli husus "Liyâkat" sisteminin çalıştırılamaması olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren orduda gerekli düzenlemeler yapılmış ve modern ordunun sarsılmaz temelleri atılmıştır.

Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Prof. Dr. Faruk Sümer

Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Prof. Dr. Faruk Sümer, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı,1992, İstanbul

Oğuzlar başka bir Türk kavmi ile karşılaştırılamayacak derecede dünya tarihinde önemli bir rol    oynamışlardır. Çünkü Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğunu kuran asli unsurun Oğuzlar olduğunu söylemek mümkündür. 
Türkmen ismi üzerinde bir çok çalışma yapılmış, ancak Oğuz kelimesinin anlamı üzerinde yeterli bir araştırmaya rastlanılmamıştır. Bu konuda en gerçekçi olanı, oymak manasına gelen “Ok” kelimesine çoğul eki olan “z” harfinin eklenmesi ve zamanla k harfinin g’ye dönüşerek Oğuz kelimesini oluşturmasıdır.
Göktürk İmparatorluğu idaresindeki Türk budunlarından biri de dokuz boydan müteşekkil olan Oğuzlardır. Dokuz Oğuzlar, Türk budunun yanında Doğu Göktürk Devletinin dayandığı ikinci unsur olarak görülmektedir. Oğuzların Tula boylarında, ırmağın kuzeye doğru kıvrım yaptığı yerde yaşadıkları anlaşılmaktadır. Kitabelerde Oğuzlar kuzeyde yaşayan bir budun (kavim) olarak gösterilmektedir. Doğu komşuları Tatarlar idi. Dokuz boydan meydana gelen bir budun olduğu için “Tokuz Oğuz Budun” da denilmekteydi. Bunlardan sadece Kunı ve Torna boylarının adı bilinir. İl Tiriş Kağan Türk devletini yeniden kurmak istediğinde karşısında en güçlü budun olarak Oğuzları bulmuş ve ancak beşinci savaş sonunda Baz Kağan unvanlı hükümdar Oğuzları yenerek itaat altına alabilmiştir. Ancak diğer budunlara yağıldığı gibi kendilerinden bir hükümdar veya hanedan başlarına getirilmemiş, doğrudan Kağana bağlanmıştır. Bu nedenle Bilge Kağan hitap ederken “Türk, Oğuz beğleri, budun eşidin” şeklinde hitap etmedir. Dokuz Oğuzların akıbeti meçhuldür.

X’uncu yüzyılda yaşayan Oğuzlar başka bir budundur ve Batı Göktürk topluluğu olan On Oklara mensup idiler. X’uncu yüzyılın birinci yarısında Oğuzlar, Hazar Denizi’nden Seyhun Irmağı’nın orta yatağındaki Fara ve İstificab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. Oğuzların batı sınırları Hazar Denizi’ne, doğuda ise o zamana kadar meskun edilmemiş ancak Oğuzların işgal ettiği Karadağ yarımadasına uzanıyordu. Güneybatıda Harizmler bulunuyordu. Seyhun’un sol kıyısında yer alan Savran veya Sabran şehri de Müslümanlarla Oğuzlar arasındaki sınır şehri oluyordu. Bu ülkenin başkenti Yenikent idi. Cend diğer önemli şehirlerindendi. Ayrıca Kaşgarlı Mahmut’un işaret ettiği diğer Oğuz şehirleri Serpen, Karaçuk, Suğnak,  Karnak ve Sitkün’dür. Bu yüzyılda Oğuzlar baharda Karakum’a, kışın da çoğunluğu Aşağı Seyhun bölgesinde yaşıyorlardı.      
Oğuzlar X’uncu yüzyılda müstakil ve kudretli bir devletti. Hiçbir şekilde başka bir devlete veya kavme mensup olmamışlardı. Türklerin en savaşçı eli olduğu söylenmektedir. Oğuzların silah ve teçhizatları mükemmeldi. Başlıca silahları ok idi, bunun yanında kargı (süngü) ve kılıç ta başlıca silahlarından sayılabilir. Bütün Türkler gibi iyi bir binici olup at üstünde savaşırlardı.
X’uncu yüzyılın başlarında Oğuzların iktisadî hayatları hayvancılığa dayanıyordu. Koyun sürüleri, yılkılar (at sürüleri), develer yetiştirdikleri hayvanlar arasındaydı. Oğuzlar ile İslam kavimleri arasıda canlı bir ticari ilişki bulunmaktaydı ve Oğuzların o bölgelerde ayrı bir özelliği olan Türk koyunları ve keçileri başlıca ticaret malı idi.
Bu dönemde Oğuzlar kendi kavmî dini inanışlarını sürdürüyorlardı. İslam aleminde Türklerin Allah fikrine sahip oldukları ve bunu tanrı olarak ifade ettikleri biliniyordu. Yaratıcıya Uluğ-Bayat adını vermekte idiler. Tam anlamı ile din adamları ve mabetleri olmasa da Oğuzlarda hakîmler vardı. Oğuzlar bu kişilerin manevi şahsiyetlerine büyük saygı duyarlardı. Bu şahıslar, halkın can ve malları üzerinde hüküm sahibi idiler. Korkut-Ata (Dede Korkut) da bu hakimlerden biri idi.
Ölü gömme adetleri de Göktürklere benzer şekilde idi. Ölüler sırtlarında elbiseleri, üzerlerinde silahları ve yanlarında diğer şahsi eşyaları ile gömülürlerdi. Ölü, oda şeklinde açılan bir mezara oturtulup eline içki dolu (muhtemelen kımız) bir kadeh verilerek oturtulurdu. Mezar, bir oda gibi açılır ve üstü kapatıldıktan sonra tavanının üstüne çamurdan kubbeye benzer bir külah konulurdu. Bu haliyle mezarlar Selçuklu devrinde yaygın olarak görülen kümbetlere benziyordu.
Oğuzlar dini inanışlarının nedeniyle suya girmezlerdi. Çünkü Türklerdeki köklü inanışa göre su kutlu ve arıdır. Yıkanmak kutlu ve arı suyu kirletmek ve günah işlemek demekti. Bu ise büyük felaketlere sebep olurdu. Bunun yanında giyimlerini eskiyinceye kadar üzerinden çıkarmazlardı.
Oğuz elinde kadınlar, diğer Türk ellerinde ve Araplardan farklı olarak erkeklerden kaçmazlar ve yüzlerini örtmezlerdi. Oğuzlar zamparalık ve zina yapmazlardı. Kan davası ise uygulanan bir gelenekti. Milli yemekleri tutmaç idi.
Oğuzlar sakallarını tıraş eder, ancak saçlarını kesmezler ve bıyık bırakırlardı.
Oğuzlar yaşadıkları hayat tarzı ve doğa şartlarının etkisiyle sert mizaçlı kimselerdi. Savaşçı olmak başlıca faziletlerinden biri idi. Buna karşılık konuksever, doğru ve namuslu idiler. Büyüklerine dini ve siyasi açıdan son derece bağlı ve saygılıydılar. Konuştukları Türkçe, daha Anadolu’ya gelmeden Türkistan’da iken Türkçe lehçelerinin en nazik ve en zarifi sayılmaktaydı.
X’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde Süt-Kent’te Müslümanlığı kabul etmiş bir Türk topluluğu olduğu tespit edilmiştir.  Bu topluluğun Oğuzlar olduğu değerlendirilmektedir. Aynı yüzyılın ikinci yarısında İslamiyet iyice yayılmıştır. Müslümanlığı kabul eden bu zümreye gayri Müslimlerden ayırt etmek için Türkmen adı verilmiştir. Bu kelimenin, benzer anlamına gelen Farsça mend son ekinin Türk kelimesinin sonuna gelerek “Türk gibi” anlamı taşıdığı iddia edilmektedir.  Bir diğer iddia ise, Türkmen sözünün sonundaki men’in Türkçe mübalağa eki olduğu (kocaman, azman..) söylenerek bu adın Öz-Türk anlamında olduğu üzerine durulmaktadır.  Türkmenlerin İslamiyet’i seçmelerindeki en büyük etken ise  Müslümanlar ile aralarındaki gelişmiş ticari ilişkilerdir.
Oğuzların başında Yabgu unvanlı bir hükümdarları vardı. Yabguların en yüksek iki görevlisi  Köl Irkın ve Sü başıdır. Bunlardan Köl Irkın yabgunun vekilidir. Sü başı ise ordu komutanı demektir. Bu deyim daha sonra Selçuklular tarafından Su başı şeklinde kullanılmıştır. Yabguların mühürlerine Tuğrağ (tuğra) denilmektedir.
Oğuz Devletinin yıkılışı hakkında tarih kaynaklarında hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bu sebeple bu konuda bazı tahminler yapılmaktadır. Bunlardan en ciddi olanı devletin iç çekişmeler sonucu son bulduğudur. Bu dağılıştan sonra Oğuzlardan bir küme Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda görüldü. Ruslar bu Oğuzları Tork (Türk) olarak anmışlardır. Torklar, 1055 yılında Özü (Dinyeper) ırmağına ulaşmıştır. Fakat 1060 yılında Rus prensleri ile yaptıkları savaşı kaybederek Aşağı Tuna’ya doğru göç etmişlerdir. 
Bizanslılar ise bölgelerine göç eden bu kavme Uz (Oğuz) diyerek onlara kavim adı ile seslenmişlerdir. Uzlar Tuna’yı geçip Balkanlarda akıncılığa çıkmışlarsa da, eski düşmanları Peçeneklerin saldırıları, korkunç soğuklar, salgın hastalıklar ve bilhassa açlık nedeniyle epeyce kayıp vermişlerdir. Siyasi bir güç olmaktan çıkmışlar, hatta birliklerini koruyamayarak bir kısmı Ruslara bir kısmı Rus prenslerin hizmetine girmişlerdir. Bizanslar kendisine sığınan Uzları Balkanlara bilhassa Makedonya’ya yerleştirmişleridir. Bu oymaklar Malazgirt Savaşına katılarak Bizans ordusunun sağ kolunda yer almışlardır. Bizansların sol kolunda ise Peçenekler bulunmakta idi ve savaşta bunlar hep birlikte Türklerin tarafına geçmişlerdir. Bu geçişin en önemli nedeni bir anda kendilerini saran milliyetçilik duygusu olmuştur.   
Selçuklu Devletinin kuruluşu Oğuz Türklerinin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu devletin kurulması ile İslam’ın  siyasi hakimiyeti Oğuzların eline geçtiği gibi, Anadolu ve ona komşu ülkeler de onların yurdu olmuştur. Oğuz Türkleri, Yakın Doğu İslam Dünyasının bilhassa X’uncu yüzyılın başlarından itibaren siyasi bakımdan zayıf düşmesinden faydalanılarak adım adım ilerleyen Bizans’ı geri atmakla kalmamış, asıl dayanağı olan Küçük Asya’yı fethetmek sureti ile bu devletin çökmesinde ve yıkılmasında amil olmuştur.
Fetihten sonra Anadolu ve Türkistan arasında bir göç kanalı oluşmuştur. Bu kanal ile XIII’üncü yüzyıl ortalarına doğru Türkistan, Horasan, Azerbaycan’dan Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelen kalabalık Türkmen kümeleri mevcuttu. Oğuzlar Anadolu’ya gelirken maddi ve manevi harslarını da beraberinde getirmişlerdir. Mezarı Sir Derya boylarında bulunan Dede Korkut’un manevi şahsiyeti de destanlarının yanında Anadolu’ya gelmiştir. Günümüzde Oğuz tipini en çok Batı ve Güney Anadolu’da Yörük adı verilen  topluluklar temsil etmektedir.
Selçuklu hanedanı, tebaalarını adalet ve şefkatle idare etmek sureti ile her yerde unutulmaz hatıralar bırakmışlardır. Bugün Anadolu’yu dolduran tarih ve sanat eserleri incelendiğinde, Selçuklu sultanlarının iyi niyetin olduğu kadar bilimin ve aklın ışığında Türkiye’yi mamur ve halkını müreffeh kılmak için nasıl uğraştıkları görülür. 
İslamiyet’in XI’inci yüzyılda Oğuzlar arasında ezici bir üstünlüğe geçmesi ile birlikte Oğuzlara Türkmenler adı verilmiştir ki, bu ad aşağı yukarı iki asır sonra her yerde Oğuz’un yerini almış ve Oğuz sözü destanlar ile hatıraları yaşatılan ataların adı olarak Türkmenler arasında uzun müddet olarak yaşanmıştır.  
Moğol istilası eski Türk alemini ortadan kaldırmış, Türkistan ve Orta Doğu’da korkunç kıyımlar ve tahribat meydana getirdiği gibi, mamur ve müreffeh Anadolu’nun da ızdıraplı bir devir geçirmesine sebep olmuştur. Beylikler devri Selçuklu ve Osmanlı hakimiyetleri arasındaki devirdir.  Oğuz asıllı Osmanlı hanedanın Anadolu‘da yaptığı iş, Bursa’dan Boğaziçi’ye kadar olan Marmara Bölgesinin fethedilmesi ve üç kıtaya yayılan büyük bir imparatorluk kurulmasıdır.
Ancak XVI ve XVII’nci yüzyıllarda çoğu Türk aslından olmayan Osmanlı müellifleri, Anadolu Türklerine akılsız Türkler demişler ve Anadolu Türklerinin devletin asıl dayanağı olduğunu idrak edememişlerdir. Bu yaklaşımla Anadolu Türkleri yoksul ve geri kalmış bir cemiyet, Anadolu da harap bir memleket haline gelmiştir. Böylece Türk cemiyetine zaaf gelince Osmanlı Devleti de kudretini kaybetmiştir.

5 Mart 2012 Pazartesi

Ama Hangi Atatürk, Taha Akyol

Ama Hangi Atatürk, Taha Akyol, Doğan Egmont Yayıncılık, 2008, İstanbul
Çeşitli Dönemlere Göre Atatürk’ün Politikacı ve Diplomat Yönü 

    Kitap Mondros Mütarekesi  ile yola çıkarak Mustafa Kemalin Mütarekeye karşı tavrı, İstanbul’daki siyasi çalışmaları, Anadolu’ya geçiş, Erzurum Kongresi’nde Bolşevizm ve manda konuları, Sivas Kongresi’nde manda, Mustafa Kemal’in bu süreçteki siyasi taktikleri, İstanbul hükümetiyle ilişkiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Milli Mücadele sırasında Bolşevizm ve İslam siyasetleri, Zaferle başlayan batılılaşmanın Lozan’da kurumlaşması, Günümüzde de önemini koruyan Kürt ve Kuzey Irak sorunları, Musul-Kerkük meselesi ve 1930’ların ortasından itibaren Atatürk’ün İngiltere ile ittifak yapma çalışmalarını anlatıyor.
    Rumeli’ yi kaybettiğimiz Balkan savaşı ardından Birinci Dünya savaşı, Sarıkamış faciası, Çanakkale, Filistin cepheleri ve bu savaşlar da 3 milyon kayıp. Silâhaltına alınan her üç kişiden biri evine dönebilmiştir. Mondros mütarekesi ardından Anadolu’nun galip devletler tarafından paylaşılmasını ve Türklere bırakılacak yerlerin de Avrupalıların denetiminde olmasını öngören Sevr Antlaşması.  Başyaver Naci Bey’e padişaha sunulmak üzere gizli bir telgraf çeken Mustafa Kemal orduların muharebe kuvvetinden mahrum olduğu için hemen barış yapmak ve yeni bir hükümet kurmak gerektiğini anlatıyordu. Ülkenin daha büyük kayıplara uğramamsı için Mustafa Kemal’in siyasi projesi şimdilik budur.

    Mondros Mütarekesi Limni adasının Mondros Limanında zamanın Bahriye Nazırı Rauf Orbay tarafından imzalanmıştır. Mondros kısa bir süre için ümit ve ferahlama duygusu yaratmıştır. Hatta Atatürk, arkadaşı Ali Fuat Paşa’ya mütarekenin feshinden korktuğunu bile söylemiştir. Ancak bir süre sonra İngilizlerin mütareke şartlarını aşan, kendi sözlerine de uymayan hareketlere başlaması, özellikle İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi, ülkede Mondros’a karşı sert ve sürekli bir tepki oluşturmaya başlamıştır.
    Mustafa Kemal Paşa Kasım 1918 de Ahmet İzzet Paşa’nın İstanbul’da kendisine ihtiyaç olduğunu bildiren telgrafı üzerine İstanbul’a gelmiştir. Hedef mevcut Tevfik Paşa hükümetini düşürmek, onun yerine Ahmet İzzet Paşanın kuracağı hükümete Harbiye Nazırı olarak girmek, İstanbul’da iktidarı ele almaktır. Bunların hiçbiri gerçekleşmemiş, İzzet Paşa yeni bir hükümet kurmuş ama Mustafa Kemal Paşa bu hükümet içinde yer almamıştır. Lord Kinross’a göre Mustafa Kemal acaba müttefikler yoluyla bir iş başarabilir mi, diye düşünmeye başlamıştır. O’nun için yetkisiz kalmaktansa herhangi bir yetkili görevde bulunması isteklerini(yani Lord Curzon’un korktuğu milli ayaklanmayı) gerçekleştirmek için şarttır. Bu maksatla çeşitli girişimlerde bulunmuş ve sonunda anlamıştır ki İngiltere’ye ve Yunanistan’a karşı İtalya’dan yararlanmak mümkündür. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşında İtalya-Yunan karşıtlığından yararlanacak ve Batılılarla ilk antlaşmayı İtalya ile yapacaktır. Mustafa Kemal’in bütün çabası, bir şeyler yapmak için, askeri ve siyasi bir kuvveti ele geçirmektir. Artık tek yol Anadolu dur. Aradığı askeri ve siyasi gücü, padişah fermanı ile alacak, o şekilde Samsun’a çıkacaktır.
    İstanbul ve İzmir işgal edilmişti. Artık siyaset ve diplomasi bitmişti. Anadolu da milli bir kurtuluş harekatı başlatılabilir miydi? Denemekten başka çare yoktu. Komutanlar da bunu düşünerek Anadolu’ya geçtiler. Bu amaçla Anadolu’ya tayinini yaptıran ilk kumandan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dır. Hemen ardından Kazım Karabekir Paşa Erzurum’a atamasını yaptırmıştır. Ali Fuat ve Karabekir’den sonra, Mustafa Kemal ve Albay Refet (Bele) Samsun’a çıkarak Anadolu’ya geçtiler. Rauf Orbay’da Deniz Kuvvetlerindeki görevinden istifa ederek Anadolu’ya geçen komutanlardandır.
    İngilizlerin Mondros Mütarekesinin 7. ve 24. maddelerini uygulamaya koymalarını engellemek yani Karadeniz ve Doğu illerinde sükûneti sağlayarak yeni işgalleri engelleyebilmek için Mustafa Kemal Paşa Anafartalar kahramanı olarak Padişah tarafından müfettişlik görevine atanmıştır. İttihatçılara karşı olduğu için onun atanmasını İngilizler de engellememiştir. Vahideddin’in kastı, İngilizlerin yeni bir işgaline yol açabilecek olayları Mustafa Kemal Paşa’nın önlemesidir. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkarken elbette hangi güçlere dayanabileceğinin bir analizini yapmıştı. Hareketin meşruiyet temeli Hâkimiyet-i Milliye olacaktı. Dünya politik dengelerinde ise ‘Doğu Mefkûresi’ başka bir deyişle Doğu milletlerinin kurtuluşunu amaçlayan antiemperyalist bir İslam ve sol anlayışı. Bolşevik Rusya ve İslam dünyası ile ittifak.
    Türklerin Bolşevikliği kabul etmesi; İngilizlerin müthiş korkusu ama Lenin’in büyük umududur. Mustafa Kemal bu korkuyu da bu umudu da tam bir kurmay ustalığı ile çok iyi değerlendirecektir. Mustafa Kemal’in İslami dil kullanarak yürüttüğü siyaset Milli Hareketin elindeki en büyük kozlardan olacaktır. Türkiye’ye destek olmak için Hindistan’da ‘sivil itaatsizlik’ anlamında ‘hicret’ ve ‘boykot’ hareketleri hızla yayılıyor ve Londra üzerinde ağır bir baskı kuruyordu.
    Anadolu’ya çıkmış olan Mustafa Kemal Paşa bu tabloyu çok iyi görmüştür. İslam âlemine beyanname yayınlıyor. Meclisi dualarla tekbirlerle açıyor, Hilafeti korumak için çarpıştığını ilan ediyor. Lenin’e mektuplar yazıyor, Bolşevizm’i övüyor, Ankara’da bir Komünist Partisi kurduruyor, emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele ettiğini defalarca tekrarlıyordu. Prof. Kürkçüoğlu Mücadele’de Mustafa Kemal’in dış politika bakımından üç temel faktöre dayandığını yazıyor; İslam etkeni, Bolşevik-Rusya etkeni, Müttefiklerin arasındaki ayrılıklar. Bolşeviklerle temas ve Mustafa Kemal’le arkadaşlarının Bolşevizm’i ele alması, ilk defa Havza da olacaktır. Mustafa Kemal’in beklentisi Ruslardan silah almaktır. Manda ve Bolşevizm kurtuluş için yararlanılması düşünülen iki dış faktör. Mustafa Kemal ve Karabekir Paşalar, Mili hareket adına görüşmeler yapmak üzere Ömer Lütfi Bey’i Bakû’ye, Fuat Sabri Bey’i de Moskova’ya gönderiyordu.
    Mustafa Kemal Paşa, Milli Hareket zamanla padişaha karşı çıkacak ölçüde güçleninceye kadar, ‘3. Ordu Müfettişi’ ve ‘Fahri yaver-i hazreti şehriyarı’ unvanlarını titizlikle koruyacak, imzalarını bu sıfatla atacaktır. Bir süre bu görevlerini kullanacak ve başarılı olacaktır. Yola devem ederken ilk durak Erzurum olacaktır.
    Eldeki en güçlü askeri birlik Erzurum’dadır. 15. Kolordu Milli Mücadele’nin ilk zaferini kazanacak ve ilk milli sınırımızı çizecektir. 7 Temmuz’da, idari yetkilerin de kolordularda toplanması yönünde yayınlanan genelge ile Mustafa Kemal Paşa kendisi görevden azledilse veya istife etse bile, bütün askeri ve idari yetkileri güvendiği kolordu komutanlarının elinde topluyordu. 8 Temmuz da Vahideddin, Mustafa Kemal Paşa’nın görevine son veren bir irade yayınlamıştır. Mustafa Kemal Paşa, azledilmeye ön almak için istifa etmiştir. Rauf Bey’in anılarına göre bu, Mustafa Kemal’e hayatında en çok yeis veren hadisedir. Karabekir Paşa’nın bir bölük süvari ile ‘Emrinizdeyim Paşam’ demesi ilk zaferin kazanılmasıdır. Ancak Atatürk Nutuk ta Karabekir Paşanın bu vefalı hareketinden bahsetmemektedir.
    Milli mücadelenin dönüm noktalarından biri Erzurum Kongresi’dir. Kazım Karabekir hatıralarında şöyle anlatıyor: Mustafa Kemal başkanlılık kürsüsüne general üniforması ve Padişah (yaver) kordonuyla çıkmıştı, Trabzon delegesi Zeki Bey münasebetsiz bir tavırla itiraz ederek evvela Üniforma ve padişah yaveri kordonunu çıkarmasını istedi ve ‘tahakkümden korkuyoruz’ dedi. Pek müşkül bir duruma düşen Mustafa Kemal Paşa o akşam üniformayı atmaya mecbur kalmıştı. Kongrede iki vurgu dikkat çekiyor; İslam ve Bolşevizm. Paşa bir strateji prensibini ifade ederek; ‘Zamanında hiçbir şeyi kaçırmamak ve zamansız hiçbir şeye uzaktan yakından tevessül etmemek’. 1919-1922 arasında Milli Mücadele emperyalizme karşı mazlum milletlerin kurtuluşu fikrini yoğun bir şekilde işlemiş, dış politikada büyük ölçüde Bolşeviklerin ve İslam dünyasının desteğine dayanmıştır. Ancak Mustafa Kemal Nutuk’ta Bolşeviklerle ilgili ifadeleri tamamen çıkarmıştır. Kongrede bilinen kararlar alınmıştır ancak Nutuk’ta 6. maddede yer alan ‘manda ve himaye kabul edilmez’ ifadesi, Kongre bildirisinin orijinal metninde yoktur. Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Amerikan mandası eğilimlerini usta taktiklerle geçiştiriyor, ama İngiltere’ye karşı Amerika’dan yararlanma siyasetini ihmal etmiyordu.
    Erzurum’dan sonra toplanan Sivas Kongresinde de Bekir Sami Bey ve Halide Edip’in ortaya attığı Amerikan mandası fikri tartışılmıştır. Damat Ferid ve İngilizlerin adamı Elazığ valisi Ali Galip Sivas’ı basarak Mustafa Kemal ve Rauf Bey’i öldürmek için görevlendirilmiştir. Sivas Kongresine 120 kişinin katılması gerekirken, salonda sadece 38 delegenin olması az da olsa ümitsizliğe neden olmuştur. Kongre de ittihatçılığın yeminle reddedilmesi siyaseten özellikle önemlidir. Çünkü İtilaf Devletleri Kemalist hareketin de İttihatçı olmasından kuşkulanıyordu; yeminle bu kuşkular giderilmek, İstanbul ve İtilaf Devletleri yumuşatılmak isteniyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın stratejist yönünü anlamak için, Erzurum ve Sivas kongreleri arasındaki ince farklara dikkat edilmelidir; İtilaf Devletlerini daha gözetir bir tavır alınmıştır ve  Sivas daha radikaldir. Bildiride ‘manda ve himaye’ terimleri geçmiyor, kabul veya ret yolunda bir ifade yok. Mustafa Kemal’in Sivas Kongresinde dikkat çeken tavrı, birkaç arkadaşıyla özel olarak konuşurken manda aleyhine şiddetli ifadeler kulansa da, Kongre de mandaya karşı bir konuşma yapmamış olmasıdır. Kongre tutanaklarında mandaya karşı çıkan bir konuşması yoktur. Mustafa Kemal’in gözettiği başka dengeler vardır. Bunlardan biri, Amerika faktörüdür. Tarihçiler onun bu tavrının taktik olduğunu yazıyor. Burada maksat; İngilizler ve onların desteğiyle Anadolu’da işgale kalkan Yunanlılara karşı zaman kazanmak, Amerikan desteğini almak, hiç olmazsa Amerika’yı tarafsızlaştırmaktır. Mustafa Kemal’in siyasi hayatında değişen şartlara göre değişen söylemler, taktikler, stratejiler geliştirmesi, siyasi dehasının özelliklerinden biridir. Milli Hareketin oluşturduğu baskı Damat Ferid hükümetinin istifasına yol açmıştır. Hükümet askeri darbe olmadan ‘milli irade’ namına gönderilen telgraflarla düşürülmüştür.
    Vahideddin hükümet kurma görevini Milli Hareketin de kabul edeceği Ali Rıza Paşa’ya vermiştir. Burada önemli olan husus Mustafa Kemal İstanbul’da Milli Hareket’e yardımcı olacak bir hükümeti kurdurtmakla kalmamış, aslında milletin mukadderatıyla ilgili konularda bütün inisiyatifi artık eline almıştır. Bu dönemde Mustafa Kemal’in siyasetçi dehasını gösteren bir olay da ‘İttihatçılık’ meselesindeki tutumudur. Harbiye Nazırına bir genelge yayınlayarak Heyet-i Temsili yenin dört konuyu açıklığa kavuşturmasını istemiştir;
1.    İttihatçılıkla ilişkilerinin bulunmadığını,
2.    Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına katılmasında sorumlu olan isimlerin cezalandırılmasını,
3.    Harp esnasında işlenen her türlü cinayetin faillerinin kanuni cezadan kurtulamayacağını,
4.    Seçimlerin serbest cereyan edeceğinin bilinmesi.
    Ancak bu talepler yerine getirilmediği için Mustafa Kemal Nutuk ta çok şiddetli eleştirilerde bulunacaktır.
    Her şeye rağmen Milli Hareket iç politika da başarıya ulaşmıştır. Bu başarı Amasya Görüşmelerindeki gizli protokolden anlaşılmaktadır. Ali Rıza Paşa hükümeti, İngiliz baskılarına rağmen, Kuva-yı Milliye’ye önemli şekilde destek vermiştir. Mustafa Kemal’in Ali Rıza Paşa hükümeti hakkında izlediği politika ‘kısmen destek, kısmen karşı’ bir politikadır. Mustafa Kemal’in asıl amacı, Meclis’in de hükümetin de Anadolu’da, Ankara’da kurulmasıdır. İstanbul’daki hiçbir şey fazla güçlenmemelidir.  Şimdi sorun Meclis nerede toplanacağıdır.
    Meclis İstanbul dışında toplanırsa İtilaf Devletleri tarafından İstanbul’un ülkeden koparılması güçlü bir ihtimal haline gelir. Mustafa Kemal’le Ali Fuat Paşa dışında, Kuva-yi Milliyecilerin hemen tamamı, Karabekir ve Rauf Bey ise Meclisin İstanbul’da toplanması taraftarıdır. İstanbul’da Rauf Bey’in öncülüğünde Misak-ı Millinin yayınlanması İngilizleri tahrik eden önemli bir gelişme olmuştur. İstanbul Meclisinin İngiliz süngüsü ile kapatılması, Ankara’da toplanacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisi için çok sağlam bir zemin hazırlayacaktır. Ankara’nın seçilmesindeki sebep, coğrafi merkez olması ve tren istasyonuna sahip olmasıdır. Mütareke imzalandığı halde barış antlaşmasının gecikmesi ve Milli Hareketin giderek güçlenmesi İngiltere ve Fransa da tedirginlik yaratmıştır.  İngiliz dışişleri Bakanı Lord Curzon’nun ‘her ne pahasına olursa olsun Türklerin Avrupa’dan ve İstanbul’dan çıkarılması’ planı açığa çıkar. Türk kamuoyuna yansıyan bu plan İzmir’in işgali kadar tepki doğurmuştur. Büyük mitingler tertip edilir. 15–16 Mart sabaha karşı İstanbul işgal edilmesinden sonra Harbiye Nazırı Fevzi (Çakmak) yayınladığı bildiride işgalin Mütareke hükümlerine aykırı olmadığını belirtmiştir.  Fakat Fevzi Paşa’nın bu soğukluğu kısa sürede giderilecek ve Fevzi Paşa Anadolu ya önemli miktarlarda silah sevk ettirmeye yarımcı olacaktır.
    Milli Mücadelede Mustafa Kemal’in izlediği stratejiyi simgeleyen iki tipik olay; Meclisin müthiş bir İslami gösteri biçiminde açılması ve Meclis açıldıktan sonra Meclis reisi Mustafa Kemal ‘in ilk diplomatik mektubunu Bolşevik lider Lenin’e yazmasıdır. Halide Edip Adıvar’a göre Milli mücadele döneminde Ankara’daki temel siyasi eğilimler; Doğu idealine bağlı olanlar ve Batı idealini savunanlardır. Mustafa Kemal’in Milli Mücadeledeki yoğun İslami vurguları da Bolşevik vurguları da onun Doğu İdealine inandığının değil, bu ideali ülkenin kurtuluşu için stratejik bir faktör olarak ustaca kullanmasının sonucudur. Mustafa Kemal Paşa, zafer kazanıp yeterince güçlenerek laik Cumhuriyet kurma aşamasına gelinceye kadar bütün Milli Mücadele boyunca din adamlarının halk üzerindeki etkisini kullanacaktır. Büyük Gazi bunu yaparken 47 Müdafaa-i Hukuk cemiyetinin 17’sinin başkanının din adamı olduğunu bilmektedir.
    Din kardeşliği ve Hilafet’e bağlılık faktöründen başka, Sevr antlaşmasına göre Doğu Anadolu’da Ermenistan kurulması tehlikesi de Türk ve Kürt halkını beraberce milli mücadeleye yöneltmiştir. İslami değerlere bağlı olan halkı kazanmak ve Milli Mücadele çatısı altında birleştirmek için Meclis İslami bildiriler yayınlıyor. Böylece Hilafet faktöründen yararlanarak İslam dünyasından İngiltere’ye karşı destek alma düşünülmektedir. Bu desteği en belirgin şekilde verenlerin başında Hint Hilafet Komitesi gelmektedir. Mustafa Kemal de Hâkimiyet-i Milliye’deki yazılarında Hint Müslümanlarına teşekkür ediyor ve Hintlilerin ‘Bizi İngilizler idare edeceğine Türklerin en zalim en gaddar bir memuru gelip idare etse razıyız, bizler senelerdir Türkleri bekledik’ diye konuştuklarını hatırlatarak bu güzel duygulara karşılık veriyor. Mustafa Kemal’in Hilafet ve İslam siyaseti, Ortadoğu Müslümanları arasında da etkili olmuş, milli harekete siyasi destek sağlamıştır. Bu konuda iki sembol isim önemlidir: Biri Libyalı Şeyh Ahmet Sunisi, öbürü Iraklı Şeyhler şeyhi Acemi veya Uceymi Sadun Paşadır.  Mustafa Kemal, Sunisi’yi genel vaiz olarak görevlendirmiş, özellikle Güneydoğuda çeşitli illerde camilerde vaazlar vererek, hutbeler okuyarak halkı Milli Mücadele ‘ye teşvik etmesini istemiştir. Amaç, başta Hindistan ve Ortadoğu olmak üzere Müslüman ülkelerde İslam ve Hilafet propagandasının isyanlara yol açmasını sağlamaktır. Bunun için de Şeyh Sunisi den faydalanılmıştır. Mustafa Kemal’in İslam ve Hilafet siyasetini çok dindarca uygulamasının içeride Milli Mücadele’ye geniş halk desteğini kazanmada, dışarıda ise özellikle İngiltere’ye karşı Milli Mücadeleyi siyaseten güçlendiren bir etken olmuştur.
    Mustafa Kemal 24 Nisan 1923’te Meclisin gizli oturumunda Bolşeviklerle ilişkileri anlatırken ‘Her kaynaktan istifade etmek’ ve ‘düşmanlarımızı düşmanı olması’ tezlerini ortaya koymuştur. Atatürk Bolşevizm’in felsefesine ilgi duymuyordu olaya tamamen politik pragmatizm açısından yaklaşıyordu. Mustafa Kemal açısından Anadolu’yu işgal eden Batılı düşmanlara karşı silah yardımı alabileceği tek güç Bolşevik Rusya'dır. Halil Paşa’yı da yardım için Bolşeviklere gönderen Mustafa Kemal Paşa‘dır. Halil Paşa Ruslar aracılığıyla Ermenilerle görüşerek Nahçıvan’dan Anadolu’ya ufak bir koridor açılmasını sağlamıştır. 28 Eylül 1920 sabaha karşı Milli Mücadelenin ilk taarruzu başlamış Türk ordusu Sarıkamış’a girmiştir. Milliyetçi Ankara harekât hakkında Sovyet liderlerine bilgi veriyor ve Bolşeviklerin Ermenistan’ı ele geçirmesine yeşil ışık yakıyor hatta teşvik ediyordu. Karabekir’e göre harekât gecikmiş bir harekâttır daha erken yapılsaydı Batı cephesindeki Türk Ordusu Eskişehir’de yenilip Sakarya’nın doğusuna çekilmek zorunda kalmayacaktı. Mustafa Kemal Paşa Bolşevikleri kızdırmamak için komünizm taraftarı Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye’ye gelmesine izin vermiştir. Mustafa Kemal bilhassa Bolşevizm’in orduya sızmasından endişelenerek önlem için bu akımı açık ve ılımlı olarak hükümetin idaresinde bulundurmuştur. Bu akımlar oldukça güçlenmektedir. Yeşil Ordu, Bolşevik sempatizanı olduğu gibi düzenli orduya karşı da milis fikrini savunuyodu. Çerkez Ethem’in katılımıyla Ankara’yı rahatsız eden bir güce ulaşmıştı. Çerkez Ethem’in 6 bin silahlı milisten oluşan Kuva-yı Seyyare adlı birliklerinin tümüyle Yeşil Ordu’ya katılması, Yeşil Ordu’nun Bolşevik yanlısı olması ve Milli Ordu’yu reddetmesi, mecliste Halk Zümresi adında kalabalık bir gruba dayanması Milli harekâtı son derece kaygılandırmıştır. Kuvvetli bir sol eğilimi gören Mustafa Kemal’in kendisi de sol bir program ortaya koyarak bu eğilimlerin mensuplarını kendisine çekmeyi amaçlamıştır. Milli Harekâtın saflarına geçen bu unsurları böylece etkisizleşeceğini düşünmektedir.
    Mustafa Kemal Halkçılık programı ile Meclis içindeki solu yanına çekip etkisizleştirirken, Meclis dışındaki solu etkisizleştirmek için de kendi arkadaşlarına resmi bir Türkiye Komünist Partisi kurdurmuştur, bunun dışında kalan komünistleri İstiklal Mahkemeleri ne vererek tasfiye etmiştir. Milli Hareket güçlendikçe Mustafa Kemal Paşa solu tasfiye etmiş ve sağa kaymıştır. Mustafa Kemal paşa Milli Mücadele de ‘Doğu ideali’nin gerçek bir kahramanı, zaferden hemen sonra ise radikal bir Batılılaşmanın önderidir.
    24 Haziran 1920’de Garp Cephesi kurulmuş ve komutanlığına Ali Fuat Paşa getirilmiştir.  Mustafa Kemal Paşa’nın İstiklal Savaşını teşkilatlandırırken aynı zamanda yarınki inkılâp kadrosunu kurmaya özen gösterdiği, devrimler döneminde yüzde yüz kendisine bağlı olacak bir askeri kadroyu daha savaş sürerken kurduğu yabana atılmaz bir gerçektir. 1. İnönü savaşı, yeneni yenileni olmayan bir muharebe olarak sona erdikten sonra İngilizler, Ankara’nın Moskova ile sıcak ilişkileri ve İslam dünyasındaki gelişmeleri de dikkate alarak barış şartlarında belirli iyileştirmeler yapmak istemişlerdir. Londra Konferansının sonuç alınamasa da en önemli tarafı Türkiye’nin tek temsilcisinin Ankara olduğunun tescil edilmesidir. Ardından 2. İnönü zaferi. Yunanlıların tekrar toplanması ve Atatürk’ün Sakarya doğusuna çekilme direktifi. Meclise verilen önerge ile fevkalade yetkilere sahip Mustafa Kemal Paşa başkumandan olmuştur. Mustafa Kemal’e göre ‘zaferin garantisi ülkenin genişliği ve milletin fedakarlığıdır’.Tekalif-i Milliye emirleriyle bu fedakarlık yapılıyordu. Bu savaş Mustafa Kemal’in cephede savaşı yönetirken attan düşerek kaburgasını kırdığı ve muharebeleri sedyeden yönettiği savaştır. Sakarya bir ‘subay savaşı’ olmuştur. Hücum taburunun yalnız iki subayı kalmıştır. Mustafa Kemal’e Müşirlik ve Gazilik unvanı verilmiştir. Zafer halkta büyük sevinç ve moral yarattığı gibi Ankara’yı tek meşru otorite haline getirmiştir. Ankara-Moskova ilişkileri istikrara kavuşmuştur. Fransa güney cephesinden çekilmiştir. Mustafa Kemal bu süreçte batıdan gelen mütareke ve barış önerilerini hemen reddetmemiştir. Bu tavrı Mustafa Kemal’in ılımlı bir lider olduğu izlenimini yaratmıştır. Büyük Taarruzdan önce Mecliste yaptığı konuşmada ise Meclis adına kanun kuvvetinde kural koyma yetkisinin kaldırılmasını ancak başkomutanlık yetkilerinin devam ettirilmesini ister. Böylece kendisine muhalefet edenlere diktatör olmadığını gösterir.
    Büyük Taarruzun beşinci günü sonradan Başkumandanlık Savaşı adı verilecek olan Dumlupınar savaşı büyük bir zaferi müjdeler. 9 Eylül Cumartesi İzmir Yunan işgalinden kurtulur. Artık Diplomasi zamanı gelmiştir. Mustafa Kemal Ankara’ya dönüşünde Meclis kapısı önünde resmi üniforması ile dua okumaya başlayan İmam efendiye; ‘Burada böyle şeylere gerek yoktur. Bunları camide yapabilirsiniz. Biz savaşı dua ile değil Mehmetçiğin kanı ile kazandık’ der ve imamı kovar. Batılılaşmayı işaret eden bu olaydan sonra Mustafa Kemal Mecliste saltanatı şiddetle eleştiren ve Hilafeti öven bir konuşma yapar. Saltanat kaldırılır. Dünyevi yetkileri kaldırılmış bir hilafetin Lozan da işe yarayacağı düşünülmüştür. Hilafet Lozan’dan sonra kaldırılacak, Gazi Paşa hilafetin kötü olduğunu o zaman anlatacaktır.
    Lozan için Mustafa Kemal İsmet Paşa’yı uygun görmüştür. Baş delege ve diğer delegeler Rıza Nur ve Hakan Saka Beyler de profesyonel diplomat değildirler. İsmet Paşa’nın tercih edilmesindeki iki esaslı sebep, askeri zaferi masada temsil edecek Garp Cephesi Kumandanı olması ve Mudanya görüşmelerindeki başarılarıdır. Lozan görüşmelerinden önce yaşanan en önemli sorunlardan biri telgraf sorunu dur. Lozan’dan Ankara’ya iki hat bulunmaktadır. Birisi Fransızların işlettiği Köstence Hattı, diğeri ise İngilizlerin işlettiği Doğu (Eastern) hattıdır. Türk heyetinin tercih ettiği hat İngilizlerin işlettiği hat olacaktır. Bu yolla yapılan haberleşmeleri ellerine geçiren İngilizler şifreleri de çözerek günü gününe sabah kahvaltılarında okuduklarını, bizzat o zamanın İngiltere dış işleri başkanı Mister Churchill son yılarda yayınladığı hatıralarında anlatmaktadır. Lozan’da alamadıklarımıza dair bir liste bir ödünler listesi de vardır ancak bu liste çok uzun olmamasına rağmen Irak sınırının çok kötü çizilmesi bu listenin en önemli maddesidir.
    Lozan’a ara verildiği dönemde Gazi Mustafa Kemal Paşa parti kurmuş ve bu olay Kazım Karabekir tarafından barış imzalanmadan yapılması sebebiyle yanlış olarak değerlendirilmiştir. Gazi’nin düşüncesi ise devrimleri tamamlamak maksadıyla bir an evvel sulh. İzmir iktisat kongresiyle batıya iki önemli mesaj verilmiştir; bunlardan biri kapitülasyonların kabul edilemeyeceği, diğeri ise Türkiye’nin liberal politikalar izleyeceğidir. Emperyalizm’e ve Kapitalizm’e karşı olan ‘Anadolu İhtilali’, halkçı ve devletçi karakterini, zaferden hemen sonra unutmuş ve liberal ekonomiye dönmüştür. Batı idealine dönüşün önemli dönemeçlerinden biri, Boğazlar Rejimi konusunda Türkiye’nin Bolşeviklerden uzaklaşarak İngiltere’ye yaklaşmasıdır. Bazı yazarlara göre Kemalist liderliğin Lozan’da verdiği en büyük ödünlerden biri Boğazlar rejimidir. Lozan’da hilafet hiçbir şekilde görüşme konusu yapılmamıştır. Lozan’da Türkiye’nin İslam ve Bolşevizm faktörlerini kullanmayacağı çok geçmeden belli olmuş ve Gazi Hilafetin var olan ruhani otoritesini de sarsacak adımlar atmaya başlamıştır. Kurmay dehasıyla Mustafa Kemal siyaset yaparak; zaferden sonraki ‘Batılılaşma’ stratejisi içinde, aylık taktiklere göre pozisyon alarak ilerlemiştir. Önce Osmanlı soyundan gelen Halifenin konumunu tartışmalı hale getirmiştir. Gelişmeler Muhalefet eğilimlerini güçlendirmekte ve hilafet hem içte hem de dışta yeniden güç kazanmaktadır.
    Gazi kurmay dehasıyla siyasi bir ‘kriz yönetimi’ planlayarak önce hükümet krizi çıkarıyor, bu krizden yararlanarak Cumhuriyet’i ilan ediyor ve Meclisin başvekil yapmak istemediği İsmet Paşa’yı, Cumhurbaşkanı olarak kendisi başvekil yapıyordu. Darbe üstüne darbe alan Muhalefet Gazi’nin gittikçe artan otoritesini sınırlamak için Hilafet’e daha bir yakınlaşmıştır. İsmet Paşanın da büyük yardımı ve desteğini alan Gazi Hilafeti de kaldırarak dış politikaya açılmıştır. Bu alanda üç büyük mesele ile karşılaşılıyor; Musul, Boğazlar, Hatay.
    Musul iki açıdan çok önemli; birincisi zengin petrol yatakları, ikincisi Türkiye’nin güvenliği. Musul diplomasi ile alınamazsa, tek seçenek, oradaki İngilizlerle çarpışarak almaktır. İşte bunun için Gazi ‘Musul için harbe devam makul bir şey mi?’ diyor, makul olmadığını belirtiyordu. Mecliste Muhalefet; Musul’u vermekle iş orada bitmez. Musul’u verdiğimiz gün hudut Erzurum’dur şeklinde eleştiriler yapmaktadır. Suriye sınırını masaya getirilmemesi de eleştiri konusu olmuştur. 24 Temmuz’da Lozan da imzalanan barış antlaşması, mecliste hiç muhalif olmadığı halde sert eleştirilere sebep olmuştur. Mustafa Kemal Paşa reel politika ustasıdır. Hedeflerini imkânlarına göre ayarlamaktadır. Lozan’da heyetimizin Misak-ı Milliye tecavüz etmediğini, bilakis riayet ettiğini söyleyerek Musul konusunda meselenin özünün İngilizlerle bir savaşa girip girmemek olduğunu anlatıyor. Mustafa Kemal ‘Musul Misak-ı Milliye dâhildir' derken milli bir hedefin siyasetini yapmıştır; bunun gerçekleşmeyeceğini görünce, realist bir tutumla siyasetini değiştirmiştir. Kemalist Türkiye İngiltere ile ilişkilerini normal hale getirmek için Musul’dan feragat edecektir. Faşist İtalya’dan gelen tehdit faktörünün Türkiye’de yarattığı endişe ve İtalya ile Yunanistan’ın anlaşabileceği kaygısı Türkiye’yi İngiltere’ye yaklaştırmıştır.
    Reisicumhur Mustafa Kemal’in yeni Ankara’sı Afganistan ve Sovyetler konusunda yeni bir dil kullanmaya başlar. Milli Mücadele yıllarından çok farklı olan bu yeni dil, Doğu’dan batıya yönelişini çok iyi sembolize etmektedir. Gazi artık Türkiye’nin Avrupalı bir millet olduğu görüşündedir. Milli Mücadele yıllarında Gazi’nin dış politikasındaki tipik özellik, İslam Dünyası ile konuşurken İslami, Rusya ile konuşurken Bolşevizan bir dil kullanması, ama her iki halde de Batıyı Emperyalist olarak suçlaması, Doğu ülkelerini ise mazlum milletler olarak nitelemesiydi. Zaferden, hele de Musul meselesinin çözülmesinden sonraki dış politikanın dili de çok farklıdır. Artık Ruslarla ve Müslüman ülkelerin temsilcileriyle görüşürken dostluk ve iyi komşuluk gibi genel diplomatik terimler tercih etmektedir. Zamanla Türkiye’nin değeri artar ve neresinden bir parça koparılacak değil de ittifak yapmak için bakılan bir ülke haline gelmiştir. Sıra Lozan’da çözülemeyen problemlere gelmiştir. İlk sırada boğazlar rejimin değiştirilmesi vardır. Türk tezi; Lozan imzalanırken dünyada barış ve silahsızlanma rüzgârı esiyordu, Bugünkü dünyada silahlanma rüzgârları bulunmaktadır. Netice de Türk tasarısına uygun bir metin olan Montrö sözleşmesi imzalanmıştır.
    Mustafa Kemal Paşa kuzeyini Sovyet dostluğuyla, gerisini İran dostluğuyla garantiye almıştır ancak Güney için iki tehlike vardır: Fransa ve İngiltere. Çünkü onlar eski Osmanlı topraklarını müstemleke yapmışlardı. Bunları Önlemek için Türkiye, İran, Irak ve Afganistan’la Sadabad Paktı’nı imzalamıştır. Sonra Hatay’ın anavatana katılması Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın büyük diplomasi başarısıdır.
    Atatürk’ün İngiltere ve Fransa ile bir ittifak antlaşması imzalamamış olmasının sebebi, ideolojik değildir. Ama Fransa ile ittifak antlaşması olacaksa buna İngiltere’nin de katılmasını şart koşan kendisidir, Devamına ömrü vefa etmemiştir.
    Atatürk’ün başka liderlerde çok nadir olarak görülen özelliklerinden en önemlisi, çok değişik dönemlerde yaşamış, değişik şartlarda farklı çözümler geliştirmek zorunda kalmış olmasıdır. Osmanlı döneminde çok uluslu bir imparatorluğun hem Balkanlardaki etnik isyanlar sebebiyle hem de az gelişmişlik sebebiyle yıkılışını yaşadı ve bu konuda çok duyarlı hale geldi. Böylece homojen ve çağdaş bir toplum olmanın özlemine sahip oldu. Libya’ya koştu, Birinci dünya savaşında çarpıştı. İmparatorluk vizyonu ona geniş coğrafyalardan bakmayı öğretti.
    Mustafa Kemal Paşa Meclisin açıldığı 23 Nisan 1920 gününden, Sakarya savaşının zaferle sonuçlandığı 15 Ekim 1922 gününe kadar konuşma ve yazışmalarında emperyalizm ve kapitalizme karşı mücadele ettiğini söylemiştir. Adeta dönüm noktası olan 3 Mart 1922 tarihli konuşmasında Mustafa Kemal sol terimleri son defa kullanmıştır. Lozan’dan itibaren Batıya yöneliş başlamıştır. Milli Mücadele dönemi İslami terimler ve sol terimlerin kullanıldığı dönemdir ancak İslami terimler çok daha fazla kullanılmıştır. Hilafet’in kaldırıldığı 1924 den sonra dini terimler özellikle siyaset alanında Gazi’nin sözlüğünden hızla çekilmektedir. Dört farklı dönem de dört farklı Atatürk vardır. Lozan’dan sonra özellikle de 1930’larda bu dördünden de farklı Atatürk resmi vardır. Sadece kıyafetlerle değil düşünce ve siyasetiyle de.
    Tarihe bakışta elbette farklılıklar ve tarih yazımında elbette farklı yorumlar mümkün ve hatta gereklidir. Ama tarih yazanlar tarih yapanlara sadık kalmayıp tarih yapanlar adına sözler ve davranışlar uydurursa, tarih yazımı nesilleri şaşırtacak bir mahiyet alır. Atatürk zaferden sonra bütün dikkatini Mazlum Milletlere değil, Türkiye’nin güvenliğine ve çıkarlarına yöneltmiş ve reel politika uygulamıştır. Bu gerçekler görülmeden ‘diplomat Atatürk’ görülemez. Atatürk ve arkadaşlarının çok farklı dönemlerde, çok farklı sorunlara karşı değişik politikalar geliştirdiğini aklıdan çıkarmamak gerekir. Atatürk’ün dehasının en parlak yönü siyaset sahasındadır.
    Hangi Atatürk sorusu ve Atatürk kurguları tarih bilimine aykırı olduğu gibi, ufkumuzu daraltacak, zihnimizi kalıplara hapsedecek bir sorudur. Niye bir silsileyi, bir diziyi, bir bütünü, bu muazzam tarihi tecrübeyi parça parça doğrayarak, parçalardan birini seçip tarihi hakikatin diğer unsurlarına körlük yaratarak ufkumuzu daraltıp düşüncemizi kısıtlayalım? Bir bütün olarak incelediğimizde tarihin hangi devrelerini nasıl geçtiğimizi görürüz. Atatürk’ün muazzam siyasi esnekliğini görürüz. Politikada ideolojik şablonların değil, ilkeler çerçevesinde, pragmatizmin geçerli olduğunu anlarız.

Ahmet Rasim'in Eserlerinde İstanbul, Prof. Dr. Şerif Aktaş

Ahmet Rasim'in Eserlerinde İstanbul, Prof. Dr. Şerif Aktaş, Kültür Bakanlığı,1988, İstanbul
Ahmet Rasim’in mekan olarak İstanbul’dan bahseden yazılarını sistematik bir bütün olarak incelenmesi.
    Yazar, Ahmet Rasim’in inceleme konusunu teşkil eden yazılarından, onun XIX. asrın sonu XX.asrın başlarında İstanbul’u iki kısma ayırdığını belirtmektedir. Geleneğe bağlı hayat tarzının sürdürüldüğü Eski İstanbul ve Avrupai  yaşama şekline iltifat eden insanların hayat hadiselerine sahne olan Beyoğlu ve Galata civarı…Kıyafetten sonra adabına, eğlence şekline ve her nevi sanat faaliyetlerine kadar hayatın her safhasında varlığını hissettiren bu ikiliğe eski yeni mücadelesi  ve alaturka - alafranga karşılaşması adları verilebilir. İstanbul, bu içtimai hadisenin en bariz şekilde müşahede  edilebildiği yer durumundadır. İmparatorluğun tarihi zaman içinde kazandığı, kelimenin en geniş manasıyla her nevi kültür bakiyesi ile yeni ve Avrupai olarak vasıflandırılan henüz mahiyeti anlaşılmamış bazı görünüşler; aynı meydanda, aynı sokakta yan yana, iç içe bulunmaktadır. Hatta bazen aynı insanın davranışlarında bu farklı iki kaynağın tesirini birlikte müşahede  etmek bile mümkündür. Bütün bu görünüşü ile İstanbul, medeniyet vücuda  getirmiş bir düşünce sisteminin kendi içinde çözülüşü neticesinde birbirinden kopan beşeri müesseselerin sergilendiği şehir durumundadır.
    Tetkik edilen yazılarda, meydanları, cadde ve sokakları dolduran  kalabalık; -çeşitli vesilelerle- kıyafet, tuvalet tarzı, fiziki görünüş bakımlarından tasvir edildiği gibi ses manzarası bakımından da sahip olduğu hususilikler dikkatlere sunulur. Bu yazılarda; mahalli dolduran kalabalık imajı okuyucu zihninde yaratıldıktan sonra; yukarıda sözünü ettiğimiz halk yaşayışından ve şifahi kültürden gelen insan çeşitliliği üzerinde durulur. Bunlar arasından tip hususiyeti arz edenler; ya seçilir veya okuyucu da gerçeklik duygusu uyandıracak tarzda yaratılır. Yazar, tip olarak mütalaa edilebilecek bu insanları görünüşleri giydikleri veya büründükleri elbiseler, yanlarında, ellerinde bulundurdukları konuşma şekilleri takındıkları tavır ve yaptıkları hareketleri ile tanımaktadır. Piyasa mahallerinde, alış veriş yerlerinde, köprü civarında ve bazı mesirelerde görülen bu insan kitlesi ile kahvehane ve tiyatro salonlarında da karşılaşmak mümkündür.
    Ahmet Rasim, bir çok tecrübesinde alış veriş mahallerinin, meydanların, cadde ve sokakların ses manzarası üzerinde durur; hususiyetle seyyar satıcılar ile alakalı dikkatlerini, daha ziyade bu unsurdan hareketle kaleme alır. Şehrin zamanla değişen ses manzarasını, sürdürülen hayat tarzındaki değişikliğin neticesi olarak mütalaa eden Ahmet Rasim; eğlence yerleri ile alakalı kalem faaliyetlerinde de, mahallin ve barındırdığı insan kitlesinin bazı hususiyetlerini, bir seslenmeyi bir haykırışı ifade eden cümleler ve karşılıklı konuşmalar vasıtasıyla dikkatlere sunar. Bu konuşmalar ve seslenişler; okuyucunun, anlatılmak istenen hadiseyi, tasviri arzu edilen mahalli gözleri önünde rahatlıkla canlanmasına imkan hazırlar. Böylece yazıdaki gerçeklik duygusunu kuvvetlendirirler.
    Eğlence yerleri ile alakalı yazılar arasında, zamanın bazı sosyal problemlerini dikkatlere sunma endişesi ile kaleme alınmış olanlar vardır. Malzemenin sürdürülen hayattan seçilmiş olması; yazıların, devrin İstanbul’unu çeşitli yönleriyle aksettirmesine imkan verir. Çünkü nakledilen olaylar, fuhuş ile alakalı karakteristik hayat tezahürlerini dikkatlere sunduğu gibi, tanıtılan ve tasvir edilen kişiler de fertten ziyade bu sosyal hadise çevresinde tesadüf edilebilecek tipleri düşündürmektedir. Böylece Ahmet Rasim, hayat tecrübesinin hazırladığı imkan ve şahsi eğilimlerine göre, bu tarz kalem tecrübelerinin çevresinde geliştiği hadiselere, onlarda rol alan şahıs kadrosu ile birlikte vücut verir. Burada birbirini tamamlayan iki vakadan söz etmek mümkündür: sürdürülen hayatta fuhuş ile alakalı olayları seçme işi ve onları okuyucuda gerçeklik duygusu uyandıracak tarzda, bir yazı bünyesinde, birleştirme faaliyetidir. Bahis konusu seçimin Ahmet Rasim’in çocukluk ve gençlik yıllarında payitahtta sürdürülen hayattan yapılmış olması; o devrin İstanbul’unda bulunan her nevi fuhuş mahallini, barındırdığı insan çeşitliliği ve bir çok hususiyeti ile birlikte tanımamıza imkan sağlar. Böylece bu yazılarda, okuyucuya yaşanmış intibaını veren fuhuşla alakalı bazı hadiselere sahne olması dolayısıyla Aksaray civarındaki fuhuşhanelerden, Galata çevresindeki bazı sokaklardan ve bütün İstanbul’a yayılmış olan gizli evlerden ve benzer mahallerden söz edilir; bu yerlerin sermayesi durumundaki kadınlar fiziki görünüşlerine, kıyafetlerine, tavır ve hareketlerine ait özellikleriyle tanıtılır. Bahis konusu kadınların sebep oldukları bazı hadiselerin nakli de belirtilen yazılarda, İstanbul ahalisinin fuhuş karşısındaki tavrı da sezdirilir. Ayrıca böyle kadınlara alaka duyan erkeklerin de bazı hususiyetleri belirtilir.
    Yazara göre Ahmet Rasim, İstanbul’daki meyhanelerin sahne oldukları hayat tezahürlerini ve barındırdıkları insanları; yine ferdi hayat tecrübesinin hazırladığı insan ve şahsi eğilimleri çevresinde tanıtmakta ve tasvir etmektedir. Eski İstanbul’da meyhaneler, ya kadınlı erkekli eğlence yerlerine gitmeye hazırlanan insanların uğradıkları yer veya şair ve ediplerin buluşma mahallidir. İki tarz meyhane; müşterileri, barındırdıkları insanlar ve sahne oldukları hayat tezahürleri bakımından birbirinden ayrılır. Ahmet Rasim, bu farklılığı; meyhanelerin müdavimleri arasından tip hususiyeti arzeden kişilerin görünüşlerini tasvir, konuşmalarını nakil, tavır ve hareketlerini anlatma yoluyla dikkatlere sunar. Yazar, Ahmet Rasim’in incelediği eserlerinden, Galata ve Beyoğlu civarında meyhanelerin hizmet tarzı, döşenme şekli ve içme adabı bakımlarından Avrupa’dakilere benzetilmek istendiğinin hissedildiğini belirtmektedir.
    Aslında Ahmet Rasim’in yazıları, her çeşit hayat tezahürü ile Direklerarası, Aksaray ve civarının Galata ve Beyoğlu çevresinden farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Direklerarası’ndaki çayhaneler, kahvehaneler ve Eski İstanbul’daki meyhaneler Beyoğlu civarında bulunanlardan farklı olduğu gibi dükkanlar da farklıdır. Bu iki ayrı yaşayış tarzına mensup insanların birbirine en çok yaklaştıkları yerlerden biri köprü ise, ikincisi de mesirelerdir. İlkbaharda Kağıthane ve civarına iltifat edilir; yaz aylarında Boğaz çevresine, sonbaharda ise Fener-Kalamış’a gidilir. Güzellik bakımından Göksu’nun Kağıthane’den üstün olduğu belirtilen yazılarda, bu mahallerin sahne oldukları bazı hayat tezahürleri nakledilir, kalabalığın görünüşü tasvir edilir. Mekanın tabi halini konu alan satırlarda, yazı diline yerleşmiş ifade kalıplarından geniş ölçüde yararlanıldığı dikkati çekmektedir. Mesirelerin sahne olduğu hayat tezahürleri ve barındırdığı insan kitlesinin anlatılmasında ise cadde ve sokakları dolduran eğlence yerlerinde ve kahvehanelerde görülen kalabalığın tasvirinde tespit edilen hususların devam ettiği görülmektedir.
    İncelenen yazılarda Ahmet Rasim ile alakası nispetinde sübyan mekteplerinden ve matbaalardan da bahsedilmektedir. Sübyan mekteplerindeki eğitim tarzı ve hoca otoritesi üzerinde duran yazılar, eğitimin “muhterem korku” çevresinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Darüşşafaka’da ise, anlayış bakımından mahalle mekteplerinden çok farklı bir eğitim tarzının sürdürüldüğü belirtilmektedir. Sübyan mekteplerinin, mimari herhangi bir hususiyete sahip bulunmadıkları, geniş bir odadan ibaret oldukları sezdirilmektedir.
    O devirde matbuat hayatının bir komediyi düşündürdüğünü belirten Ahmet Rasim, bazı tanınmış simalar çevresinde, yine kendini alakadar ettiği ölçüde, bu sahneyi çeşitli görünüşleri ile tanıtmaktadır. Matbuat işine girmek isteyen bir gencin gazeteler çevresinde dolaşmasını anlatan bu yazılar; geçen asrın sonlarında gazete yönetim binalarının vaziyetini, şair, edip ve yazarların halini dikkatlere sunması bakımından da önemlidir. Söz konusu kalem tecrübeleri arasında Tercüman-ı Hakikat gazetesinin hizmetini ifade eden satırların ayrı bir önemi vardır.
    Ahmet Rasim’in yazıları arasında, geçen asrın sonlarında bu büyük şehrin her tarafında olduğu gibi eski İstanbul’da da cadde ve sokaklarda yürümeyi güçleştiren hususlar üzerinde durulmaktadır. Eserde, cadde ve sokaklarda adaba uygun tarzda yürümeyen insanların sebep olduğu olaylar anlatılmaktadır. Ayrıca yazar cadde ve sokaklarda duyulan gürültülerden çeşitli vesilelerle bahsetmekte; buraların çamur deryası durumunda olduğunu, insanların değil, hayvanların dahi yürüyemediği yerlerin bulunduğunu, rahatlıkla yürümeye müsaade etmeyecek derecede bozuk olduğunu, yağmur sularının buradaki çukurlara dolarak gölcükler meydana getirdiğini belirtmektedir.
    O devirde İstanbul’un başlıca mesire yerleri Kağıthane-Haliç ve civarı, Boğaziçi ve çevresi, Kalamış-Fener havalisidir. Kağıthane-Haliç ve civarı büründüğü tabi güzellikler ile ilkbaharda, Boğaziçi ve çevresindeki bitki örtüsünün güzelliği, serinliği ve Göksu deresinin görüntüsü ilkbahar sonu yaz başlarında, Kalamış-Fener ise sonbaharda İstanbul halkının iltifat ettiği mesire yerleridir.
Sahne olduğu olaylar bakımından; Galata Köprüsü’nün, İstanbul’da ayrı bir ehemmiyeti vardır. Köprü; o devirde, İstanbul’un bir nevi kalbi durumundadır, sanki bütün yolların merkezinde bulunmaktadır. Birbirini tanımayan yüzlerce, binlerce İstanbullu ve taşralı, sanki, İmparatorluğun insan manzarasının zenginliğini ve renkliliğini göstermek için davet edilmişçesine Köprü civarında bir araya gelirler. Köprü, İmparatorluğun merkezinde sürdürülen iki ayrı hayat tarzını, mekan planında birbirine bağlayan ve şehrin yaşayış bakımından bir bütün manzarası arz etmesine imkan veren bir yerdir.
    Ahmet Rasim, eserlerinde çarşı ve pazar yerleri, bakkal dükkanları, balık satılan yerler, kitapçı dükkanları, elbise satıcıları, Beyoğlu ve Galata’daki bazı alış veriş yerleri, seyyar satıcılar ile alakalı gözlemlerini yazmaktadır. Eserlerinde; seyyar satıcılar, bütün İstanbul’da mahalle aralarının, sokakların eksilmeyen, mevsimden mevsime değişen sesi ve bu yerlerin dekorunu tamamlayan vazgeçilmez, hareketli unsurlarından biri olarak tanıtılmaktadır.
    İncelenen yazılarda; kahvehaneler, çeşitli sosyal fonksiyonları yüklenmiş mahaller ve eğlence yerleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazı kahvehaneler; ediplerin, alimlerin, aydınların toplantı yeri durumundadır; bazıları musikişinasların sanatlarını icraya imkan vermeleriyle benzerlerinden ayrılır. Semai kahvehanelerinin ise bunlar arasında ayrı bir yeri ve değeri vardır. Halk temaşasına sahne olmalarıyla ayrı bir hususiyet kazanan kahvelerin yanında; külhanbeylerin, kabadayıların, kopukların toplantı yeri durumunda olan kahvehaneler de bulunmaktadır. Kısacası kahvehaneler, umumun hayat tezahürlerine sahne olan yerlerin başında gelen mahallerindendir.
    Ahmet Rasim’in incelenen yazılarında; içkili-içkisiz, kadınlı-erkekli eğlence yerlerinden, buralarda cereyan eden hadiselerden çeşitli vesilelerle çok sık söz edilmektedir. Söz konusu eğlence yerlerini “Karşı hovardalığına sahne olan yerler”, “İslam dininin esaslarına mugayir olmasına rağmen İslam zamparalığına sahne olan yerler”, “Koltuk evleri” ve “Gizli evler” olmak üzere kendi içinde gruplandırmak mümkündür. Ayrıca bu yazılarda fuhuş ile alakalı olayların neticelerinin İstanbul’da yaşayan ahali tarafından nasıl değerlendirildiği de ifade edilmektedir.
    İncelenen yazılarda; Ahmet Rasim geleneksel Türk gösterilerine sahne olan yerlerden ve Avrupai tarz tiyatroların bulunduğu semtlerden bahsetmektedir. Temaşa yerleri ve tiyatroların bulundukları mahalleri, eserlerinde; Türk halk temaşasına sahne olan yerler, Tuluat ve Avrupai tarz tiyatroların bulundukları semtler olmak üzere üçe ayırmak mümkündür.

4 Mart 2012 Pazar

2. Dünya Savaşı Tarihi, Liddell Hart

2. Dünya Savaşı Tarihi, Liddell Hart, Yapı Kredi Yayınları, C.I-C.II, 2005-İstanbul    
İngiliz asker ve tarihçi Hart, 1000 sayfayı geçen iki ciltte, 8 bölüm halinde kronolojik ve tarafsız bir bakış açısıyla adeta harp ceridesi gibi II. Dünya Savaşı tarihini ele alıyor.
        (1)    Birinci Bölüm: Genel Durum
                1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırmasıyla başlayan 2’nci Dünya Savaşı’nın nedenlerinden önce sonuçları üzerinde durmak gerekmektedir. Savaşın getirdiklerinin farkında olmak, nasıl çıktığının incelenmesi için daha gerçekçi bir yol olabilmektedir. Nürnberg duruşmaları sonucundan, savaşın Hitler’in saldırganlığı yüzünden ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Ancak bu çok sığ  ve yetersiz bir açıklamadır.
                Yeni bir büyük savaş çıkarmak Hitler’in istediği en son şeydi. Halk, özellikle askerler, 1’inci Dünya Savaşı’ndan edindikleri tecrübelerden dolayı savaştan korkmaktaydılar.
                Peki öyle ise, onca kaçınmasına rağmen Hitler kendisini neden savaşın içerisinde bulmuştur. Cevap, Batılı Müttefiklerin uzun süredir uyguladıkları ve Hitler’e cesaret veren,  geleceği göremeyen basiretsiz politikalarında ve bu politikalarından 1939 yılının yaz ayında aniden ve yüz seksen derece çark etmelerinde yatmaktadır.
                Hitler’in 1933’te iktidara gelişinden itibaren İngiltere ve Fransa bu diktatörün isteklerini kabul etme konusunda, Almanya’nın önceki demokratik hükümetlerinin taleplerine oranla daha istekli davranmışlardı.
                Almanlar 1936’da Rhineland’ın askerden arındırılmış bölgesini yeniden işgal ettiler. İngiltere ve Fransa savaşa yol açabilecek herhangi bir silahlı çatışmadan kaçındıkları için bu duruma bir tepki göstermediler. Rhineland’ın tekrar işgal edilmesi Almanya’ya iki önemli avantaj sağlamıştı. Birincisi; bu bölge Almanlar’ın Ruhr bölgesindeki endüstri alanları için koruma sağlıyordu, ikincisi Fransa’ya karşı bir atlama tahtası elde edilmişti.
                Hitler Kasım 1937’de yaptığı “Hossbach Bildirisi”nde “Lebensraum” (Hayat Sahası) kavramını ortaya attı. “Hayat Sahası” kavramı bu tarihten sonra Almanya’nın izleyeceği politikanın temelini oluşturdu. Hitler’e göre Almanya, özellikle tarım yönünden kendi kendine yeterli olmadığı gibi yakın zamanda da olabilecek gibi değildi. Hitler’in düşüncesi, had safhadaki yiyecek sıkıntısını çözmek için nüfus yoğunluğu az, tarıma elverişli toprakların bol olduğu Doğu Avrupa’dan toprak alınması yönündeydi ve bu toprak sorunu 1945 yılına kadar mutlaka çözülmeliydi.
                Almanya 12 Mart 1938’de, Alman ve Avusturya halklarının birleşme arzularını bahane ederek Avusturya’yı işgal etti. Daha sonra Çeklerin Südet Alman’larına kötü davranmalarını fırsat bilerek savaş tehdidiyle İngiltere ve Fransa’yı 30 Eylül 1938’de Münih Anlaşması’nı imzalamaya zorlayarak Südet bölgesini de işgal etmeyi başardı.
                1939 yılının Mart ayında ise Hitler, Çekoslavakya’nın kalan kısmını işgal etti. Bunun üzerine o güne kadar pasif bir politika izleyen İngiltere birdenbire politika değişikliğine gitti ve o bölgede kendisini destekleyecek tek ülke olan Rusya’nın teminatını almadan her biri stratejik olarak Almanya tarafından tecrit edilmiş olan Polonya ve Romanya’ya Alman işgaline karşı garanti verdi. İngilizler’in Polonya’yı desteklemesi üzerine 23 Ağustos 1939’da Nazi-Sovyet Saldırmazlık paktı imzalandı. Bu pakt, Polonya’nın Almanya ile Rusya arasında gizli olarak paylaşılacağını da hükme bağlıyordu.
                Hitler’in bu bir dizi saldırgan ve yayılmacı tavırlarının ardından gelen bu pakt, savaşı kaçınılmaz hale getirmişti.
        (2)    İkinci Bölüm: Savaş Patlak Veriyor
                Alman birlikleri 1 Eylül 1939 sabahı saat 06:00’da Polonya sınırını geçmeye başladılar. Hava taarruzları ise bir saat önce başlamıştı. Kuzey’de işgal Küchler emrindeki 3’üncü Ordu ile Kluge’nin emrindeki 4’ncü Ordu’dan oluşan Bock’un Ordu Gurubu’nca gerçekleştiriliyordu. 3’üncü Ordu kuzeyden Doğu Prusya bölgesinden, 4’üncü Ordu da batıdan girip ortada buluşarak Polonya’nın sağ yanını işgal edeceklerdi.
                Güneyde Blaskowitz emrindeki 8’inci Ordu, Reichenau’nun emrindeki 10’uncu Ordu ile List’in emrindeki 14’ncü Ordu’dan oluşan Rundstet’in Ordu Gurubu ise asıl taarruz kuvvetini teşkil ediyordu. 3 Eylül’de İngiltere, Fransa, Avustralya ve Yeni Zelanda Almanya’ya savaş ilan ettiler. 5 Eylül’de Almanlar Vistül nehrini geçtiler ve yine aynı gün ABD tarafsızlığını ilan etti. 17 Eylül’de Ruslar Polonya’nın doğu sınırından girdiler. Ertesi gün Polonya Hükümeti ve Yüksek Komuta heyeti Romanya’ya geçti. Varşova çok şiddetli hava ve kara taarruzlarına rağmen 28 Eylül’e kadar direndi. Son birlikler 5 Ekim’e kadar teslim olmadı. Almanlar ve Ruslar Bialystok, Brest Litovsk, Lviv ve Karpatlar hattında buluştular ve Polonya’nın işgalini tamamladılar.
                Polonya harekatı zırhlı birliklerle hava unsurlarının ilk defa müşterek olarak kullanıldığı bir muharebe olmuştur. Bu muharebe şekli dünya savaş tarihine “Yıldırım Harbi” olarak girmiştir. Almanların bu kadar başarılı olmalarına Polonya birliklerinin yanlış tertiplenmeleri de büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Polonyalılar birliklerinin kuzeyden ve güneyden kuşatılma riski olmasına rağmen birliklerinin büyük bir bölümünü sınıra yakın tertiplemişlerdi. Savunmayı küçümseyen Polonyalılar, hareket kabiliyeti ve zırhlı birliklerden yoksun olmalarına rağmen süvari birliklerine güvenerek, karşı taarruz yapabilecekleri düşüncesine dayanarak tertiplenmişler ve ona göre düzen almışlardı. Sonuç şu şekilde özetlenebilirdi. Günün koşullarının gerisinde kalan bir ordu, yeni muharebe anlayışı çerçevesinde, zırhlı birlik ve hava kuvvetleri işbirliğiyle muharebe eden bir ordu karşısında tam bir bozguna uğramıştı.
                Polonya’nın paylaşılmasından sonra Stalin, Rusya’nın Baltık kanadını geçici müttefiki Hitler’den korumak için bir an önce muhafaza altına almak istiyordu. 10 Ekim tarihine kadar Litvanya, Letonya ve Estonya hükümetleriyle, bu ülkelerin stratejik bölgelerinde birlik bulundurabileceğine dair anlaşma yaptı. 14 Ekim’de üç konuda taleplerini Finlandiya’ya bildirdi. Talepleri sırasıyla şöyleydi:
                (a)    Finlandiya Körfezi’ne herhangi bir düşmanın giriş üstünlüğünü kazanmasına engel olmak maksadıyla körfezde bulunan Hogland, Seiskari, Lavanskari, Tytaskari ve Loivisto  adalarının kendisine devredilmesi, kıyı topçusu yerleştirmek için de körfez girişinde bulunan Hangö limanının 30 yıllığına kiralanması,
                (b)     Karelian Kıstak’ındaki Fin-Rus sınırının Leningrad’ın kara yaklaşma istikametini örtmek için, Leningrad topçu menzili dışında kalacak şekilde geriye çekilmesi,
                (c)        Kuzey’de Petsamo bölgesinde Ribaçiy yarımadası Rusya’da kalacak şekilde sınırın yeniden düzenlenmesi,
                Rusya bu toprak düzenlemesi karşılığında Finlandiya’ya 3500 km2lik Repola ve Porajorpi bölgelerini vermeyi teklif ediyordu. Finlandiya’dan istediği toprakların yüzölçümü ise 1700 km2 idi. Finlandiya’nın isteklerini kabul etmemesi üzerine, Rusya 30 Kasım 1939’da Finlandiya’ya saldırdı. Rus taarruzları başlangıçta hiçbir başarı gösteremedi ve Ruslar çok ağır kayıplar verdiler. İki ay sonra Ruslar 1 Şubat 1940’ta çok daha fazla kuvvetle yeniden taarruza geçtiler. İki aydır üstün Rus kuvvetlerine müttefiklerden hiçbir yardım almadan dayanan Finliler artık güçlerinin son noktasına gelmişlerdi. Rusların bu taarruzuna da kahramanca karşı koysalar da artık savaşı sürdürecek güçleri kalmamıştı. Bunun üzerine 6 Mart 1940’ta Ruslarla anlaşmaya  vardılar ve Rusların bütün isteklerini kabul ederek savaştan çekildiler.
        (3)    Üçüncü Bölüm: Savaş Tırmanıyor
                Rusya’nın Finlandiya’ya savaş açmasını fırsat bilen İngiltere, Finlandiya’ya yardım götürmek maksadıyla, Finlandiya’ya uzanan demiryollarının başlangıcı olan Norveç’in kuzeyindeki liman kenti Narvik’i ve hemen onun doğusundaki İsveç’in demir cevheri bölgesi Gallivare’yi işgal etme planları hazırladı. 5 Nisan 1940’ta Norveç karasularının mayınlanmasına ve Narvik, Trondheim, Bergen ve Stavanger’e yapılacak çıkarmalarla bu harekatın desteklenmesine karar verildi. Narvik’e gönderilecek ilk birlik 8 Nisan’da denize açılacaktı fakat Müttefikleri büyük bir sürpriz bekliyordu. Çünkü Almanlar da Norveç’i işgal etmeye karar vermişlerdi ve ellerini daha çabuk tutarak 9 Nisan’da işgale başladılar.
                9 Nisan günü şafak sökerken çoğu muharip gemilerde olan öncü Alman birlikleri, Norveç’in Oslo’dan Narvik’e kadar olan bütün önemli limanlarına çıkarma ve indirme harekatı gerçekleştirdiler ve çok az direnişle karşılaşarak hepsini işgal ettiler.
                Danimarka’da aynı gün çok kısa sürede işgal edilmişti. Norveç’i işgal etme konusunda inisiyatifi tekrar ele geçirmek isteyen İngilizler 14 Nisan’da kuzeyde Narvik’e, 16/17 Nisan’da orta kesimde Namsos’a, 18 Nisan’da da güneyde Aandalsnes’e çıkarma gerçekleştirdiler fakat Almanlar sayıca az olmalarına rağmen iyi bir savunma yaptılar ve Aandalsnes’e çıkan birlikler 30 Nisan’da, Namsos’a çıkan birlikler ise 1/2 Mayıs’ta geri çekilmek zorunda kaldı. Bu gelişmeler üzerine 1 Mayıs’ta Norveç teslim oldu. Böylece güney ve orta Norveç tamamen Almanlar’ın kontrolüne geçti. Kuzeyde ise İngilizler ancak 27 Mayıs’ta Almanlar’ı Narvik dışına atabildiler fakat bu arada 10 Mayıs’ta Almanya Belçika, Hollanda ve Fransa’yı işgale başlamıştı ve Fransa çökmek üzereydi. Bunun üzerine 7 Haziran 1940’ta son müttefik kuvvetleri ve Norveç Kralı ve hükümeti Norveç’ten ayrıldı ve kuzey Norveç de Almanya’nın kontrolü altına girdi.
                10 Mayıs 1940’ta İngiltere’de Churchill Chamberlain’in yerine Başbakan oldu ve aynı gün Almanlar Batı’yı işgale başladı. Almanlar’ın Batı’yı işgali sağ kanattaki tarafsız Hollanda ve Belçika’nın savunduğu kilit noktalardaki yerleri umulmadık süratte ele geçirmesiyle başladı. Bu saldırılara öncülük eden hava indirme birlikleri Müttefiklerin dikkatini birkaç gün asıl taarruzdan başka yöne çekmiştir. Oysa asıl taarruz ormanlık ve dağlık bir bölge olan Ardenler’den Fransa’nın kalbine doğru yapılmaktaydı. Hollanda’nın başkenti Lahey ve Rotterdam’daki ulaşım tesislerine 10 Mayıs’ın ilk saatlerinde hava indirme birlikleri inerken 150 km. doğuda Alman birlikleri Hollanda sınırını geçiyordu. Yaratılan şok ve baskın sonucunda 15 Mayıs’ta Hollanda teslim oldu.
                Belçika’nın işgalindeki kara taarruzunu Alman 6’ncı Ordusu gerçekleştirecekti  fakat ilerleme istikameti üzerinde zırhlı birliklerin harekatını tahdit eden Albert kanalı vardı ve üzerinde Eben Eamel garnizonu tarafından kontrol edilen iki köprü vardı. Almanların sınırı geçmeye başlamasıyla beraber bu köprülerin Belçikalılar tarafından havaya uçurulacağı aşikardı. Almanlar çok başarılı bir hava indirme harekatıyla köprüleri havaya uçurulmadan ele geçirdiler ve zırhlı birliklerini süratle Belçika içine geçirdiler. Belçika ordusu 27 Mayıs’ta teslim oldu.
                Bu arada asıl taarruz güneyde Ardenler bölgesindeydi. Alman zırhlı birlikleri  piyade birliklerinin bile çok zor harekat icra edebildiği bu dağlık ve ormanlık bölgeyi geçtikten sonra Sedan bölgesinden Fransız sınırını yardı ve Manş denizine doğru ilerlemeye başladı. Cephenin yarılmasıyla Belçika’da bulunan Fransız kuvvetleriyle İngilizler’in Yurtdışı Sefer kuvvetlerinin kuşatılıp imha edilmeleri ihtimali doğdu. Almanlar 20 Mayıs’ta Manş’a ulaştılar ve kuzeye dönerek kuşatmayı tamamlamaya başladılar. Kuşatılıp imha edileceklerini fark eden İngiliz kuvvetleri Belçika’dan çekilmeyi planladılar ve Dunkerque limanını tahliye yeri olarak belirlediler ve 26 Mayıs’ta tahliyeye başlamaya karar verdiler. Alman birliklerinin Dunkerque’e ulaşmasına kilometreler kala Hitler bugün bile bilinmeyen bir nedenle taarruzları durdurdu. Verilen fırsatı geri tepmeyen İngilizler 4 Haziran’a kadar 338.000 İngiliz ve Müttefik askerini tahliye etmeyi başardılar.
                Almanlar Belçika ve Hollanda’nın kontrolünü tamamen ele aldıktan sonra güneye doğru 5 Haziran’da taarruz başladılar ve 14 Haziran’da Paris’e girdiler. Fransız hükümetinin istifa etmesi üzerine  Mareşal Petain yeni hükümeti kurdu ve Almanlara ateşkes isteğinde bulundu. 22 Haziran’da Almanların istekleri kabul edildi ve 25 Haziran’da ateşkes anlaşması yürürlüğe girdi. Bu arada 10 Haziran’da İtalya Fransa ve İngiltere’ye savaş ilan etmişti. Bu yüzden İtalya ile de bir mütareke imzalandı. Almanlar 25 Haziran’a kadar Fransa’nın 5’te 3’ünü işgal etmişlerdi. İşgal etmedikleri bölgede de kendilerine bağlı Vichy hükümetini kurdurdular.
                Hitler Fransa’yı ele geçirdikten sonra İngiltere’yi işgal planının hazırlanmasını ve harekatın Ağustos ayında mutlaka başlatılmasını emretti. İşgal planına “Denizaslanı Harekatı” adı verildi. Alman Deniz Kuvvetleri gerekli hazırlıkları tamamlayamadığından harekatın 1941 ilkbaharına ertelenmesini istediler. Hitler Amiral Raeder’le görüştükten sonra Denizaslanı Harekatının Eylül ayının ortasından evvel başlatılamayacağını kabul etti. 10 Ağustos’ta Denizaslanı Harekatı’nın bir parçası olarak İngiltere üzerine hava taarruzlarına başlandı. İngiltere semalarında süren bu hava harekatına “Britanya Savaşı” adı verildi. 17 Eylül’e gelindiğinde İngiliz Hava Kuvvetleri’nin hala yenilgiye uğratılamadığı görülünce Denizaslanı Harekatı rafa kaldırıldı ve bir daha da masaya konmadı. İngiltere üzerindeki hava muharebeleri 16 Mayıs 1941’de son buldu. Almanlar ne İngiliz halkının moralini ne de İngiliz Hava Kuvvetleri’nin kendisini çökertmede başarılı olabildiler.
                İtalya, 10 Haziran 1940’ta İngiltere ve Fransa’ya savaş açtığında Afrika’daki topraklarında Libya’da 500.000, Habeşistan’da ise 200.000 askeri vardı. Buna karşılık İngilizlerin Mısır’da 36.000, Sudan ve Kenya’da 14.000 askeri vardı.
                Libya ile Mısır arasında Batı Çölü vardı. 13 Eylül’de İtalyanlar muharebeye hazır hale geldikten sonra Batı Çölüne doğru ilerlemeye başladılar. İngiliz kuvvetlerine 100 km. kala Sidi Barrani’de konakladılar ve burada tahkim edilmiş mevziler hazırladılar. İtalyanların beklemeye geçmesi üzerine İngilizler baskın tarzında bir taarruz yapmaya karar verdiler. İngilizler asker sayısı bakımından az olmalarına karşı tankça üstün durumdaydılar. 7 Aralık gecesi garnizonlarından çıkan İngiliz birlikleri İtalyanlara fark edilmeden 100 km.lik yolu geçti ve 9 Aralık sabahı güneyden İtalyanları kuşattı. Harekat tam bir baskın olmuştu. İtalyanlar kısa sürede bozguna uğradı ve batıya Tobruk’a doğru çekilmeye başladı. İngilizler için harekat bir takip harekatına dönüşmüştü. Üç gün içerisinde 40.000 esir ve 400 top ele geçirilmişti. 3 Ocak 1941’de Berdiye, 21 Ocak’ta Tobruk düştü. Tobruk ele geçirildikten sonra Bingazinin ele geçirilmesine karar verildi. Taarruz hazırlıkları sürdürülürken Bingazi’deki İtalyan kuvvetlerinin Trablusgarp’a çekilmeye başladığı keşfedildi. Bunun üzerine çok süratli bir takip harekatı başlatıldı ve İtalyan birliklerinden daha hızlı ilerleyerek geri çekilme yolunu Beda Fomm’un güneyinde 5 Şubat’ta tıkadılar. 6 Şubatta geri çekilmekte olan İtalyanları tuzağa düşürdüler ve muharebe sonunda 20.000 esir, 216 top ve 120 tank ele geçirdiler. İngiliz Kuvvetleri Trablusgarp’i ele geçirmek için ilerleyecekken İngiliz hükümeti tarafından durmaları emredildi. Bir miktar birlikle bulundukları hatlarda savunmaya geçtiler ve geri kalan birlikler Yunanistan’a gönderildi.
                Hitler İtalyanları’ın kurtarılması için 12 Şubat’ta Rommel’i iki zırhlı birlikle beraber Trablusgarp’a gönderdi. İngilizlerin ilerlemediklerini gören Rommel taarruza geçti. Giriştiği cesur yarma harekatı çok başarılı olmuştu. 11 Nisan’a gelindiğinde İngilizler Mısır sınırına geri atılmışlardı. İngilizler şimdi Kuzey Afrika’yı temizlemek için işe yeni baştan başlamak zorundaydılar.
                İtalya 1936 yılında Habeşistan’ı işgal etmişti. Doğu Afrika’da bulunan İtalyan kuvvetleri Temmuz 1940’ta Sudan’da bulunan İngiliz kuvvetlerine taarruz etti ve sınırlı bir başarı elde ettiler. İtalyanlar daha sonra İngiliz Somali’sini işgal ettiler. Kasım 1940’ta İngilizler inisiyatifi ele aldılar ve bir yıl sonra Kasım 1941’de tüm İtalyan kuvvetlerini mağlup ederek esir aldılar. Böylece Mussoloni’nin kısa ömürlü Afrika İmparatorluğu macerası sona erdi.
        (4)    Dördüncü Bölüm: Savaş Yayılıyor
                Almanya, İtalya ve Japonya 27 Eylül 1940’ta Üçlü Mihver Pakt’ı imzalamışlardı. 4-15 Eylül 1940’ta Romanya’da General Antonescu darbeyle yönetimi ele geçirmişti. Antonescu’nun Almanlardan yana tavır alması üzerine Alman orduları 7 Ekim 1940’ta Romanya’ya girdi. 20 Ekim’de Macaristan Üçlü Pakt’ı imzaladı. 28 Ekim 1940’ta İtalya Yunanistan’ı işgale başladı. 14 Kasım ve 22 Kasım’da Yunanlılar İtalyanları yendiler. 7 Mart 1941’de İngiliz ve Avustralyalı birlikler Yunanistan’a çıktılar.
                Hitler 1941 yılında Rusya’yı işgal etmek istiyordu. İşgal planının adı Barbarossa harekatıydı. Hitler Rusya’yı işgal etmeden önce Romanya, Macaristan ve Bulgaristan’ı yanına almıştı. Hitler İngilizler’in Selanik’e veya Trakya’nın güneyine çıkmalarından korktuğu için Rusya harekatı başlamadan önce Selanik ve Dedeağaç arasındaki güney Trakya’yı işgal etmeyi planlıyordu. İşgal kuvvetleri Bulgaristan üzerinden Yunanistan’a girecek ve kıyıya ulaşıldığında kıyının savunma sorumluluğu Bulgarlara verilecekti ancak Bulgarlar Yugoslavya’nın Alman kuvvetlerinin sağ yanını tehdit edeceğini düşünüyorlardı. Bunun üzerine Almanlar 19 Mart’ta Yugoslavya’ya bir ültimatom verdiler ve Yugoslavlar da 25 Mart’ta Üçlü Pakt’ı imzaladılar. Tam da Almanların Bulgaristan üzerinden Yunanistan’a karşı harekatı başlatacakları 27 Mart’ta Yugoslavya’da darbe oldu ve Almanya yanlısı hükümet devrildi. Bu durum Almanların tüm planlarını alt üst etti.
                Gelişen durum üzerine Almanlar 6 Nisan’da Yunanistan ve Yugoslavya’yı işgale başladılar. 17 Nisan’da Yugoslav ordusu, 22 Nisan’da da Yunan ordusu teslim oldu. 27 Nisan’da Atina düştü. 20 Mayıs’ta Girit’in işgaline başlandı ve son İngiliz birlikleri 31 Mayıs’ta Girit’i terk ettiler.
                Almanlar 22 Haziran sabahı Rus sınırını geçtiler. Artık üç büyük kol, Baltık Denizi’yle Karpatlar arasında ucu bucağı görünmeyen topraklara doludizgin koşuyordu. Sol kanatta Leeb komutasında Kuzey Ordu Gurubu, ortada Bock komutasında  Merkez Ordu Gurubu, sağda Rundstedt komutasında Güney Ordu Gurubu bulunmaktaydı. Taarruzun sıklet merkezinde Bock’un ordu gurubu yer almaktaydı. Cephenin çok geniş ve harekatın baskın tarzında olması sayesinde Bock’un orduları birçok noktadan yarma harekatını başarıyla uygulamıştı. Fakat Almanların ilerleyişi Ruslar’ın çok çetin direnişi karşısında duraklamaya başladı. Bu arada 23 Haziran’da Slovakya ve Macaristan, 26 Haziran’da da Finlandiya Rusya’ya savaş ilan ettiler. 28 Haziran’da Minsk ele geçirildi. 30 Haziran’da Almanlar Rus kuvvetlerini Bialystok’ta kuşattılar ve 300.000 esir ele geçirdiler ancak çemberi tam kapatamadıklarından bir o kadar Rus askeri kaçmayı başardı. Bundan sonra Almanlar ilerlemeye devam ettiler ancak aldıkları çok sayıdaki esire rağmen bir türlü Rus ordusunu imha edemiyorlardı  ve zaman aleyhlerine işliyordu. Kış mevsimi geldiğinde Alman taarruzları artık durmuştu ve Moskova ele geçirilememişti. 5 Aralık 1941 itibariyle Almanlar kuzeyde Leningrad, ortada Moskova ve güneyde Rostov hattına kadar ulaşmıştı.
                1941 yılı boyunca Afrika’da devam eden savaşlarda iki tarafın beklentilerini altüst eden muharebeler oldu, ama kati bir sonuca ulaşılamadı. Buradaki savaşlarda  kimi kez biri, kimi kez diğeri üstün geliyor avantaj bir İngilizlere bir Almanlara geçiyordu.
                1 Eylül 1939’da Almanlar Polonya’ya saldırdığında Japonlar o tarihe kadar Mançurya’yı ele geçirmiş ve Çin üzerinde nüfuz sahibi olmuştu. Ağustos 1940’ta Vichy hükümeti Japonya’ya Fransız Hindiçini’ne girmesi için izin verdi. Böylelikle Japonya Hollanda Doğu Hint adaları, Burma ve Malaya’daki İngilizler ve Avustralya için tehdit haline geldi. Japonya 27 Temmuz 1940’ta “Büyük Doğu Asya Refah Küresi” stratejisini ilan etti. Buna göre Japonya komşularındaki hammadde ve özellikle petrole sahip olmak için egemenlik alanlarını genişletmeye karar verdi.
                Japonlar, Pasifikte üstünlüğü ele geçirmek maksadıyla 7 Aralık 1941’de Pearl Harbour baskınını gerçekleştirdiler. Bunun üzerine ABD 8 Aralık’ta Japonya’ya, 11 Aralık’ta Almanya ve İtalya’ya savaş ilan etti. Japonlar hemen hemen Pearl Harbor’a gerçekleştirilen hava saldırısıyla eş zamanlı olarak hem Filipin’lere hem de Malay yarımadasına çıkarma harekatları başlatmıştı. 19 Aralık’ta Hong Kong, 30 Ocak 1942’de Malay yarımadası, 15 Şubat’ta Singapur, 8 Mart’ta Burma, 6 Mayıs’ta Filipinleri ve Mayıs 1942 itibariyle de başta Sumatra, Cava, Borneo, Celebes ve Timor olmak üzere diğer Hollanda Doğu Hint adaları Japonların eline geçmişti.
        (5)    Beşinci Bölüm: Dönüm Noktası
                Aralık 1941’de başlayan Rus karşı taarruzları Mart 1942’ye gelindiğinde bazı bölgelerde 225 km.ye varan ilerlemeler kaydetmişti. Ancak Almanlar Schlüsselburg, Novogrod, Rjev, Vyazma, Bryansk, Oryol, Kursk, Harkov ve Taganrog gibi noktaları ellerinde bulunduruyorlardı. 1942 baharında Almanların güç dengesi 1941 kışında duran taarruzları yeniden başlatmak için pek güven verici bir düzeyde değildi. Kara Kuvvetleri’nin emir komutasını bizzat üstlenen Hitler bütün cephe yerine kanatlardan bir taarruza karar verdi. Asıl taarruz Karadeniz’de bulunan güney cephesinden başlayacak, Don ve Donets havzaları arasından ilerleyecekti. Aşağı Don havzasına ulaşıp burayı aştıktan sonra, harekat güneye Kafkasya petrol bölgesine yönelirken diğer kol doğuya Volga üzerindeki Stalingrad’a yönelecekti. Kuzeyde ise Leningrad’ı ele geçirmeyi amaçlayan bir tali taarruz gerçekleştirilecekti. Bunun dışında kalan tüm Doğu cephesindeki Alman orduları savunmada kalacak ve sadece mevzilerini kuvvetlendirecekti.
                8 Mayıs 1942’de Almanlar yaz taarruzuna başladılar. 9 Mayıs’ta Ruslar Harkov’a saldırıya giriştiler fakat Almanlar 28 Mayıs’ta zafer elde ettiler. 4 Temmuzda Almanlar Don nehrine ulaştılar ve 31 Temmuz’da nehri 200 km.lik bir cephede geçtiler. 19 Ağustos’ta Alman 6’ncı ordusuna Stalingrad’ı ele geçirmesi emri verildi. 1 Eylül’de Stalingrad çevresinde çok şiddetli çarpışmalar başladı. 13 Eylül ve 14 Ekim’de gerçekleştirilen  taarruzlardan da bir sonuç alınamadı ve Stalingrad ele geçirilemedi. Bu arada güneyde Kafkas petrol bölgesini ele geçirmek için sürdürülen taarruz başlangıçta çok hızlı gelişti. Fakat bu hız daha sonraları yavaşladı. Yavaşlamanın temel nedeni petrol sıkıntısı, dağlık arazi ve inatçı Rus direnişiydi. Almanların Eylül ve Ekim aylarında yaptıkları taarruzlar da hiç bir başarı getirmedi. Almanların hala boşuna yarmaya çalıştıkları dağ engelleri mevcudiyetini koruyor ve cephe Ruslar açısından istikrarını koruyordu.
                Alman taarruzlarının kuzeyde Stalingrad’da güneyde Kafkas dağlarında durmasından sonra 19 Kasım 1942’de Rus karşı taarruzu başladı. 23 Kasım’da Almanların 6’ncı ordusu kuşatıldı. 3 Ocak 1943’te Almanlar Kafkasya’dan çekilmeye başladı. 31 Ocak’ta 6’ncı ordu Ruslara teslim oldu.
                1942 yılında Afrika’da cereyan eden muharebeler, 1941 yılındakilerden çok daha şiddetli ve geniş kapsamlıydı. 1942 yılının başında Rommel yeni bir taarruz başlattı. Bu taarruzla Rommel 400 kilometre ilerlemiş ve İngilizleri Mısır sınırına kadar sürmüştü. İngilizler ancak Gazala hattında savunmaya geçebildiler.  Mayıs ayının sonunda Rommel yeniden taarruza geçti ve yaklaşık 500 km. kat ederek 30 Haziran’da El Alameyn’e  ulaştı. Fakat bu ilerlemenin hızı ve gücü tükenme noktasına gelmişti. İngilizler 2 Temmuz’da Alman taarruzlarını El Alameyn’de durdurdular. 30 Ağustos’ta Almanlar son bir kez yeniden taarruza geçtiler fakat başarılı olamadılar. Artık Kuzey Afrika muharebelerinin dönüm noktası gelmişti. Ekim ayının sonunda başlayan İngiliz taarruzuna Almanlar ancak on üç gün dayanabildi. Almanlar herhangi bir noktada tertiplenip yeniden mevzi oluşturamayacak kadar güçsüz kalmışlardı. Taarruzun başlamasından sekiz hafta sonra El Alameyn’den 1500 km. batıya Trablusgarp’a sürülmüşlerdi. 8 Kasım da Meşale Harekatı başladı. Amerikan birlikleri Kuzeybatı Afrika’yı işgale başladılar. 2 Mart 1943’te Almanlar Tunus’tan çekilmeye başladı. 12 Mayıs 1943’te Afrika’daki tüm Mihver birlikleri teslim oldu. 1942 yılında El Alameyn’de başlayan geri çekilme 1943 yılının Mayıs ayında Tunus’ta sona ermiş ve bu aynı zamanda Afrika’daki Alman ve İtalyan birliklerinin de sonu olmuştu.
                Pearl Harbour baskınına uğrayan Amerikalılar, sarsılan morallerini düzeltmek için 18 Nisan 1942’de Japonya başkenti Tokyo’ya sınırlı da olsa bir hava taarruzu düzenlediler. Böyle bir saldırıyı beklemeyen Japonlar iki karar aldılar. Birincisi  Avustralya ile Amerika’nın irtibatını keseceklerdi. İkincisi Amerikalıların bundan sonraki muhtemel hava saldırılarını önlemek için Pasifik’in ortasında ve Amerikalıların elinde bulunan Midway adasına hakim olacaklardı. Ancak bu ikili girişim Japon kuvvetlerini ikiye ayıracaktı ve sıklet merkezi tesis etmelerini engelleyecekti.
                Japonlar ilk amaçlarını gerçekleştirmek için önce Doğu Solomon adalarından Gudalcanal adasındaki Tulagi’yi deniz üssü olarak kullanmak amacıyla 3 Mayıs’ta işgal ettiler. Bundan sonra Avustralya’nın bombardıman uçaklarının menziline girebilmesini sağlamak için Yeni Gine’nin güneyinde bulunan  Moresby limanını ele geçirmek için donanmaları harekete geçti. Ancak Amerikalıların Japonların gerçekleştireceği harekattan haberleri vardı ve donanmalarını bu bölgeye sevk etmişlerdi. Amerikan ve Japon donanmaları 4-8 Mayıs arasında muharebeye girdiler. Bu muharebelere Coral Deniz Muharebesi adı verildi. Bu muharebeyle deniz muharebelerinde artık yeni bir dönem, uçak gemilerinin dönemi  başlamıştı. Denize hakim olmanın yolu havaya hakim olmaktan geçiyordu. Muharebe sonucunda Japonlar amaçlarını gerçekleştirememişlerdi.
                İkinci amacı gerçekleştirmek için Japonlar Midway adasına amfibi harekat icra ederek 6 Haziran 1942’de çıkmaya karar verdiler. Japonların beklentisi çıkarma yapılırken bölgede hiçbir Amerikan gemsisinin olmayacağı, çıkarmaya müdahale etmek için gelecek donanmanın da tuzağa düşürüleceği şeklindeydi. Ne var ki Amerikalılar Japonların şifrelerini çözmüş ve yapacakları harekatı öğrenmişlerdi.
                4 Haziran 1942’de Amerikan ve Japon donanmaları arasında Midway Muharebesi başladı. Muharebe sonunda Japonlar diğer kayıplarının yanında en önemli dört uçak gemilerini ve çok iyi eğitilmiş mürettebatını kaybederek ağır bir yenilgi aldılar. Bunun üzerine Japonlar Yeni Gine ve Solomon adalarını ele geçirip burada inşa edecekleri hava alanları aracılığıyla hava hakimiyetini ele geçirmeye karar verdiler.
                Japonlar 1942 yılı başlarında Yeni Gine adasının yarısını ve Solomon adalarının büyük bir kısmını ele geçirmişlerdi. Yeni Gine’nin tamamını ele geçirmek için 21 Temmuz’da taarruza geçtiler fakat önemli bir başarı elde edemediler Aralık 1942’de Japonlar son sınırlarına ulaşmışlardı. 1943 yılı başından itibaren artık inisiyatif Müttefiklere geçmişti ve Japonlar geri çekilmeye başladılar.
        (6)    Altıncı Bölüm: Düşüş Başlıyor
                Mayıs 1943’te Kuzey Afrika cephesini zaferle kapatan Müttefikler artık dikkatlerini Sicilya’ya çevirmişlerdi. 10 Temmuz 1943’te Müttefikler Sicilya’ya çıkmaya başladılar. İtalyanlar fazla direniş göstermezken Alman birlikleri çok iyi savunma yapıyorlardı. Bu arada Sicilya’nın işgali devam ederken 25 Temmuz’da Mussoloni tutuklandı ve faşist hükümet dağıtıldı. Badoglio başa geçti ve ülkede sıkıyönetim ilan etti. 2 Ağustos’ta İtalyanlar barış teklifinde bulundular. Son Alman birlikleri 17 Ağustos’ta Sicilya’yı tahliye etti ve Sicilya işgali tamamlanmış oldu. 8 Eylül’de İtalyan hükümeti teslim olduğunu ve Almanların komutası altında olmayan İtalyan birliklerinin Müttefikler safında savaşa katıldığını bildirdi. Bu arada İtalya’da çok sayıda Alman kuvveti bulunuyordu. 9 Eylül’de Müttefikler İtalyan anakarasına çıkmaya başladılar. Böylece Müttefiklerin yavaş ve kanlı seyredecek olan İtalya tırmanışı başlamış oluyordu.
                Şubat 1943’e gelindiğinde Stalingrad’ı işgal edecek olan Alman 6’ncı ordusu teslim alınmış, Kafkasya’yı ele geçirecek olan Alman birlikleri ise kuşatılıp imha edilmekten kıl payı kurtulmuştu. Artık taarruz inisiyatifi Ruslara geçmişti. Ruslar 6 Şubat’ta Azak Deniz’ine ulaştılar, 8 Şubat’ta Kursk’u,  14 Şubat’ta Rostov’u, 16 Şubat’ta Harkov’u geri aldılar. Temmuz ayına gelindiğinde Rus taarruzları hız kesmişti. Almanlar 5 Temmuz’da Kursk’ta son taarruzlarına giriştiler. 12 Temmuz’da tarihin gördüğü en büyük tank muharebesi cereyan etti. Almanlar yaptıkları bu son taarruzdan bir başarı elde edemediler ve 15 Temmuz’da Ruslar yeniden taarruza geçtiler. Aralık 1943’e gelindiğinde Almanlar Dinyeper Nehrinin batısına atılmışlardı.
                1943 yılı başında Müttefikler Pasifik’te inisiyatifi ele almışlardı. 1943 yılı boyunca Japonlar Pasifikteki ve Hindiçindeki tüm mevzilerinden atılmaya başladılar. Fakat bu atılma öyle kolay olmuyordu. Müttefiklerin ilerlemesi ağır ve kanlı bir şekilde gerçekleşiyordu.  
        (7)    Yedinci Bölüm: Çöküş
                1944 yılına girildiğinde Mihver devletlerden İtalya teslim olmuş, İtalya anakarasına çıkarma yapılmış, Almanlar doğuda Rus taarruzları karşısında, Japonya ise Pasifik’te Amerikan taarruzları karşısında geri çekilmekteydi.
                Ruslar 8 Ocak itibariyle Polonya ve Ukrayna’da Batıya doğru ilerliyorlardı. 27 Ocak’ta 900 günlük Leningrad kuşatması sona erdi. Ruslar Nisan ayı içerisinde Odessa, Kerç, Simferepol ve Tarnopol’u ele geçirdiler ve Alman cephesini ikiye böldüler. 9 Haziran’da Fin cephesine Rus taarruzu başladı. 17 Temmuz’da Polonya’ya giren Rus orduları 31 Temmuz’da Varşova’ya 10 km. kadar yaklaştı. 8 Eylül’de Bulgaristan’a giren Ruslar, 26 Eylül’de Estonya’yı, 1 Ekim’de de Yugoslavya’yı işgal ettiler. 1944 yılının sonuna gelindiğinde Almanlar Girit, Yunanistan ve Arnavutluk’tan geri çekilmişlerdi.
                İtalya’da ise işler Müttefiklerin umduğu gibi gitmiyordu.    Alman birlikleri çok iyi direniyorlardı. Orta İtalyadaki Gustav hattına 24 Ocak’ta taarruza başlandı. Hat ancak 18 Mayıs’da yarılabildi. 5 Haziran’da Roma’ya girildi. 1944 yılının sonuna gelindiğinde kuzey İtalya daha henüz ele geçirilememişti.   
                1944 yılı boyunca Pasifik’teki kanlı savaş devam etti. Yılın sonuna gelindiğinde Amerikalılar ancak Yeni Gine’yi, Solomon, Caroline, Marshall ve Mariana adalarını ele geçirebilmişlerdi.    
                Müttefikler 6 Haziran 1944’te tarihin gördüğü en büyük amfibi çıkarma harekatını icra ederek Normandiya’ya çıktılar. 25 Ağustos’ta Paris, 4 Eylül’de Brüksel kurtarıldı. 16 Aralık’ta Almanlar son güçlerini kullanarak Ardenler bölgesinde bir karşı taarruz başlattılar. Başlarda hızlı gelişme gösteren taarruz sonrasında durduruldu. Almanlar batı cephesinde son güçlerini de kullanmışlardı. Artık sona yaklaşılmıştı.
        (8)    Sekizinci Bölüm: Son
                Ruslar 12 Ocak 1945’te taarruza yeniden başladılar ve 17 Ocak’ta Varşova’yı aldılar. Taarruzlarını başarılı bir şekilde devam ettiren Ruslar 16 Nisan’da Berlin kapılarına dayandı. 30 Nisan 1945’te Hitler intihar etti ve 2 Mayıs 1945’te Berlin Ruslar’ın eline geçti. 9 Mayıs’ta da Almanya teslim oldu. Batı cephesinde ise Müttefikler 16 Ocak’ta Ardenleri Almanlardan temizledi. 9 Şubat’ta Siegfried Hattı geçildi. 5 Mart’ta Köln ele geçirildi ve 7 Mart’ta Amerikan birlikleri Ren nehrini geçtiler. 27 Nisan’da Amerikalılarla Ruslar Elbe nehrinde buluştular.
                İtalya’da da artık sona yaklaşılmıştı. 1945 yılı başlarında kuzey İtalya’da başlatılan Müttefik taarruzları başarı göstermişti. 28 Nisan’da Mussoloni partizanlarca yakalanıp idam edildi. 2 Mayıs 1945’te de İtalya’daki Alman birliklerinin tamamı teslim oldu.
                Pasifik’teki ilerleme de devam ediyordu. Temmuz 1945’e gelindiğinde Japonların işgal etmiş olduğu yerlerin tamamı geri alınmıştı. Ancak Almanya’nın teslim olmasına rağmen Japonya hala teslim olmamıştı. 3 Ağustos’ta Japonya tamamen abluka altına alındı ve 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya atom bombası atıldı. 8 Ağustos’da Rusya Japonya’ya savaş açtı. 9 Ağustos’da ikinci atom bombası Nagasaki’ye atıldı. 2 Eylül’de Japonya’nın teslim olmasıyla altı yıldır devam eden savaş son buldu.