25 Şubat 2013 Pazartesi

Osmanlı Hareminde Üç Haseki Sultan, Yılmaz Öztuna

16’ıncı ve 17’inci Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğunun kaderini etkileyen üç devşirme Sultan (Safiye,Kösem,Tarhan Sultanlar)’ın hayat hikayesi
Birinci Bölüm: Safiye Sultan
     Safiye Sultan, Venedikli soylu bir ailenin kızıdır. Bir korsan tarafından kaçırılarak Osmanlı Sarayına götürüldü. Yaşı büyük olmasına rağmen güzelliğinden dolayı saraya kabul edildi. Kıvrak zekası, hırsı, cesareti ve güzelliği ile Şehzade Murad’a  eş olmayı başarabildi. Kısa bir süre sonra da Şehzade Mehmet’e hamile kalarak saraydaki itibarını yükselti.
    Kanuni Sultan Süleyman’ın Zigetvar Seferinde vefatı üzerine İkinci Selim Padişah, Murad Han da Veliaht, Safiye Sultan da veliaht eşi olmuştu. Safiye Sultan Cihan’ın yarısına sahip bir İmparatorluğa hükmedecek Veliaht Murat’ın zevcesi olmanın ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Artık Osmanlı tarihi okuyor, özellikle kendisine örnek olacak Hurrem Sultan’ın hayatını inceliyordu.
15 Aralık 1574 yılında İkinci Sultan Selim’in ani bir şekilde vefat etmesi ile birlikte Şehzade Murat beklenmedik bir şekilde tahtın sahibi oldu. Safiye de böylece Safiye Sultan unvanını almış oldu. Safiye Sultan’ın İstanbul’a Saraya gelmesi ile kayınvalide-gelin çekişmesi başladı. Sultan Üçüncü Murad’ın annesi Nur-Banu Sultan, Safiye Sultan’ı hiç sevmemişti. Zira oğlunun bu Venedikli Kadına bu derece bağlı olmasından rahatsız oluyordu. Oğlunun Safiye Sultan’a olan ilgisini azaltmak için oğluna sürekli farklı cariyeler sunuyordu. Nur-Banu kızlarının da Safiye Sultan’a karşı cephe almalarını başarabilmişti.  Ancak Sultan Murat’ın eşine olan aşırı bağlılığından dolayı çok etkili olamıyordu. Safiye Sultan saraydaki diğer kadınlar ile mücadele ederken rüşvetin birçok kapıyı açabildiğini öğrendi ve bundan sonrada bunu çok etkili bir şekilde kullanmaya başladı.
Sokulu Mehmet Paşa’nın bir Boşnak Dervişi tarafından öldürülmesinden sonra, Dul kalan Sokullu’nun eşi İsmihan Sultan’ın nüfuzunu kaybetmesi ile Safiye Sultan bir rakibinden kurtulmuş oldu. Sokulunun ölümünden sonra Osmanlı devlet düzeninde bozulmalar daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Artık padişahlar ordularla birlikte sefere çıkmaz olmuşlar ve sarayın rehavetine kendilerini kaptırmaya başlamışlardı.  Rüşvet devletin her kademesinde sıradan bir durum halini almıştı.
Sultan Üçüncü Murat’ın 15 Ocak 1559 tarihinde, 48 yaşında vefat etmesi ile, Safiye Sultan 45 yaşında dul kalmıştı. Venedik’ten Saray’a gelmesi üzerinden 30 yıl geçmişti. Artık valide sultan ve imparatoriçe yani, yeryüzünün birinci kadını idi. Bundan sonra tek amacı kocası gibi, yeni padişah Sultan Üçüncü Mehmet’i de yönetmekti. Bu amacında da başarılı olmuştu. Bununla birlikte aldığı rüşvetlerle de şahsi servetini oldukça artırmıştı. Bu servetinin tamamını kendi için ayırmıyor bir kısmını nüfuzunu artırmak için dağıtıyordu.
İktidar hırsının etkisinden kurtulamayan Safiye Sultan çevirdiği entrikalar ile Sultan Mehmet’i evladı Şehzade Mahmud’un katili yapmıştı. Evladının katlinden dolayı vicdan azabına dayanamayan Sultan Mehmet 21 Aralık 1603 günü, henüz 38 yaşında iken öldü. Oğlunun bu şekilde ani ölümü sonucunda Safiye Sultan’ın saraydaki durumu çok nazik bir duruma geldi.
Babasının ani ölümü üzerine Şehzade Birinci Ahmet henüz 14 yaşında padişah olmuştu. Genç Padişah kardeşinin katledilmesinin etkisinden henüz kurtulamamıştı. Bu olaydan dolayı da Babaannesi Safiye Sultan’ı sorumlu tutuyordu. Babaannesinin çevirdiği birçok entrikaya bizzat şahit olmuştu. Kadınların devlet işlerine karışmasından nefret eden Sultan Birinci Ahmet tahta oturmasından 19 gün sonra babaannesinin Topkapı Sarayı’ndan çıkartılarak Beyazıd’daki eski saraya taşınmasını emretti.
Safiye Sultan bütün hayatının en büyük darbesini yedi. 30 yıllık görkemli saray yaşantısından, sonra Topkapı Sarayı’nı terk ederek Eski Saray’ın karanlık bir dairesine yerleşti. Ancak sarayın şatafatlı hayatına alışan Safiye Sultan yeni mütevazı hayatına sadece iki yıl dayanabildi. 10 Kasım 1605 günü vefat eden Venedikli Safiye Sultan çok sevdiği ve sevildiği Üçüncü Murat’ın yanına defnedildi.

İkinci Bölüm: Kösem Sultan
     Üçüncü Mehmet’in ani ölümünden sonra, sancak beyi olarak Manisa’ya gitmeye hazırlanan Şehzade Ahmet birden bire Padişah olmuş ve Padişah olması ile birlikte evlenmesi gerekmişti. Kendisine onun gibi 14 yaşında olan Mâhpeyker isimli kız uygun görüldü. Mâhpeyker Bosnalı bir bey tarafından saraya sunulmuştu. Milliyeti çok bilinmemekteydi. Güzelliği, keskin zekâsı ve öğrenme kabiliyetinden Padişahlar için ayrılan cariyeler sınıfına alınmıştı.
Safiye Sultan’ın Hürrem Sultan’ı örnek aldığı gibi Mâhpeyker de kendisine Safiye Sultan’ı örnek almıştı. O da bir şehzade doğurarak Padişah’ın gözdesi olmak hırsı ile yanıp tutuşuyordu. Mâhpeyker hemen hamile kalmayı başarabilmişti; ancak bir rakibi vardı. Nitekim Mâhfiruze Haseki ondan önce Şehzade Osman’ı doğurmuştu. Ancak Mâhpeyker’in ilk iki çocuğu kız olmasına rağmen ümidini kaybetmemişti. . Çünkü Padişah’ın kendisini çok sevdiğini biliyordu. Mâhpeyker İki kız çocuğunun ardından Şehzade Murad ve Şehzade İbrahim’i doğurmaya muvaffak oldu. Sultan Birinci Ahmed, çok sevdiği eşini “Kösem” diyerek çağırıyordu. Öyle ki daha sonra adı Kösem Sultan olarak kaldı.
Sultan Birinci Ahmet henüz 28 yaşında 21 Kasım 1617 yılında vefat etti. Hayatı boyunca hiçbir sefere katılmamasına rağmen, halka ve askere karşı yakın ve samimi davranışlarından dolayı herkes tarafından sevilmişti.
Sultan Birinci Ahmet’in erken gelen ölümü Kösem Sultanı derinden sarstı. Nitekim oğlunun Padişah olmasının önünde iki şehzade engeli vardı. Bunları bertaraf etmesi gerekiyordu. Bunun içinde Mâhfiruze Sultan’ın oğlu Şehzade Osman’ın tahta çıkmasını engellemek için Sultan Ahmet’in kardeşi Şehzade Mustafa’nın tahta çıkmasını destekledi. Çünkü akıl hastası olan Mustafa’nın bir gün mutlaka tahttan indirileceğine inanıyordu. Bu süre zarfında da oğlunun tahta çıkmasına engel olabilecek iki şehzadeyi bertaraf etmeyi planlıyordu.
Kösem Sultan, rüşvet dağıttığı devlet adamlarının da desteği ile Şehzade Mustafa’yı tahta çıkarmayı başarabildiyse de kısa bir süre sonra akıl hastalığı anlaşıldığından tahttan indirildi. Bunun üzerine tahtın haklı sahibi Sultan Osman tahta çıktı. Genç Osman lakabıyla tahta çıkan Padişah devletin bekasını sağlamak için kardeşi Şehzade Mehmet’i idam ettirdi. Böylece Kösem Sultan’ın oğlunun taht yolundaki engellerinden birini ortadan kaldırarak, bu yolda tek engel olarak kaldı.
Kösem Sultan Genç Osman’ın padişah olarak devam etmesinden rahatsızdı. Nitekim İkinci Osman tahtta kaldıkça, konumunu güçlendirebilirdi. Ancak Genç Osman da çok rahat durmuyordu. Çıktığı Polonya Seferi’nde ordunun eksiklerini fark etti. Bu sefer esnasında gördüğü eksikliklerle ilgili çok sert tedbirler aldı. En üst düzey komutanları bile çok ağır şekilde azarlamaktan geri kalmadı. Orduda ve devlet idaresinde çok ciddi ıslahatların yapılması gerektiğini fark etti ve bunu etrafındakilerden gizlemedi. Padişahın bu niyetini anlayan kapıkulu askerleri başlattıkları bir ihtilal ile İkinci Osman’ı katlettiler. Başlangıçta tahta Şehzade Murad’ın geçmesi planlanırken ihtilalciler dört yıl aradan sonra tekrar Sultan Mustafa’yı tahta geçirdiler.  Sultan Mustafa bu sefer tahtı daha uzun süre (Bir yıl dört ay)  koruyabildi. Aklı dengesi yerinde olmayan Sultan Mustafa’nın daha fazla devam edememesi üzerine Kösem Sultan’ın oğlu Sultan Murat, padişah oldu.
Dördüncü Murat, daha çocuk yaşta tahta çıktı. Bunu fırsat bilen Kösem Sultan devlet işlerini bizzat yönetmeye başlamıştı. Devlet adamlarını, hatta sadrazamları dahi kendisi atıyordu. Ülkede başsızlıktan dolayı huzursuzluk baş göstermişti. Genç Osman’ın katledilmesinden halk rahatsızdı ve ülkenin birçok yerinde isyanlar görülmeye başlamıştı. Değişik yerlerde yeniçeriler zaman zaman öldürülüyordu. Sultan Murat yaşı ilerledikçe devlet işlerini bizzat yönetmeye başlamıştı. Ayrıca kardeşi İkinci Osman’ın katledilmesini de halen içine sindirememişti. Zaman içinde, değişik ihtilâlcileri farklı sebeplerle birer birer ortadan kaldırdı. Dördüncü Murat, aldığı sert ve etkili tedbirlerle tekrar devlet düzenini sağlamayı başarabildi. Ordu ve devlet yönetimi ile ilgili birçok ıslahatlarda bulundu.
Sultan Murat’ın otoriter kişiliği ve sert mizacı annesi Kösem Sultan’ın eskisi gibi devlet işlerine karışmasına müsaade etmiyordu. Sultan Murat devlet otoritesini ve bekasını koruma konusunda öylesine kararlıydı ki bunu sağlamak için gerekli tedbirleri almaktan çekinmiyordu. Öyle ki kendisi yerine tahta çıkarılmasından korktuğu üç kardeşini (Şehzade Beyazid, Şehzade Süleyman ve Şehzade Kasım )  öldürtmekte tereddüt etmedi. Şehzade İbrahim’i öldürmeyi düşündü ancak, oğlu Kasım’ın öldürülmesine engel olamayan Kösem Sultan bu sefer İbrahim’in hayatını kurtarmayı başardı.
Bağdat Seferi dönüşünde yakalandığı hastalıktan kurtulamayan Bağdat Fatihi Sultan Murat henüz 28 yaşında iken vefat etti. Yerine tahtın tek varisi Şehzade İbrahim Padişah oldu. Sultan İbrahim o güne kadar hep kardeşi tarafından öldürülmek üzere hep cellâtların kapısını çalmasını beklemişti. Hatta kardeşinin ölüm haberine inanmamış, bunun kendisini öldürmek üzere planlanmış bir tuzak olduğunu sanmıştı. Bundan dolayı psikolojisi bozulmuştu, ancak akıl hastası değildi.
Kösem Sultan Dördüncü Murat’ın ölümüne kısmen sevinmişti. Çünkü onun döneminde eskiden olduğu gibi devlet işlerine karışamıyordu. Sultan İbrahim’in ağabeyine nazaran daha hoşgörülü, tecrübesiz ve psikolojisinin kısmen bozuk olması Kösem Sultan’a tekrar eski günlerdeki gibi devlet işlerine karışma fırsatı verecekti.

Üçüncü Bölüm: Tarhan Sultan
Sultan İbrahim tahta çıktığında kendisinden sonra padişah olacak bir varisi yoktu. Eğer ona bir şey olsaydı Osmanlı Hanedanın sonu gelebilirdi. Bunun farkında olan Kösem Sultan, oğluna sürekli yeni cariyeler sunuyordu. Ancak o yaşına kadar sürekli celladı bekleyen Sultan İbrahim’in psikolojisi bozulmuş ve kendisinde sürekli bir baş ağrısı hasıl olmuştu. Bu durum onun kadınlar konusunda başarısız olmasına sebep oluyordu. Yapılan değişik tedaviler sonucunda bu rahatsızlığından kurtuldu.
Hatice Tahran isimli cariye, Sultan İbrahim’in teveccühünü kazanmayı başarabilmişti.13 yaşını henüz geçmiş bu kız Ukrayna’dan saraya getirilmişti. Çok zeki bir kız olan Tarhan sarayda mükemmel bir tahsil ve eğitim aldı. Çok iyi kalpli ve terbiyeli olan Tarhan Sultan henüz 14 yaşında veliaht annesi olmuştu. 1642 Ocak ayında Şehzade Mehmet dünyaya gelmişti.
Devlet idaresinde bozulmalar yine baş göstermişti. Sürekli vezir-i azam değişiklikleri yaşanıyordu. Bazı makamlar rüşvetle alınır, satılır olmuştu. Vezir-i Azam Kara Mustafa Paşa’nın idamından sonra da değerli bir devlet adamı bulunamamıştı.
Devlet işlerini öğrenen ve rahatsızlıklarından kısmen kurtulan Sultan İbrahim, Sultan Murat kadar olmasa da kısmen istibdat yönetimini uygulamaya başlamıştı. Bu durumdan şüphesiz rahatsız olanların başında Kösem Sultan geliyordu. Çünkü Sultan İbrahim onun devlet işlerine karışmasına izin vermiyordu. 
Sultan İbrahim, Kösem Sultan’ın devlet düzenine ve sarayın işleyişine karışmasından rahatsız oluyor ve buna izin vermiyordu. Hatta annesine sarayı terk etmesinin iyi olacağı iddiasında bile bulundu. Bunun üzerine Kösem Sultan Sûr dışında Topkapı Semti haricindeki yazlığına çekilmek zorunda kaldı. Ancak burada da rahat durmadı ve oğlunu tahttan indirmek için komplolar planlamaya başladı. Bunda da başarılı oldu. Rüşvet ile kendi safına çektiği Ocak ağaları ile oğlunu tahttan indirmeyi başarabildi. Oğlu Sultan İbrahim yaptığı uygulamalar ile kendi sonunu hazırlamıştı. Saltanatı esnasında birçok devlet adamının katline karar vermiş, bir kısmını da değişik yerlere sürgüne göndermişti. Nitekim Kösem Sultan’ın etrafında toplanan ihtilalcı Ocak Ağaları önce Sultan İbrahim’i tahttan indirmiş, daha sonrada idam etmişti. Halk ve devletin ileri gelenleri bir padişahın bu şekilde katledilmesinden rahatsız olmuş birçok yerde isyanlar ve gösteriler yapılmıştı.
Sultan Dördüncü Mehmet henüz yedi yaşında tahta çıkmıştı. Onun çocuk olması Kösem Sultan’a eskiden olduğu gibi padişah naibesi olarak devleti yönetme fırsatını sunuyordu. Kösem Sultan eski günlerde olduğu gibi devletin en üst düzey devlet adamlarını yönetiyordu. Bu arada rüşvet ile elde ettiği serveti de yine kendi çıkarları doğrultusunda destekçilerine dağıtmaktan da çekinmiyordu.
Bu arada Girit Muhasarası devam ediyordu. Bütün çabalarına rağmen Girit alınamıyordu. Girit o yıllarda Venedik’in hâkimiyeti altında idi. Adaya destek sadece Venedik’ten değil tüm Avrupa’dan yağıyordu. Ancak kendi iç mücadelelerinden kurtulamayan İmparatorluk Girit’i unutmuştu.
Kösem Sultan’ın babaanne olarak naibeliği uygun değildi. Çünkü bu ancak Padişah’ın annesinin hakkıydı. Bunun farkında olan Tarhan Sultan harekete geçmeye başlamıştı. Onda Kösem Sultan’daki gibi iktidar hırsı yoktu sadece Kösem Sultan’ın haksız uygulamalarından rahatsız olmaya başlamıştı. Artık gelin ve kaynana zaman zaman karşı karşıya gelmeye başlamıştı. Tahran Sultan terbiyesi, hoş görüsü ve iyi huyluluğu ile bazı devlet adamlarını yanına çekmeye başlamıştı. Kösem Sultan, gelininde kurtulmaya karar vermişti. Ancak Sultan Mehmet büyüyordu ve o hayatta iken padişah annesi Tarhan Sultan’ın başına bir şey gelmesi Kösem Sultan’ın sonunu da getirebilirdi. Bunun üzerine Kösem Sultan torunu zehirleyerek öldürmeyi planladı. Aşçı başını makam ve rüşvet vaadiyle ikna etti. Ancak Tahran Sultan bu komployu öğrenmişti. Bunun üzerine derhal devletin ileri gelenlerini toplayarak durumdan haberdar etti. Bu teşebbüsten sorumlu olduğu anlaşılan Kösem Sultan’ın idamına karar verildi. Kösem Sultan 61 yaşında, 48 yıllık saray hayatının ardında odasında öldürüldü.
Kösem Sultan üvey oğlu Sultan İkinci Osman’a bir sürü oyunlar oynamış, büyük oğlu Sultan Dördüncü Murat’ın ölümü ile rahatlamış, küçük oğlu Sultan İbrahim’in önce tahttan indirilmesine sonra öldürülmesine sebep olmuş ve son olarak da torununun hayatına kastetmişti.
Kösem Sultan’ın ölümü halk arasında sevinçle karşılanmıştı. Onun yandaşlığını yapan ocak ağaları ve devlet adamları da birer bir idam edilmiş veya İstanbul’dan sürülmüştü. Padişah naibesi olan Sultan Tahran Dördüncü Murat dönemindeki asayiş ve düzenin sağlanması için çalışmaya başladı. Ancak Kösem Sultan’ın sebep olduğu düzensizlik ve anarşi ortamını tekrar düzeltmek o kadar da kolay değildi. Devleti yönetmek için yetişmiş devlet adamı bulunamıyordu. Sürekli vezir-i azamlar, vezir ve diğer üst düzey devlet adamları değişiyordu.
Tarhan Sultan devleti yönetebilecek kabiliyete sahip bir vezir-i azam arayışında idi. Atadığı kişiler uzun süre devam edemiyor, birkaç ay sonra yeni bir vezir-i azam atanıyordu. Bu da devlet düzeninin ve istikrarın sağlanmasını engelliyordu. Uzun arayışlardan sonra Köprülü Mehmet Paşayı bu makama getirdi. Osmanlı tarihinde yeni bir devir açılıyor, anarşi bitiyor, düzen sağlanıyordu, zira artık devlet fikrini savunacak Köprülüler vardı.
Köprülüler döneminde tekrar devlet düzeni sağlanmıştı. İçerdeki bu olumlu düzelmelerle birlikte Osmanlı İmparatorluğu dışarıda da itibarını artırmıştı. Girit Adası fethedilmiş, Akdeniz’deki Venedik varlığına kesin son verilmişti. İçerdeki ve dışarıdaki isyanlar sona ermişti.
Oğlunun buluğ çağına girmesinden sonra Hatice Tarhan Sultan artık devlet işlerine karışmamaya, idareyi oğluna ve Köprülülere bırakmaya başlamıştı. Sadece çok önemli işlerde oğluna tavsiyelerde bulunuyordu. Hayatının son çeyrek asrını Edirne Saray-ı Hümâyûnu’nda geçiriyor, çok nadiren de İstanbul’ a gidiyordu.
Tarhan Sultan, 1683 yılı Temmuz ayında vefat etti. Annesinin vefatını Viyana Seferinde öğrenen oğlu Dördüncü Mehmet “Devletin en büyük temel direği gitti” diyerek haklı teessürünü açıkladı. Tarhan Sultan’ın ölüm haberini aldıklarında, yaptığı hizmetleri unutmayan ordudaki bütün subay ve erler çok üzüldü. Cenaze törenine bütün İstanbullular katıldı ve Eminönü’ndeki Yeni Valide Camiinin yanındaki türbesine gömüldü. Tarhan Sultan gelinini de kendisi gibi yetiştirmişti. Ondan sonra gelen Hasekiler de aynı terbiye ve ahlakla yetişmeye devam etti. Tarhan Sultan bu suretle Hürrem-Safiye-Kösem sistemini ve Kadınlar Saltanatı’nı tamamen yıkarak Osmanlı İmparatorluğu’na en büyük hizmetlerden birini yapmış oldu.

Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilatı, İsmail Hakkı Uzunçarşılı

Osmanlı tarihine dair gerek dilimizde ve gerekse yabancı dillerde birçok eser yazılmıştır. Bunların bir kısmı Osmanlıların ilk devirlerine ait Türkçe tarihlerle vakanüvis tarihleridir; eğer biri bu Osmanlı tarihlerini okuyacak olursa, üç kıtaya yayılmış olan bu muazzam imparatorluğa ait pek yüzeysel ve bir kısmı da noksan ve yanlış malumat sahibi olur. Yabancı dillerde yazılmış olanların pek çoğunun yorumları alaycı ve tenkitlerle dolu olarak görülür. Yazar Osmanlı saray teşkilatını en ince ayrıntılarına kadar belgeleriyle ele almaktadır. Yazarın ele almış olduğu bu konular o kadar teferruatlıdır ki, bunları tek tek burada zikretmemiz mümkün değildir. Kitaptan kendi düşüncelerimize göre önemli saydıklarımızın kısa özeti aşağıda bulunmaktadır.
    Rumeli fütuhatının devam ettiği ilk zamanlarda Osmanlı Devleti’nin merkezi Bursa idi. Edirne’nin ele geçirilmesinden sonra da burası derhal merkez olmamış, 1417 yılına kadar beklenilmiş ve bu tarihte bugünkü Selimiye Cami civarına saray yapılmıştı. Padişahlar duruma göre bazen Edirne sarayında oturmakla beraber Bursa’yı terk etmemişlerdi. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra da epey müddet Edirne Sarayını tercih etmiş, 1457 senesinde çıkan yangın sonucu payitahtı ile beraber İstanbul’a, bugünkü Topkapı Sarayı’na taşınmıştır.
    Osmanlı Hanedanı Oğuz Boylarının Boz ok şubesinden Kayı’lara mensuptur.  Osman ve Orhan Beyler Anadolu’da büyük nüfuzları olan Ahi’lerin faaliyetlerinden istifade etmişlerdir. Orhan Bey’den itibaren yavaş yavaş kabile görüntüsünden sıyrılarak ortaya zamanın en modern askeri teşkilatını çıkararak devletleşme yolunda büyük bir adım atılmıştır. Orhan Bey’le beraber kurulan Osmanlı Hanedanı içinde devlet reisinin seçimi II. Murat zamanına kadar nüfuzlu şahsiyetlerle beylerin elindedir. Osmanlı’daki diğer beylerin hükümdarlar üzerindeki hüküm ve nüfuzu Fatih’in İstanbul’u fethine kadar devam etmiştir. Fatih kuvvetli bey ve devlet adamlarının nüfuzlarından saltanat usulünü tesis ederek kurtulmuştur.
    Yıldırım Beyazıt’ın vefatından sonra fetret devrinde şehzadeler arasında saltanat mücadelesi doğmuş, nihayetinde bu mücadeleden Çelebi Mehmet galip çıkarak dağılan devleti toparlayabilmiştir. Devletin parçalanma ve dağılma riskine karşı Fatih meşhur kanunnamesine gerektiğinde kardeş katlinin vacip olduğunu koydurtmuştur.
    İlk Osmanlı Hanedanı memleketlerini genişletmek ve yeni yeni kanunlarla devlet esasını kuvvetlendirmek için çalışmışlar, gerek kendileri ve gerekse devlet ricali bu yeni devleti ilmi, içtimai eserlerle süslemişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 74 yaşında ordusunun başında bulunarak savaş meydanında vefatına kadar süren Osmanlı padişahlarının faaliyet devirleri, ondan sonra kapanmış sayılmakta ve yazara göre, eğer IV. Murat yaşayıp saltanatı devam etmiş olsaydı, devletin daha sonraki sıkışık devirleri görmeyeceği yani duraklama devrinin daha uzayacağı kuvvetle muhtemeldir.
    Osmanlı Padişahları Fatih Sultan Mehmet’ten itibaren, bizzat divan müzakereleri ile alakalarını kesip, haftada dört gün olan divan toplantılarındaki reisliği, vezir-i azamlara bırakmışlardır. Fatih’e kadar padişahlar az çok aşiret geleneklerine sadık kalmışlardır. Fatih saltanat usulünü tesis ederek halkla daha az temas eder olmuştur. Fatih’in zamanına kadar devlet adamları ve sadrazamlar Türk’tür. Bu tarihlerden itibaren devşirmelikten yetişmiş olan ve Türk olmayanlar bu görevlere getirilmişlerdir. Fatih’in saltanatı tesisini müteakip padişahlar içerisinde bazen deli olanları bile tahta çıkmıştır.
    Padişah çocuklarına Çelebi Mehmet zamanına kadar ‘çelebi’ denilmiş, bu tarihten itibaren “şehzade” tabiri kullanılmıştır. Şehzadelerin doğumu büyük ve gayet teferruatlı törenlerle ilan edilir ve I.Abdülhamit zamanına kadar masraflı şenlikler yapılmıştır. Şehzadelerin eğitimine büyük önem verilir kendilerine bir baş hoca tayin edilir ve zamanın bilginlerinden müspet ilimlerde dâhil olmak üzere dini ilimler yabancı dil, at binmek, kılıç kullanmak gibi derslerde verilmiştir. Orhan Bey’den sonra, devlet ailenin müşterek malıdır diye malum olan kanunda tadilat yapılmış ve I.Murat’tan itibaren devlete iştirak hakkı aileden alınarak hükümdar ile onun oğullarına verilmiştir.İlk Osmanlı şehzadeleri önemli olan sancak ve illerde valilik etmiş ve kendilerine payitahttan divan-ı hümayundaki vazife sahipleri gibi divan heyeti, lalalar, kapı halkı, solak, peyk v.s verilmiştir. Saltanat hırsı, hariçten ve dâhilden tahrik, can kaygısı gibi sebeplerden dolayı on altıncı asır başlarına kadar olan zamanda, şehzadelerin fırsat buldukça saltanat iddiasıyla meydana çıktıkları ve başarılı olamayanların derhal öldürüldükleri ve bir kısmının da memleket dışına çıktıkları olmuştur.
    Kanuni’ye kadar padişah eşleri, yakın civarlarda bulunan beylerin kızlarıdır. Bu tarihten itibaren padişah eşleri sarayda yetişmiş olanlardan veya hediye edilen güzel kadınlardan seçilmiştir. Yalnızca ikinci Osman devam eden bu geleneğe muhalif olarak Şeyh-ul İslam’ın kızıyla nikâhlanmıştır. Harem, girilmesi yasak olan yer manasına gelmektedir. Muhtelif ırktan seçme güzel kadınları ihtiva eden sarayın harem dairesi;  cariyeler, satın alınanlar, sultan ve devlet erkânının hediyeleri olanlardan oluşmaktadır.  Bunlar itina ile ve saray terbiyesi denilen muayyen usul ve kaide altında yetiştirilmişlerdir. Hareme girişte uzman  bir kadın tarafından muayene edilir,vücutça kusursuz olmaları şartı aranmıştır. Cariyelere dini eğitim, okuma yazma, müzik, biçki, dikiş, nakış gibi eğitim konuları gösterilirdi ve kendi aralarında acemiler, cariye, şakirt, usta ve gedikliler olmak üzere beş adet dereceleri vardır. Padişahın gönlünü çelene ikbal denmiş ve İkbal’in gebe kalması durumunda padişah eşliğine geçirilmişlerdir. Padişahların tahta çıkış ve vefatlarında valide sultanlar için kabul törenleri düzenlenirdi. Bunlardan Nurbanu Sultan, Safiye Sultan, Kösem Sultan devlet işlerine fazlaca müdahale etmiş ve birçok kanunsuzluklara yol açmışlardır. On altıncı asır başlarına kadar padişahlar kızlarını Anadolu beyleri ve onların oğullarına vermişler, bu tarihten itibaren, Osmanlı vezir ve beylerine verilmesi adet edinilmiştir.
    Harem ağaları, Osmanlı sarayının ve bütün Enderun ve Harem-i Hümayun ağalarının en büyüğü olmuştur. Derecesi Sadrazam ve Şeyh-ul İslam’dan sonra gelmiştir. Esas vazifesi ise sarayın kadınlara ait olan harem-i hümayun kısmına nezaret etmek işi olmuştur. Harem ağalarının nüfuzları bilhassa on yedinci asırla on sekizinci asrın ortalarına kadar iyice artmış, o kadar ki bazıları devlet idaresini ellerinde bulunduracak derecede büyük bir nüfus ve salahiyet sahibi olabilmişlerdir.
    Padişahların cülusları merasimle yapılır ve hiç vakit geçirilmeden yeni padişaha hemen o gün biat olunmuştur. Bu biatler tamamen bir protokol içerisinde törenle icra edilmiştir. Tahta çıkan her yeni hükümdar cülusundan birkaç gün sonra büyük bir alayla Eyüp’e gider ve orada türbede kılıç kuşanma merasimi yapmıştır.
    Sultan tabiri Müslüman hükümdarlarının bilhassa Sünni kısmına ait bir unvandır. Başlangıçtan itibaren halk arasında yaygın olarak kullanılmayıp daha ziyade kitabe, para ve vesikalarda kullanılmış, halk arasında hünkâr ve padişah isimleri tercih edilmiştir.
    Osmanlı hükümdarlarından her birinin kendi isimleri ile babalarının isimlerini içeren biri zümrüt diğer üçü altından yüzük şeklinde tuğralı dört adet mühürleri olmuş, her hükümdar değiştikçe tuğra gibi mühürde değişmiştir.
    Üç buçuk asırdan fazla bir zaman Osmanlı padişahlarına mesken olan Topkapı Sarayı birçok olaylara sahne olmuştur. Divan-ı Hümayun müzakereleri, ulufe tevzii, sefirlerin kabulü, cülus, bayram tebrikleri gibi merasim hep burada yapıldığı gibi kapı arası hapis ve işkencesi, siyaset ve cellat çeşmesi, balıkhane mahalli de bu saha dâhilindedir. Fakat bunlar sarayın ‘Birun ‘ kısmına ait olup padişahların asıl meskeni olan saray  (harem-i hümayun) bambaşka bir teşkilata tabi olmuş ve buna da ‘Enderun’ teşkilatı denmiştir. Padişahlar, takriben on beşinci asır ortalarından itibaren, on sekizinci asır başlarına kadar, şahıslarına mahsus merkez ordusuyla devlet idaresi için elemanlar yetiştirmekten ziyade, Müslüman ve Türk terbiye ve kültürüyle yoğrulmuş, kendilerine sadık bir sınıf yetiştirerek bunların bir kısmını kendi sarayında ve bir kısmını ordusunda terbiye ettirdikten sonra, devletin idare ve düzenini bunların ellerine vermişlerdir. Bu devşirme çocukları, Topkapı sarayına alınmadan evvel büyük bir itina ile yetiştirilerek dini usulleri ve Türkçeyi öğrenir, sistemli tarzda mükemmel bir tahsile tabi tutulurlar ve sıraları gelince liyakat ve kabiliyetlerine göre saray haricindeki muhtelif devlet hizmetlerine tayin edilmişlerdir. Bundan dolayı Osmanlı sarayı aynı zamanda tahsil ve terbiye ile devlet işlerine gönderilecek olanları yetiştiren bir müessese anlamı kazanmıştır.
    Birun teşkilatının çok çeşitli işleri olduğundan her birinin memurları da ayrı ayrı sınıflardan seçiliştir. Burada hizmet eden ilmiye sınıfı ile dış ağaları sarayın harem ve Enderun kısmının haricindeki yerlerde oturup işlerini görüp ve akşamları evlerine gidebilme iznine sahiptirler. Bunlar Enderun ağaları gibi sıkı bir disipline ve sarayda yatıp kalkmaya mecbur değiller, arzu edenler sakal salıverebilmiştir. Bilumum birun teşkilatına ait tayinler sadrazam tarafından yapılmıştır.
    Osmanlı tarihinde padişah cülusu, doğum, harp ilanı, ordunun hareketi, sadrazamlara mühür verilmesi, denize gemi indirilmesi, sultan düğünü v.s hep müneccim başının tertip ettiği bir cetvel üzerine eşref saat seçimiyle, o saat ve o dakika icra olunmuştur. Müneccim başının vazifelerinin en büyüğü takvim tertip etmek olmuştur.

    Türk Tarihi’nin önemli safhalarından biri ve bol miktarda belgesi bulunan Osmanlı Türklerinin tarihte pek büyük rol oynadıkları halde yirmi birinci asırda bile kendi tarihlerini tahlili ve eleştirel bir şekilde yazılmamış olması affolunmaz bir hatadır. Şimdiye kadar hep Osmanlı Tarihini, henüz tüm belgeler deşifre edilemediğinden, yabancıların bakış açısıyla gördük. Haliyle yabancılar içimizi ve kültürümüzü tam kavrayamadıklarından noksan kaldıkları yerlerde kendi kültürlerinin tanımlamalarını bize dikte ettirdiler. Bunun yüzünden kendi insanımızı yanlış tanıdık, kendi tarihimizle barışık olamadık ve köklerimizden gittikçe uzaklaştık.
    Okullarda öğrendiğimiz Osmanlı Tarihi genellikle savaşlar, zaferler, mağlubiyetler ve kısmen de Osmanlı Devleti’nin merkez teşkilatı üzerinedir. Yazar, bu kitapta 600 yıl hüküm sürmüş bir imparatorluğun, saltanat tesisini, saraylarını, şehzadelerini, törenlerini ve saray teşkilatını en ince ayrıntılarına kadar belgeleriyle kendi içimizden biri olarak ortaya koyarak büyük bir boşluğu doldurmuştur.
    Özellikle Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlıların bir devlet olabildiğini ve bunun sonucu, günümüz şartlarına göre, mübalağalı bir saray protokol ve törenlerinin var olduğunu görmekteyiz, öyle ki padişahın her günü ve her işi tamamen kasvetli bir tören içerisinde geçmektedir. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve bu ritüelleri gerçekleştirecek personel tefrik edilmiştir.
    Günümüzden o zamanlara baktığımızda bunların bize gereksiz, abartılı gelmesi gayet doğaldır. Ama o zamanın şartlarıyla değerlendirdiğimizde belki de asrının gerekleri olabileceği akla pek yatkın gelmektedir .

Bir Sürgün, Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Dr. Hikmet; İstanbul’un kibar ve devleti seven, çocuklarına çok şefkatli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Dr. Hikmet’in babası Ruşen Bey, Sultan Murad taraftarı olması nedeni ile 28, 29 yılı aşkın göz hapsindedirler. O dönemde, bu göz hapsindeki aile ile münasebeti çok yakındakiler dışındaki aileler göze alamamaktadırlar.
        Doktor Hikmet okulu bitirip iş hayatına atılacağı zaman; tam olarak nedenini bilmediği suçlardan dolayı İstanbul’dan İzmir’e sürgüne gönderilir. O dönemde İzmir Valisi olan Kamil Paşa sayesinde İzmir’de kısmen hürriyet vardır. İstediği kitapçıya girip istediği yayınlara rahatça bakabilmektedir. İzmir’in ayrıca sürgündeki insanlar için Türkiye’den diğer ülkelere kaçış yeridir.
        Doktor Hikmet İzmir’de Guraba hastanesinde çalışmaktadır. Yakında bir ev ve o civarda bir de sık sık ziyaret ettiği kitapçı vardır. Bunların aralarındaki mesafe 3 km. bile yoktur ve hayatını burada geçirmektedir. Jön Türklerde olduğu gibi Fransa, Dr.Hikmet içinde hürriyetin, medeniyetin ve özgürlüğün beşiğidir. Fransa hakkında çok bilgiye sahip olmasının da verdiği güvenle aniden Fransa’ya gitmeye karar verir ve kendini Fransa’ya giden gemide bulur.
        Gemi İstanbul’dan hareket ederken; bir Ermeni komitecisinin kaçak binmesinden dolayı yaşanan sorunun, gemiye bir kaçak gibi binen Doktor Hikmet içinde yaşanacağı korkusu vardır. Kaçak gibi binen bu yolcunun, neden böyle bindiği merak konusudur. Yolcular kendi aralarında konuşurken; Türklerin ‘Jeune Turc(Genç Türkler)’ ve ‘Viene Turc(Yaşlı Türkler)’ ikiye ayrıldığından, yönetimdekilerin ise yaşlı Türklerin elinde olduğundan bahsetmektedirler. Jön Türklerin ‘Kızıl Sultanı’ ve tamamen rejimi değiştirmek istedikleri ve bundan dolayı yakalananların şiddetli bir şekilde cezalandırıldığı kaçabilenlerin ise Avrupa’ya sığındığı; Dr. Hikmet’in de, kaçanlardan biri olduğu bahsi geçmektedir. Jön Türklerin komite merkezi Paris’te olduğu, bu şahısların hepsinin Fransızca bildiği, Fransız okullarında eğitim gördükleri ve kültürünü aldıkları bahsi geçmektedir. Yolculuk sırasında; İstanbul’dan kaçak olarak binen Ermeni komitecisi ile tanışır ve ortak bazı noktalarından dolayı yakın görmesine rağmen, Ermeni komitecisi ondan uzak durmaktadır. Zorlu yolculuğun sonlarına doğru; hayalindeki Fransa sınırına geldiklerinde; yanındaki yolculardan biri olan papaza Monte Kristo adasını sorar. Papaz ise; Monte Kristo’nun tamamen uydurma kötü bir masal olduğunu, hükümetin ise aldığı tedbirlerle Hıristiyanlığa halkı korumaya çalışırken Farmasonların kucağına attığını anlatır.
        Doktor Hikmet, zorlu yolculuğun ardından Paris’e varır. Adeta hayal alemindedir, okuduğu kitaplardaki bahsi geçen yerlerdedir. Paris’e ait olan her parçanın ayrı bir yeri vardır. Çok zaman geçmeden bu hayal aleminden çıkarak, sokaklarını, insanlarını ve çevresini İzmir’le kıyaslamaktadır. Türkiye kendisine daha sıcak gelmektedir. Otel bulur ve yerleşir. Bir taraftan Paris’i tanımaya çalışırken; diğer taraftan bir boşluk içerisindedir. Plansız bir şekilde yaşamak, ona ölüm gibi gelmektedir. Yaşadığı bu boşluktan dolayı, kendisi ile çelişkiye girmemek için ufak işler bulmaktadır. Bu işlerden biri Paris’teki Türkleri arayıp bulmak diğeri ise; ailesine mektup yazıp durumu bildirmektir. ‘Bir şeyler yapıyorum’ düşüncesine kendisini inandırmaya çalışken; mektubu nasıl nereye göndereceğini  düşünmektedir. İlk önce Jön Türklerin çıkarmış olduğu gazeteye bakarak adresi bulmak istemektedir, ama gazetede sadece mektup kutusu numarası bulunmaktadır. Gazetenin yanında bir broşürden Ahmet Rıza’nın adresine ulaşır. Adrese gider; ama Ahmet Rıza’nın nadiren uğradığını öğrenir. Kahvenin birinde oturup ailesine gönderecek mektubu yazarken; 10 senedir Fransa’da bulunan Ragıp Bey’le tanışır. Ragıp  Bey yardım sever birisidir. Uzun yıllar Fransa’da kalmasına rağmen Fransızca’ya hakim değildir ve kendi kültürünü taşımaktadır. Dr. Hikmet; Ragıp Bey’den, Jön Türklerin Pres Sabahattin ve Ahmet Rıza taraftarları olarak ikiye ayrıldığını ve bunların bir araya gelip bir şeyler yapamayacağını öğrenmektedir.
        Doktor Hikmet Paris’te bütün bir yıl kimseye muhtaç olmaksızın geçinebileceğini tahmin etmektedir. Daha sonrası için ise; nöbetçi hekimlik veya bir hekimin yanında asistanlık yaparak geçimini sağlamayı düşünmektedir.
        Ahmet Rıza Bey’le görüşmesinde; Ragıp Bey’le ilgili olarak, elinin açık olduğunu ve bundan dolayı şüphelendiğini dile getirmektedir. Ahmet Rıza Bey ise; bu konuda şüphe beslememesi gerektiğini ailesinin ve çevresinin verdiği kültür olduğunu anlatmaktadır.
        Ragıp Bey; Doktor Hikmet’in gönüllü rehberi olmaktadır. Paris’i bir taraftan ona gezdirirken; diğer taraftan da yalnızlığını paylaştığı en yakın dostu olmaktadır. Dr. Hikmet, Paris’i gezerken, okuyup hayalinde yaşattığı Paris’i görememektedir. Bu da onun memleket hasretini artırmaktadır.
        Memleketinden kaçtığı, Paris’e ayak bastığı günden beri, tuhaf bir duyguya kapılır. Kendisini dünyanın en ilginç ve gülünç adamı zanneder. Herkesi böyle düşündüğünü ve bu haline güldüğünü düşünmektedir. Bunun milliyetinden kaynakladığını düşünerek ayıp bir şey gibi saklamaktadır, hatta Ragıp Bey’le bile dolaşmaktan çekinmeye başlar. Ragıp Bey ise umursamaz ve rahattır. İkdam’da Paris mektuplarını yazan Ali Kemal Bey ile tanışır. Ali Kemal Bey; ona Fransa’da Türkiye’de alınan diplomaların geçerliliği olmadığını ve tekrar okula giderek eğitim almasını tavsiye eder ama Dr. Hikmet ise, eğitimi düşünmemektedir.
        Paris’in kocaman bir mağaraya benzediği; havaların soğuk olması, günlerce gökyüzü bir kurşun kubbe renginde ve bunun arkasında, güneş paslı bakır bir levha gibi görünmesi, gözle görülmeyen ve sesi işitilmeyen yağmurun ise, bu madeni yerin bir yapışkan kurum yağıyla karışarak yerleri ıslatması anlatılmaktadır.
        Ragıp Bey, Vaugiard sokağında iki odalı bir küçücük apartmanda oturmaktadır. Evin duvarları, taban tahtası, tavanı, eşyası ve hatta kendisine has kokusu ile, Beşiktaş’ta ve Cihangir’de herhangi bir orta halli Türk evinden nakledilmişe benzemektedir. Pencerelerdeki perdelerden, köşede duran aynalı konsola; her biri meşhur hattatın süslü yazıları ve pirinçten yapılan mangal ve kanepenin üzerine serilmiş Osmanlı halısı Dr. Hikmet’i çok etkilemiş çocukluğunu hatırlatır. Gözleri yaşarır ve yurt hasretini yüreğinde acısını hisseder. Dr. Hikmet kendi kendine “Burada hiçbir şey güzel değil. Bütün bu eşyada zarafet ve sanat namına hoşuma gidebilecek hiçbir şey görmüyorum. Kendimi bildim bileli bu dekordan nefret etmişimdir. Şu halde birden bire bu içlenmemin sebebi nedir?” der.
        Ragıp Bey işte çalışması gerektiğini ve yardımcı olabileceğini söyler. Dr. Hikmet bu duruma sevinerek böyle bir ricada bulunmak istediğini belirtir. Rağıp Bey, her gün uğradığı bir ahbab evi gibi alışkan ve emin olarak daha önce tanıştığı Dr. Foissard’ın evinin ziline basar. Kapı açılır. Evin hizmetçisi karşılar ve ne istediklerini sorar. Dr. Foissard’ı görmek istediklerini söylerler. Evin hizmetçisinin yüzü, boş yere rahatsız edilmiş bir insan çehresinin yüzü gibi ekşir. Önceden randevu almadan kabul edilemeyeceklerini eşikte bir kale nöbetçisi gibi dimdik ayakta duran uşak söyler. Ev dört katlı cephesi büyük kesme taşlardan örülmüş ve iri, tunç halkalı dökme demirden kapısı ile de kaleye benzer. Ragıp Bey, onunla Mısırlı Prensesin evinde tanıştığını söyler ve haber vermesini ister. Hizmetçinin yüzü yumuşar. İçeriye alır. Kartvizitini ister. Oniki yıldan beri Fransızcasını geliştirememiş olmasına rağmen alafranga adabı muaşeretin bütün şatafatlı gösterişleri iyi bilmektedir. Köşesi altın markalı küçük cep cüzdanının içinden bir kart çıkarıp uzatır. Özel bir iş için buraya geldiklerini belirtir. Uşak kartı gümüş tepsiye koyarak sessiz adımlarla holün loş yerlerinde gözden kaybolur. Geriye döndüğü vakit uşağın davranışları daha sıcaktır ve nezaketli tavır takınır. Ellerinden şapkalarını, bastonlarını alır ve odalardan birini açar içeriye davet ederek burada beklemelerini söyler. Oda, ipekle kaplı, aynı renkte perdeler, camların kenarından düşey kıvrımlarla parkenin üzerine sarkmaktadır. Kenarları altın süslemeli deri koltuklar; ortada bir mermer masa, köşelerde, tıklım tıklım bardak çanak, çömlek ve biblolarla dolu vitrinler bulunmaktadır. Ragıp Bey, zenginliğinden ve zevkinden bahsetti ama Dr. Hikmet’e göre ise, zevkle döşenmiş bir şey göremediği gibi bir doktorun evine göre çok karmaşıktı. Ne mermer masa, ne raflar ne koltuklar ne de yerdeki halı temizlik hissi vermemektedir. Eşyaların hepsinin üzeri tozla kaplı ve uzun müddet kapalı kalmış yerlerin bayat kokusu her tarafı sarmaktadır. Evin eşyalarının değerli gözükmesinden dolayı Ragıp Bey, çok para kazandığından bahseder. Dr. Hikmet ise; bahsedilen her şeyi ilk duyuyormuş gibi can kulağıyla dinler gözükmektedir. Zaman ilerler ümidin yerini yeis almaya başlar. İkisi de beklemenin verdiği sıkıntıya kapılarak beklemektedirler. Salonun kapısının açılması ile Dr. Foissard’ı görürler. Dr. Foissard; uzun boylu, kamburumsu gövdesi yer yer ağarmış saçlı biridir. Ragıp Bey hemen önünü ilikler ve elini uzatır ama ev sahibi şaşırır. Uşağın ona Japon misafirlerinin beklediğini söylediğini söyler. Dr.Foissard, niçin geldikleri anlayınca, yer ve zaman olarak yanlış olduğunu belirtir. Ayrıca işlerin onların düşündüğü gibi basit olmadığını metotları öğrenmesini tavsiye eder. Hastanede kendisini görmesini ister ama yardımcı olmaz.
        Doktor Hikmet’in Paris’teki aşık olduğu Arlette; mektup irtibatını sağlayan ailenin kızıdır. Kızın başka bir erkekle irtibatının olduğunu bilmesine rağmen sevmektedir. Kızın ilk tanıştığı andan itibaren yakınlaşma göstermesine rağmen; Dr. Hikmet kişiliğindeki çekingenlikten dolayı pasif kalır. Kız tarafından alay konusu olur.
        Yaşadığı olayların kendi üzerinde bıraktığı etkileri tahlil ettikçe beceriksizliği, sersemliği ve sıkılganlığı sonucuna varmaktadır. Dilini kendi dili kadar iyi bildiği edebiyatı ve kültürüne kendi kültüründen daha yakın olduğu bu dünyaya kendi has vatanına girer gibi girmek istemekte, fakat çok geçmeden yabancı bir dünya olduğunu anlar.
        Arlette ve annesi ise planlı bir şekilde ilişkilerini, evlilikle sonuçlanması için uğraşmaktadırlar. Doktor Hikmet hastalanır ve ona Arlette bakar. Hastalılığının tamamen geçmesi için; bir süre kuru havası ve güneş alan başka bir yerde bulunması gerekmektedir. Arlette’nin de yanında gelmesini söyler. Arlette ise annesinden izin alması gerektiğini anlatır. Dr. Hikmet, Arlette’nin annesinden izin istediğinde, annesi en azından nişan yapması gerektiğini ve dönüşte de evlenmesini tavsiye eder. Dr. Hikmet ise; tanışmasından içinde bulunduğu zamana kadar geçen sürede, ailenin kendisine yakınlığını ve yaşanan olayları gözden geçirince durumu fark eder ve haber vermeden tek başına gider. İki ay kadar kaldıktan sonra tekrar döner.
        Paris’e dönüşünün ikinci günü Doktor Hikmet, kendisini ziyarete gelen Arlette’e içini dökmek için hazırlanırken, sokak kapısı telaşlı biri tarafından çalınır. Kapıyı açınca karşısında kasaplık yapan ev sahibini görür. Ziyaretinin sebebinin iki aydan beri kiranın ödenmediğidir. Orada olmasa da ev kirasını göndermesi gerektiğini söyler. Dr. Hikmet; Arlette’nin böyle bir hadisenin olmasından dolayı çok sıkılmıştır. Ev sahibi bir taraftan konuşurken diğer taraftan eşyalara göz atmaktadır. Evdeki eşyaları gördükçe rahatlar. Kirayı vermezse eşyalara el koymayı düşünmektedir. Dr. Hikmet, evden parasının geleceğini ve birkaç gün daha süre vermesini ister. Bir haftada anlaşırlar. Bir insanın duyabileceği hazları orada duymuştu Dr. Hikmet. Orada sevmişti ve seviliyor gibi olmuştu. Çok tabi olarak yüreğinde bir parçalanış vardı. Diğer taraftan da ilk kez böyle bir olaya maruz kalmanın verdiği utanma ve keder vardır. Ailesinden, bu sıralarda mektup alır. Babası maddi durumlarının iyi olmadığını ancak küçük bir miktar olan emekli maaşının üçte birini görebileceğini belirtmektedir.
        Maddi olarak sıkıntıda olan Dr. Hikmet; iki aydan beri ev kirasını ödeyemediğinden evden ayrılarak iyi şartlara sahip olmayan bir otele yerleşir. Odası otelin üçüncü katında, tavanı basık, eşyası derme çatma ve temizliği şüphelidir. Odaya gelince üstü yeşil çuha örtülü dört köşe bir masaya oturur. Başını ellerinin arasına alır, odacıya bile bakmaktan korkar. ‘Ne acayip talih, benim talihim’ diye düşünmektedir. Yerleştiği oteli, dışardan her gördüğünde garip bir irkilme ve soğukluk geldiğini hatırlar. Günün birinde bu otele yerleşeceğine ihtimal vermemesine rağmen artık oradadır. Evde bıraktığı eşyaları nasıl alacağını düşünürken, sevgilisinin kardeşi aklına gelir. Albert’i tesadüfen bir kahvenin kapısında rastlar. Onu aradığını söyler. Münakaşa veya konuşmasına fırsat vermeden konuyu açar. Albert, tanıdıkları arasında ev sahibi tarafından ilk sokağa atılan olmadığını konunun bahsetmeye bile değmeyeceğini belirtir. Ev sahibi olan kasabın ev sahipleri içinde en çekilmezi olduğunu söyler.
        Dr. Hikmet’in hayatı büsbütün değişmektedir. Kara talih selinin akıntısına karşı kürek çekmekten kolları yorulmuş ve kendini akıntıya bırakır. Bir gün yemek yiyorsa bir gün aç yatmaktadır. Bazen bir günü sütlü bir bardak kahve ile geçirmektedir. Ciğerlerinin, kapalı yerlerde, türlü türlü dumanlarıyla her gün biraz daha yıpranmaktadır. Açık havanın hasretini çekmektedir. Yağmursuz olan havalarda birkaç saat dışarıda kalıp temiz hava teneffüs etmektedir. Uykusuz ve rahatsız geçirdiği geceler sabahları çok öksürmektedir. Oda arkadaşı olan Morotof ona memleketinin Çar’la İngiltere Kralı arasıda paylaşılacağını söyler. Doktor Hikmet memlekete dair kötü haberler alınca Jön Türklerle dertleşmektedir. Olaylar üzerinde konuştukça Jön Türklerin Abdülhamit’le bir düşündüğünü fark eder.
        Otelde tekrar hastalanır ve kısa süre içinde ölür.
           Yakup Kadri; romanlarında Türk toplumunun Tanzimat’tan sonraki gelişim sürecini, özellikle siyasal değişmeleri konu edinen, bu değişmelerin toplumun ve bireylerin yaşayışına etkilerini, koşulların belirleyiciliğini işlemiştir. Bir Sürgün de ise; romanlarını oturttuğu tarihsel sürecin ilk aşamasını ele almaktadır.
        Meşrutiyet’in gerçekleşmesinde önemlice payları olan Jön Türkler, bunların Paris’teki yaşayışları ve eylemleri romanın çatışını oluşturur. Dr. Hikmet’i Paris’e gitmesi ve orada yaklaşık olarak bir yıl yaşaması ve vefatı söz konusudur. Yani romandaki zaman dilimi bir yıldır. Romanın içerisinde bahsi geçen olaylardan; İttihat ve Terakki içerisindeki çekişme 1902’deki Paris Kongresidir, başka bölümlerde ise; vapur yolculuğunda eline geçen Prens Sebahattin’in Paris’te Terakki isminde çıkarttığı gazete ilk çıkış tarihi 1906’dır. Değişik tarihlerdeki olayları romanda, romandaki geçen yılın içinde olmuş gibi gösterilmiştir.
        Jön Türkler’den bahsederken; hep eleştirel bir tutum sergilenmiştir. İdeolojik açıdan yeteriz, bilgisi sınırlı ve kavrama yeteneğinden yoksun kişiler olarak anlatılmıştır. Tanzimat’tan sonra Türk aydının yaşadığı, Batılılaşma hareketinin ürünü olan ikilik düşüncesi anlatılmıştır. Burada Dr. Hikmet’in, kişiliğinde sergilenen dram aslında Batı’ya hayran ama Doğu kültüründen kopamamış Osmanlı aydınının çıkmazını anlatmaktadır.
        Romanın başında, bira bardağından arta kalmış su çemberi içerisinde dönüp duran karıncayla Dr. Hikmet hayatı arasında kurulan bağlantı söz konusu dramı göz önüne sermektedir. Sürgün olarak bulunduğu İzmir’deki dünyasının sınırları bellidir.
        Gerçekle hayal alemi, edebiyatla hayat arasındaki ilişkiyi kuramamanın, gerçekliği somut olarak, yaşayarak soyut olarak kavramamın sonucunu gösteren bir dram.
   

Balkan Harbi Sırasında Rumeli’den Türk Göçleri, Ahmet Halaçoğlu

  XIX ve XX. yüzyıl içerisinde devam eden Osmanlı Avrupa mücadelesinin asıl sebebi  “Şark Meselesi” ne dayanmaktadır.  Daha ziyade XIX. Yüzyılda siyasi bir terim olarak ifade edilmeye başlayan Şark Meselesi’ nin tarihi menşei oldukça eskidir. Zaman ve mekana bağlı olarak çeşitli görünümlerde ortaya çıkan  (günümüzde Ortadoğu, Lübnan, Irak,  İsrail, Filistin meseleleri) ve değişik şekilde tarif edilen Şark Meselesi’nin temelinde Avrupa-Türk münasebeti yatmaktadır. Şark meselesinin esası Türkleri Anadolu’dan çıkarmak olarak özetlenebilir. Avrupa bu emelini gerçekleştirmek için önüne çıkan bütün fırsatları değerlendirmiştir. İmparatorluğun son yıllarında buna uygun zemini bulan batı bu amacına ulaşmak için insanlık için utanç verici tutum ve davranışlar sergilemekten geri kalmamıştır. Kitap İmparatorluğun son yıllarında yaşanan göç hareketinin sebep ve sonuçlarını belgelerle inceleyerek ibret vesikası sayılabilecek bir tabloyu gözler önüne sermiştir. Bugün sahip olduklarımızın değerini anlamak ve batının bizim hakkımızdaki değişmeyen düşüncelerini yaşanmış örnekleri ile doğru olarak algılamamızı sağlaması bakımından önemli bir eser.
    
      Osmanlı Devleti 18’inci yüzyıldan itibaren askeri siyasi ve iktisadi gücünden çok şey kaybetmiştir. İmparatorluğun son yıllarında yapılan savaşlarda üst üste yenilgiler alınmıştır. Sonuçları bakımından alınan yenilgiler içerisinde en üzücü olanlarından birisi de Balkan Harpleridir.  Balkan Harbi Meşrutiyet’ten sonra gerek iç gerekse de dış politikada yapılan ağır hataların devamından kaynaklanmıştır. Birinci Balkan Harbi’nde Osmanlı Orduları Çatalca hattına kadar çekilerek birkaç hafta içerisinde ancak fecaat olarak nitelendirilebilecek bir durum meydana gelmiş, hemen bütün Rumeli Bulgarların eline geçmiştir. Türkler tarihin hiçbir döneminde bu derece ağır bir hezimete uğramamıştır
    Balkan Muharebeleri neticesinde, Balkanlar’ın siyasi haritası önemli ölçüde değişmiştir. Osmanlı Devleti Avrupa’daki topraklarının %83’ ünü, nüfusunun ise %69’ unu; bunlara ilaveten devlet gelirlerinin önemli bir kısmı ile önemli ölçüde bir ziraat potansiyelini kaybetmiştir. Çizilen yeni sınırlara göre Balkanlardaki Türk – İslam unsurunu çoğunluğu Osmanlı hakimiyetinden çıkıp diğer Balkan Devletlerinin idaresine geçmiştir. Bilhassa Yunanistan ve Bulgaristan’a bırakılan topraklarında kalan Türkler, yapılan anlaşma hükümlerine aykırı olarak, idaresi altına girdikleri devletlerin hükümetleri veya ahalisi tarafından baskılara uğramış ve gördükleri zulüm yüzünden, tarlalarını, ev – barklarını kısacası tüm maddi varlıklarını bırakarak Osmanlı Devleti’ne sığınmak zorunda kalmışlardır. Anadolu’ya gelen göçmenler, karşılaştıkları ve sebep oldukları problemlere nazaran, Anadolu’nun demografik, ekonomik ve içtimai yapısına da büyük etkilerde bulunmuştur. Kaybedilen topraklardan göçmenlerin gerek bulundukları yerlerde, gerekse nakil sırasında karşılaştıkları zorlukların yanında, Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu mali sıkıntı yüzünden, göçmenlere gerekli yardım yapılamamış ve bu dönemde göçmenler çok zor güler geçirmiştir. Göçler esnasında başta barınma, yiyecek ve giyecek problemlerin yanında sağlık ve eğitim gibi birçok alanda ciddi sıkıntılar yaşanmıştır.
    BALKAN HARBİ SIRASINDA RUMELİ’DEN TÜRK GÖÇLERİ (1912 – 1913)
    Osmanlı İmparatorluğunun son yüzyıllarda idari sistemi büyük ölçüde geleneksel temelleri muhafaza etmiş modernleşememiş; eğitim ve öğretim kurumları olan medreseler de eski ilmi hüviyetini hemen tamamen kaybettiklerinden buralardan mezun olanlar yetersiz kalmışlardır. Avrupa ilim ve teknolojide ilerlerken Osmanlı Devleti tarım sanayi ve ulaştırma da bir gelişme gösterememiş; öte yandan bozulmanın en çok hissedildiği Osmanlı Ordusu da teknolojik gelişmelere ayak uyduramadığından Avrupa’daki en geri ordu konumuna gelmiştir.
    18’inci yüzyıl sonlarında III. Selim’in başlattığı Nizamı Cedit genel bir ıslahat teşebbüsü olmuştur. Bu yenilikler dar anlamda Avrupa usulünde yetiştirilmek istenen talimli ordu, geniş anlamda ise Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak, ulemanın nüfuzunu kırmak, Osmanlı devletini Avrupa’nın ilim teknoloji ve ziraatta yaptığı ilerlemelere yetişebilmek için girişilen yenilik hareketlerinin bütünüdür. Padişah III.Selim’in şahsında ifadesini bulan Nizam-ı Cedit hareketi 1807 de onun tahttan indirilmesiyle son bulmuştur. Daha sonra tahta geçen II.Mahmut zamanında (1808-1839) ıslahatın ikinci aşaması başlamış bu dönemde yeni kurumlar daha geniş uygulama alanı bulmuştur. Yapılan bu yenilikler tabii olarak, aynı oranda devlete mali bir yükte getirmiştir.
    19’uncu yüzyıla gelindiğinde, Avrupa’daki kuvvet dengesinin şartları ve unsurları büyük değişme geçirirken, Osmanlı Devleti’nin daha da zayıfladığı dikkati çekmektedir. 18’inci yüzyılda Osmanlı Devleti toprak bütünlüğünü tehdit eden ve devamlı bir baskı unsuru olan Avusturya ve Rusya’ya karşı yaptığı savaşları kaybederken, kendisine yönelen tehdit ve tehlikelere karşı yanına daima bir büyük Avrupa devletini almak suretiyle bir denge kurmayı ve varlığını böylece kurmayı hedeflemiştir.
    İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü Rusya’ya karşı koruma politikası 1878’e kadar sürmüştür. Bundan sonra hem İngiltere hem de Rusya Osmanlı Devleti’nin varlığının devamı için iki büyük tehlike haline gelmiştir. 1877-78 Osmanlı- Rus savaşı 1875 yılından itibaren Balkanlar’da başlayan karışıklıkların meydana getirdiği gelişmelerin sonucudur.
     Tarihimize 93 harbi olarak gecen Osmanlı-Rus savaşı 19’uncu yüzyılda Türkiye’nin bir ölçüde kaderini belirlemiş olması bakımından önemli bir savaştır. Bu savaş sırasında Osmanlı Devleti’nin elinden birer birer çıkan topraklarda Bulgar ve Rus tecavüz ve zulümleri yarım milyon kadar Türk’ün yurtlarını ve yuvalarını bırakarak doğru Rumeli İstanbul ve Rodop dağlarına gelmelerine ve buradaki nüfusun önemli ölçüde artmasına yol açmıştır. Tarihimize “doksan üç muhacereti” diye geçen 1877-78 göçleri, kadın-erkek çoluk-çocuk yüz binlerce kişilik kitleleri önüne katmıştır.
    1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi ile Şark Meselesi’nin ilk maddelerini gerçekleştiren Rusya ve Avrupa devletleri Türkleri tamamen Avrupa ve Anadolu’dan atmak için Balkan Harplerinin zeminini hazırlamışlardır. Böylece 93 harbinden sonra en büyük göç hareketi Balkan Harplerinden sonra yaşanmıştır.
    Osmanlı devleti’nin Rumeli ve Anadolu’daki toplam nüfusu 1911 Gotha yıllığına göre 23.806,000 yüzölçümü ise 3.027,700 kilometrekare idi. Buna karşılık savaşan dört balkan devletinin toplam nüfusu 10.167,719 yüzölçümü ise 158,456 kilometrekare kadardı. 
    Harbe sahne olan Doğu ve Batı Rumeli ‘deki duruma gelince: Osmanlı Devleti’nin Batı Rumeli’deki beş vilayetinin (İşkodra, Kosova, Manastır, Selanik ve Yanya) nüfusu 3.638.800, yüzölçümü de 125.000 kilometrekare kadardır. Trakya ise batı ve doğu kısımları dahil 2.291.200 kişi yaşamakta olup, 42.000 kilometre toprak bulunmaktadır. Bu durumda Avrupa Osmanlısı 5.930.000 ve 167.000 kilometrekare topraktan ibarettir. Bu nüfustan sayıları 2.730.000 olan düşman unsurlar çıkarılırsa, geriye her iki kısımda(Trakya ve batı Rumeli ) 3.200.000 Müslüman Türk kalmaktadır.
    Balkanlar hakkında hatıratını yazmış olan yabancı yazarlardan William M. Salone ise bu dönemde toplam 36 milyon olan Balkan nüfusunun 6 milyonunu Türklerin oluşturduğunu yazmaktadır ki yerli kaynaklarda verilen bilgilerle uygunluk göstermektedir. Yine Salone’ye göre Bulgarlar yaklaşık olarak 4, Romenler 7, Sırplar 3, Yunanlılar 2.5, Karadağlılar ise çeyrek milyon nüfusa sahiptiler.
BALKAN SAVAŞLARI (1912-1913)
    Balkan Savaşlarının sebebini Ayestefanos Antlaşması’na kadar götürmek mümkündür. Bu anlaşmayla Bulgaristan’ın sınırları içine Makedonya’nın da katılması ve Sırbistan’ın ilk günden itibaren katılması ve Sırbistan’ın bağımsızlığını alması, bağımsız Sırbistan’ın ilk günden itibaren topraklarını devamlı genişletmeye çalışması, Batı Berlin Antlaşmasının Bulgaristan’da yarattığı hayal kırıklığı ve nihayet Yunanistan’ın Osmanlı devleti aleyhine toprak kazanmak gayesi bu savaşların sebepleri olarak görülebilir.
      Balkan Harbi Meşrutiyetten sonra gerek iç gerekse de dış politikada yapılan ağır hataların devamından kaynaklanmıştır. Bulgaristan bu harbe daha II.Abdülhamid devrinde hazırlanmaya başlamıştır. Aslında 1909 senesinde II. Abdülhamid, bir Bulgar taarruzu olduğu takdirde hemen harbe girmek niyetinde idi. Çünkü bu şekilde hareket etmekle, Bulgarların diğer Balkan devletleri ile birleşmesine mani olacağını düşünüyordu. Zaten bu sıralarda Yunan Hükümeti de Bulgarlarla anlaşamadığından, Osmanlı Devleti bünyesinde uygun görülen yerlerde birkaç konsolosluk açmasına müsaade edilmesi halinde, Osmanlı-Bulgar savaşında Osmanlı Devleti’ne yardım etmeyi teklif etmişti.
    İttihat ve Terakki Hükümeti bu teklifi değerlendiremediği gibi, Makedonyada’ki anlaşmazlıkları gidermek maksadıyla, bir “Kiliseler Kanunu” çıkarmıştır. Böylece çıkarılan bu kilise kanunu ile Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan arasındaki anlaşmazlıklar çözümlenmiş, Balkan Devletlerinin Osmanlı aleyhine birleşmelerine yol açılmıştır.
    Aralarında yaptıkları çeşitli ittifaklardan sonra Balkan Devletleri 13 Ekim 1912’de yapılacak olan ıslahatın, büyük devletlerle birlikte kendi kontrollerinde yapılmasını istemişlerdir. Osmanlı Devleti bu notayı Balkan Devletleri ile olan münasebetlerini kesmekle cevaplandırmıştır. Bunun üzerine ilk olarak Karadağ 8 Ekim 1912’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. Ardından sırası ile Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan Osmanlı’ya savaş ilan etmişlerdir.
    Birinci Balkan Harbi’nde Osmanlı Orduları Çatalca hattına kadar çekilmiş ve birkaç hafta içerisinde ancak fecaat olarak nitelendirilebilecek bir sonuçla hemen bütün Rumeli Bulgarların eline geçmiştir. Türkler tarihin hiçbir döneminde bu derece ağır bir hezimete uğramamıştır. Birinci Balkan Harbi neticesinde yapılan barış antlaşmasında Osmanlı Devleti Arnavutluğun bağımsızlığını tanımış, Yunanistan Selanik’i, Bulgaristan Kavala, Dedeağaç ve Edirne’yi topraklarına kamıştır. Böylece bu anlaşma ile Osmanlı Devleti Midye- Enez çizgisi batısında kalan bütün topraklarını kaybetmiş ve Balkanlar’da sadece Bulgaristan ile sınır komşusu olmuştur.
    Birinci Balkan Harbi neticesinde  “ganaim” paylaşımı neticesinde çıkan anlaşmazlıklar neticesinde İkinci Balkan Harbi patlak vermiştir. İkinci Balkan Harbi Bulgaristan’ın yenilgisi ile neticelenmiş ve Osmanlı Devleti Balkan devletleri ile ayrı ayrı anlaşmalar imzalamıştır. Bu harbin neticesinde Osmanlı birinci Balkan Harbi’nde kaybettiği toprakların bir kısmını yeniden ele geçirmiş, Bulgarlar ile yapılan anlaşma neticesinde Türk-Bulgar sınırı Meriç nehri olarak kabul edilmiştir.   
    RUMELİ’DEN TÜRK GÖÇLERİ (1912 – 1913)
    XIX. yüzyılda Balkanlardan, Kırımdan, Kafkasya’dan, Türkistan’dan ve diğer Türk ülkelerinden Osmanlı Devletine olan göç hareketleri alınan her türlü tedbire rağmen, yıkılış döneminde büyük problemler çıkarmıştır. Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle göç durumu daha vahim bir hal almıştır. Bulgarlar, Yunanlılar, Sırplar ve Karadağlılar’ın Makedonya ve Rumeli’nin Müslüman Türk halkını yok etmek veya kovma isteği ile yaptıkları zulümler, Rumeli’de yaşayan Türk ahalinin göç ederek, İstanbul ve Anadolu’ya gelmesiyle neticelenmiştir. Göçleri doğuran sebepleri
Baskı ve zulümler
Dini baskılar
Ekonomik Sebepler, olmak üzere üç ana başlık altında incelemek mümkündür.
    Balkanlarda Türklere karşı kurulan komitacılık, balkan harbinden çok daha önce başlamış bu yüzden Türklerde huzur ve sükûn kalmamış, önce Edirne ve oradan da İstanbul’a doğru göçler hızlanmıştır. Bu arada çok büyük insan kütlesinin birden ülkeden ayrılması sonucu, Bulgaristan’ın ekonomik durumunu felce uğratmıştır. Bunun üzerine Bulgar hükümeti Osmanlı devletine göç etmek isteyen Türklerden muhaceretlerine engel olmak maksadıyla çok fazla vergi talep etmeye başlamış, bu sebepten birçokları göçten vazgeçmiştir.
    Balkanlarda Müslüman-Türklere yapılan zulümler, balkan savaşı sırasında daha şiddetli bir şekilde devam etmiş, Bulgarlar işgal ettikleri yerlerdeki Müslümanları vahşiyane bir şekilde yok etmeyi sürdürmüşlerdir. Bu zulümlere dayanamayan birçok kişide çeşitli güçlüklere katlanarak, göçe devam etmiştir.
    Selanik’teki tarafsız hükümet konsoloslarından alınan malumata göre, Balkan müttefikleri Siroz sancağındaki toplam 134.000 Müslüman nüfustan 20.000’ini acımasızca katletmişlerdir. Kavala’da da birçok göçmen ve yerli İslam ahalisi öldürülmüştür.   
    Bulgarlar, Türklere karşı uyguladıkları zulümlerde yerli Bulgarların yardım ve rehberliğinden büyük ölçüde faydalanmışlardır. Hatta kendilerine yardım etmeyenleri de feci surette öldürmüşlerdir. Nitekim Çorlu civarında Osmanlı tebaasından olan Bulgarlarla meskûn çeşitli köy ve çiftlik, ahalisin kendilerine yoldaşlık etmedikleri bahanesiyle, Bulgar askerlerince yakılmışlardır.
    Bulgar ve Yunanlıların Selanik’te Müslüman ve Musevilere yaptıkları mezalimin engizisyonları aratacak derecede olduğu bildirilmektedir. Hatta bu durumdan Selanik’te bulunan yabancı devlet konsolosları bile çok müteessir olmuşlar, kime şikâyet edeceklerini şaşırmışlardır. Arnavutluk tarafından ise Sırp, Bulgar ve Yunanlıların katlettikleri ahalinin sayısı 100.000’i geçmiş olup, sayıları 30.000’den az olmayan kadın ve çocuk cebren tenassur ettirilmişlerdir. Bulgar ve Yunanlıların ise, Makedonya’da yaşayan Müslümanlardan 150.000 kişiyi türlü işkencelerle yok ettikleri bildirilmektedir.
    Yukarıda bahsedildiği üzere katliama uğrayan masum Türk halk kitlelerinin kesin sayısı bilinmemektedir. Rumeli’den Türk göçleri hususunda çeşitli araştırmaları bulunan Bilal Şimşir’in tahminlerine göre bu sayı 200.000’den aşağı değildir.
    Halkı göçe zorlayan en önemli sebeplerden birini de dini baskılar oluşturmaktadır. Nitekim Osmanlı Devleti tarafından gayr-ı Müslim topluluklara tanınan din hürriyeti, yabancı devletler tarafından ülkelerindeki Müslümanlara tanınmamıştır. Aksine Müslümanlara uygulanan çeşitli baskılarla din değiştirmeye zorlanmışlar, böylece ülkelerini Müslümanlardan arındırmaya çalışmışlardır.
    Bulgarlarca yapılan dini baskılar, isim değiştirme şeklinde de olup, bu baskılar kendilerine verilen Hıristiyan isimlerini söylemeyerek, Müslüman ismini söyleyen Türklere para ve idam cezası uygulamak kadın ve erkeklerin giyeceklerine müdahale etmek konusunda yoğunlaşmıştır.
    Bulgar ordusu Türk topraklarının işgali sırasında, Keşan, İpsala, Babaeski, Selanik, Malkara ve Sofulu’da sadece 13 kişinin 395.060 kuruş değerindeki mal ve gayrimenkulünü, Sırp Ordusu ise Priştine Sancağı’nda toplam dörtbin kişinin 160.000 kuruşluk mal ve hayvanını gasp etmişlerdir.
    Gerek Yunanistan gerekse Bulgaristan, göçe mecbur kalan Türklerin topraklarına, büyük ölçüde Osmanlı devleti’nden gelen Rum ve Bulgarları yerleştirmeye başlamışlardır.
    Balkan Savaşı’nın başlamasıyla halkın çoğu ya doğrudan doğruya kendi imkanlarıyla karayolu ile Anadolu’ya geçmeyi tercih etmiş yahut da en yakın liman şehirlerine, istasyonlara gelerek oradan gemi ve trenlerle Anadolu’ya geçmişlerdir.
    Marmara sahillerinden ve bilhassa Tekirdağ’dan da karayolu ile İstanbul’a çok sayıda göçmen gelmiştir. Lüleburgaz, Çatalca, Tekirdağ, Ahtapolu ve Midye’den İstanbul’a gelen göçmen sayısı 100.000’e ulaşmıştır.
    Rumeli’de baskı ve zulme dayanamayarak göçe yönelen halk, deniz ulaşım vasıtalarından da yararlanmak istemiştir. Fakat Osmanlı Devleti’nin elindeki gemiler çok sayıda göçmeni taşımaya yeterli olmadığından, devlet başta Mısır olmak üzere, Romanya, Avusturya, Rusya, İtalya, Belçika ve İngiltere’den yardım veya kiralama yöntemiyle gemi istemiştir. Bunun yanında Yunanistan ile hangi devlete ait olduğu bilinmeyen gemilerle de göçmen taşınmıştır.
    Zamanın en önemli ulaşım araçlarından trenden, asker sevkıyatı ve demiryolu yetersizliğinden gerektiği ölçüde yararlanılamamıştır. Nitekim Edirne’de bekleşen binlerce göçmenden her gün yüzlercesi istasyona gelmekte fakat askerî nakliyat sebebiyle, tren bulamayıp geri dönmüştür.
    Demiryolu taşımacılığı esnasında Şark demiryolu şirketinden büyük ölçüde faydalanılmıştır. Adı geçen şirketçe Lüleburgaz, Çorlu ve Çerkezköy’den Kumkapıya 40 vagon civarında göçmen getirilmiştir. Selanik tarafından da Şark demiryollarınca çok sayıda göçmen nakliyatı yapılmıştır.
    Göçmenlerin gerek bulundukları yerlerde, gerekse nakil sırasında karşılaştıkları zorlukların yanında, Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu mali sıkıntı yüzünden, göçmenlere gerekli yardım yapılamamıştır. Bunun için istilaya uğrayan yerlerdeki halkın göçünü geçici olarak durdurmaya çalışılmıştır.
    Balkan Harbi sırasında göçenlerin kesin sayısı gerek arşiv vesikalarında, gerekse dönemin yayın organlarında kesin bir bilgi mevcut değildir. Ancak bir arşiv vesikasında, İstanbul vilayetinde mevcut olan 200.000’e yakın göçmenin hazineye ait arazi ve çiftliklerde iskânı hakkında bilgiler bulunmaktadır.  İkdam gazetesinde yer alan haberlerde ise, Balkan savaşlarının başlangıcından 10 Nisan 1913’e kadar, Rumeli’den göçenlerin sayısı yaklaşık olarak 200.000 kişi olduğu bildirilmiştir.
    Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre ise, Balkan Savaşı’nda toplam 440.000 kadar Türk, Mekedonya ve Trakya’dan Anadolu’ya göç etmiştir.Şimşir ise,Balkan Savaşı sırasında, aynı dönemde Balkanların başka yörelerinden kopan göçmenleri de hesaba katarak, yaklaşık bir milyon kadar Rumeli Türkü’nün yurtlarından söküp atıldığını, bu kitlenin 200 bin kadarının da savaş sırasında can verdiğini, geri kalanın ise Anadolu’ya  sığındığını söylemektedir.
    Bulgarların Edirne’ye gelmeleriyle, sadece Müslüman Türk ahali değil aynı zamanda önceki savaşta meydana gelen katliamların hala izlerini taşıyan birçok Müslüman, Ermeni ve Rum aileleri, İstanbul’a kaçmıştır.
    Edirne’ye Osmanlı askerlerinin girişiyle müslüman bütün halk, bunu Allah’ın bir lütfu sayarak secdeye kapanmışlardır.
    Kırkkilise bozgununu müteakip, ordunun ricata başlamasıyla zulme uğrayan Müslüman halk, adeta İstanbul’a hücum etmiştir. Öyle ki, birkaç gün içerisinde İstanbul pek acıklı bir manzara göstermiş, bütün camiler, mescitler, köşkler, konaklar göçmenlerle dolmuştur.
    Göçmenlerden bir kısmı camilere, medreselere, boş bina, han ve köşklere yerleştirilirken, bir kısmı da İstanbul haricinde inşa edilen barakalara sevk edilmiştir. Bu sebeple bazı camiler ibadete kapatılmış olup bazılarının yeniden ibadete açılması için tahliyesi düşünülmüştür.
    Kış mevsiminde, göçmenlerin devlete ait binalarla, camiler ve kışlarda barınmalarının mümkün olamayacağı ve bunların sefalete düşecekleri göz önüne alınarak, iskânları için boş arsalar ile kale dışında ahşap pavyonlar inşa edilmesi göçmenlerin oralara yerleştirilmesi ve kışlık ihtiyaçlarının da ona göre dağıtılması şehremanetince düşünülmüştür.
    Bu kadar büyük düzeye ulaşan göç sonunda, tabii olarak birçok problemler ortaya çıkmıştır. Barınma, beslenme, giyinme, sağlık alanında çıkan problemlerin yanında çocukların eğitimi de zorlukla çözülmeye çalışılan önemli bir problem olmuştur.
    Devlet Rumeli’den gelen fakir talebelere maddi yardımda “Rumeli’de istilaya uğrayan yerlerden İstanbul mekteplerine devam eden fakir talebelere dağıtılmak üzere 6000 kuruşun masarif-i gayr-ı melhüz tertibinden ödenmesi Meclis-i vükela’da kararlaştırılmıştır.”Harp sırasında Rumeli’den gelen talebelerden bazılar da geçici olarak gece mekteplerine yerleştirilmişlerdir.
    Devlet, içinde bulunduğu durum ve maddi imkânsızlıklara rağmen, eğitim meselesini birinci derecede ele alarak göçmen çocuklarını eğitim kurumlarına yerleştirmiş ve tahsillerini sağlamıştır.
    Göçmen iskan edilen yerlerin sağlık şartlarına ve temizliğe son derece itina göstererek doktorlar(Daire-i Hey’et-i Sıhhıye) tarafından her gün sağlık teftişleri yapılmıştır. Göçmenlerin sağlık durumları ile Hilal-i Ahmer Cemiyeti de yakından ilgilenmiş, ilk olarak camilerde, barakalarda iskân edilen göçmenlerin hayat şartlarının değişmesinden, şiddetli kıtlık ve yorgunluktan hastalandıkları göz önüne alınarak, cemiyetçe bunların tedavileri için derhal iki seyyar tabip tayin edilmiştir.
    1877-78 Osmanlı-Rus harbi nasıl ki çiçek, tifo ve diğer hastalıkların artmasına sebep olduysa, Balkan Savaşlarında kolera İstanbul’da salgın hale gelmiştir. Bunun üzerine şehremaneti bir tebliğ yayınlamıştır. Buna göre: İstanbul’a peyderpey gelen göçmenler arasında kolera mikrobu görülmesiyle, gerekli sıhhi tedbirler alınarak, koleralılara mahsus hastane ve tecridhaneler hazırlanmıştır. Bu arada önceden alınan karar üzerine günlük kolera vukuatı gazetelerde düzenli olarak yayımlanmıştır. Buna göre 9 Aralık 1912 tarihi itibariyle 100’ü şehirli olmak üzere, toplam 106 kolera vukuatı meydana gelmiştir. Bu sayı 25 Aralık 1912 tarihine günlük 20’lere kadar düşmüştür. Bunda kolera için alınan tedbirlerin büyük rol oynamıştır.
    Göçmenlerin geçici yerleşme yerlerinden Anadolu’nun iç kesimlerine gönderilerek, oralarda iskân edilmeleri için devlet büyük çaba sarf etmiştir. Göçmenlerin sürekli iskân edilecekleri yerler, yapılan araştırma sonuçlarına göre belirlenmeye çalışılmıştır. Bu arada Rumeli’den gelen ve gelecek olan göçmenlerin iskânları için vuku bulan teşebbüsler sonuçlanıncaya kadar başka göçmene müsaade olunmaması uygun görülmüştür.
    Balkan harbini müteakip Rumeli’deki Rumların, Batı Anadolu’da çoğunluğu Rumlar lehine temin etmek için, aileleriyle İzmir ve Balıkesir havalisine geldikleri tespit edilmiştir. Rum nüfusun artmasını önlemek maksadıyla da Osmanlı hükümeti Rumeli’den gelen göçmenlerin bir kısmının da bu gibi yerlere iskânını kararlaştırmıştır. Göçmenlerin iskânında bilhassa Ege adaları karşısındaki bölgede bulunan Rumların arasına yerleştirilmesindeki asıl maksat, Trakya ve Anadolu’yu ilerisi için birçok fitne ve fesattan korumak düşüncesinden kaynaklanmıştır.
    Eskişehir’de göçmen iskânı için arazi satın alınıp muhacir köyleri inşa edilmiş, Ercin ve Çifteler çiftliği’ne iskân edilecek göçmenler için ise evler inşa edilmiştir.
    Balkan savaşları 93 harbinde olduğu gibi, Rumeli’deki Türk varlığını doğrudan etkileyen bir savaştır. Nitekim bu savaş neticesinde, bilhassa Bulgaristan ve Yunanistan’a bırakılan topraklarda yaşayan Türkler, idaresi altına girdikleri devletlerin hükümetleri veya ahalisi tarafından çeşitli baskılara uğramışlar ve gördükleri zulüm yüzünden tarlalarını, evlerini, kısacası bütün maddi varlıklarını bırakıp, Osmanlı ülkesine sığınmak zorunda kalmışlardır. Adeta kaçmak şeklinde cereyan eden bu göçler, en kötü şartlar altında, Osmanlı devleti’nin kontrol ve iradesi dışında yapıldığından büyük sıkıntılar doğmasına sebep olmuştur. Fakat sonuçta göçmenler hangi merkezlerde toplanmış olurlarsa olsunlar, hükümetçe bunların öncelikle geçici iskanlarına çalışılmış ancak daha sonra sürekli iskan için ciddi çalışmalara başlanılmıştır.
    Göçmenler gerek göçleri ve gerekse geçici iskânları sırasında çeşitli problemlerle karşılaşmışlardır. Bunun yanı sıra devlet bu tür problemleri giderici tedbirler almaya çalışmış, göçmenler için çeşitli muafiyetler sağlanmıştır. Fakat bunlardan askerlik ve vergi muafiyeti önceleri askerlikte 25, vergide 10 yıl olmasına rağmen, daha sonra göçmen sayısının artmasıyla, bu süre askerlikte 6, vergide 2 yıl olarak kısaltılmıştır.
    Rumeli’den yapılan göçler, Osmanlı devleti’nin bunları yerleştirmek ve zararlarını telafi etmek çabaları yüzünden uğradığı zararların yanı sıra, asıl Rumeli’nin bir daha Osmanlı sınırlarına katılması ümitlerine de bir çizgi çizmiştir

Bulgaristan’a Satılan Evrak ve Cumhuriyet Döneminde Arşiv Çalışmaları

1931 yılında, İstanbul Defterdarlığı’nca Bulgaristan’a hurda kağıt olarak Osmanlı dönemi arşiv malzemesi satılması ve sonrasında meydana gelen gelişmeler ile Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından günümüze kadar arşivcilik konusunda yapılan çalışmalar, mevzuat düzenlemeleri ve yazışmalar konu edilmektedir.

    1931 yılında, bir gaflet neticesi, bilindiği kadarıyla dünya arşivcilik tarihinde bu konuda tek örnek olarak, çoğu maliyeye ait Osmanlı dönemi arşiv malzemesi, sorumsuz, milli kültür ve şuurdan habersiz bir-iki kişinin gayretiyle Bulgaristan’a hurda kağıt olarak satılmıştır. Daha sonra Bulgaristan’a satılanların hurda kağıt değil, tarihi arşiv malzemesi olduğu anlaşılmış, Muallim Cevdet ve tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın hadisenin üzerine giden neşriyatı ve müdahaleleri neticesi, işe el konulmuş ve satılan vesikalar diplomatik yoldan geri istenmiştir.
    Bu hadisenin duyulması üzerine, birkaç Türk aydınının gayretleriyle yetkililerin ve görevlilerin dikkatleri arşiv meselesi üzerine çekilmiştir. Bunun sonucu olarak;
1-    İstanbul’da Ayasofya ve civarındaki depolarda her türlü korumadan uzak olarak yok olmaya terk edilmiş evrakın Topkapı Sarayı’na nakilleri sağlanarak, biraz daha iyi şartlarda koruma altına alınmaları temin edilmiştir.
2-    Başbakanlığın bütün kurum ve kuruluşlara gönderdiği 10.6.1931 tarihli genelge ile hiçbir bahane ve suretle mevcut evrakın kaybına sebebiyet verilmemesi bildirilmiş, böylece evrak imhasının ve satışının önüne geçilmiştir.
3-    Bab-ı Ali’deki Sadaret evrakının tasnifi konusuna işlerlik kazandırılmıştır.
4-    Bulgaristan’a hurda kağıt fiyatına satılan evrakın kağıt hamuru olması önlenmiştir.
5-    Devlet Arşivi kurulması konusu, Türk idare ve kültür hayatının gündemine gelmiştir.
    Bulgaristan’a satılan evrak, daha sonra diplomatik yoldan geri istenmiştir. Bulgaristan ise Avusturya’dan uzman getirterek bu belgeleri inceletmişler ve en değerli olanlarla kendilerini ilgilendirenleri arşiv ve kütüphaneleri için alıkoymuşlar, geri kalanları da iki sene sonra Türkiye’ye iade etmiştir. Bulgaristan’ın alıkoyduğu evrak, bugün, Bulgaristan’ın milli kütüphanesi olan Cyril ve Methodius Kütüphanesi’ndedir. Bu kütüphanedeki Osmanlı dönemi arşiv belgeleri üzerinde araştırma yapmak için Bulgaristan Cumhuriyeti Bakanlar Konseyi Arşiv Genel Müdürlüğü’nden izin almak gerekmektedir.
    Konu ile ilgili basında çıkan yazılar incelendiğinde görülmektedir ki, bu satıştan önce, 1929’da İstanbul’a gelen, arşiv ve kütüphanelerimizde araştırmalarda bulunan, eski Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Manastır Mebusluğu’nda bulunmuş, Galatasaray mezunu, Türkçeyi ve Osmanlı Türkçesini çok iyi bilen Panço Doref’in bu satışla ilgili olup olmadığı tartışma konusu yapılmıştır. Bu konuyla ilgili çıkan yazı ve diğer belgelere bu kitapta yer verilmektedir.
    Cyril ve Methodius Kütüphanesi’nde bulunan Osmanlı arşiv belgeleri birkaç ana grupta incelenebilir. Bunlar;
1-    Şer’i mahkeme sicilleri,
2-    Tapu tahrir ve timar defterleri,
3-    Defterler grubu,
4-    Belgeler grubu.
    1993 yılında Bulgaristan arşivleri ile Cyril ve Methodius Kütüphanesi, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğümüz tarafından ziyaret edilmiş, bu ziyaret neticesinde iki ülke devlet arşivleri arasında bir “İşbirliği Protokolü” imzalanmıştır. Bu ziyaret sırasında alınan bilgilere göre, Bulgaristan Devlet Arşivleri Şarkiyat şubesinde;
1-    350 bin gömlek içerisinde 1 milyon belge,
2-    700 adet maliye defteri,
3-    405 adet icmal ve mufassal tahrir defteri,
4-    200 adet şer’iye sicili bulunmaktadır.
    Bulgaristan’a satılan evrak, yukarıda sözü edilen dört grup arşiv malzemesi içerisinde yer almaktadır. Bu belgeler, ana kaynak Osmanlı arşivlerinden geldiği için yalnızca Bulgaristan’ı ilgilendirmeyip, bütün Osmanlı İmparatorluğu’nu içine almaktadır.
    Osmanlı arşiv belgeleri ile ilgili olarak yayınlanmış katalog, bibliyografya ve envanterler, yukarıda sözü edilen resmi ziyarette temin edilerek Türkiye’ye getirilmiş ve Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’da bulunan Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’nda istifadeye sunulmuştur.
    Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün bu yayını ile, Cumhuriyet Arşivi’ne intikal eden arşiv malzemesi arasında, Bulgaristan’a satılan evrak ile söz konusu bu hadise üzerine o günlerde basında yer alan haber, yorum ve görüşlerle; Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze kadar, milli arşiv meselelerimizin gündeme gelişi, geçirdiği safahat, bu konuda yapılan çalışmalar, mevzuat düzenlemeleri ve yazışmalar ile ilgili olarak tespit edilen bilgi ve belgeler, Türk arşivciliğinin bu dönemi üzerinde araştırma yapmak veya bilgi edinmek isteyenlerin istifadesine sunulmaktadır.
    Bu eser beş bölümden meydana gelmiştir:
    Birinci bölümde, Bulgaristan’a satılan evrak konusunda basında yer alan yazılar, kronolojik olarak ve kısa tanıtmalarıyla birlikte verilmiş; altıncı bölümde ekler kısmındaki belge örneklerine atıfta bulunulmuştur.
    İkinci bölümde, bu konuda yapılan resmi yazışmalara yer verilmiş, resmi yazışmalar da kronolojik sırada, hangi kurumdan hangi kuruma yazıldığı, tarih ve sayısı, ayrıca kısa özetleri ile birlikte verilmiş, önemli görülen yazılardan iktibaslar yapılmış; ayrıca eklere yapılan iktibaslarla atıfta bulunulan metnin orijinaline sadık kalınmıştır.
    Üçüncü bölümde, konu ile ilgili olarak basında yer almış yazıları ihtiva eden bir bibliyografyaya yer verilmiştir.
    Dördüncü bölümde, Cumhuriyet dönemi devlet arşiv hizmetlerinin değerlendirilmesi ile ilgili olarak, son mevzuat düzenlemeleri çerçevesinde Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün çalışmalarına yer verilmiş, bu çalışmalarla ilgili olarak eklere gerekli atıflar yapılmıştır.
    Beşinci bölümde, Osmanlı Arşivi ile ilgili olarak yapılan çalışmalara kısaca işaret edilmiştir.
    Altıncı bölümde ise ekler yer almıştır.

     Bu çalışmanın, arşivcilik alanında yapılacak yeni çalışmalara ışık tutacağı, ayrıca geçmişte yapılan hatalardan ders alınmasına imkan sağlayacağı değerlendirilmektedir. Böyle bir hatanın tekrarlanmaması ve arşivciliğe gerekli önemin verilmesi, yalnızca Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ve çalışanlarının değil her kademedeki yöneticilerin sorumluluğudur. Eser, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına, kıt’alarda yapılan arşivleme faaliyetlerinde yapılabilecek hataların sonuçlarının nereye varabileceği ile ilgili dolaylı da olsa bir fikir verebilecek haber ve yorumlar da içermektedir.

Suyu Arayan Adam, Şevket Süreyya Aydemir

Yazar bu romanında kendi hayatını kaleme almış,kendi iç dünyasını romanına yansıtmış,hayatı boyunca hep doğru fikir ve düşünceleri bulmaya çalışmış ama Türklük ,Turan ve  ulaşmak istediği ve sonuçta tüm Türklerin birleşmesi ülküsü olan ‘Kızıl elma’ya varmayı idealine ulaşmayı planlamış ama ulaşamamıştır. Hep bir arayış içinde ömrü geçmiş çevrenin etkisi ve  tanıştığı bir insanın etkisiyle fikir ve idealini değiştirerek komünizm fikrini benimsemesi ve artık bu cephe de yer alarak Türkiye’ye dönmesi,yansımalarını çevresine iletmesi ana temayı oluşturmaktadır. Bir insanın ruh dünyasındaki değişimlerini kitabında çok güzel bir şekilde izah etmiş,emeklilik döneminde hep kendini sorgulamış ve sonunda doğa ile bütünleşerek kendi benliğine dönmüştür Bize bir ders vermiştir.O da şudur: İnsan her zaman fikir ve düşüncelere açık her zaman değişime hazır ve arayış içindedir.Değişmez dediğimiz değer ve düşüncelerimiz de  zamanla elde ettiğimiz  tecrübe ve deneyimlerimiz  neticesinde değişebilir.
       
Yazar ilk bölümde çocukluk döneminde yaşadığı olayları anlatmaktadır.Edirne’de geçen çocukluk dönemlerinden  bahsetmekte ,ilk  okuma yazmayı annesinden öğrendiğini, ilk tahsilini mahalle mektebinde gördüğünü, daha sonra gittiği Askeri Rüştiye Mektebinde öğretmenlerinin etkisinde kalarak Türklük ve Turan fikrini benimsediğini ifade etmektedir.
Balkan Harbinin getirdiği çöküntüler ve Türklere yapılan eziyetler sonucunda Trakya’dan  göçün  başladığını, daha sonra İstanbul’a geldiğini, burada Anadolu hakkındaki  fikirlerinin    daha da  belirginleştiğinden,kendisi de eğitimini bitirip gönüllü olarak  Kafkas  cephesine gittiğinden bahsetmektedir.   
Cephede görev yapan genç subayların Rusya’da ihtilal neticesinde harbin biteceği ve Rusya’nın dağılacağı Azerbaycan ve Türkistan ile müstakil devlet olacağı Kafkasya’dan başlayarak büyük Turan’ın kurulacağı  fikrini paylaştıklarından söz etmektedir.               
Yazar cephede donma tehlikesi geçirdiğinden,harbin ilerleyen safhasında cephede yaralandığından ve tedavi için bir süre hastanede yattığından ve tedavi gördüğü dönemde hayaller kurduğundan bahsetmektedir.Bu dönemde okuduğu bir romanın etkisinde kaldığını ve okuduğu romanın  ismi “Aydemir”  olduğundan söz etmektedir. Romanın kahramanı olan ’Aydemir’in ne silahının ne de cephanesinin olmadığını ama inanç ve ülküsü olduğunu,herkesle dost olduğunu ve tek amacının herkese yardım  etmek olduğunu belirtmektedir.Yazarımız da kendisini de romanın kahramanı olan Aydemir’e benzetmektedir.
Yazar iyileşip cepheye gitmiş,  birliklere  birkaç  ay  sonra  savaşın kaybedildiği ve mütareke yapıldığı  teslim alınan  yerlerin geri verileceği hükümetçe bildirilmiştir.Bu gelişme üzerine birliğiyle birlikte Türkiye’ye gelmiş,birliğinden ilişiğini kesdikden sonra  gönüllü olarak Kafkasya’ya geri dönmüştür.Azerbaycan batısında Nuha kentinde öğretmenlik görevine  başlamış,kaldığı yerde bulunan insanlara Türklük,Turan ve bunların nihayetinde ulaşılmak istenen Kızıl Elma fikrini aşılamaya çalışmıştır.Bu fikirleri aşıladığı insanlarla Ruslarla çatışmaya girmiştir.Bu dönemde  Rusya’da yeni bir akımın etkisi hissedilmeye başlanıştır.Yeni akımın adı Komünizm’dir.
 Ruslar ilerleyerek yazarın kaldığı  yere ulaşmış,bir süre Rusların lideriyle beraber aynı yerde kalmıştır. Kendisi Bakü’de toplanacak olan ‘Şark Milletleri Kurultay’ına delege seçilmiştir.
 Yazar kaldığı yer olan Nuha’da bir kıza aşık olmuştur.Tanışıp görüşmeye baslamışlar,ilerleyen günlerde  sevgilisi ona aşık olduğunu ama yazarın  Türklük davasını rahatça yürütebilmesi için ilişkilerinin bitmesi gerektiğini söylemiş ve yazarımız bu olay neticesinde kaldığı yer olan Nuha’dan ayrılmış ve kuzeye hareket etmiştir. Bu aşk acısından sonra  Batum’da bir Türk kızıyla evlenmişti
.Batum’da Türk mektebinde öğretmenliğe başlamış,burada bir Kazak’la tanışmıştır.Tanıştığı kişi ihtilalci,komünist fikirlere sahip bir insandır.Bu dönem yazarın artık fikir ve düşünceleri açısından bocalamaya başladığı bir dönemi oluşturmaktadır.Böyle bir ruh haliyle komünist partisine girmiştir.Mitinglerde konuşmalar yapmış,toplantılara katılmış,yeni dostlar  edinmiştir.
Yazar yeni bir okulda görev almış,okulun kampına katılmış,burada da yeni dostluklar edinmiştir..Üniversitenin düzenlediği toplantıda Enver Paşa ile tanıştığından İttihat ve Terakki Partisinin eski lider kadrosunun bir kısmının da Rusya’da yaşadığından,ayrıca komünist insanların yaşamlarından ve Rusya’nın tarihinden ve  gelecekte büyük tehdit olacağını düşündüğü  Çin ve Çin asrından  söz etmektedir.Almanya ve İtalya’da faşizm başlaması dünya dengelerinin değişimi ve dünyanın kaderinde bir dönüm noktası oluşturduğu fikrinden bahsetmektedir.
Yazar, kitabının bu bölümünde Türkiye’ye dönüşünden, İstanbul’a gelişinden ve 4 yıl boyunca yaşadığı olayları bir film şeridi gibi hatırlamasından ve ne kendisinin  ne de İstanbul’un kendi bildiği eski İstanbul olmadığından ve İstanbul Beşiktaş’ta öğretmenlik görevine başlamasından bahsetmektedir.
          Kahramanımız İstanbul’da bulunduğu dönemde “Aydınlık” adlı dergide çalışmaya başlamış ve yazılarının dergide çıkmaya başladığından,ilerleyen günlerde derginin  kapatıldığından ve bu konudan dolayı da İstiklal Mahkemesinde yargılanarak 10 yıl hapis cezası aldığından söz etmektedir.
         Aydınlık dergisinde çalışan personelin bir kısmı  yurt dışına kaçmış,Türkiye’de kalanlardan 11 kişi ceza almıştır.Cezaevinde iken 11 kişi toplantısına  devam etmiştir.İlerleyen günlerde 11 kişi değişik hapishanelere gönderilmiş,yazarın kendisi ve bir arkadaşı da Afyonkarahisar cezaevine gönderilmiştir.Zamanını kitap okuyarak değerlenmiş ve yattığı esnada siyasi suçlara af gelmiş,1.5 yıl hapiste yattıktan sonra cezaevinden çıkmıştır.
        Kahramanımız cezaevinden çıktıktan  sonra Ankara’ya gittiğinden, yolculuk esnasında Ankara’ya yerleşmeyi ve toprakla uğraşmayı hayal ettiğinden söz etmekte  burada bulunduğu dönemde  Milli Eğitim Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı bünyesinde görev aldığından ve iktisat alanında kendi hazırlamış olduğu ekonomi raporundan ve bu raporun ulu önderimiz Atatürk’e arz edildiğinden bahsetmektedir.Görev yaptığı dönemde insanlara yardımcı olmak onu fazlasıyla mutlu ettiğinden söz etmektedir.Ankara’da ilk konferansını Türk  Ocağı merkez salonunda  vermiş ve bu konferans da mihver fikir Türk İnkılabı’dır.
            Ankara Söğüt özünde bir dağ evi kiralamış,boş zamanlarında dağ evine gelerek burada kafasını  ve ruhunu  dinlendirerek,huzur bulduğundan bahsetmektedir..Bu  bölgede bulunan ve Atatürk’e ait olan çiftlik evine Atatürk ve arkadaşları da  bazı günler gelmeğini,Atatürk’ün bazı günler de tek başına gelerek burada kaldığını ve ulu önderimizin tek,yalnız,anlaşılmamış,arkadaşsız  bambaşka bir insan olduğunu,bütün hayatının baştanbaşa bir çile ve yokluklar içinde geçirdiğini ,sonunda zaferin kazanıldığını ve onun da bizim gibi duygu yüklü bir  insan olduğunu belirtmektedir.
            Yazar çeşitli hizmetlerde bulunduktan sonra vekiller kararıyla emekli olduğunu, emekli olmak ona acı verse de yalnızlık onu kendi iç hesaplaşmasına ve kendini bulmasına vesile olduğundan söz etmektedir. Emeklilik döneminde boş zamanlarında  kendisine ait bağ evine giderek  kendisiyle baş başa kaldığından ve kendini sorguladığını  kaldığı yalnız günlerin ve yalnızlığının kendisini bulmasını sağladığını ve nihayetinde hayatında sahip olduğu  en büyük servetinin irade hürriyeti olduğunu anladığını ve kendi yaşadığı hayatını sevdiğini ve dünyaya yeniden gelip yeniden doğup yaşaması halinde yeni kendi yaşadığı hayatı ve yine kendisi olmak istediğinden bahsetmektedir.
        Kahramanımız  çiftlikte geçen günlerinde toprakla bütünleşmesinin ve toprakla uğraşmanın ,çiftlikte bulunan hayvanlarla, ağaçlarla,civarda bulunan köylülerle, tabiatla baş başa olmanın kendisini mutlu ettiğinden ve sonunda asıl benliğine döndüğünden bahsetmektedir.Kendi tabiriyle ‘SUYU ARAYAN ADAM’ın  suyu  nihayetinde bulduğundan hayatının  bu duygu ve düşüncelerle devam ettiğini belirtmektedir.

   

18 Şubat 2013 Pazartesi

Mahur Beste, Ahmet Hamdi Tanpınar

Osmanlı toplumunun Tanzimat ile birlikte yaşadığı değişimler.
           Behcet Bey yetmiş yaşında, geçmişte takılıp kalmış, çekingen kendi dünyasında bir ihtiyardır. Sevmediği, asık suratlı hizmetçisi ile birlikte yaşamaktadır. Onu hayatının zarureti olarak görür.Hizmetçisi Şerife Hanım hatıralarından süzülen tek canlıydı ve çok şey ifade ederdi. Behçet Bey ürkek, hassas, iç dünyasıyla meşgul, yalnız bir insandır. Bu da onu darülmihan diye adlandırılan bir yalnızlığa sürüklemiştir. Evi estetiksel kaygının şahane tablosu gibidir. Behçet Bey eski, güzel, renkli şeyleri sever. Antikacı dükkanında saatler geçirir, buna rağmen o sanat meraklısı değil şairdir.
            Dost meclislerinde şarkılar, besteler okunurken o dışarı çıkmaz, saat tamir etmek kitap ciltlemekle   vaktini geçirirdi. Bu işler en büyük zevkiydi. Onlara marazi denilecek bir sevdayla bağlıydı. Hatta sevdiği kitapları koynuna alır çocukların oyuncağıyla yatması gibi onlarla uyurdu.
             Behçet Bey otuzbeş yıl  evvel karısı  Atiye’yi kaybetmiştir. Belki  de kocasına ve bu monoton hayata tahammül edemediğinden genç yaşta ölmüştür. Saatlere ve kitaplara harcadığı zamanı karısı için harcamamıştır. İstemedende olsa karısını incitmiştir. Karısı ölmeden evvel bu konuda sitemini dile getirmiştir.”Bey işte ölüyorum.Darülmihanda bir kadına lüzum yok.bundan böyle kitapların ,saatlerin ve ciltlerin ile meşgul ol; kimse seni rahatsız etmez” demişti. Bu içten gelen sitem zavallı kadının nasipsiz ömründen alabildiği biricik intikamdı. İşin trajik yanı bunca yıl geçmesine rağmen Behçet Bey’in hala masumluğuna inanması ve bu ölümü kadın inadına bağlamasıydı.
             Cavide Hanım Behçet Beyin ablasının torunu, genç yaşta dul kalmış bir kadındır. Behçet Bey onu konağa  davet etmiştir. Ama alıştığı düzenin  bozulmasından korkmaktadır. Yenilik ve değişiklik onun hazmedemediği iki kavramdır. Ancak merhamet ettiği bu kızı ve     gençliği güzelliği ile evde estireceği yeni havayı kabullenmiştir.
               Odasında duran antika bir aynayı eline alarak Necip paşa konağını düşünmeye başladı. Şimdi Behçet Bey 15-16 yaşlarında toy bir delikanlıydı.Kulağına Necip Paşa konağından saz sesleri geliyordu.  O Konaktan antikacıya geçen bu aynayı Behçet Bey satın almıştır.Bu komşu konağın hanımefendisi babasının eski sevdalısı Tarıdil Hanım, konağın yaşantısı  onların musıkiye olan düşkünlükleri, orada yetiştirilen cariyeler, bu cariyelerin aynayı kullanma ihtimalleri, o cariyelerden biri tarafından  kendisine atılan gül gözünün önünde canlanmıştı.
                                                           BABA İLE  OĞUL
              Behçet Bey’in babası İsmail Molla çok ölçülü fakat biraz pervasız, açık yürekli, sert, mağrur, otoriter bir insandır. Dinamik renkli ve uçarıdır. Çapkınlığı erkekliğin bir gereği sayardı.
              İhtiyarlık zamanında dönemin padişahı Abdülhamit’in emriyle görev yeri Hicaz olarak belirlenmiştir. Behçet Bey o sıralar ondokuz yaşındadır. Yatılı okula  verilmiştir. Annesi ve bakıcısının yoğun ilgisinden sonra ona bu hayat zor gelmiştir. Bir kadın kadar içli duygusal, pısırık, fazla nezaketliydi. Aşırı utangaç, ahlaklı bir gençtir. Çok çalışkandır. Kitapları ve onlarla ilgilenmeyi çok sever.
              Onun bu pısırık, içine kapanık, utangaç halinden babası hiç hoşnut değildir. Hatta baba yüreğini sızlatmaktadır. Onun yazdığı mektupları sayfalarca anlattığı gereksiz ayrıntıları tahammül gösterip onu incitmekten kaçınmıştır. Ona tahammül etmeyi öğrenmiştir.
              İsmail Molla orada karısını kaybetmiş görev süresi dolunca geri dönmüştür. Döndüğünde büyük bir sürprizle  karşılaşır. Oğlu okulunu bitirmiş, Şura-yı Devlet üyesi olmuştur. Padişahın emriyle İsmail Molla’nın eski arkadaşı olan Ata Molla’nın kızı Atiye hanımla evlendirilmektedir. Sebebi ise şehzadelerden biri Atiye Hanıma aşık olmuş onunla evlenmek istemektedir. Padişah ise böyle bir çözüm yolu bulmuştur. Ata Molla’nın en değerli kızıdır bu durumdan memnun değildir fakat emre karşı gelememektedir.
             Ata Molla İsmail Molla’nın eski ders arkadaşıdır. Şu anda dargındırlar. Ata Molla geçimsiz kalleş, hırslıdır. Üst makamda bulunanları yerden yere vurur. Abdülhamit devrinden şikayetçidir.
                                                     İKİ   DÜNÜR
              İki dünür zamanında ders arkadaşıydılar, araları gayet iyi idi. Padişahın İsmail Molla hakkında ne düşündüğünü sorması üzerine Ata Molla’nın çocukluktan beri içini kemiren kıskançlık birden şahlanmış ve ona ömrü için felaketli olan bir yanlış yaptırmıştı. Hünkarı beğendiğini bildiği arkadaşını övdükten sonra onu Kara Çelebizade Abdülaziz Efendiye benzetmiştir. Bu sözle   onu büyük  bir alime benzeterek övüyor bir yandan da tehlikeli bir şahsiyet olduğunu  belirtiyordu. Padişah  bu cevabı küstahlık saydı bir daha huzura almadı. Bu olay iki dünür  arasında kanayan bir yara gibi hep kalmıştır. Ata Molla Behçet Beyi beğenmemekte kızına layık bulmamaktadır.   
                                      BEHÇET BEY’İN EVLİLİK YILLARI
              Behçet Bey öyle mahçuptu ki evlendikleri gün kendisinden birbuçuk karış uzun olan bu güzel kadına  ne diyeceğini bilemedi.O Behçet Bey’e  ait bir nergis çiçeği gibiydi. Ama Behçet bey’de ona sahiplenecek cesaret yoktu. Evliliklerinin ilk gecesi beklenenin aksine uyuyarak geçti. Ama Atiye Hanım kararını  vermişti; Genç kadın alnına  yazılan bu adamı sevmeye uğraşacak ona sadık bir eş olacaktı.
              Behçet Bey bu hassas kadının ulvi duygularını anlayabilecek yaratılışta değildir. O herşeyi kendi değer yargılarıyla ölçmektedir. Karısını daima  kendinden üstün bulur. Bu sebeble de hep kendini ondan uzak tutar. O kadar güzel ve iyi olmasa onu daha çok sevecektir.
              Atiye ile İsmail Molla birbirlerine  çok iyi uyum sağladılar. Atiye musikiye olan düşkünlüğü kadar siyasetten tarihten de anlar o konuları saatlerce tartışabilirdi. Birlikte çok güzel vakit geçiriyorlardı, çok iyi dost olmuşlardı. Atiye Hanım istese boşanabilirdi ama o kocasına kıyamaz kayınpederini de üzmek istemezdi.
              Behçet Bey karısının kendisini bırakıp gitmesinden çok korktuğu için babasının “Mahur Beste” den bahsetmesine engel olmak istemiştir. Bu eser Talat Bey’in dir Kocasını terk eden kadının acıklı öyküsünü anlatıyordu. Atiye bu engellemenin nedenini biliyordu. Atiye’ye göre bu hayata renk katmanın bir yolu var o da kocasının politikaya girmesiydi.
                                                  GARİP BİR İHTİLALCİ
              Bu bölümden itibaren söz konusu evlilikten bir malumat alınamaz.Bu yazar tarafından bilinçli yapılan bir kopukluktur.
              Sabri Hoca İsmail Molla’nın arkadaşı, politikanın yuttuğu bir insandır. Medrese tahsilini parasızlık yüzünden yarıda bırakmış ve politika  aşkı ile devrin olayları içinde bulunmuş, insan sarrafı garip biridir.
             Abdülaziz’in hal’i sırasında Mithat Paşa’nın yanında bulunmuş, Suavi olayında ön sırada yer almıştır. Jön Türklerle münasebeti de başlamıştır. Abdülhamit aleyhindeki propagandalara katılmıştır. İmparatorluğun içinde bulunduğu durumu görerek ümitsizliğe kapılıp köşesine çekildi. Ona göre şark ölmüştü hünkarı indirmek birşey değiştirmezdi. İsmail Molla ise kötümser değildi. Bir kültürü asimile  etmek bir inanışı fosilleştirmek oldukça güçtü.
             Atiye küçükken kendisiyle oynamaktan garip bir heyecan duyduğu aynı zamanda akrabasıda olan Refik Bey’in eğitim için gittiği yurt dışından döndüğünü duyunca tadı kaçmıştır. Refik Atiye’yi, Atiye’de onu hiç unutmamıştır.
                                          HISIM AKRABA ARASINDA             
         Halit Bey   şişman sevimli bir adamdı. Hiddetli görünüşlü ama daima neşeli biridir. Baba parasıyla geçinir, gece alemlerine düşkündür. Paralar suyunu çekmeye başlayınca miras takibine başlamış açtığı davaları  takip sırasında avukatlarla girdiği münasebetler yıllarca sürmüştür. Bu dava takipleri sonucu tedavisi mümkün olamayan “adalet hastalığına” tutulmuştur.
             Karısıyla evlenebilmek için satranç öğrenmiştir. Bu pek sevmediği oyundan kurtulabilmek için kayınpederi Ata Molla ile karşılaşmalarında uyuya kalmaya başlayınca Ata  Molla tahammül edememiş iç güveysi olarak girdigi konaktan karısınıda alarak ayrılmıştır.
                                                ESKİ BİR KONAK
         Halit Bey’in konağında iki süt nine vardır. Adile Hanım, Esma Sultandan saray terbiyesi almış, çatık kaşları, dehşet verici mimikleriyle otorite sağlayan sert, titiz, mağrur bir hanımdır. Halit Bey’in anneannesi Buyidil Hanım ile eski kapı yoldaşıdır gelip onun konağına yerleşmiştir. Annesi Sıdıka hanıma süt ninelik etmiş ayrıldığı konağa yıllar sonra gelerek Sıdıka hanımın çocukları ile bizzat ilgilenmiştir .
            Sıdıka hanımın kocası  Sırmakeş Nuri Bey tayinini beğenmediği için resmi görevinden ayrılmış, sarraf Agop Efendinin tavsiyesi ile sırmalı eşya satmaya başlamıştır Saniye Hanım Nuri Beyin süt ninesidir Nuri Bey onunla yaşardı. O eğlenmeyi çok severdi ama moda olan alafranga eğlencelerle Beyoğluna düşkünlüğü yoktu mahalle kahvesinde rakı yudumlamayı tercih etmiştir.
        Birgün arkadaş tavsiyesi ile umuma açık olmayan, parola ile girilebilen bir sefahat evine gitti ordan  bir kız seçti ama gecenin ilerleyen saatlerine doğru o günlerde İstanbul da sıkça görülmeye başlanan  bir yangın çıktı. Bu yangında evin sahibi Nerkis Hanım yıllardır biriktirdiği altınların, elmasların derdine düşüp çiğnenerek can verdi. Nuri Beyi ise tulumbacı takımından Ali kurtarmıştı. Ali sonra konağın kahyası olmuştur. Bu yangın  Nuri Bey’de bazı tesirler bırakmıştır. Olayı kendisine gönderilen bir ilahi mesaj olarak almış, dünyadan el etek çekmek istemiştir. Hayatını mistik bir arayış devresi hüküm sürdü. Tarikata girdi. Nefesler besteledi. Semazenlere konuk oldu. Sonunda Sıdıka Hanımla evlendi.
                MAHUR BESTE HAKKINDA BEHÇET BEY’E MEKTUP
        Bu bölümde Ahmet Hamdi Tanpınar Behçet Bey’in kendisine yazdığı serzeniş yüklü mektuba cevap verir. Yazar yanıt verirken okuyucunun şüphe ve meraklarını gidermeye çalışır. Behçet Bey’i bambaşka bir şahsiyet gibi karşısına alır. Onunla yüzleşir. Yazar onu hayatla ve benliğiyle tanıştirmak için unutmuş hikayesini yarı bırakmış hatta kötü göstermiştir. Çünkü “olduğumuz gibi” ile “olmak istediğimiz gibi” kavramları farklıdır. Bu yüzden Tanpınar Behçet Bey’in kendi hikayesini “hatırat” gibi kaleme almasına engel olmuş; objektifi yakalamaya çalışmıştır.
        Üstad, Behçet Bey’i dinlerken yıllarca kapısı açılmamış bir eve girdiğini sanır. Birdenbire bu kapının gündelik hayata nasıl, hangi sebeblerle kapandığını merak eder.”Mahur Beste” bu meraktan doğar.
Behçet Bey  esasında yazara göre çok “velut” tur. Kitapta ismi geçen şahısları hep ondan öğrenmiştir.Nihayet yazar Behçet beyin tek bir zaman parçasından ibaret olmadığını onunda bir zamanı olduğunu kavrar. Onun için hal hatırlama anıyla sınırlıdır. Behçet Bey onu sokağa çıkarır.


Tanpınar mektubunda  Atiye’yi sabrından dolayı takdir etmektedir. Refik Bey’den ve Atiye’den bahsetmemesinin sebebini yine Behçet Bey de bulur. Onların sonunu yazardan, Behçet Bey gizlemiştir. Halbuki Refikin zatürreden öldüğünü saklamanın ne lüzümu vardır.
          Behçet Bey mani olduğu için “Mahur Beste” ve Talat bey’den üstünkörü bahseder.  O kainatın kendi etrafında dönmesini ister. Ama hayat herkesle beraber yürür. Hayatta başka insanlar başka  kahramanlar da vardır. Tek kahramanlı hikayeler Tanpınar’ın canını sıkar. Buna rağmen o Behçet  Bey’i yarım bırakmayacaktır. Biraz sabra ihtiyaç vardır.
    Not : ”Mahur Beste” yarım kalmış bir eserdir ama yazar Behçet Bey’e verdiği sözü tutar. Yazarın “Huzur” ve “Sahnenin Dışındakiler” adlı eserlerinde önemli bir motif olan “Mahur Beste” teması önemli yer alır.

    Ahmet Hamdi Tanpınar, Osmanlı toplumunun Tanzimat ile birlikte yaşadığı değişimleri,  Behçet Bey’in etrafında gelişen olaylar zinciri halinde Mahur Beste’de yansıtır. Eski ile yeni, doğu ile batı çatışmasının girdabında şekillenen bu çöküş dönemi kimlikleri, ilmiye sınıfından sokaktaki insana kadar geniş bir yelpaze içinde, kaçınılmaz bir uygarlık tartışmasının sözcüleri olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. Eserde  İstanbul’un Konak hayatı, kadın dünyası ve gündelik ilişkiler arasında yazar gezinir durur. Düş kırıklığı, isyan ve umutsuzluk arasında bir çıkış yolu arayan bireylerin durumu anlatılırken bu seyahat yazarın kaleminden hüzünlü bir şiire dönüşmüştür.
    Roman sekiz bölüm halinde yazılmıştır. Karakterler mazinin koridorlarında dolaşır, konuşur, düşünür ve duyar. Çok uzun cümleler kullanılmış tasvirler oldukça teferruatlı yapılmıştır. Olayların akışında belirli bir sıra gözetilmemiş, bazen olaylara başlanmış devamı getirilmemiştir. Sanki bu durum bir unutulmuşluğu, bir uyuşukluğu anlatır gibidir. Fakat yazarın gerçekçi gözlemleri ayrıntıyı kaçırmaması, dikkati ve sosyal, tarihsel felsefesi  bu neticeyi çürütür.
 Yazar  zamanın ve saatlerin baş döndürücü musıkisi eşliğinde, çok eski şeylerden,  eski insanlardan, geçmişteki olaylardan bugünden bahseder gibi çok canlı eleştirilerle, düşüncelerle söz eder. Ana karakterin hayatını günışığına taşımaya çalışırken başka konular, başka renkler içinde onu unutmuş gibidir. Mahur Beste yazarın irdeleyiş tavrı, şiirsel tasvir anlayışı ve cümlelerin uzunluğu sebebiyle yazılış maksadı güç sezilebilen bir roman olarak karşımıza çıkar.