kürt tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürt tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2012 Pazar

Kürdistan Tarihinde Dersim, Nuri Dersimi

Kürdistan Tarihinde Dersim, Nuri Dersimi, 2004, İstanbul
Cumhuriyet aleyhtarı, taraflı ve maksatlı bir bakış açısıyla kaleme alınmış kitapta Dersim'in tarihi, coğrafi özellikleri ve bölgede meydana gelen ayaklanmalar anlatılmaktadır.
Kitap 16 bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde tarihi ve coğrafi olarak dersim anlatılmaktadır.
I.    BÖLÜM: Tarihi ve Coğrafi Olarak Dersim
Bazı Kürtler ‘der’ kapı, ‘sim’ gümüş anlamında olduğu için, Dersim kelimesini ‘Gümüşkapı’ biçiminde anlamlandırmaktadır. Yazara göre, bu yörede bulunan halk Dersim’i Kürdistan olarak algılamaktadır. Kürt adıyla anılan millet, eski Med milletinin kendisidir. Mediya, asırlar boyunca fatih uluslar tarafından elden ele geçmiş, fakat Med Ulusu (Kürtler) vatanının dağlarında ve yaylalarında varlıklarını korumuşlardır.
Yazara göre, tarihsel süreci içerisinde Dersim halkı Bizans, Selçuklu, Moğollar, İlhanlılar ve Akkoyunlular ile yıllarca mücadele vermiş hepsinde de başarılı olmuştur.
Yazar, Türkiye sınırları içinde bulunan Kürdistan bölgesini üçe ayırmaktadır. Birincisi; Kuzey Kürdistan olup, Ağrı Dağı, Nemrut silsilesi, Van ve Urmıye arasında yer alan topraklarla Bazid (Beyazıt) dolaylarını kapsamaktadır. İkincisi; Batı Kürdistan olup, Muş Paşalığı ve Erzurum Paşalığı’yla Dersim, bu bölgenin kapsamı içinde yer almaktadır. Üçüncüsü Güney Kürdistan olup, Diyarbekir Paşalığı ve Musul Paşalığını içine almaktadır.
Dersim dağlarının ortalama yüksekliği 2500 ile 3000 metre arasındadır. Munzur ve Mercan dağları her zaman karlarla örtülüdür. Dersimin başlıca dağları; Tujik dağı, Xıdır dağları, Koemaran, Mahmunut dağı, Zel ve Dızgün dağları, Gurgur dağı, Koi sipi, Ermustafa dağı, Bılgeş dağları ve Sarısaltık dağıdır.
Bölgenin akarsuları; Fırat nehri, Murat nehri, Munzur suyu, Mercan ırmağı, Haxaçur ırmağıdır.
Dersimin en önemli vadileri Quti deresi ve Aliboğazı’dır. Yazara göre, Quti deresine Türk Hükümet güçleri girmeye imkan bulamadıkları için, hava bombardımanlarıyla aşiretleri korkutup teslim olmaya mecbur etmek istemişlerse de başarılı olamamışlardır.
Dersim yöresi tamamen ormanlıktır. Zarkavit, Değirmendere, Halvorivank, Bılgeş, Kakper ve Mıxsor’la Sofke ormanları en ünlüleridir. Ormanlar çoğunlukla meşe ağaçlarından ibaret olup geçiş imkanı vermez.
Dersimde evcil hayvanların %60’ı keçi, %40’ı koyundur. Koyunlar süt, yüncülük ve kasaplığa elverişli cinstendirler. Dersimin atları, ünlü Kürt atı cinsindendir, küçük, çevik ve dayanıklıdırlar.
Dersimliler taşra vilayetlerine, odun, kömür, deri, yağ, bal, kıl, yün, peynir, tomast, yabani sarımsak, palut, tütün, ceviz, badem, keçi, oğlak, koyun, kuzu ihracatı yaparlar. Ayrıca tilki, kurt, ayı derileri de ihraç edilen mallar arasındadır. Bu ihracatların karşılığında giyim eşyası, buğday, silah ve cephane ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar.
Dersim yöresinin toprak altı zenginliği çok önemlidir. Buralarda petrol alanları vardır. Bazı yörelerde petrol kokusu duyulur. Yerüstü zenginliği olarak demir, bakır, gümüş, kömür, kükürt, kurşun madenlerine rastlanmaktadır. Bu madenlerden hiçbirisi şimdiye kadar işletilmemiştir.
II. BÖLÜM: Dersim’in Bölgeleri
Dersim Batı Dersim ve Doğu Dersim olarak iki bölgeye ayrılır. Batı Dersim Xozat vilayet merkeziyle Çimişkezek, Pertek, Ovacık ve Kamax ilçelerini içerir. Türk Hükümeti, 1899 da Xozat’ı vilayet merkezi yapmış, Meşrutiyet döneminde bucağa dönüştürmüş ve Elaziz vilayetine bağlamıştır. Xozat’a bağlı 20 aşiret vardır ve 17 aşiret zaza dili, 3 aşiret ise kurmanc dili konuşur. Çimişkezek bölgesinde bulunan 8 aşiretten 6’sı zaza, 2’si kurmanc konuşmaktadırlar. Ovacık, Xozat’ın takriben 50 kilometre kuzeyinde 1912 yılında ilçe olarak kurulmuştur. Ovacıkta, Kal Oymağı, kew Oymağı ve Koç Oymağı mevcut olup bu oymaklarda toplam 17 aşiret bulunmaktadır. Pertek bölgesinde bulunan 8 aşiretin tamamı kurmanc dili konuşmaktadır.
Doğu Dersim bölgesi Mazgert, Gexi, Çarsancak (Peri), Nazmiye ve Pülümür ilçelerinden oluşmaktadır. Pülümür bölgesinde 13 aşiret bulunmakta ve sadece 1 aşiret Kurmanc dili konuşmakta ve diğer aşiretler Zazaca konuşmaktadırlar. Mazgert yöresindeki Mamıkan köyüne gelen Türk Kumandanı Abdullah Paşa, Dersimi hükümet merkezi yapmış ve Dersim yöresine de, tarihte ilk defa olarak, 1938’de Tunç Eli adını vermiştir. Mazgert’te 30 aşiret mevcut olup, 16 aşiret Kurmanc ve 14 aşiret Zaza dili konuşmaktadır. Yazara göre Nazmıye bölgesine 1938 yılına kadar Türk Hükümeti hiçbir zaman hükmedememiş ve burada yaşayanlar Kürt adetlerini, milli bağımsızlık ve hürriyetlerini tam manasıyla korumuşlardır. Nazmiye’de 14 aşiret vardır, 11 aşiret Zaza ve 3 aşiret Kurmanc konuşmaktadır. Gexi bölgesinde 20 aşiret vardır. 14 aşiret Zazaca konuşmaktadır.
Bölgeye yayılan Dersim aşiretleri olarak Malatya bölgesinde Atma ve Akçadağ aşiretleri yaygındır ve Kurmanc lehçesi ile konuşurlar. Sivas bölgesinin en önemli aşireti Qoçgiri aşiretidir. Sivas vilayetine bağlı Zara ilçesinin Ümraniye, Karacıvan, Bulucan ve Beypınar nahiyeleri yöresinde 300 köye yerleşmişlerdir. Dersim’den ayrılarak bir kaç yüzyıl önce bu yöreye geldiklerini ve öz anneleriyle Şexhesenan aşiretine mensup olduklarını iddia ederler. Dilleri Kurmancidir. Bu aşiret hiçbir zaman Osmanlı egemenliğine girmemiştir. Daima silahlıdırlar ve çoğunlukla savaş tüfekleri ve cephaneleri vardır. Kurmeşan aşireti, Gınıyan, Şadıyan, Çarekan, Canbegan, Kuruçay ve Kamax aşiretleri diğer aşiretlerdir.
Dersim’den itibaren Kamax, Kuruçay, Refahiye, Suşehri, Zara, Divriği, Kangal, Koçhisar ilçeleri genellikle Kürt aşiretlerinden ibaret olup, bu aşiretlerin yerleştikleri yöre Kızılırmak’a kadar uzanmaktadır. Bu aşiretler arasında bulunan ve Türkçe konuşan Alevi köyleri de inanç ve töre bakımından kendilerini Kürt bilmektedirler. Kanaatime göre bunlar vaktiyle ana dilleri olan Kürtçeyi kullanmaktan mahrum edilmiş öz Kürtlerdir. Buna göre Kızılırmaktan Sivas-Malatya  şosesinin kavşak noktası Tecer dağlarına, oradan Deliktaş, Mamaş, Kangal, Hekimxan, Malatya merkezine yanaşan mıntıkanın doğu ve kuzey yöresi, daha önce belirtilen Kürt aşiretleriyle yerleşim yerleri ve bunların adetleri Dersimlilerinki gibidir.
Türkiye Hükümeti 1927 yılında yaptığı genel bir istatistikte Dersim’in nüfusunu 270 bin küsür olarak göstermiştir. Bu rakam yalnız Xozat vilayeti ve Pertek, Çarsancak, Mazgert, Nazmiye, Ovacık ve Çimişgezek ilçelerinin nüfusuyla sınırlandırılmıştır. Yazara göre bu rakama Erzincan, Refahiye, Kamax, Kuruçay, Pülümür ve Gexi’de bulunan Kürt nüfusu da ekleyince (66.635) toplam nüfusun 336.665 olduğu bildirilmektedir.
III. BÖLÜM: Dersim’in İdari Yapısı
Xozat, Dersim’in vilayet merkezidir. Türk Hükümeti adına bu vilayette bir vali, ilçelerde ise birer kaymakam, bir savcı ve birer sulh hakimi görev yapmaktadır. Küçük memurlar ve katipler kısmen yerli halktandır. Polis etkili birkaç jandarmadan ibarettir.
Vali ve kaymakamlar tercihen Kürtçe bilenlerden ve Kürt ruhiyatına vakıf kimselerden seçilmiştir. Xozat kasabası, birçok defa vilayet merkezi olmuş ve birçok defa vali görevlendirilmiştir. Bu valiler genellikle askerdir.
Merkezlerde, birer telgraf örgütü vardır ve yazara göre bu örgüt halkın ekonomik ilişkilerinde değil de, hükümet hesabına ve halk aleyhine çalışmaktadır. Bu nedenle telgraf telleri aşiretler tarafından sık sık kesilmekteydi.
IV. BÖLÜM: Adetler ve Töreler
Dersim bölgesinde okul sayısı azdır ve öğretmenler Türk’tür. Yazara göre bazı ilçe merkezlerinde ilkokul bile yoktur ve mevcut okulların gayesi de, Türkçe konuşturmak, Türkçe öğretmek ve Kürtlere karşı asimile politikası uygulayıp Türk zihniyet ve kültürünü yaymaktır. Hükümetin gayesi Dersimlilerin cahil bırakılması olduğu için Kürt okulları açılmasına izin vermemektedir.
Dersimliler, Kürtçe’nin en eski lehçesi olan Zazaki’yi konuşurlar. Bazı aşiretler ise, Kurmanci’yi konuşur ve Zazaki lehçesini de bilirler. Dersim Kürtleri tümüyle alevidirler. Yazara göre, siyasi birtakım dayanarak içtihat, din ve tarikat kavgaları yüzünden, aynı ırkın evlatları aynı kökten gelen ve ortak çıkarlara sahip Alevi Kürtler’le suni Kürtler arasında yaratılan bir anlaşmazlık asırlarca devam etmiş, kardeşler arasında bir düşmanlık havası hüküm sürmüştür. Türk Hükümeti bunu kullanarak ihtilafı Kürtler arasında kardeş kavgası yaratacak dereceye kadar varmıştır. Bu Kürtler arasında dağılmaya yol açabilirdi, ancak Alevi Kürtler dillerine sahip çıkmışlar ve bu bağla birleştirici olmuşlardır.
Dersimliler Alevi, Bektaşi ve Şia şekilleri altında Zerdüşt inanç ve prensiplerini korumuşlar, hatta Kıştim Ziyareti töreni ile kötülük Tanrısı Ahriman’a ait adetleri bugüne kadar yaşatmışlardır.
Dersimliler Kolık dedikleri yünden yapılma konik bir başlık takarlar ve bunun etrafına siyah veya kırmızı ipekten poşi denilen sargıyı sararlar. Yünden ve kıldan yapılma, yarım veya tam kollu şapık denilen bir çeşit ceket ve şal denilen bir tür pantolon giyinirler. Barasor şalı en ünlü olanıdır. Dersim Kürtlerinde bıyık kesmek adet değildir.
Dersimliler arasında iki ve üç kadınla evli olanlar vardır ancak halkın önemli çoğunluğu tek eşlidir. Kadınlara karşı son derece saygı duyarlar ve en önemli meselelerde kadınlara danışırlar. Evlilik ömür boyunca bağlılığı gerektirir ve boşanma yoktur. Dersimliler yalnız Ermeniler’den kız alırlar ve başka ırklardan kız almayı ve aile kurmayı asla onaylamazlar. Düğünlerde davul zurna çalınır, kurbanlar kesilir ve ziyafetler verilir. Yemekleri çok basittir ve bolca sade yağ kullanılır.
Herhangi bir mülteciye sığınma ve yer vermek; konak sahibi için borçtan çok bir hak sayılır. Buna Dersim Zaza lehçesinde bext (baht) demektedir. Bu hakkı yerine getirmeyen bebext (güvenilmez) bilinir. Bu nedenle bext meselesi en önemli şeref meselesidir. 1915 yılında tehcir edilen Ermeniler’den 36 bin kadarı Dersimliler tarafından koruma altına alınıp Ruslara teslim edilmişlerdir.
V. BÖLÜM: Osmanlı Döneminde Dersim’de Yapılan Askeri Harekatlar ve Ayaklanmalar
 Dersim, Osmanlı İmparatorluğu’nun her döneminde bütünüyle bağımsız yaşamış ve Kürdistan Eyalet Beyliği’nin en yüksek şeklini korumayı başarmıştır. Milli bağımsızlık elde etmek amacıyla, yönetime karşı ayaklanmalar bu yörede kronik bir şekil almıştır.
Akkoyunlular’ın egemenliği döneminde, bu devletin Erzincan valisi, Dersim’in bağımsızlığına el uzatmak istediği için Dersimlilerce öldürülmüştür. Dersimliler’in Akkoyunlular’a yaptığı bu darbe 14. yy sonlarına kadar Dersim’e tam bir bağımsızlık sağlamıştır.
1514 te, Sultan Selim orduları Şah İsmail’i yenerek Safaviler’i uzaklaştırmayı başarmışlarsa da, Dersimliler Osmanlı ordularına karşı yöredeki geçitleri kapatmış ve girmelerine mani olmuşlardır.
Osmanlı Hükümeti, Dersim aşiretleri tarafından bir saldırıya uğramamak için daima ciddi tedbirler almış, vali ve kumandan adı altında Dersim’e birtakım casuslar göndermiş ve bu vasıtayla da aşiretleri birbirine çarpıştırarak aralarında birliğin oluşmasına engel olmak istemiştir. Dersimliler’e gelince, bunlar da her fırsat düştükçe Osmanlı egemenliğindeki bölgelere baskınlar yapmaktan geri kalmamışlarsa da, genel bir Kürt hareketi yaratmayı ve bunun için Kürdistan’ın diğer bölgeleriyle ilişki kurmayı düşünmemişler, ancak yöresel bağımsızlıklarını korumayı düşünerek hareket etmişlerdir. Dersim Osmanlı Hükümeti’ne karşı daima kurnaz bir siyaset izlemiş ve Osmanlı kuvvetlerinin kendini yenemeyeceğini ve zaptedemeyeceği gafletinde bulunmuştur. Son 1937 - 1938 askeri hareketi genişliğinde ve kuvvetli bir donanım ve aralıksız saldırılar karşısında kalacağını düşünmemiştir.
VI. BÖLÜM: Dersim’deki Osmanlı Örgütlenmeleri
Osmanlı Rus savaşında, Erzincan ve Erzurum yörelerini kurtarmak ve Kara Kazım Paşa ordusuna öncülük etmeleri için Dersimliler’den önemli kuvvet seferber edilmişti. Bir kısım Dersimli Rus orduları çekilmiş olduğundan ve Ermeni kuvvetleri yalnız kaldığı için mağlup olacaklarını hesaplayarak ve Osmanlı Hükümeti’ne karşı daha önce yaptıkları ayaklanmaları unutturmak için ona hoş görünmek gerektiği düşüncesiyle, bolca verilen maaşlarında etkisiyle milis olmuşlardı.
Osmanlılar, Ermeni-Kürt anlaşmamazlığını kendi lehlerine kullanmayı başarmış ve iki kardeş kuvvetin çarpışmasından yararlanmışlardı. Yazar kitabın bu bölümünde, bu olayları yazarken duyduğu derin acıyla, Kürt ve Ermeni aydınlarını düşünmeye davet ederek hayıflanmaktadır.
VII. BÖLÜM: Qoçgiri Kürt Bağımsızlık Savaşı
Yazar bu bölümden itibaren bizzat planlayıcısı ve iştirakçisi olduğu ayaklanmaları roman havasında, başından geçenleri anlatmaktadır. Yazar bu dönemde Sivas’a veteriner olarak atanmıştır.
Dersimliler o dönemde, Sevr antlaşması gereğince Doğu Anadolu bölgesinde kurulmak istenen Ermeni devletinin Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı bölgeler olduğu savıyla, Wilson prensipleri çerçevesinde Bağımsız Kürdistan fikri ağır basmaktaydı.
Bu konuda Türk Hükümeti’nin kendilerini oyaladığını ve hiçbir zaman bağımsızlıklarına izin vermeyeceğini düşünmüşlerdir. Çünkü Meclis’in kendilerine ayaklanmamaları yönünde vermiş olduğu sözleri tutmayacağına inanıyorlardı.
Bu bölüm yazarın başından geçen olayların anlatılması şeklindedir. Bu yüzden kitaptan okunmasının faydalı olacağı değerlendirilmektedir.
VIII: BÖLÜM: Şeyh Sait İsyanında Dersim
1925 Kürdistan’da çıkan Şeyh Said ayaklanmasının dinamizmini, Türkler’in Kürtler’e karşı kötü uygulamalarında, Kürt aydınlarının milli Kürt hukukunun korunma çabalarında ve Kürdün din ve törelerine karşı gösterilen saygısızlıkta aramak gerekir.
Kürdistan’ın her tarafında, bütün Kürtler ve özellikle Kürt kadınları, özgür ve bağımsız bir Kürdistan yaratmak amacıyla savaşa hazırlanıyorlardı. Albay Halit Bey bilgili, zeki, tedbirli ve vatansever bir Kürt aydını olarak tanınmış olduğundan, yaptığı propaganda ve uyarılar başarılı sonuçlar veriyordu. Bu örgüte şeyhler de girmişti. Başta Şeyh Said olmak üzere, Melekanlı Şeyh Abdullah, Çabakçur’un Çan şeyhleri, Palulu Şeyh Şerif ve daha birçok şeyh vardı.
Şeyh Said, Xınıs Solxan köyünde oturmayı uyun bulmadığından, tarikat ve şeyhliğinin en çok yayılmış bulunduğu Genç Darahene’nin Zaza aşiretleri arasına gitmek istedi ve Hınıs’tan çıkıp, Suşar bölgesine, Çabakçura ve Darahini vilayet merkezine geldi. Bu mıntıka tarikat ve şeyhliğinin en çok yayıldığı Zaza aşiretlerinin bölgesiydi. Öteden beri Türk Hükümeti’nin zulmüne karşı direnen Zazalar, fazla bir teşvike lüzum görmeksizin Şeyh Said’in emrine katıldılar.
Türk hükümeti, kürt katliamını gerçekleştirmek için ordularını, Fransızlar’ın izniyle Suriye toprakları içinden ekspreslerle sevkederek, Kürdistan direnişçilerine saldırmış bu sayede Diyarbekir’i kurtarmış ve bu şehirde kurulan İstiklal Mahkemesi faaliyete geçmiştir. Şeyh Said ve 17 aşiret lideri Diyarbekir’de 4 Eylül 1925’te idam edilmişlerdir.
Yazar kitapta 1927 yılında meydana gelen Qoçan aşireti savaşından da bahsetmektedir. Dersim bölgesinde aşiretler arasında Kürtlerle Türk ordusu arasında şiddetli çarpışmalar meydana geliyor ve yazara göre Türkler ağır zaiyatlar veriyordu. Savaşa katılan Türk uçaklarından birinin düşürüldüğü iddia edilmekteydi. Kürtler bölgelerinde intikal eden birliklere saldırıyor ve gece baskınlarında askerleri esir alıyordu.
Sonbahar gelmiş, soğuklar başlamış ve geceleri dışarıda barınmak imkansız hale gelmişti ve bu nedenle Türk birlikleri Elaziz’e çekilmek zorunda kalmıştı.
Dersim’i imha için hazırlanan ilk Türk planının sonuçsuz kalması üzerine, Türkiye Kürdistanı’nın tamamını içine alan Kürtlüğü yok etmek maksadıyla yeni bir plan yapılmıştı. Bu plan, Bölge Umumi Müfettişleri adı altında çok ustaca hazırlanmış yeni bir idari girişimdi.
Üç Umumi Müfettişlik oluşturuluyordu.
1-Birinci Umumi Müfettişlik (merkezi Diyarbekir)
2-İkinci Umumi Müfettişlik (merkezi Erzurum)
3-Üçüncü Umumi Müfettişlik (merkezi Trakya)
Daha sonra merkezi Elaziz olmak üzere birde Dördüncü Umumi Müfettişlik kuruldu.
IX. BÖLÜM: Umumi Müfettişliklerin İçyüzü ve Dersim’deki Çalışmaları
Yazar bu bölümde Türkiye Cumhuriyeti’ne duyduğu kini sayfalarca yazmış bir kısmını ve çarpıcı olanlarını aktarıyorum.
Türkiye Cumhuriyeti, doğduğu günden itibaren, kendini doğuran siyasi ihtiyaçların yarattığı zorunlulukların kuşatması altında sıkışıp kalmış ve hiçbir zaman iç evrimini tamamlamamış ve gerçek bir sosyal devrim yaşamamıştır. Dış dünyaya karşı modern bir devlet görünümü vererek, herkesi buna inandırmak istemesine rağmen, geleneksel göçebe toplum ve feodal devlet karakterini korumuştur.
Yazar göç faciası hakkında bir örnek vermek ve Türk Hükümeti’nin zulmünün derecesini anlatmak istiyorum diyerek şunları yazmıştır. Van vilayeti köylerinden göçe zorlanan 1400 hanelik bir kafile, Erzurum muhitinden yaya olarak Bayburt, oradan da Trabzon’dan deniz yoluyla Trakya’ya sevk edilirken, bu kafilede 1000 kişi yollarda mahvolmuş ve geri kalanlar perişan olmuş ve korkunç bir durumda Trakya’ya yetişebilmişti.
Aralarında düşmanlıklar yaratıp, Doğulu milletleri birbiriyle boğuşturarak, imparatorluğun varlığını altı asır sürdüren insanlık dışı siyaset, o imparatorluğun parçalanmasından sonra da Türkler’in elinde kalan talihsiz topraklarda modern Türkiye Cumhuriyeti’nde de bir yönetim şekli olarak devam etmiştir. Türk’ün pençesinde kalan halk, bu defa da Batılı-Doğulu olarak sınıflara ayrılmış ve Doğulu, Kürt anlamına geldiğinden bir nevi hareket ünvanı olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu kötü siyaset, beklenen sonucu sağlayamamıştır; çünkü üvey evlat gözüyle bakıldığını gören Kürt aydını ve gençliği Kürtlüğüne daha fazla bağlılık göstermeye başlamıştır.
X. BÖLÜM: Ağrı Savaşları
Türk Hükümeti 1925 yılında Şeyh Said’in yönettiği Kürt Ayaklanması’nı büyük ordu kuvvetleriyle bastırdıktan ve birçok Kürt aşiret liderini ve aydınını idam ettikten sonra, diğer Kürt aydın ve milliyetçilerini de Batı vilayetlerine sürgün etmeye başlaması üzerine Ağrı dağına sığınan Celali, Hasanan, Cibran ve Heyderan aşiretleriyle, bu aşiretlerin başında bulunan önderler, Celali Berxo’nun liderliğinde 1926 yılında önemli bir ayaklanma merkezi kurmuşlardır.
Ağrı Kürt ayaklanma merkezini hileyle dağıtmaya imkan bulamayan Türk Hükümeti, ayaklananları arkadan çevirip vurabilmek için, İran Hükümetiyle bir sınır düzenlemesine gerek gördü ve Van vilayetinden birtakım araziyi İran’a bırakmak karşılığında, Ağrı dağlarının Doğu ve Kuzey bölgelerini bütünüyle Türk egemenliği altına almayı başardı.
XI. BÖLÜM: Dersim’i İmha İçin son Türk Girişimi (1936)
Dünya’nın genel durumu, ikinci bir Dünya Savaşı’nın çıkacağına işaret ediyordu. Türk Hükümeti’nin iç problemlerinden en önemlisinin “Kürdistan meselesi” olduğu şüphesizdi. Kürdistan’da sürekli olarak yapılan yıldırma hareketleri, bu mıntıkayı geçici olarak yatıştırmışsa da, asırlardan beri Türk Hükümetine asla boyun eğmemiş olan Dersim bölgesi, nüfus yoğunluğunu korudukça, yeni bir dünya savaşının çıkması halinde, büyük bir tehlike oluşturacağı da hesaba katılmıştı.
Dersim bölgesi genel bir dünya kargaşasında bağımsızlık isteyebilir veya yabancı kışkırtmalarına alet olabilirdi. Bu nedenle Türk Hükümeti çıkardığı bir kanunla Dersim Bölgesi Valiliği adıyla bir idari oluşum yaratılmıştı. Yazara göre bu oluşumun başına geçecek kişi tam bir diktatör yetkileri ile donatılmıştı. General Abdullah Alpdoğan Dersim’e Vali ve kumandan tayin edilmişti.
Dersim’e uygulanan bu kanunun, devlet eliyle ve devlet vasıtalarıyla resmi bir katliamcılık kanunu olduğunu düşünmektedir yazar.
1937 yılı ilkbaharında her tarafta Türkler’in faaliyeti başlamıştı. Dersimliler toplatılarak kıtalara sevk olunuyorlardı. Kışlaların yaptırılmasına yeniden başlamış ve savaş uçakları, silahsız bölgeleri bombalıyordu.
Türk Hükümeti, batı vilayetlerinde kısmi seferberlik ilan ederek, 26-27-28 doğumluları silah altına almış ve General İsmet İnönü, Dersim’deki kıtaları teftişe gelmişti. Savaş tüm şiddetiyle devam etmektedir. Yazar bu esnada Türk hükümeti ile anlaşarak Kürtler’e ihanet eden kişi ve aşiretler olduğundan bahsetmektedir. Savaş uzun sürmüş ve kış mevsiminin gelmesiyle ateşkes emri veren Türk ordusu Dersimliler’in isteklerini kabul etmiştir. Dersim’in savaşmayan aşiretleri ayaklanmanın planlayıcısı Seyit Rıza’yı Erzincan merkezine getirerek maiyeti ile birlikte tutuklatmışlardır. Tutuklanan bu 11 Kürt 10 Kasım 1937 tarihinde verilen idam kararı gereği 18 Kasım’da infaz edilmişlerdir.
XII. BÖLÜM: Direnişten Portreler
Yazar bu bölümde Dersim’in bağımsızlık mücadelesinde öne çıkan kahramanları Kürt Aydını Alişer, Kürt kadınlığının kahramanlıkları ve yakın arkadaşı Seyid Rıza’dan bahsetmiştir. Ayrıca hainlik örneği olarak da Rehber’den bahsetmektedir.
XIII. BÖLÜM: Kürt’ün Feryadı
Yazar, 11 Eylül 1937’de İngiltere, ABD, Fransa ve diğer bütün devletlerin Dışişleri Bakanlıklarına yazmış olduğu mektuptan bahsetmektedir. Bu mektubu ayrıca Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği’ne de göndermiştir. Mektubunda tarihi süreç içerisinde Dersim ve Kürtlerden bahsetmiş, ayrıca Türk Hükümeti’nin zalimce ve gaddarca Kürt milletini yok etmeye ve asimile etmeye çalıştığını iddia etmiştir.
XIV. BÖLÜM: Kürdistan’da Yaşanan Facialardan Kimler Zarar Gördü?
Türkiye’nin en kötü zamanlarında, Kürt Milleti tam iyi bir niyetle Türklerin imdadına koşmuş ve yardımda bulunmuşlardır. 1877 Savaşı, Balkan Savaşı, Birinci Cihan Savaşı, ve Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin Türkler’e karşı göstermiş oldukları kardeşçe ve dostlukla yapılan yardımları inkarı mümkün değildir.
Kardeş katliamı, Türk hazinesine milyonlara mal oldu. Türkiye iktisadende zarar gördü. Türkiye Hükümeti, Kürdistan’dan her yıl milyonlarca koyun, keçi, sığır ve o oranda da tiftik, yün, deri, yağ, kıl ve diğer ürünleri; Yunanistan, Mısır, Filistin, Suriye ve diğer memleketlere ihraç ediyordu. Bugün ise, bu ihracat %80 oranında eksilmiştir. Bu, meselenin maddi boyutlarıdır. Manevi olarak da Kürt gençliğinin ruhunda derin yaralar açmıştır.
XV. BÖLÜM: Türk Halkının Önderlerinden Dileklerim
Yazar Türk Halkı önderlerinden şu dileklerde bulunmuştur: “Kürdistan, Türk’e rağmen bağımsızlığını elde etmeye çalışacak ve bunu başaracaktır. Kürdistan’da, Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Sırbistan, Romanya ve Arabistan milletlerinin geçtiği tarihi yoldan geçerek, hedefine eriştiği gün, yanı başında dost bir Türkiye değil, düşman bir millete komşu olacaktır. Biz bu sonu değil, kardeşçe ve belki konfedere bir şekilde kurulmuş bir Yakın Doğu milletler birliğini arzu ediyoruz.”
“Bu arzumuz bizzat Türk’ün çıkarına uygundur. Çünkü dostça bir çözüm gerçekleştirmeyen Türkiye, yalnız bırakılmış ve yabancı sömürge olmaya mahkum edilmiş bir Türkiye olacaktır.”
“Medeni dünyanın ve özellikle Türk Milleti’nin bilmesi gerekir: Kürtleri Kürdistan bağımsızlığı davasından hiçbir kuvvet vazgeçiremeyecektir. Bu alevlenmiş milli gayenin söndürülmesi imkansızdır.”
IX. BÖLÜM: Gençliğe Hitap
Bu bölümde yazar özellikle Kürt gençlerine hitapta bulunarak, ezeli düşmanı olan Türkler’e karşı düşmanlığın hiç unutulmaması gerektiği ve intikam hırsı ile dolup benliklerini yitirmemeleri gerektiğinden bahsetmiştir.     

20 Şubat 2012 Pazartesi

Ağa, Şeyh, Devlet, Martin van Bruinessen

Ağa, Şeyh, Devlet, Martin van Bruinessen, İletişim Yayıncılık, Çev: Sabiha Banu Yalkut, İstanbul, 2004
Yüzyıllardır sosyal hareketliliğin hiç bitmediği; çatışmaların, uzlaşmaların ve isyanların sürekli yaşandığı bir coğrafyada iyice karmaşık hale gelen sosyal ilişkiler yumağının haritasını çıkarmaya çalışan Bruinessen, kitabında esas olarak -devletle ilişkileri çerçevesinde- ağalık ve şeyhlik kurumunun siyasi iktidarla çatışan/çakışan "menfaatlerini" ele alırken, diğer yandan da bu iki muktedir güç arasında sıkışan topraklı/topraksız Kürtlerin toplumsal konumlarına dair yaptığı nitelikli gözlemlerini aktarıyor.

                        Giriş:
                        1961’de Irak’taki Kürt savaşına halkın katılımı giderek artmıştı.1960’ların sonunda çoğunluğu köylü olan birkaç bin Kürt birbirinin ardına iktidara gelen Irak hükümetlerine karşı gerilla savaşlarına katılmışlardı.1974–75 arası bunların sayısı 50.000’geçiyordu.Kürt hareketi özellikle de 1966’dan itibaren tutucu neredeyse gerici bir görünüme büründü. Kürt hareketinin liderleri bölgeye daha da fazla emperyalist müdahalenin olmasından yanaymışlar gibi bir kanı uyandırıyorlardı. Molla Mustafa Barzani A.B.D.’ne övgüler yağdırıyor, Kürdistan’ın ABD’ye elli birinci eyalet olarak katılmasını arzuladığını ve desteği karşılığında ABD’ye Kürdistan’daki petrolün kontrolünü vermek istediğini söylüyordu.
            Haziran 1975’ten Ağustos 1976’ya kadar Türkiye, Suriye ve Irak Kürdistan’ın çeşitli bölgelerini ziyaret eden yazar çoğu yerde konusunu ilgilendiren şeyleri doğrudan gözlemleyemez. Antropolojik alan araştırmalarının genelinde olduğu üzere malzemenin çoğunluğunu da mülakatlar oluşturmaktadır ve bunların birçoğu geçmişteki olay ve durumlarla ilgilidir. Bu nedenle yazar araştırmasını yoğun bir yazılı kaynak okuması ile takviye eder.
            Çalışmanın konusunu Alavi’nin (1973) primordial (birincil, asli) bağlılıklar adını verdiği ilişkileri irdeler. Kürdistan’da birincil ilişkiler (kişinin doğduğu ortamda mevcut olan ilişkiler) politikada önemli bir rol oynamaktadır. Kürdistan’daki birincil ilişkilerin başında aileye, aşirete ve aşiret reisine ya da ağaya bağlılık gelir. Ancak dini önderlere, özellikle şeyhlere ve din kardeşliklerinin (derviş tarikatları) başında olan tanınmış sufilere bağlılık da eşit derecede güçlüdür.
            Yazarın yararlandığı yazılı kaynakların başında Şerif Han Bitlisi’nin eseri olan “Şeref name” ve Evliya Çelebi’nin “Seyahatname’si” gelir. Osmanlı tarihine ilişkin ikinci derece kaynaklar arasında Hammer’in “Osmanlı İmparatorluğu’nun Tarihi” adlı eserinden istifade etmiştir. Minorsky’nin “İslam Ansiklopedisi’ndeki” ‘Kürtler’makalesi
hala büyük değerini ve en temel ikinci dereceden kaynak olma özeliğindedir. Rich, Layard, Fraser başta olmak üzere Kürdistan’a seyahat etmiş olan Avrupalıların gezi notları ilginç birinci el kaynak olabilmektedir.
            İngilizler Birinci Dünya savaşında işgal ettikleri ırak da kendi düzenlerini kurmak istedikleri zaman bölgeye çoğunluğu oryantalist olan siyasi görevliler atamışlardı. Bunlardan Edmond’un Kürdistan hakkındaki geniş bilgi içeren kitabı (1957)kendi tarzının en iyilerinden biridir. Ayrıca İngiliz Yabancılar Bürosu’nun arşivlerinde mevcut 1917–1938 yılların ait Türkiye, Irak ve İran’la ilgili 317 dosyayı incelemiştir.
            Yararlı kaynakların sonuncusu da çoğunlukla yerel halktan kişilerce yazılmış yerel tarihi kaynaklardır. Bunlardan çok kullanılanları Fırat(1970)ve Dersimi’nin(1952)eserleridir. Bahse konu yararlı kaynakların dışında faydalanılanlar kitabın arkasında ki uzun listede ve dipnotlarda belirtilmiştir.

            Birinci Bölüm: Kürdistan üzerine genel bilgiler 
            Jeopolitik durum göz önüne alındığında;Musul,Kerkük ve Hanakin’de çok önemli petrol işletmeleri  vardır ve bu üçünün de Irak ‘ta bulunması tesadüfi değildir.Bunlar Irak’ın İngilizlerce politik bir birim olarak yaratılmasının asıl nedenidir.Daha küçük yataklar Rumelian’da (Suriye) ve Batman’da (Türkiye)işletilmektedir.Krom,bakır,demir ve linyit madenleri de Kürdistan’da mevcuttur.
            Kürtlerin toplam nüfusuna ilişkin verilen sayılar birbirinden çok farklıdır.Bunun birçok sebebi olmakla birlikte beş farklı ülkede ki toplam Kürt nüfus ve  toplam nüfusa oranı şu şekildedir:1975 yılı için  nüfus tahminlerine göre Türkiye’de  Kürt nüfus toplam nüfusun %19unu,Irak’da %23ünü,İran’da %10unu,Suriye’de % 8.5ini ve son olarak SSCB’de %1in altında (0.1 milyon) olmak üzere toplam 13,5-15 milyon  olarak tahmin edilmektedir.
            Ekonomik faaliyet olarak çiftçilik, mevsimlik yarı-göçerlik, hayvancılığa dayanan göçerlik alan da geçerlidir. Yaygın imajın tersine Kürtlerin pek azı göçerdir. Çoğunluğun bir parça hayvanıda olsa da esasen tarımla uğraşırlar.1960’lara kadar bölgelerdeki köylülerin çoğu yarıcıydı, yani toprakları kendi başlarına işliyor ve buna karşılık ağa mahsülün belli bir kısmını onlara bırakıyordu. Bu oran yüzde 10 ile yüzde 80 arasında değişebilmektedir. Diğerleri ise ağanın yâda kâhyasının gözetiminde düşük ücret karşılığı çalışan tarım işçileriydi.1950’lerden başlayarak giderek zirai makine kullanımının yaygınlaşması ile yarıcılığın terk edilmesi eğilimi belirdi. Böylece yarıcılar da, senenin belli zamanlarında iş bulan tarım işçileri haline geldiler. Bu durum mevsimlik veya devamlı göçü körükledi. Diğer kazanç kaynakları olarak el işlerini ve ticareti sayabiliriz. Zanaatların çoğu Kürdistan’daki Hıristiyan ve Musevi azınlıklarca yapılırdı. Köylerde hiçbir zaman kendi kendine yeterlilik olmamıştır. Diyarbakır, Bitlis, Van, Erbil, Musul, Sanandaj ve daha birçok kasaba zanaat ve ticaret merkezi olmuştur. Zanaatların en yaygın olanları silah imalatı, mücevhercilik ve sepicilikti. Bu zanaat kollarının çöküşüne iki faktör yol açmıştır. Birincisi zanaatkârların hemen hepsinin yok oluşudur. Birinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelen Ermeni tehciri aynı zamanda diğer Hıristiyan nüfusun da sürülmesine yol açmıştır. İsrailin kuruluşundan kısa bir süre sonra Musevilerin çoğunluğu da İsrail’e göç etmiştir. Bunların yerini doldurabilecek, bu zanaatları icra etme yetisine sahip pek az Kürt vardı. Zanaatların yok olmasına sebep olan ikinci faktörde uluslar arası ticaretin bölgede gelişmesidir. Karadeniz’in buharlı gemilere açılışı ve ucuz Avrupa mallarının Anadolu’ya akışı 1830’a kadar gider.1840 civarında misyoner Badger Tokat şehrinde basma bezi atölyelerinin birkaç yıl içinde Liverpool ve Manchester’dan ithal edilen daha ucuz ve kaliteli mallarla rekabet edemeyerek bir gecede nasıl battığından notlarında bahseder. Van Moltke 1838’de Karadeniz’de yaptığı bir gemi seyahatinde değeri bir milyon markdan fazla işlenmiş malın bulunduğundan bahseder. Yeni ticari yolların kullanılmaya başlanmasıyla eskiden Kürdistan’daki önemli ticaret merkezleri olan Diyarbakır ve Bitlis gibi büyük kentler önemini yitirmeye başladı. Ulaşım ağının yapısı da bu duruma sebep olan etmenlerdendir.
Kürdistan’da bir köyden Amsterdam’a ulaşmak bir Kürt köyünden öbürüne ulaşmaktan daha kolaydır ve bu durum pek çok Kürt köyü içinde geçerlidir. Bunun sonucu olarak da, birkaç komşu köyden başka bir yer görmemiş olan birçok Kürt şimdi İstanbul, Almanya ve Hollanda’da çalışmaktadır. Bunlar topraksızlık ve işsizlik nedeniyle köylerini terk etmişlerdir.
            Kürtçe İran dilerinin kuzeybatı yâda güneybatı grubundandır ve birçok değişik lehçeye ayrılır. Bu lehçelerden birbirlerini hiç anlamayan ya da az anlayan gruplara ayrılırlar.
1.Kuzey ve kuzeybatı lehçelerine genel olarak Kırmançi adı verilir.
2.Güney lehçelerin genel olarak Sorani adı verilir.
3.Sineşi(Sanandaji),Kermanşahi ve Leki gibi güneydoğu lehçeleri. Bu lehçeler diğer iki gruptan daha fazla modern Farsçaya yakındırlar.
            Bu lehçeler dışında  Kürdistan’da iki ayrı lehçe grubuna daha rastlanır: Zaza ve Gurani(Mackenzie) bunları kuzeybatı İran grubuna sokmaktadır)Zazaca’nın en az üç alt-lehçesi vardır:(Tunceli, Erzincan, kısmen Bingöl ve Diyarbakır’ı içine alan )büyük Dersim bölgesi, Siverek lehçesi ve Mutki lehçesi. Ana dili Zazaca olanların Kırmançi’yi kolaylıkla öğrenebilmelerine karşın Zazaca’yı öğrenmek anadili Kırmançi olanlara çok zor gelmektedir.
            Kürtlerin çoğu Ortodoks Sünni’dir ve Şafi mezhebinin takipçileridir. Ancak Hanakin ve Kermanşah eyaletlerinde pek çok aşiret İran’ın resmi dini olan Oniki İmam Şiiliğini takipçisidir. İran’daki Şii Kürtler her zaman,1920lerde,1946,1979’da olduğu gibi kuzeydeki milliyetçi Sünni Kürt kardeşlerinden uzak durmuşlardır. Dini faktör önemli olmasına rağmen karar vermede belirleyici rolü tek başına oynamamaktadır. Bunların yanı sıra Kürdistan’ın çeşitli bölgelerinde eski İran, Semitik dinler ve aşırı Şiiliğin, heteredoks ve sinkretik inançların takipçilerine rastlanır. İçlerinde en büyüğü kuzeybatıdaki Alevilerdir. Bunların heteredoksluk dereceleri yöreden yöreye değişir ve kimileri uzun zamandır Sünni İslamın baskısına maruz kalmıştır; diğer taraftan özellikle Dersimdekileri Müslüman olarak adlandırabilmek güçtür. Öte yandan Türkiye’deki Alevilerin çoğunluğu Kürt değil Türk’tür. Tersine Zazaca konuşanların ancak bir kısmı alevidir. Güney de Ehli Hakçılar küçük topluluklar halinde bulunurlar. Bunlara Irak’da “kakai” denir. Aleviler ve Ehli Hak ruh göçü inancını paylaşırlar ve bunların ritüellerinin çoğu da aynıdır. Üçüncü heteredoks mezhep ‘şeytana tapanlar’olarak nitelendirilen Yezidiler’dir.(Kürtçe Ezidi)Bu din sadece Kürtler arasında mevcuttur; Yezidiler Kırmançi konuşurlar.
            Avrupa müdahalesi başlamadan önce Kürtler arasında bu bölgede üç Hıristiyan dini-etnik cemaat yaşamaktaydı. Biri Arami dili veya Arapça’nın lehçelerini konuşan Süryaniler, diğeri Arami dili konuşan ancak doğu Hristiyanlığının öteki aşırı ucunu teşkil eden Nasturi kilisesine mensup Asurilerdir.(Asurlular)Üçüncüsü ise en büyük Hıristiyan cemaati olan, Kürdistan’ın her tarafında yaşayan, kendi dilleri olan ve Gregorian adı verilen kendi kiliseleri bulunan Ermenilerdi.17.yy başlarında Fransız Katolik misyonerler bu Hristiyan Cemaatleri kendi mezheplerine döndürme faaliyetine başladılar. Birçok Ermeni ve batıdaki Asurların çoğu Katolik oldu.
Asurlu Katoliklere mezhep değiştirdikten sonra Keldani denilmiştir.1830’larda İngiliz ve Amerikalı misyonerler Nasturi Asurluları döndürmek için çalışmalara başlamışlardır. Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki gerilimin artmasına bunun da katkısı olmuştur. Bir kaç yıl sonra vuku bulan Nasturi katliamı bu olaydan bağımsız değildir.
            Kürt milli hareketi ve Türkiye
            1920’lerve 1930’larda başarıyla bastırılmış olan Kürt milli duyguları 1960’larda yavaş yavaş yeniden uyanmaya başlamıştı. Barzani’nin Irak’taki başarısı şüphesiz bu uyanışın ana etmenlerinden biridir. Ancak Türkiye’deki politik ve sosyo-ekonomik gelişmeler de bu milliyetçiliğin yeniden ortaya çıkmasına imkân sağladı. Köylerden batıda ki büyük kentlere göç, pek çok Kürt gencinin okuma imkânı bularak politize olması ve özgürlükçü1961 anayasasının yürürlüğe girmesi bu süreci hızlandırdı. Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Bu parti doğunun az gelişmişliği konusunu da ele alıyordu. Marksist klasiklerin okunması ulusların kendi kaderini tayin hakkını da gündeme getirmişti. Parti eğitim görmüş Kürtler arasında çok taraftar buldu ve bir süre sonra da yaygınlaşacak Kürt hareketinin ana kaynaklarından biri oldu. Diğer bir kaynak da 1965’te geleneksel aristokratik zümreden gelen, eğitim görmüş ve Barzani’nin etkisindeki kişilerce kurulmuş Türkiye Kürdistan Demokratik Partisi(TKDP)idi.60’lı yılların sonlarına kadar bu iki eğilim birlikte çalışarak, çeşitli kültür dernekleri kurdular ve birçok kitle mitingi örgütlediler.1971’deki askeri müdahaleyi geniş çapta tutuklamalar izledi ve bu durum dışarıdaki eylemleri yeraltı çalışmalarına itti.1973’te Türkiye’nin parlamenter demokrasiye yeniden dönmesiyle birlikte Kürt örgütleri çoğaldı ve hızla radikalleşmeye başladılar.1970’lerden önce Kürtlerin talepleri, Kürt bölgelerinin ekonomik olarak geliştirilmesiyle ve Kürtçe eğitim gibi temel kültürel hakları istemekle sınırlıydı.1970’te ise daha radikal talepler konusunda adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Genelde ayrılıkçılık doğrultusunda bir eğilim vardı. Merkezi hükümetin görece zayıflığı sayesinde1975–78 yılları resmen olmasa da fiilen Türk tarihinin en liberal dönemidir. Bu dönemde en küçük kasabaya varıncaya dek örgütlenildi; politik yazılar okundu ve tartışıldı. İdeolojik farklılıklar ve özellikle kişisel çekişmeler örgütlerde bölünmelere yol açtı; on yıl içinde neredeyse on örgüt ortaya çıktı. Bu örgütlerden Kürdistan İşçi Partisi(PKK) ‘sömürgeciliğe karşı’ savaş ilan ederek ‘devrimci şiddetini’’Türk sömürgecilerine’ ve onların Kürt ‘işbirlikçilerine’ve ‘vatan hainlerine’yöneltti. İşbirlikçi ve hain kategorisine aşiret reisleri, politikacılar hatta rakip aşiret üyeleride dahil edilmiştir. Gariptir ki eskiden aşiret reislerinin kendilerini önemli kılabilmek için başvurdukları yöntemleri anımsatan, acımasız şiddet yöntemleriyle PKK bazı bölgelerin denetimini ele geçirdi.1978 yılının Aralık ayında sıkıyönetim ilan edildi, ancak tüm baskılara rağmen yeraltı eylemleri azalmaksızın devam etti.12 Eylül 1980’de Türk ordusu yönetime el koydu ve köklü bir temizlik yaptı. Kitle halinde tutuklamalar ve askeri operasyonlar Kürt örgütlerinin büyük kısmını yok etti. Ayrılıkçılığı bastırma, zora dayanan asimilasyon ve (daha az başarılı oldukları)ekonomik özendirme yöntemlerini bir arada kullanarak askeri otoriteler Kürt milliyetçiliğini yok etmeye giriştiler.
            Saddam Hüseyin’in Kürt sorununa getirdiği çözüm
            İran-Irak savaşının ilk yıllarında Irak tüm askeri gücünü tamamen İran üzerine yoğunlaştırmıştı. İran ve Suriye’nin desteğiyle büyümüş olan Kürt gerilla hareketleri(KDP,KYB,SPK)daha serbest hareket ediyor ve kurtarılmış bölgeler ilan edebiliyordu. Peşmergeler eylemlerini giderek daha yoğun biçimde İran kuvvetlerinin saldırılarıyla koordine ediyorlardı. Böylece Irak rejimi sivillere karşı ağır misillemelere girişti.1988 Mart ayında Halepçe katliamı Iraklı Kürtlerin gördükleri baskı konusunda uluslar arası kamuoyu dikkat kesildi. Bu olaydan altı ay bile geçmeden vatandaşlarına bir kez daha kimyasal silah kulandı. İran ile ateşkesin hemen ardından üçüncü ve en kanlı “el Anfal” saldırısı Ağustos 1988’de gerçekleştirildi. Bu saldırı KDP bölgesine yönelikti ve binlerce kişinin ölümüne ve diğerlerinin panik içinde kaçmasına neden olan zehirli gaz kullanıldı. Irak ordusu sınıra varmadan 65.000 kişi sınırı geçerek Türkiye’ye girdi; sayısı belirsiz pek çok kişi de İran’a kaçtı.
            Irak’ın Kuveyt yenilgisinden sonra Mart 1991 ‘de Kürtler o zamana kadar ki en büyük kitle ayaklanmasını gerçekleştirdiler. Bu kez ayaklanma partiler aracılığı ile değil de, o güne dek Baas rejimi ile işbirliği yapmış pek çok şehirli Kürdün inisiyatifi ile hayata geçirilmişti. Irak tank ve helikopterleri isyankâr kentlere saldırdı. Fosfor ve sülfürik asit bombardımanı pek çok kürdün moralinin hızla bozulmasına yol açarak yüz binlercesinin dağlara ve Türk yâda İran sınırına doğru kaçmalarına neden oldu. Saddam Kürt sorununu komşu ülkelere kelimenin tam anlamıyla ihraç etmişti.
            Türkiye’nin konuya yaklaşımındaki değişimler
            1980’lerin başlarında Türkiye’de Kürt sorunu bir yana, Kürtlerin varlığı bile kesinlikle inkâr ediliyordu. 80’lerin sonlarına doğru ise Kürt meselesi en hararetle tartışılan konu haline gelmişti. Mart 91 de Irak daki ayaklanma sırasında Başbakan Turgut Özal beklenmedik bir adım atarak Iraklı Kürt önderleri yarı resmi olarak görüşmeye davet etti. Özal Türkiye için de bunun geçerli olabileceğini ima ederek, Irak için en iyi çözümün federal devlet olacağını belirtti. Bundan kısa bir süre öncede Kürt dilinin kullanımına ve Kürtçe yayınların sansür edilmesine ilişkin yasaklar kaldırılmıştı.
            Bu yaklaşımda ki temel değişim Türkiye’nin AB’ye girme arzusu ve çeşitli aydınların gayretleriydi. PKK 1980’lerden önce de şiddet eylemlerine karışmıştı. Bundan sonraki on yıllık dönemde yaratmış olduğu radikal şiddet yanlısı örgüt imajına sadık kaldı.1984’ten bugüne, PKK çapı giderek genişleyen, çapı ülkenin iç kesimlerine kadar uzanan bir gerilla savaşı sürdürmektedir. Sonuç olarak PKK Türk ordusuna karşı somut olarak karşı koyan tek örgüttü. Pek çok PKK’lı eylemci öldürüldü ancak parti yeni üyeler bulmakta zorluk çekmedi. Sonunda otoriteler basit bir eşkıyalık sorunu olmadığını, gerçek bir gerilla savaşı verildiğini kabul etmek zorunda kaldı. 1980’de askeri cunta yoluyla Kemalizmi tekrar hayata geçirme girişiminden sonra bu ideolojinin toplumun geniş kesimlerince kabul görmediği açıkça ortaya çıkmıştı. Bu otomatikman Kürtlerin kültürel ve siyasi hakları anlamına gelmese de, bunların meşru olarak talep edecekleri bir ortam doğdu. Artık Kürt sorunundan söz edilebilir ve bu sorunun mahiyeti tanımlanabilirdi.
           
            İkinci bölüm: Aşiretler, aşiret reisleri ve aşiretsiz gruplar
            Kürt aşireti gerçek ya da gerçek olduğu varsayılan ortak bir ataya dayanan ve akrabalık temelinde örgütlenmiş,genellikle toprak bütünlüğü de olan (dolayısıyla ekonomik)kendine özgü bir içyapıya sahip sosyo-politik bir birimdir. Akrabalık, aşiret örgütlenmesinin temel prensiplerinden biridir. Özellikle küçük aşiretlerde insanlar aşiretlerlerine bağlıdır, zira aşiret mensupları aynı zamanda birbirinin akrabasıdır. Akrabalar arasındaki bağlılık geniş ailenin veya sülalenin sağladığı ekonomik ve psikolojik güvenceyle açıklanabilir.
            Bazı durumlarda aşiret mensuplarının ortak ekonomik çıkarları vardır, örneğin grup dayanışmasına temel teşkil eden meraların oluşu gibi… Ortak ekonomik çıkar anlamına da gelen “ortak mekan”grup dayanışması için anlaşılır bir neden teşkil eder. Köylerde çoğunlukla bir aşiretin bir bölümü yaşar ya da bunlar aralarında pek yakın akrabalık bağları olmayan sülalelerden oluşur. Aynı akrabalık ilişkileri kısmi zıtlaşmada da rol oynar. Eğer aralarında çatışma çıkanlar akraba ise taraflar en yakın kan bağı esasınca teşekkül eder. Her ikisine aynı yakınlıkta olanlar çatışmada tarafsız kalır. Böylelikle neredeyse tüm ihtilaflar kan davası karakteri gösterir. Genelde iki grup arasındaki çatışma, her iki grup tarafından da otoritesi kabul edilen bir aracı tarafından sona erdirilebilir. Birimler genişledikçe çatışma ihtimali daha da artar. Küçük aşiretlerde saygı duyulan biri aşiret reisi olabilir; genel kabul üzerine yönetimini sürdürür ve ender olarak reisin otoritesini sorgulayan çatışmalar ortaya çıkar. Ancak büyük aşiretler eninde sonunda kan davası veya başka çatışmalar nedeniyle daha küçük aşiretlere parçalanırlar. Bu durum eğer otoritesi herkes tarafından kabul edilen bir aracı olursa önlenir. Bu durum da büyük aşiret reislerinin ve emir beylerinin, neredeyse hepsinin kendisini aşiret dışından bir kökene dayandırma nedenini açıklar. Bu iddiaların doğru olup olmaması önemli değildir. Asıl önemli olan etmenler; aşireti oluşturan birimlere olan yeterli mesafe ve karizmadır. İtibarlı bir yabancı köken, aşiret reisine her ikisini de sağlar. Aşirete güçlü bir aşiret reisini gerekli kılan iç ve dış çatışmalardır. Aşiret reisinin aşiret üyelerine barış ve güvenlik hissi verebilmek için belli bir derecedeki çatışmalara çözüm bulması gerekir, ancak bunları tamamen ortadan kaldırmamalıdır, zira böyle bir durum kendisini vazgeçilebilir kılabilir.
            Aşiretsiz Kürtlerin kendilerine ait toprakları olmadığından ya yarıcı ya da topraksız tarım işçisi olarak yaşamlarını sürdürürler. “Aşiretsiz” teriminin ifade ettiği gibi akrabalık temelinde bir örgütlenmeleri olmadığı için politik alanda da hiçbir ağırlığı olmayan, küçük sülalelerden ibarettirler. Aşiretlilere göre iki ayrı kast vardır; efendiler ve hizmetkârlar. Aşiretliler savaşçıdırlar ve çalışmazlar. Aşiretsizler savaşmaya uygun olmadıklarından ağaların onların emeklerini sömürmesi gayet doğaldır. Onlar üretken mallardır, bir koyun sürüsünden farkları yoktur. Ancak Kürdistan’daki kast engelleri sanıldığından daha az katı olabilir. Aşağıdaki gözlemler ile aşiretlilik- aşiretsizlik arasındaki mesafenin her iki taraf için de aşılabilir olduğu sonucuna varılabilir.
1-Yoksullaşan göçerler maddi ihtiyaçların dayatması ile yerleşmeye ve tarım yapmaya zorlanmışlardır. Bu yerleşik aşiretler giderek aşiretsel örgütlenme özelliklerini yitirebiliyorlardı. Özellikle bir başka aşiretin boyunduruğuna girdiklerinde, sülaleler politik fonksiyonlarını yitiriyordu.
2-Öte yandan, aşiretli olmayan köylüler bireysel olarak ya da gruplar halinde, güçlenen aşiretlere katılabiliyordu. Aşiret reisi savaşçıya ihtiyaç duyduğunda, askerlerin şeceresi konusunda seçici davranamıyordu.
3-Yaklaşık sekiz yüzyıldan beri süregelen Türk ve Kürt(ve Arap)aşiretler arasındaki ilişki sırasında, bazı Kürt aşiretleri Türkleşirken, bazı Türk aşiretleri de Kürtleşmiştir. En dikkate değeri ise Kürdistan’daki Kürt aşiretleri ile Hıristiyan azınlık arasındaki değiş tokuştur. Birçok gezgin birlikte yaşayan Ermeni ve Kürtlerin birbirlerine diğer bölgede yaşayan soydaşlarından daha çok benzediklerini gözlemlemişlerdir. Bu benzerliğe Kürt aşiretleri arasında Hıristiyanlardan kız kaçırmanın yaygın olmasına bağlanabilir, ancak önemli miktarda Hıristiyanın Kürtleşme sürecinde olduklarına dair gözlemler de vardır.Molyneux-Seel’ın(1914)gözlemlerine göre Dersimdeki önemli miktarda Ermeni, Kürt Alevisi olmuştur.1976’da Siirt’te yazar tarafından kısa bir süre önce etnik kimliklerini değiştirmiş olan Ermeni topluluklarıyla karşılaşılmıştır. Sadece Kürtçe ve Türkçe konuşuyorlardı ve Müslüman olmuşlardı. Bazı gençler aktif Kürt milliyetçisiydiler. Bununla birlikte yazara ilk beş dakika içinde Ermeni kökenli olduklarını söyleyerek tamamen Kürt olmadıklarını bir şekilde belirtiyorlardı.
            Kürtlerin kökenlerinin heterojen olduğunda şüphe yoktur. Aşiretli ve aşiretsiz olanlar ve “çingeneler”üç büyük sosyal katmanı oluşturmaktadır. Her katmanın kendi içinde de hiyerarşik bir sistem vardır; köylülerin arasındaki hiyerarşinin belirlenmesinde toprakla olan ilişkileri rol oynar. Göçer aşiretler arasında ise askeri üstünlük ve siyasi egemenlik belirleyici olmaktadır. Sülaleler halinde örgütlenme göçerler arasında doğal bir sosyal örgütlenme biçimidir. Yerleşik olup, bir süreden beri savaşa girmemiş aşiretler arasında sülale örgütlenmesi de zayıflar, özellikle başka bir aşiretin egemenliğine girdiklerinde de siyasi işlevi kaybolur.
            Üçüncü bölüm: Aşiretler ve devlet 
            Aşiret reislerinin kendilerini vazgeçilmez kılmalarının başka bir yolu da devletle olan tüm ilişkilerde arabuluculuk yapmalarıdır. Osmanlıların ve devletlerin ardıl iktidar aygıtının nüfuz etme gücü arttıkça aşiret örgütlenmesinin daha alt mevkilerde olanlarda bile oynadığı politik roller önem kazanmıştır; mirlerden sonra büyük aşiretlerin reisleri daha sonra da küçük aşiretlerin veya aşiret kısımlarının reisleri ve nihayet köy ağaları…
            19.yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu üzerinde birbirine zıt iki eğilim etkili olmaktaydı. Denilebilir ki, aynı anda hem merkezkaç, hem de merkezleştirici eğilimler etkindi. Böylece bu dönemde, bir yandan Kürt emirlikleri için ölüm çanları çanları çalarken, diğer yandan iki Kürt emirliği, daha önce görülmemiş bir güce ve ihtişama ulaştılar. Bir gözü sakat olduğu için Miri Kor(kör mir)diye anılan Rowanduz’lu Mir Muhammad,1814’te eski güç ve zenginliğini yitirmiş durumdaki Soran emirliğinin yöneticisi oldu.1814–1847 yılları arasında Irak’ın kuzey kesimlerini fethetmiş ve büyük başarılara ulaşmış mirin ölümünden sonra Soran emirliğinin sonu geldi; ondan sonra Rewanduz, Türk görevlilerce yönetildi. Tarihe karışmadan ikinci parlak dönem yaşayan diğer emirlikse, miri Bedirhan Bey’in yönetimindeki Botan’dı. Birçok Kürt, onun yönetim ve ayaklanmasını, modern Kürt milliyetçiliğinin ilk dile gelişi saymaktadır.
            Osmanlı yönetimi sırasında Toprak Yasası’nın uygulanması çok eksik kalmıştı. İngilizler tapu dairesini yeniden faaliyete geçirdi, çünkü ayrıntılı kayıtlar, bölgeden gelir sağlamanın başlıca yolu sayılıyordu. İngiliz politikası reisleri insanlara karşı korumayı yeğlemiştir.1923–1929 arasında Irak Yüksek Komiseri Sir Henry Dobbs bunu kendi toprak politikasının temel taşı yapmıştı.
            Kürt aşiret milislerinin kurulması: Hamidiye
            1891’de imparatorluğun doğu eyaletlerini denetlemek üzere aşiret reislerinin yönetiminde bir aşiret milisi, yani bir tür jandarma kuvveti oluşturuldu. Bu milislere sultanın adı verildi: Hamidiye. Subay olarak atanan aşiret reislerinin yeni yetkilerle donatılmasının açık sonucu, bu kişilerin gücünün artması ve tabi bunun da istismara yol açmasıydı. Başka bir sonuç da, bazı aşiretlerin diğerleri karşısında güçlenmesiyle bölgedeki güç dengesinin değişikliğe uğramasıydı. Bu da Abdulhamid’in diğer reaksiyoner önlemlerinin birçoğu gibi büyük güçlerin, özellikle İngiltere ve Rusya ‘nın tehditkâr tavırlarına bir karşılıktı. Abdulhamid’in kanlı, acımasız, gerici ve zalim bir hükümdar olduğuna ilişkin Batı’daki imaj o dönemdeki ön yargılı Avrupalılarca yaygınlaştırılmıştır. Başta Shaw(1977)ve Duguid(1973) olmak üzere yapılan çalışmalarda, birincisi reformların onun döneminde sona ermediği, aksine artarak sürdürüldüğünü, ikincisi ise uluslar arası durum ve imparatorluğun içindeki emperyalist kışkırtmalar veri alındığında aldığı önlemlerin pek çoğunu almaktan başka bir çaresi olmadığını ortaya koymuştur.
            Hamidiye alayları hem sultana bağlılığı Kürtler için cazip kılmanın bir aracı hem de doğuda düzeni sağlamanın en etkili yolu olarak görülmelidir. Kürtler padişahı kendileri için sultanların en iyisi olarak görüyor ona Bave Kurdan     “Kürtlerin Babası”diyorlardı. Bir ağanın Hamidiye komutanlığına seçilmesi aşiret içindeki rakipleriyle olan tartışmaların bir anda onun lehine kapanmasını da beraberinde getiriyordu. Çünkü komutan yapılan ağa, aşiret mensuplarını kendi yanına çekmek için dağıtabileceği silah veya yüksek değer atfedilen bir iş gibi pek çok şeye sahip oluyordu. Üstelik Hamidiye birliklerini rakiplerinin ve düşmanlarının üstüne sürebilirdi.  
            Hamidiye komutanlarından en az ikisi, bu şekilde öyle büyük güce ulaştı ki, sonunda devlet için tehlike oluşturdular.Miranlı Mustafa Paşa ;Botan Emireliğinin reisleri arasından sadece o alayın başına getirilmiş ve paşa yapılmış, diğer göçer aşiretlerin reisleri daha küçük rütbeler almışlardı.Osmanlı yönetiminin bölgede hatta Cizrede etkinliği yoktu;her şey Mustafa Paşanın ellerindeydi.Hamidiye komutanlarını koruyucusu Erzincan’daki Dördüncü Ordu’nun komutanı ve sultanın kayınbiraderi Zeki Paşa’ydı.Arkasının sağlamlığı ve uzlaşmacı olmayan şiddete dayalı iktidarıyla Mustafa Paşa eski mirlerin iktidarının farklıydı. Mustafa  Paşa adı hala korkuyla anılmakta ve Kuzey Cezire’de ailesine büyük saygı gösterilmektedir. Milanlı İbrahim Paşa; ünü yöresel boyutları çok aşan başka bir Hamidiye komutanıdır. Türk ve yabancı yazarlar onu efsanevi bir haydut , “Kürdistan’ın taçsız kralı”olarak tanıtıp daha da ünlendirmişlerdir.1863 yılında Milan’ın reisi olan İbrahim egemenlik alanını oldukça genişletti ve daha büyük bir bölgenin haracını toplar oldu. Böyle güçlü birinin Hamidiye komutanı yapılması sultanın asıl amacının aşiretleri dengelemek olmadığına işarettir. İbrahim Paşa sultanına hep sadık kaldı ama sultana karşı ilk protesto eylemi Diyarbakır da kentin surlarını çevirip sakinlerini rahatsız etmeye başlayınca oldu. Aralarında Z.Gökalp’ın de bulunduğu gençler kentin postanesini işgal ettiler ve sultanın Paşayı güneye Hicaz demiryolunu koruma görevine yollama sözüne kadar da dağılmadılar. Temmuz 1908’deki jöntürk ihtilali Abdülhamit yönetimini sona erdirdi. Yeni rejimi tanımayan İbrahim Paşa muhtemelen padişahını desteklemek amacıyla ihtilalcilere karşı bütün Suriye’yi ayaklandırmaya çalıştı. Ancak Türk ordusunun başarılı harekâtıyla mağlup oldu ve kısa süre sonra da öldü.
            Kurtuluş Savaşı kazanıldıksan sonra Kemalist yönetim, toprak bütünlüğünü korumak endişesiyle, Kürtleri ve Türk olmayan diğer grupları asimile etmeye yönelik bir politika güttü.1925 ve 1928-31’deki büyük Kürt ayaklanmalarından sonra bu siyaset hem hızlandı hem de şiddetlendi. Hükümet, her türlü biçimiyle dolaylı yönetimi bir kenara bırakıp aşiret reislerinin aracılık konumunu büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Şeyhler yoğun baskı altına alındı ve pratikte oynamakta oldukları siyasal rolü yitirdiler. Bu durum birçok bölgede kan davalarının ve çatışmaların artmasına yol açtı.
            Türkiye’de ağaların devlet sayesinde güç elde etme girişimleri resmi görevlilerle kurulan ilişkilerle sınırlı değildir. Hem parlamento hem de yerel yönetim başkanlıkları için serbest seçimler yapılmaktadır. Ağalar bir kez meclise girdi mi artık kendi çevresi için yapılacak çok şey vardır. Milletvekilleri ve belediye başkanlarının konumlarından yararlanarak yerel güçlerini artırma imkânları çok büyüktür. Bu yüzden seçim dönemi yoğun siyasi mücadele ile geçer, geleneksel rekabet yeni boyutlar kazanır. Kürt toplumu böyle dönemlerde daha fazla aşiret olma özellikleri gösterir.
            Son beş yüzyılda Kürt toplumu, genellikle toplumsal evrimin başlıca evreleri olarak kabul edilen aşamalardan geçmiştir. Aşiret, reislik ve (yarı-)devlet-ama Kürt toplumu bu aşamaları tam ters yönde yaşamıştır. Kürt siyasal kurumlarının bu gerileyişi, Kürdistan’ın parçalarının yer aldığı devletlerdeki siyasal kurumların gelişmesinin doğrudan bir sonucudur.
            Dördüncü bölüm: Dervişler, evliyalar ve politikacılar
            İslam dünyasında derviş tarikatlarının sayısı çok fazladır, ama Kürdistan’da bunlardan sadece ikisi bulunmaktadır. Kadiri ve Nakşibendî tarikatları. Her şeyh bunlardan ya birine ya da diğerine bağlıdır. Bu iki tarikat şeyleri arasında kıskançlık her zaman söz konusudur.
            19.yüzyılın ilk otuz yılında Mevlana Halid’in Nakşibendî tarikatını yaymak amacıyla giriştiği eylemler neticesinde Kürdistan’da şeyhlerin sayısında artış oldu. Pozisyonları itibariyle zaten aşiretsel çatışmanın dışında yer alan şeyhler iç çatışmalara son verebilecek tek otorite haline geldiler. Bu arabuluculuk eylemini yerine getirirken kendi güç ve zenginliklerini uzlaştırdıkları taraflar aleyhine artırdılar. Böylece şeyhler Kürdistan’ın en güçlü yerli kişileri oldular ve açıkça milli duyguların odağı haline geldiler. Tapu kayıtları da birçok şeyhe dünyevi güçlerini pekiştirmeleri için fırsat vererek onları resmi toprak ağaları haline getirdi.
            Aşiretlilerin çoğunun şeyhleriyle olan ilişkileri yüzeyseldir. Pek çok şeyh kutsallıklarıyla yaptığı şöhreti kurnaz bir ticari ve politik kavrayışla bütünleştirir. Zengin olmak için en emin yol kerametleriyle ün yapmaktan geçer. Birçok şeyhin Allah’a onlar adına da yalvardığı için kendisine müteşekkir olan zengin müritlerinden miras kalmış toprakları da vardır. Aşiret reisleri artık köylülerden, feodal sistemde geçerli, reis için çalışma zorunluluğunu uygulayamazken, şeyhlerin bu hakkı hala saklıdır ve genellikle emeklerinin karşılığı olarak şeyhin duasından başka şey almazlar. Tarikatların yasaklandığı Türkiye’de dahil olmak üzere, pek çok şeyh her yerde toprak sahibi azınlık arasında yer alır ve yerel devlet otoritesinin temsilcileriyle iyi ilişkiler içindedir. Bu da onların köylüleri sömürmeye devam etmelerine imkân verir. Çoğunlukla ağa, şeyh ve devlet memurları karşılıklı ekonomik ve siyasi çıkarları dolayısıyla birbirleriyle iyi ilişkiler içindedirler. Bu üç gruptan bireyler arasında çetin ihtilaflar ortaya çıkabilirse de bu kategori içindeki ilişkiler sembiyotikdir, her biri diğerinin konumunu destekler ve güçlendirirler.
            1925’te tekkelerin kapatılması ve şeyhlerin takibata uğraması etkilerinin azalmasına yol açan en önemli neden olarak gösterilebilir. Bu önlemler, Atatürk’ün üniter ve laik bir devlet kurma arzusunu gerçekleştirmesini tehdit eden Kürt milliyetçiliği ve anti-laik hareketlere tepki olarak alınmıştır. Sosyo-ekonomik seviyenin artması eğitim düzeyinin yükselmesi de bu etkinin azalmasını gösteren önemli faktörlerdir. Giderek müritler şeyhlerini kutsal ve en bilgili kişiler olarak nitelemekten ziyade onları kendilerini sömüren kişiler ya da sıradan üçkâğıtçılar olarak görmeye başladılar. Din hem burjuvalar hem de proleterler arasında etkisini kaybetti. Genelde Türkiye’de şeyhlerin nüfuzu dikkat çekecek derecede azalmıştır. Hem sayıları hem de birkaç istisna dışında, taraftarları azalmış ve son nesilden birçok şeyh yerine birini atamadan ölmüştür.
            Son olarak Türkiyeli Kürtler arasında bu güne dek en önemli dini hareket Nurculukdur.Bu hareket değişik nedenlerden kişilerin ilgisini çekiyor gibi görünüyor: Tasavvufa eğilim duyanlara Risale-i Nur’un önsezisel ve mistik özelliği,dinci aydınlara eserin modern bilimlere gösterdiği olumlu yaklaşım,Kürt milliyetçilerine “eski Said”ve tutuculara hareketin anti-komünist yapısı hitap ediyor. Şimdilerde de-1980’li yıllar- hareket askeri rejimlere gösterdiği muhalefetle sempati topluyor ve Nurcuların gazetesi askerlerin hazırladığı 1982 anayasasını açıkça reddettiğinden yasaklanıyor.
            Beşinci bölüm:Şeyh Said isyanı
            Şeyh Said ayaklanması Kürt milliyetçiliği tarihinde yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır. Şeyh ve ağaların devlet ile karşılıklı etkileşimine bir örnek teşkil ettiğinden bu ayaklanma son bölümün konusu olarak ele alınmıştır.
            Mart 1924 ‘te halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte Türk-Kürt kardeşliğinin en önemli sembolü ortadan kaldırılmış oldu. Artık Ankara hükümetini dinsizlikle lanetlemek mümkün olmuştu ve hükümetin aldığı diğer tedbirler de bu suçlamayı haklı çıkartacak nitelikteydi.1924 yılında halkçılık adına Kürt dilinin umumi yerlerde konuşulması yasaklandı; feodalizmin kaldırılması adı altında yalnızca Kürt ağaları değil Kürt aydınları da Batı Türkiye’ye sürüldü. Büyük toprak sahibi Kürtlerin topraklarına el konulması ve Kürdistan’a yerleşecek Türkçe konuşan göçmenlere dağıtılması mümkün kılındı.
            Türkiye sınırları içinde de 1923’te yeni bir gizli örgüt kuruldu.(Özgürlük) yani Azadi’nin diğer örgütlerden farkı başkentte değil Kürdistan’da aktif olan ve dolayısıyla dış gözlemcilerin fark edemeyeceği kadar gizli bir örgüt olmasıdır. Ayrıca diğer örgütlerden farklı olarak yabancılara yönelik propaganda faaliyetlerine girişmediler. Azadi üyeleri Türk ordusunda subaydı ve bu subaylar İngiliz soruşturmacılarına Türk Hükümeti tarafından Kürtlere yapılan muameleye ilişkin uzun bir şikâyet listesi sunmuşlardır:
1.Türklerin Kürtleri Batı Türkiye’ye dağıtarak, onların yerini doğuya Türkleri yerleştireceklerinden korkulmuş yani azınlıklara ilişkin yeni kanun şüphe yaratmıştı.
2. Türk ve Kürtleri birbirlerine bağlayan en son bağ halifelik kaldırılmıştı.
3.Kürt dilinin okul ve mahkemelerde kullanımı kısıtlanmıştı.
4.Tüm coğrafya kitaplarından “Kürdistan”tabiri kaldırılmıştı.
5.Kürdistan’daki tüm yüksek hükümet görevlileri Türk dür.
6.1923’teki T.B.M.M. seçimleri sırasında doğu illerinde seçimlere hükümet müdahale etmişti.
7. Hükümet sürekli bir aşireti diğerine karşı kullanma politikası izliyordu.
8.Orduda Kürtlerin kademe ve mevkileri Türklerle eşit değildi.
9.Türk Hükümeti Alman sermayesinin yardımıyla Kürtlerin yeraltı zenginliklerini sömürme girişimindeydi.
            Türk ordusundaki birçok subayın milliyetçi harekete sempatileri vardı. Diyarbakır’daki 7.Ordu’nun subay ve erlerinin en azından yüzde ellisini Kürtler oluştururken Türk subaylarının çoğunun Kürt hareketine sempati duydukları söyleniyordu. Bu bilgileri verenlere göre Azadi ‘nin önderleri ordu ya da milis subayı olarak en az on sekiz yerel kolu daha bulunuyordu. Soruşturmayı yapanlar gerçek bir örgütün ve hedeflerinin varlığı konusunda fazla bir intiba edinmediklerine dair yorum ve görüş bildirdiler. İngilizlere yukarıda ki bilgileri verenlerin İhsan Nuri ve arkadaşları olduğunda şüphe yoktur. İhsan Nuri ve önemli Azadi üyelerinin bulunduğu 7.Orduya bağlı bir alay ile Ağustos 1924’te Hakkari’deki Nasturileri cezalandırmak üzere sefere gönderildiğinde ,bu kişiler hükümete bağlılık duymadıklarını gösterdiler. Sonra ki yıllarda 1929–30 Ağrı ayaklanmasında İhsan Nuri;  “büyük askeri önder, Kürt hareketinin taktik dehası” olarak tekrar sahneye çıktı.
            Türk hükümeti Kürt milliyetçi hareketinden gelen tehdidin ciddiyetini kavradı. Azadi üyelerinin tutuklanmasıyla birlikte planların değiştirilmesi gerekti. Bu durumda da o zamana kadar önemli bir etkisi olan Şeyh Said büyük önder olarak ortaya çıktı. Şeyh Said ne istediğini biliyordu, insanları ikna etme yeteneğine sahipti ve diğer gerekçeleri yeterli olmadığı takdirde dindarlığına ilişkin ününün büyüklüğü işe yarıyordu. Ayaklanmayı koordine etmek ve tutuklanmayı önlemek amacıyla Hınısı terk ederek Çapakçur-Hani-Lice-Palu bölgesine gitti. Eğer başarı isteniyorsa öncelikle aşiretler arası ihtilafların halledilmesi gerekiyordu. Zaza konuşulan bölgeye varmadan Kırmançi konuşan Cibranlı aşireti mensuplarıyla görüştü. Öncelikle göçer olan bu aşiret şimdi Karlıova, Varto bölgesini başta Hormek ve Lolan olmak üzere Kürt ve alevi aşiretlerle paylaşıyordu. Şeyh Said Hormek aşiretini Ankara hükümetine karşı cihada çağırdı. Bu aşiret alevi olduğu için bu çağrı pek yankı yapmadı ve Cibranlılarla aralarındaki husumetin son bulmasına bile sağlayamadı. Ayaklanma başladığında da bu iki aşiret jandarma ve ordudan daha etkin bir biçimde ayaklanmacılara karşı savaştılar. Bu olumsuz örnek dışında şeyh bu gezisi sırasında birçok ufak tefek ihtilafı çözdü. Bu gezi güvendiği adamlara yaklaşan ayaklanmaya ilişkin etraflıca bilgi verme imkânı sağladı. Ayaklanma da askeri operasyonların yürütüleceği cepheler, yerel koşulları iyi bilen şeyhlerin komutası altında olacaktı:
1.Kuzey/Kuzeydoğu cephesi; Melekanlı Şeyh Abdullah komutasında olacaktı.
2.Harput-Elazığ cephesi; Gökdereli Şeyh Şerif komutasında olacaktı.
3.Ergani cephesi; Şeyh Said’in kardeşi Abdurrahim’in denetimine verildi.   
4.Diyarbakır cephesi; doğu kanadı Hakkı Bey, batı kanadı ise Emeri Faruk’un komutasındaydı.
5.Silvan cephesinin önderliği Şeyh Şemsettin’deydi. Küçük bir askeri konseyin yardım ettiği Şeyh Said ise tüm operasyonların üst denetimini elinde tutuyordu.
            Diyarbakır’a saldırı 29 Şubat’ta başladı. Şehir üç-beş bin Kürt tarafından kuşatıldı.2 Mart’ta saldırıya geçildi. Askeri harekât yoluyla şehir ele geçirilemeyince kentteki Zazaca konuşan Kürtler yardımıyla şehre girmeyi başardılar. Bu arada diğer cephelerde ilerleme kaydedildi ve birçok başarı elde edildi.
            27 Martta büyük birlikler ayaklanmayı bastırmak amacıyla Diyarbakır’a yaklaştığında asiler kuşatmayı kaldırdılar ve ovadan kuzeydeki dağlara çekildiler. Asilere karşı çemberi daraltan Türk ordusu 3–8 Nisan da Genç-Lice bölgesinde yapılan çatışmalarda Kürtleri hezimete uğrattılar. Küçük gerilla birliği ile bu çemberi yarıp Murat Nehrini geçerek İran’a doğru gitmekte olan Şeyh Said ve yakın arkadaşları 27 Nisan’da yakalandılar. Yaygın kanıya göre muhalifleri olan Cibran aşiret reislerinden Kasım Bey’in ihanetine uğramışlardı. Takriri sükûn uyarınca mahkemeler kuruldu, ayaklanmayla ilgisi bulunmayan bazı nüfuzlu kişiler de dahil birçok kişide idama mahkûm edildi.4 Eylül 1925’te Şeyh Said ve 47 Kürt önderi Diyarbakır’da asıldı. Tüm ayaklanma bölgesinin halkı batıya sürgün edildi. Şeyhlerin ayaklanmada oynadıkları rol dolayısıyla 25 Aralık 1925’te çıkarılan bir kanunla tekkeler, türbeler ve diğer tüm ziyaretgâhlar kapatıldı.1928’de hükümet genel af çıkardı. Ayaklanmadan geri kalan gerillaların pek çoğu dağdan inerek af kapsamına alınmayı kabul etti. Türk hükümetinin tamamen kontrol altına alamadığı tek bölge Celali aşiretinin yaşadığı Ağrı Dağı bölgesiydi. Af kanununa rağmen kendisini emniyette hissetmeyenler bu bölgeye gittiler. Bunlara Kuzey Kürdistan’dan Kürt milliyetçilerde katıldı. Suriye’de üslenmiş olan Kürt milli cemiyeti Hoybun bölgeye adamlarını gönderdi. İhsan Nuri ve bazı iyi eğitim görmüş subaylar direnişi örgütlediler. Aşiret reisleri bunlara katıldı. Bir hükümet oluşturuldu. Türk kuvvetleri, ilk çatışmada tamamen hezimete uğratıldı. Bu başarılar diğer milliyetçilerin de harekete geçmesini sağladı ve 1930’daki Ağrı ayaklanması Türk hükümeti için Şeyh Said’inkinden daha büyük bir tehdit oluşturdu. Bu ayaklanmada büyük çapta bastırıldı. Ancak 1938’deki üçüncü büyük ayaklanma olan Dersim ayaklanmasının bastırılmasına dek Kürdistan pasifize edilemedi.1938’de büyük insan kayıpları pahasına bu pasifizasyon sağlandı.
            Ayaklanma ne tamamen dini ne de tamamen milliyetçi nitelikteydi. Ayaklanmayı tasarlayanların milliyetçi motivasyonlarından şüphe olmamasına rağmen bunların arasında da halifeliğin kaldırılmasından duygusal olarak etkilenenler vardı. Ancak ayaklanmada Şeyh Said’le yakın işbirliği yapanlardan Fehmi Bilal Efendi, Allah’a karşı gelen ve dini herkesin önünde alaya alan biriydi. Kapasiteli bir insan ve katıksız bir milliyetçi olduğundan şeyh onu sağ kolu yaptı. Şeyh Said ve Azadi üyelerinin ilk hedefi bağımsız bir Kürdistan kurmaktı. Şeyh Said ve diğer önderler öldürüldükten, tutuklandıktan ya da kaçtıktan sonra hareketin dini görünümünden hiçbir şey kalmamıştır. Hükümet kuvvetlerine karşı savaş sürdüren gerillaların ve daha sonra ki Ağrı ayaklanmanın önderlerinin söylemleri dini değil katıksız milliyetçi söylemlerdir. Gerillalar devletin kanunlarıyla toplumun normlarının çatıştığı her yerde ortaya çıkan eşkıyalık geleneğini izlediler ki, bu Kürdistan’a özgü bir olguydu. Bu”geleneksel”itici güçler ayaklanmaya katılanlarda da kesinlikle rol oynamıştır. Bu yüzyıldaki Kürt milliyetçiliği; her zaman eşkıyalık,  politik amacı için savaşma, hükümetin geleneksellerine tecavüzüne kızgınlık arasında bir yerde durmuştur. Halen de bu ikisi arasında bulanıklık büyük ölçüde sınır çizgisindedir.
            Altıncı bölüm: Sonuç
            Ağa ve şeyhlerin otoritesi Weber’in geleneksel ve karizmatik diye tanımladığı otorite biçiminin birleşimidir. En yaygın meşruiyet türlerinden biri tipik olarak gelenekseldir. Ağa ve şeyhlerin atalarını meşhur bir kişiye; ya bir İslam kahramanına ya da kutsal sayılan bir kişi veya o kadar eski olmasa da savaşçı bir aşiret reisine dayandırmaları yaygın ve tipik alışkanlıktır. Ancak yine de söz konusu geleneksel meşruiyet tek başına yeterli değildir. Eğer sözü edilen bir aşiret reisi ise cesaret, zekâ, cömertlik, şeyh ise ruhani kudret ve başkalarına örnek olan dindarlık aranır. İmajı çekip çevirmek önemlidir ve birçok ağa ve şeyhde bunun gayet farkındadır.
            Kürdistan’da sözlü olarak anlatılan ve yenileri yaratılan destanlar Avrupa ilkokullarında okutulan tarih dersleriyle aynı işlevi görür. Aşiret reislerinin veya şeyhlerin eylemleri süslenerek ve idealize edilerek var olan durum meşrulaştırılır. Yönetenlere sevgi ve hayranlık taraftar veya müritlerinin zihinlerine yerleştirilir.
            Modern eğitim sistemi ve radyo yayınları geleneksel toplumunkinden hayli farklı değer yargıları yaygınlaştırmaktadır. Özellikle Türkiye’de öğretmen kuşakları ve okul kitapları sürekli olarak ağaları ve şeyhleri alaya almış, gerici ve anti-demokratik olarak lanetlemiştir. Değişik nedenlerden de olsa birçok Kürt milliyetçisi aynı tonda konuşmuştur. Devlete, ümmete, işçi sınıfına ya da Kürt milletine bağlılık gibi yeni bağlılıklar yaratma çabaları geleneksel bağları daha da zayıflatmıştır. Her şeye rağmen birincil bağlılıklar dikkate değer bir direnç ve koşullara ayak uydurabilme yetisi göstermektedir.
            Gerçekte tüm Kürt parti ve örgütlerinin önde gelenleri geleneksel yöneticilerden yani ağa, şeyh ya da onların yakın akrabalarından oluşuyordu. Sömürülenlerin baş kaldırarak geleneksel bağlılıkları reddettiklerine ilişkin örneklerde asıl belirleyici saik ekonomik değişimden ziyade dışarıdan gelen politik etmendir.