18 Şubat 2013 Pazartesi

Fahrettin Altay, On Yıl Savaş ve Sonrası

Milli Mücadele yıllarında önemli görevlere imza atmış Fahrettin Altay'ın kendi kaleminden o yıllardaki hatıraları anlatılmaktadır.
        Yazar Fahrettin Altay, kitaba hayatı ile ilgili çok kısa bir bilgi verdikten sonra başlamaktadır. Babasının Piyade Albay İzmirli İsmail Bey olduğu, dedesinin Urlalıoğlu Ömer Ağa olduğunu, dolayısıyla ecdadının İzmir/Urla ilçesine dayandığını belirtmektedir. 12 Ocak 1880 tarihinde doğan yazar kısaca tahsil hayatından bahsetmektedir. Bu bölümde, okul hayatına başlarken yaşadığı zorluklardan bahisle “Görüp Geçirdiklerim” başlığı altında küçük kıssalar anlatılmaktadır.
    1’inci kısım olarak belirtilen bölümde hatıralarını başlıklarla ifade ederek anlatıma başlamıştır. Yazar, 1902’de Erkan-ı Harbiye’den sınıf altıncısı olarak kurmay yüzbaşı rütbesinde mezun olmuştur. O zamanlar mezun olan subaylar, sekiz aylık bölük komutanlığı görevinden sonra kurmaylık hizmetine geçmektedirler. Yazar da önce Diyarbakır’a atanmış, bölgede (Mardin, Muş) çeşitli görevler icra etmiştir.
    O sıralar Balkanlar’da olan sınıf arkadaşı Yüzbaşı Enver Bey ile de mektuplaşmaktadır. Bu mektup orijinal (Osmanlıca yazımı) ile kitaba alınmıştır. Enver Bey söz konusu mektupta: Balkanlar’daki komita hareketlerinden, isyanlardan ve genel olarak ordunun durumu ile ilgili bilgiler aktarmaktadır.
    1906’da Diyarbakır Tümeninde görev yaptığı esnada “hürriyetçilik yapmak” ithamıyla Bitlis’e sürgün edilmiştir. Bu sırada yine Balkanlar’da bulunan sınıf arkadaşlarından Hafız Hakkı Bey’den bir mektup almıştır. Bu mektubu aldıktan birkaç gün sonra Hürriyet (1908) ilan edilmiştir. Babası İsmail Beyle birlikte Erzincan’da ordu karargâhına binbaşı olarak tayin edilmiştir.
    Yazar, Erzincan, Erzurum, Tunceli gibi bazı Doğu illerinde görev yapmıştır. 31 Mart Olayının Doğu uzantısını, Tunceli-Dersim tedip harekâtına da katılmış ve buradaki izlenimlerini aktarmıştır. II. Abdulhamid zamanında Rus Kazak alaylarına karşı teşkil edilen Hamidiye alaylarının Meşrutiyet’in ilanıyla tensik edilmesine karar verilmiştir. Yazar bu işle görevlendirilerek, çöl alaylarının yeniden düzenlenmesi çalışmalarına başkanlık etmiştir. Kurulan bu alaylara daha sonra Aşiret Süvari Alayları adı verilmiştir. Bölgedeki görevini müteakip 1911’de İstanbul’da Genelkurmay Seferberlik Şubeye ataması yapılmıştır. Fakat İstanbul’da durum hiç iç açıcı değildir. Seferberlik şubede işlerin büyük kısmını icra eden Yarbay Halil beyin askeri tecrübesi ve kıta hayatının pek fazla olmaması nedeniyle birtakım hatalar yaptığını belirtmektedir. Kısa bir süre sonra Doğu ve Güneyde yeni teşkil edilen Aşiret Süvari Alaylarının sancak ve fermanlarını teslim etmek üzere görevlendirilir. Tekrar İstanbul’a döndüğünde ise, bütün Rumeli Balkan devletleri tarafından işgale maruz kalmış, Batı Rumeli Ordusu dağılmış ve Doğu Rumeli Ordusu ise ancak Çatalca ve Bolayır hatlarında tutunabilmiştir.
    Balkan Savaşı esnasında bir gün izin alarak temas hattını görmeye gitmiştir. Burada Hafız Hakkı Beyle karşılaşmıştır. Balkan Savaşı sonrasında Milli Savunma Bakanlığı’nca Tatar Osman Paşa başkanlığında kurulan Yüksek Askeri Mahkemede görev almıştır. Ayrıca savaş esnasında üstün başarı kıdemi alan subayların durumu ile ilgili çalışmalara katılmıştır.
    Sadrazam ve Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşanın öldürülmesi onu derinden yaralamıştır. Memleketin en buhranlı bir zamanında paşanın ölümü hiç de iyi olmamıştır. İttihat Terakkinin iktidarı ele geçirmesi ve Enver Paşanın Genelkurmay Başkanı olmasından kısaca bahsedilmektedir. Enver Paşanın başkan olmasının genç ordu mensupları tarafından hoş karşılanmayışı vurgulanmıştır. Yazar da bu esnada Anadolu Demiryolları Askeri Komiserliğine tayin edilmiştir. Görevi, demiryolu yapım işlerinin süratle tamamlanması ve seferberlikte askerin taşınması olmuştur.
    Osmanlı ordusu Yeniçeriliğin lağvından sonra Napolyon’un teşkil ettiği ordulara benzetilmek gayesiyle Fransız talimnameleri tercüme edilmiş, Fransızların Almanlara yenilmesiyle durum bu durum değişmiştir. Almanya’dan getirilen öğretmen subaylarla bu akış Almanya tarafına dönmüştür. Bu iş için görevlendirilen Mareşal Von Der Goltz, ordunun tamamıyla değişmesinin mümkün olmadığı düşüncesinden hareketle yalnızca kurmay sınıfının yeniden düzenlenmesine ağırlık vermiştir. Bu faaliyetler esnasında Birinci Dünya Savaşı çıkmıştır.
    Çanakkale Harbi esnasında 19’uncu Tümenin yeniden teşkiliyle görevlendirilen Yarbay Mustafa Kemal ile karşılaşmasını anlatmaktadır. Mustafa Kemal Bey kendisinden (Tekirdağ’daki 3’üncü Kolordu Kurmay Başkanı) kökeni Arap olan askerlerden kurulu alaylar yerine Türk askerlerden oluşan eğitimli alaylar istemiştir. Fakat Yarbay Mustafa Kemal Bey’in bu talebi karşılanamamıştır.
    Çanakkale Savunmasının komutanlığı 5’inci Orduya verilmiş ve başına General Liman von Sanders getirilmiştir. Yazar, General Sanders’in stratejik öngörüsünün eksikliği, düşmanın karaya çıkacağı yerleri yanlış tahmin etmesi ve kolordunun salahiyetine fazlaca karışması nedeniyle ilk savunma tedbirlerinde hatalar olduğunu belirtmiştir.
    Yazar, Çanakkale Savaşı’nda 08 Ağustos günü durum tehlikeli bir hal alınca, kolordu komutanı Esat Paşa’ya, Conkbayırı bölgesinde kudretli bir komutana ihtiyaç duyulduğunu, bunun için de Mustafa Kemal Bey’in kolordu komutanlığına getirilmesi teklifini yapmıştır. Teklif orduya bildirilmiş, ordu komutanıyla ters düşen Mustafa Kemal Bey hakkındaki bu teklifin kabul edilmesi pek düşünülmezken, Mustafa Kemal Bey Anafartalar Grup Komutanlığına getirildiği bildirilmiştir.
    Mustafa Kemal Bey harp sonrasında kolordusu ile birlikte Doğu Cephesine tayin edilmiştir. Diyarbakır’a geldiğinde Generallik haberini de almıştır. Yazara göre, Enver Paşa, bir kadirşinaslık yaparak kendisi gibi henüz sekiz aylık albayken, Mustafa Kemal Beyi general yapmıştır. Ancak Enver Paşa O’nun karakterini kendisininkine uygun bulmamış ve O’na müstakil Ordu komutanlığı görevi vermemiştir.
    Yazar, Çanakkale zaferinden sonra Kılıçlı Altın Liyakat ve Gümüş İmtiyaz madalyaları ile üç yıl kıdem zammı ile taltif edilerek albay olmuştur. Harbiye Nezareti Müsteşar Muavinliğine tayin edilmiştir. Zafer üzerine Padişah Sultan Reşat’a da Gazilik unvanı verilmiştir. Yazar bu törende, tüm zaferin şerefini alan Padişah ve Enver Paşa’yı tenkit ederek, Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın adının dahi anılmamasını teessürle karşılamaktadır. Yazar, buradan Romanya’da Ruslara karşı cephede bulunan 26’ncı Tümen Komutanlığı’na tayin edilmiştir. Romanya İbrail cephesinde muharebenin gevşemiş olması ve bazı nedenlerle buradan Güney Cephesi-Filistin’e gitme emrini almıştır.
    Yazar, Akdeniz sahillerinin muhafazası için burada Yafa güneyinde bir Yahudi köyüne yerleşmiştir. Bu bölümde Filistin ile ilgili kısa bir bilgi de yer almaktadır. 1882 yılında Rusya’da Yahudiler aleyhine gelişen olaylar neticesinde zengin ve kültürlü Yahudiler için barınacak bir bölge aranmış, İngilizlerin ricasıyla II. Abdülhamit bunların Filistin’de boş yerleri alarak yerleşmelerine müsaade etmiştir. Böylece şimdiki İsrail devletinin temelleri atılmıştır. Yazara göre, Yahudiler bölgeyi mamur etmek adına güzel işler yaparken, Araplar ise tembel tembel oturmuştur. Gittikçe zenginleşen Yahudiler, Kudüs Mutasarrıfının dikkatini çekmiş ve durum II. Abdülhamit’e bildirilmiş ve Yahudilerin bölgede arazi almaları yasaklanmıştır.
    Burada bir müddet kaldıktan sonra yazar, Gazze Cephesindeki kolordu emrine verilmiştir. I. ve II. Kanal seferlerinin sonuçsuz kalması ve İngilizlerin Sina yarımadasını alarak büyük planlarının yolunun açılması hususlarından bahsedilmiştir. Halep’te görevlendirilen 7’nci Kolordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa, Alman generalin bölgedeki Arap aşiretleri ile temas kurmasına itiraz ederek görevinden istifa etmiştir. Yazar tümen komutanı olarak İngilizlerin ele geçirdiği Telşeria’yı almakla görevlendirilmiştir. Muharebe sonunda Kudüs’e çekilerek, Türk ordusunun Gazze’de düşman tarafından çevrilmesi önlemiştir.
    26’ncı Tümen, Kudüs’ün kuzeybatısını savunmakla görevlendirilmiştir. Tümenin mevcudunun çok az olması nedeniyle oyalama muharebeleri yapılması öngörülürken, katti savunma yapılması emredilmiştir. Askerin lojistik ihtiyaçlarının karşılanamaması yazarı derinden üzmüştür. Kudüs savaşından sonra ordu Nablus-Eriha bölgesine çekilmiştir. Yazar buradan Humus’taki 15’inci Kolordu vekâletine atanmıştır. Mustafa Kemal Paşa tekrar 7’nci Kolordu Komutanlığı’na dönerek İsmet Bey ve Ali Fuat Paşa ile Halep’te düşmanı durdurmak için çareler aramaktadır.
    Mondros Mütarekesinin imzalanması üzerine Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığı lağvedilerek Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a çağrılmıştır. Kolordu karargâhlarının Konya’ya, birliklerin Torosların batısına nakledilmesi ve Adana’nın süratle boşaltılması emredilmiştir.
    Mütareke ağırlığını tüm yurtta hissettirmektedir. Konya’ya gelen bir İngiliz subayı demiryolunun idaresini ele almış, bütün mühimmatı ve silah mekanizmalarını toplatarak bir depoya kapatmıştır. Mağlubiyetle sonuçlanan uzun ve çetin savaşlar komutanların sinirlerini bozmuş ve artık herkes karanlık gördüğü istikbalde kendisini ve ailesini düşünmeye başlamıştır. Bunların ötesinde, ordunun başına kabiliyetli bir komutan geçerse vatanın kurtulacağına dair bir düşünce filizlenmektedir. Yazar, o yıllarda, Eskişehir’e nakledilen kolordu komutanı Ali Fuat Paşaya Konya’dan geçişi esnasında, ordunun kuvvetli bir elin idaresi altında bulundurulması fikrini söyleyerek, bu iş için en uygun kişinin Mustafa Kemal Paşa olduğunu söylemiştir.
    Sivas’taki 3’üncü Kolordu Komutanlığına atanan yazar, hastalığı nedeniyle üç ay hava değişimi alarak Konya’da kalmaya devam etmiştir. Bu sırada İzmir’in işgal haberini alan Fahrettin Altay bu duruma çok üzülmüştür. Üç gün sonra 9’uncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’dan tüm yurda gönderdiği ümit dolu telgraf ulaşmıştır. Milli Mücadele artık başlamıştır.
    Haziran 1919’da İtalyanlar Antalya’yı işgal etmişlerdi. Konya’ya yeni atanan Sait Paşa İngilizlerin isteğiyle Fahrettin Altay’ın şehirden ayrılmasını bir tezkereyle bildirmiştir. Bunun üzerine yazar İstanbul’a geçmiştir. Ancak bir süre sonra kabinenin değişmesiyle birlikte tekrar Konya’ya 2’nci Kolordu Komutanlığı’na atanmıştır. Konya’ya derhal dönerek Bozkır İsyanını bastırmıştır. Yazar, Sivas kongresine kurmay başkanı Şemsettin Beyi göndererek Heyeti Temsiliyeyi açıkça desteklediğini göstermiştir. Sivas’ta Heyeti Temsiliye ve Kolordu komutanlarının 16-19 Kasım 1919 tarihleri arasında yaptıkları toplantıda alınan kararların tutanağını olduğu gibi aktarmaktadır.
    Milli Mücadelenin yoğunluk kazanmaya başladığı 1920 yılının genel durumundan bahsetmektedir. Mustafa Kemal Paşanın bu sırada Yunanlıların Aydın’ı ilhak etmek istemesi ve buna karşı alınması gereken tedbirlerle ilgili hususları içeren şahsına gönderdiği telgrafı nakletmektedir.
    Konya başlıklı bölümde; Konya halkının genel yapısından bahsederek şunları söylemektedir: “Bu şartlar altında görev yaptığım Konya’da benden istenilen davranış ki ‘ordunun etki yapması’ benim düşünceme uygun değildi. İkna yolu ve dürüst hareketlerle bunları kazanmanın mümkün olduğunu söyler ve ordunun siyasete karıştırılmamasına dikkat ederdim. Ankara ile doğrudan doğruya muhabere eden Müdafayı Hukukçuların oraya ne gibi haberler verdiklerini öğrenemiyorsam da Mustafa Kemal’in bana olan güvenine dayanıyordum. Düşünüyordum ki bir ihtilal içinde yaşıyoruz, bu ihtilalin lideri her şeyden şüphelenmek, güvene bağlamak zorundadır. İstanbul’da itimat edilir bir hükümet bulundukça O’na zorluk çıkarmayıp, müzaheret etmek lüzumuna kani bulunuyorduk. Hâlbuki Mustafa Kemal, İstanbul Hükümetinin ne kadar iyi insanlardan teşekkül ederse etsin bir şey yapamayacağına kani idi. Netice de O’nu haklı çıkardı.”
    İstanbul’un işgali ve Mebusan Meclisinin dağılması üzerine meclisin Ankara’da toplanmasına karar verilmiştir. Mustafa Kemal Paşa tarafından gönderilen bir telgrafla Fahrettin Altay’ın da Konya’dan seçilmesinin uygun olacağı bildirilmiştir. Yazarın cevabi yazısı üzerine Konya’dan vazgeçilmiş, ancak yazar Mersin’den I. Büyük Millet Meclisi üyeliğine seçilmiştir. Böylece ilk meclisin açılışı ve İstanbul hükümetinin milli mücadeleyi engellemeye çalışan tavrını anlatan Fahrettin Altay, bu olayların Konya’ya yansımasını aktarmıştır. Konya’da milli mücadele aleyhine çıkan olayların bastırılması adına gösterdiği gayretler ve aldığı tedbirler Mustafa Kemal Paşa tarafından takdirle karşılanmıştır.
    Yurdun geleceği için bir taraftan düşmanla diğer yandan iç meselelerle uğraşılırken, İstanbul’daki Örfi mahkeme aralarında Atatürk’ün ve Fahrettin Altay’ında bulunduğu birçok vatan sevdalısını idama mahkûm etmiştir. Yunan ordusunun Ege bölgesindeki işgalleri devam ederken kolordunun Afyon’a nakil emri gelmiştir. 12 Temmuz 1920 sabahı Afyon’a ulaştığında büyük bir halk coşkusuyla karşılanmıştır.
    Yazar, Afyon’da Çerkez Ethem ile ilgili şikâyetler duymaktadır. Uşak cephesinde Yunanlıların kuvvetlerini artırarak taarruz hazırlıkları yaptığı anlaşıldığından bölgenin takviyesi için bir alay Afyon’a gönderilmiştir. Durumun aydınlatılması için Mustafa Kemal ve Fevzi Paşalar ve Albay İsmet İnönü de Afyon’a gelerek Albay Fahrettin Altay ile görüşmüşlerdir. Çerkez Ethem olayları ve Garp Cephesi Kumandanlığına Albay İsmet İnönü’nün getirilmesi anlatılmıştır.
    Yazar, Afyon’da 1920 Ekim ayında kendisine Çerkez Ethem’in kardeşi Saruhan mebusu Reşit Bey tarafından gönderilen bir mektubu İstiklal Savaşı için önemli bir vesika niteliği taşıdığı için aynen yayımlamıştır. Mektupta kısaca Bolşevik görüşe sahip Yeni Dünya Gazetesi’ne abone olması istenmektedir. Yazar, mektubu getiren kişiye nazikçe, asker olması hasebiyle Bolşeviklik hakkında pek bir malumatı olmadığını, kendi işinin Yunanlıları yenmek olduğunu ifade etmiştir.
    Yazarı asıl rahatsız eden şey, memleketin bu zor günlerinde Ankara’da Bolşevik mebusların bulunması ve Bolşevik bir yapılanmanın baş göstermesi olmuştur. İstanbul’un yaptığı menfi propagandalar sonucu asker firarlarında artış yaşanmaktadır. Afyon’da bu askerler idama mahkûm edilmişlerdir. Albay Fahrettin Altay, infazın yapılacağı meydana giderek, infazı durdurmuştur. Bu manzara karşısında heyecanlanan halk son derece büyük bir mutluluk duymuştur.
    Çerkez Ethem artık vatan savunmasına destek vermek yerine bilakis köstek olmaya başlamış, Yunan saldırıları karşısında cepheyi takviye etmemiştir. Bu menfi tutumun anlaşılması üzerine Çerkez Ethem’e bağlı çeteler dağıtılmış, küçük grupların da orduya dâhil edilmesi sağlanmıştır. Yazar, bu bölümde Batıda faaliyet gösteren bir kısım çetelerin vatan savunmasından ziyade vatan hainliği yaptıklarını, Adana’da ise bunun tan aksine şerefli bir sıfat aldıklarını belirtmiştir.
    Eskişehir-Kütahya Savaşı başlığı altında 1921 yılı olayları anlatılmaya başlanmıştır. Ordunun sayıca ve silah bakımından yetersiz olmasına rağmen, maneviyatı yükselmiştir. Milis kuvvetler kaldırılarak, disiplin tesis edilmiştir. Ancak bu durum, Eskişehir-Kütahya ve Afyon’un düşman tarafından işgaline engel olamamıştır. Yazar, bu olumsuzluğun aslında Türk ordusunun toparlanması ve yeniden tertiplenmesi için bir fırsat olduğunu belirtmektedir.
    Kolordu Komutanı Albay Fahrettin Altay, Dumlupınar Muharebesinde, düşmanı yenerek Afyon’a gelmiştir. Yunan ordusu Bursa’ya çekilmiştir. Bu galibiyet üzerine Mustafa Kemal Paşa kendisini bir telgrafla tebrik etmiştir.
    Sakarya Savaşında Albay Fahrettin Altay’ın 5’inci Kolordusuna süvari birliği olarak örtme görevi verilmiştir. Yazar, bir süvari komutanının ne kadar yüksek rütbeli olursa olsun, önemli zamanlarda bir keşif kolu komutanı olduğunu bilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu savaş esnasında yazar, ordu ile irtibat kurmak için eski ve küçük bir telsiz istasyonundan bahisle ilginç ve önemli bir olayı da anlatmaktadır. Söz konusu telsiz gayet muntazam çalışmakta ve ordu ile muhabere kesintisiz devam etmektedir. Albay Fahrettin Altay komutasındaki kolordu örtme kuvveti olarak düşmanın niyetini anlamak üzerek, düşmanın hareketlerini takip etmektedir. Geriden başka düşman birliklerinin gelmediğini öğrenen yazar, düşmanın Uzunbeyli’de tesis ettiği menzil noktasına bir baskın yapmayı planlamıştır. Planı orduya gönderilmek üzere telsiz istasyonuna bırakmış ve intikale başlamıştır. Fakat kendisi rahatsızlanması üzerine yolda bir köyde istirahata çekilmiş ve emir komutayı tümen komutanına bırakmıştır. Biraz iyileştiğini hissederek birliğin peşinden gitmiştir. Sabah olmasına rağmen baskının gerçekleşmediğini, süvarilerin yaya olarak muharebe ettiklerini görmüştür. Bu durumun nedenini sorduğunda, kılavuzların yolu kaybederek geç kalındığını öğrenmiştir. Bunun üzerine tümen komutanına taarruzun şiddetlendirilerek köyün ele geçirilmesini emretmiştir. Ancak bu esnada ordudan gelen bir emirle, kendisi Sakarya Meydan Muharebesine katılmak üzere derhal ordu sol yanına çağrılmıştır. Böylece düşmanla temas kesilerek geri dönülmüştür. Savaşı müteakip bu köye gelindiğinde, burasının Yunan ordusunun başkomutanlık karargâhı olarak kullanıldığını, Başkomutan Papulas ve Yunan Prensinin de köyde sıkışıp kaldığını öğrenmiştir. Kaderin bir cilvesi olarak, rahatsızlanması, kılavuzun yolu şaşırması ve eski telsizin çalışması gibi nedenlerle kıymetli esirleri nasıl kaçırdığını belirtmektedir.
    Sakarya Muharebesi esnasında Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa tarafından gönderilen telgraflarla Tuğgeneralliğe terfi ettiği kendisine bildirilmiştir. Kısa bir süre I’inci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşanın bu görevine son verilmesiyle I’inci Ordu Komutanlığına vekâlet ettikten sonra tekrar kolordusunun başına dönmüştür. 
    Türk Ordusu 1922 yaz aylarında düşmanın yeni bir saldırısına karşı savunma hazırlıklarına devam ederken bir yandan da düşmanı memleketten atma çarelerini araştırmaktadır. 20 Ağustos 1922 tarihinde Büyük Atatürk gizlice Akşehir’e gelerek burada Büyük Taarruz emrini vermiştir. 03 Eylül’de İsmet Paşadan aldığı bir telgrafla 12 gün sonra Tümgeneralliğe terfi edeceğini öğrenmiştir. Birlikleri İzmir’e yaklaştığında 14’üncü Tümen’den ihtiyat için ayrılan cephanenin bittiği haberi gelmiştir. Cevap olarak Tümene “Kılıca kuvvet” mesajını göndermiştir.
    İzmir’e giriş: 9 Eylül başlıklı bölümde Türk ordusunun şehre girişi anlatılmaktadır. Yazar, Karşıyaka’da oturan annesi ile karşılaşma anını çok duygulu bir şekilde resmetmektedir. İzmir hükümet konağında İzmirlilerin ziyaretlerini kabul ederken duyduğu heyecanı anlatmaktadır. Ertesi günü Başkomutan Atatürk’ü İzmir’de karşılamıştır.
    Lozan Barışı imzalandıktan sonra komutasındaki Süvari Kolordusu, Konya’da 5’inci Kolordu yapılmıştır. Yazar, 2’nci Büyük Millet Meclisi seçimlerinde İzmir’den aday olmuştur. Adana’da 7’nci Tümeni denetlediği esnada Atatürk’ten gelen bir mesajla mebusluktan istifa etmeleri istenmiş ve yazar derhal istifasını Ankara’ya bildirmiştir. Daha sonra Ali Fuat Paşa yerine 2’nci Ordu Müfettişliğine tayin olunmuş, bir yıl sonra da orgeneralliğe terfi etmiştir. Müteakiben 1’inci Ordu Müfettişliği ve 1’inci Ordu Komutanlığı görevlerinde bulunmuştur.
    1925 yılı sonlarında 11 gün süreyle Atatürk’ün konuğu olarak Çankaya’da kalmış ve buradaki günlüğünü eserinde yayımlamıştır. Bundan sonraki bölümlerde yıllara göre önemli olaylar belirtilmiştir. Örneğin, 1926 yılında Atatürk’e yönelik suikast girişimi, 1928 yılında Afgan kralının Atatürk’ü ziyareti, 1930 Menemen Olayı, 1933 yılında Atatürk’ün yazara orduya hitaben bir nutuk yazmasını emretmesi, 1934 yılında İran Şahına mihmandar tayin edilmesi, 1936 yılında İngiltere Kralının ziyareti, 1937 yılındaki ordu manevraları, 1938 yılında Atatürk’ü son kez Savarona yatında görmesi gibi.

16 Şubat 2013 Cumartesi

Edirne, TTK

Eser, Edirne’nin Osmanlılar tarafından alınışının 600’üncü yıldönümünü kutlamak amacıyla Türk Tarih Kurumu üyelerinden Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, Tahsin Öz, Prof. Dr. Halil İnalcık ve Prof. Dr. Tayip Gökbilgin’den oluşan özel komisyonun yaptığı çalışmaları kapsamaktadır. Edirne eserinin baskısı 1965 yılında tamamlanmıştır.
    Bu çalışma, Edirne hakkında yapılan çeşitli araştırmaları bir araya getiren bir eserdir. Eserde, Türk bilginlerinin hazırladığı 22 orijinal araştırma yazısı bulunmaktadır.
    Eserde, yüzyıllarca Türk kültürüne merkez olmuş ve Türk mimarisinin  şaheserlerini saklayan Edirne ilinin  tarihi ve medeniyeti  anlatılmaktadır.
    Eser, Edirne’nin Osmanlılar tarafından alınışının 600’üncü yıldönümünü kutlamak amacıyla Türk Tarih Kurumu üyelerinden Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, Tahsin Öz, Prof. Dr. Halil İnalcık ve Prof. Dr. Tayip Gökbilgin’den oluşan özel komisyonun yaptığı çalışmaları kapsamaktadır. Edirne eserinin baskısı 1965 yılında tamamlanmıştır.
    Bu çalışma, Edirne hakkında yapılan çeşitli araştırmaları bir araya getiren bir eserdir. Eserdeki 22  araştırma yazısını şöyle sıralayabiliriz:
    Ord. Prof. Dr. Besim Darkot: Edirne, Coğrafi Giriş
    Ord. Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu: Edirne’ nin Tarihöncesine ait Araştırmalar
    Ord. Prof. Dr. Arif Müfit Mansel: İlkçağda Edirne
    Prof. Dr. Semavi Eyice: Bizans Devrinde Edirne ve bu devre ait Eserler
    Prof. Dr. Tayip Gökbilgin: Edirne Hakkında Yazılmış Tarihler
    Prof. Dr. Tayip Gökbilgin: 15. Asrın Birinci Yarısında, 2. Murat Devrinde Hıristiyan Birliği ve Osmanlı Macar Mücadeleleri Esnasında Edirne
    Prof. Dr. Halil İnalcık: Edirne’nin Fethi
    Prof. Dr. Tayip Gökbilgin: Edirne Şehrinin Kurucuları
    Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal: Edirne’nin Uğramış Olduğu İstilalar
    General Nazmi Çağan: Balkan Harbinde Edirne
    Tahsin Öz: Edirne Yeni Sarayında Kazı ve Araştırmalar
    Prof. Dr. Oktay Aslanapa: Edirne’de Türk Mimarisinin Gelişmesi
    Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver: Edirne Medeniyetimiz ve Tezyini Misalleri
    Rauf Tunçay: Türklerde Oyma Sanatı ve İkinci Beyazıt Camiinin Oyma Süslemeleri
    Prof. Dr. c: Edirne II. Beyazid Darüsşifası
    Salih Zorlutuna: 17. Yüzyılın İkinci Yarısında Edirne’nin Sahne Olduğu Şahane Sünnet ve Evlenme Düğünleri
    Rakım Ertür: Eski Kırkpınar
    Prof. Dr. Hamit Sadi Selen: Yazma Cihannüma’ya Göre Edirne Şehri
    M. Uğur Derman: Edirne Hattatları ve Edirne’nin Yazı Sanatımızdaki Yeri
    Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk: Edirne Kitaplığındaki Tıp Yazmaları
    Nurettin Kalkandelen: İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde Bulunan Edirne’ye ait Eserler     Bibliyografyası
    Ord. Prof.Dr. A. Süheyl Ünver: Edirneli İki İnce Oymacımız
    Bu makaleleri incelediğimizde:
      (1) Ord. Prof. Dr. Besim Darkot, Coğrafi Giriş:
    Coğrafi bir tetkikte; ilk olarak Edirne’nin neden bugünkü yerinde kurulmuş olduğu, burada kurulan şehrin bugüne kadar nasıl yaşamış bulunduğu, bugünkü yaşamda nasıl yaşamaya devam ettiği, tarih devirleri boyunca Edirne coğrafyası, bugünkü Edirne, Edirne’nin mahalleleri, nüfusu anlatılmaktadır.
      (2) Ord. Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu, Edirne’nin Tarihöncesine Ait Araştırmalar:
    Edirne’nin tarihöncesi ve ilk iskan tarihi ile ilgili bu makalede Edirne’nin yazıdan önceki ve insandan önceki devirleri anlatılmaktadır.       
      (3) Ord. Prof. Dr. Arif Müfit Mansel, İlkçağda Edirne:
    Arda ile Tunca’nın Meriç nehri ile birleştikleri yerde, verimli araziyi sınırlandıran dalgalı arazinin yamaçlarında kurulmuş olan Edirne şehri bir taraftan İlkçag’da seyrüsefere elverişli olan aşağı Meriç vadisi ile Ege Denizi’ne bağlı; diğer taraftan da Orta Avrupa’dan İstanbul Boğazına inen ana yolun üzeride bulunmaktadır. Bu makalede İlkçağda Edirne tarihi anlatılmaktadır.
      (4) Prof. Dr. Semavi Eyice: Bizans Devrinde Edirne ve Bu Devre Ait Eserler:
    Bu araştırmada Bizans devrinde Edirne’nin kısa bir tarih kronolojisi ile burada Bizans devrine ait olduğu bilinen fakat bugün izleri kalmayan birkaç mimari eserden bahsedilmektedir.
      (5) Prof. Dr. Tayip Gökbilgin, Edirne Hakkında Yazılmış Tarihler:
    Edirne hakkında yazılmış tarihlerden bahsederken, ilk olarak Hikayet-i Beşir Çelebi denilen ve Tarih-i Edirne olarak bilinen risale ve Hibri Abdurrahman Efendi’nin Enis-ül Müsamirin adlı eserleri anlatılmaktadır.
       (6) Prof. Dr. Tayip Gökbilgin, 15. Asrın Birinci Yarısında, 2. Murat Devrinde Hıristiyan Birliği ve Osmanlı Macar Mücadeleleri Esnasında Edirne:
    Edirne fethedilip de Rumeli’de başlıca bir hareket üssü olduğu ilk anlardan itibaren, Osmanlı Devletinin Balkan yarımadasında temasa geçtiği milletler Şark Hıristiyanlık camiasına mensup ve bu kültür muhitine tabidirler. Bu milletler Batı Hıristiyanlığı ile alakası ile gevşek, çok defa onlardan birinin veya birkaçının emperyalist  emellerine hedef bir cemiyet bünyesine sahiptir. I. Murat ve Yıldırım Beyazıd devirlerinin Balkan harekatı, kuruluş devrini yaşayan devletin meselelerinin hep bu istikamette ve karakterde olduğunu göstermekte ve Doğu Kilisesine bağlı küçük ve zayıf devlet görünümünde bulunduklarını anlatmaktadır.
      (7) Prof. Dr. Halil İnalcık, Edirne’nin Fethi:
    Bulgar tarihçisi A. Burmov’a göre, Edirnenin Çirmen muharebesinden ( 26 Eylül 1371) sonra, yani 1371 yılının Eylül veya Ekim başlarında fethedildiği; İ. H. Uzunçarşılı’ya göre ise Orhan 1362  de ölünce I. Murat tahta çıkmış, kardeşlerinin isyanı ile karşılaşmış, onları itaat altına sokmak için doğuya sefer yapmak zorunda kalmış ve dolayısı ile I. Murat’ın Edirne’ye ancak 1363, hatta 1364 veya 1365 de girmiş olabileceğini anlatılmaktadır.
      (8) Prof. Dr. Tayip Gökbilgin, Edirne Şehrinin Kurucuları:
    Osmanlı İmparatorluğunda şehirlerin teşekkülünde, eski Bizans kale ve kasabalarının tipik birer Türk – Müslüman şehri olarak gelişmesinde ve umumiyetle memleketin inkişafında rol oynayanların, birinci derecede hükümdarlar ve devlet idaresinde belli başlı bir mevki ve vazifesi olanlar olduğu ve Edirne’nin Türklerin eline geçtikten iki asırdan daha az bir zaman içinde, geniş mahalleleri ve mamur semtleri ile muazzam bir şehir haline geldiği anlatılmaktadır.
      (9) Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal, Edirne’nin Uğramış Olduğu İstilalar:
     Fetihten sonra geçen dört yüzyıla yakın bir zaman  boyunca  Edirne’nin  bir huzur devri yaşadığı, ancak geçen yüzyıl ile bu asrın başlangıcında dört defa düşman istilasına uğradığı, ilk ikisinin Ruslar, üçüncüsünün Bulgarlar ve sonuncusunun Yunanlılar tarafından olmak 1829,1878,1913,1920 tarihlerinde olduğu anlatılmaktadır.
     (10) General Nazmi Çağan, Balkan Harbinde Edirne:
    Edirne, 1829 Rus işgali, 1877- 1878 ikinci Rus işgali, 1912-1913 Bulgar işgali 1920-1922 Yunan işgaline uğramıştır. Bu makalede, Balkan harbinde Edirne’nin ve kalesinin Bulgarlar tarafından kuşatılması ve işgali anlatılmaktadır.   
      (11) Tahsin Öz, Edirne Yeni Sarayında Kazı ve Araştırmalar:
    Edirne Yeni Sarayı, Tunca’nın batısında, Sultan II. Murat tarafından 1450’da yaptırılmasına başlanılmış ve hükümdarın vefatı üzerine bir müddet durmuş nihayet oğlu genç Fatih Sultan Mehmet tarafından bitirilmiştir. Makalede ayrıca Cihannüma Kasrı, Kum Kasrı, Kum Kasrı Hamamı, Su Maskemi, Namazgah eserleri tanıtılmaktadır.
      (12) Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Edirne’de Türk Mimarisinin Gelişmesi:
    1361 yılında Murat Hudevandigar tarafından zaptedildiği zaman Edirne Meriç nehri kenarında ve kale içinde kurulmuş küçük bir şehirken, Osmanlıların eline geçtikten sonra kısa zamanda camiler, saraylar, köprüler, kervansaraylar, han, hastane ve imaret gibi abidelerle genişleyerek iki yüzyıl içinde mimari tarihi bakımından en canlı bir sanat merkezi haline geldiği anlatılmaktadır.
        (13) Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, Edirne Medeniyetimiz ve Tezyini Misalleri:
    Edirne ve havalisinin 13. asır ortalarında yeni bir ruh ve iman ile alınmasından ve oralarda milli ve dini benliğimizle vücuda getirilen yeni medeniyetin 600 senedir devam ettiği, bu medeniyetin bizden öncekilerin devamı olmadığı, içtimai yaşayışımızın eskilere nazaran daha iyi olduğu, ilimde, sanatta, his ve hareketlerimizde başka yerlere nazaran emsalsiz olduğu anlatılmaktadır.                   
      (14) Rauf Tunçay, Türklerde Oyma Sanatı ve İkinci Beyazıt Camiinin Oyma Süslemeleri:
    İslam dininin heykeltıraşlık sanatına müsaade etmemesinin, Müslümanlar ve Türkler arasında taş v.e tahta oyma işçiliğinin gelişmesine, Osmanlı İmparatorluğu zamanında en yüksek seviyeye ulaştığı, bu devirde kullanılan şekillerin, hendesi karakterini kaybettiği, çiçek, nebat, hayvanların stilize edilmesinden meydana gelen tezyini modeller kullanıldığı, mimari eserlerin iç ve dış kısımlarının bu sanatın ustaları tarafından bezendiği anlatılmaktadır.
      (15) Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlu, Edirne II. Beyazid Darüsşifası:
    Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından,  1308’den sonra zamanla kurulan Anadolu Beylikleri ve Osmanoğulları fethettikleri her şehri nice anıtlarla bezerken bir yandan da sağlık ve sosyal yardım tesislerini inşa etmişlerdir.
    Sultan Bayezid II. Kili ve Akkerman fethine giderken, seferde ihtiyaçlarını son bir defa gözden geçirmek için, bir müddet Edirne’de kalmıştır. Bu sırada Tunca kenarında 23 Mayıs 1484 günü cami, hastane, medrese, imaret, hamam, değirmen ve köprüden ibaret bir külliyenin temellerini atmıştır.
      (16) Salih Zorlutuna, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında Edirne’nin Sahne Olduğu Şahane Sünnet ve Evlenme Düğünleri:
    1674 seferinden sonra Padişah Sultan IV. Mehmed’in şehzadelerine yaptırdığı sünnet ve eşi Hatice Sultanın evlenme düğünlerinin kaleme alındığı bu tarihçe zamanın haşmet, zenginlik ve adetlerini belirtmekte; saray mensupları ve devlet adamlarını tanıtılmaktadır. Makalede düğünden evvel yapılan hazırlıklar, sünnet düğünü ziyafetleri ile sünnetin icrası ve evlenme düğünü anlatılmaktadır.
      (17) Rakım Ertür, Eski Kırkpınar:
    Makalede Kırkpınar güreşlerinin mahalli, güreşlere hazırlık, Kırkpınar’ın başlaması, ödüller, gelen misafirlerin ananevi ağırlanması, hakem heyeti, Kırkpınar ağalığının satılması ve yeni ağanın ilan edilmesi, son zamanın ağaları anlatılmaktadır.
      (18) Prof. Dr. Hamit Sadi Selen, Yazma Cihannüma’ya Göre Edirne Şehri:
    Katip Çelebi yazdığı Cihannüma’da Akdeniz memleketlerinin büyük merkezlerinden İstanbul, Bursa ve Edirne’ye diğer şehirlerden daha fazla yer ayırmıştır. Eserde Edirne’nin mamur olduğu devirdeki büyük tesisler hakkında toplu bir bilgi verilmektedir. Eserde; Edirne hisarı, kuleleri, kaplıcaları, çarşılar, saraylar, kasırlar, camileri, medreseleri, zaviyeleri, türbeleri, hanları, hamamları, nehirler, bahçeleri, köprüleri tanıtılmaktadır.    
      (19) M. Uğur Derman, Edirne Hattatları ve Edirne’nin Yazı Sanatımızdaki Yeri:
    Tespit edilen en eski Edirne’li hattat, Fatih devri şöhretlerinden Yahya es-Sofi’dir. Bunların dışında Yedikule’li Seyyid Abdullah, Yusuf-i Rumi, Kevkep Mehmet Efendi, Darpzade Mustafa, Abdullah b. Ahmet Rodosi zade, Mustafa el Hafız, Hüseyin b. Ahmed, İsmail b. Ahmed, İbrahim bin Mehmet, Ahmet Dede, Seyyid Mehmet b. Ali, Mustafa b. Ali, Mehmet b. İbrahim, Hasan Vasfi, Mustafa Mehdi, Ali Remzi, Mustafa Rasim, Mustafa İzzeti, Şerif Hulusi, Şerif Fıtri, Zahide Züheyla tanıtılmaktadır.
      (20) Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk, Edirne Kitaplığındaki Tıp Yazmaları:
    Makalede Çelebi Mustafa Paşa’nın Selimiye Camii içindeki kitaplığındaki tıp kitapları tanıtılmaktadır.
      (21) Nurettin Kalkandelen, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde Bulunan Edirne’ye Ait Eserler Bibliyografyası:
    Burada; yazma eserler, üniversite mezuniyet tezleri, muhtelif mevzuda eserler, mimari ve eski eserler, tarihler, coğrafi eserler, harita ve planlar, fotoğraflar, resimler, dergiler, gazeteler, yıllıkların listesi verilmektedir.
      (22) Ord. Prof.Dr. A. Süheyl Ünver, Edirneli İki İnce Oymacımız:
    Edirneli iki oymacımız Nakşi ve Halazade tanıtılmaktadır.

   

Hüküm Gecesi, Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi: II. Meşrutiyet yıllarının siyasi olayları ile bu olaylar içerisinde yaşanan duygusal bir aşk hikayesi.
        Yazar eserinde; 1908-1911 yılları arasındaki siyasî olayları, kişisel çıkarlar uğruna girişilen ve halkın yararına herhangi bir düşünceye, ülküye dayanmayan çatışmaları ele almıştır. İttihat ve Terakki Fırkası’nın egemen olduğu dönemin eleştirisini muhalif gazeteci gözüyle yapmıştır. Kısaca; bir devrin çözülüşünün, içerisine sıkıştırılmış aşk hikâyesiyle birlikte ele alındığı duygusal bir romandır.
        Gerçek kişilerle, roman tiplerinin değişik bir roman tekniğiyle yer aldığı eserde Yakup Kadri, gençlik döneminde yaşadığı II. Meşrutiyet yıllarını; gazeteci Ahmet Samim'in öldürülmesinden Bâbıâli baskınına kadar uzanan olayları, İttihat Terakkî ile Hürriyet ve İtilâf arasındaki siyasî çekişmeleri konu ediniyor.
        Kitaba göre, İttihat ve Terakki Partisi olayların hep arkasında olmuş, milletin bütünlüğünü ve bağımsızlığını sağlamak için elinden geleni yapmaya çalışmış; yabancıların, ülkeyi bölmeye ve içten yıkmaya çalışanların karşısında olmaya çalışmıştır. Bu olayların gidişatını hep eleştiren romanın kahramanı Ahmet Kerim, muhalif bir gazeteci olarak, yazılarıyla İttihat ve Terakki’ye karşı cephe almıştır. Bu gazeteci yaşadığı dönemi eleştirmiş, ülkenin daha iyi olması için yazılar yazmıştır. Aynı gayeyi takip eden Ahmet Samim’in de yakın dostudur.
        Olaylar 1908-1911 yılları arasında geçmektedir. Bu dönemde İttihat ve Terakki ile muhalefet arasında siyasi bir çekişme yaşanmaktadır. Aslında bu toplumun sorunlarına çözüm getirmekten uzak bir iktidar kavgasıdır. Ordu güçsüzdür ve politikaya gömülmüştür. Ülkenin hiçbir sorununa somut çözümler getirilememekte, dış borçlar artmakta, kurtuluş Batı’nın desteğinde aranmaktadır. İktidar için çarpışan kişiler yalnızca çıkar peşindedirler. Aydınlar ile devlet adamları ise ipleri Batı emperyalizminin elinde olan kuklalardır.
        Ahmet Kerim’in gözünde; İttihat ve Terakki’nin çirkin siyasi oyunlar oynayışı, düşünce yoksulluğu, baskıyı, kaba gücü olağan sayan yönetim anlayışı, muhalefetin ikiyüzlülüğü, çıkarcılığı kıyasıya eleştirilmektedir. İttihatçılar ve İtilafçılar bir madalyonun değişik görünümdeki iki yüzü gibidir. Aynı maddeden yapılmışlardır, nitelikçe hiçbir ayrımları yoktur.
        Bireysel çıkarların öne alındığı siyasi çatışmalar toplumun sorunlarına çözüm getirmemiştir. İmparatorluğun parçalanmasında dış güçlerin etkisi de hat safhadadır. En acıklı olanı ise, neyi savunduğunu, neye karşı olduğunu bilmeyen, tarihin kendisine yüklediği kurtarıcılık görevi altında ezilen bir kuşak dramının boyutları dramatik bir şekilde dile getirilmiştir. Politik hırsların egemen olduğu bir ortamda insana özgü duyguların, özlemlerin, tutkuların yozlaşması; kardeşliğin düşmanlığa, sevginin sevgisizliğe, özverinin bencilliğe dönüşmesi de dönemin nitelikleri arasında sıralanabilir.
        Bu siyasi çalkantılar arasında Ahmet Kerim’in Samiye’ye olan aşkı da ele alınmıştır. Her akşamüstü evine dönerken köşe başındaki konağın önünden her geçişinde birkaç saniye duraklayıp içerden gelen şarkı ile karışık piyano sesini dinlemek Ahmet Kerim’de alışkanlık haline gelir. Bu güzel sesin sahibi Samiye’yi görmek için can atar. Lakin içeri girmek için her duraklayışında konağın önünde kendisine hakim olmasını bilir ve yoluna devam eder. Belki de içeride kiminle, nasıl birisiyle karşılaşacağını bilmeden böyle yapar. Ahmet Kerim platonik aşkıyla mektuplaşmaya başlar. Fakat bir gün matbaaya doğru yol alırken Samiye ile yolları defalarca kesişir, defalarca göz göze gelirler. Nihayet ikisi de konuşma cesaretini toplarlar. Samiye, genç, güzel ve çekici biridir. Ahmet Kerim’i büyülemesini bilmiştir.
        Samiye, İttihat ve Terakki Fırkası’ndan olan ağabeyi Selim Necati’nin isteğine uyarak Ahmet Kerim’i gece yarısı odasına alır. Selim Necati’nin, Ahmet Kerim’i Samiye’nin yatak odasında yakalayıp bir ırz düşmanı gibi öldürme girişimi başarısızlıkla sonuçlanır. Samiye kendini bağışlatmak için çırpınır; bu duygunun, bu isteğin tutsağı olur. Bu yolda her çılgınlığı göz önüne alır. Ahmet Kerim ise onun bütün girişimlerini alabildiğine katı bir duygusuzlukla karşılar. Aşkı nefrete döner artık. Bu inatçılık, genç kızdaki değişimi görmesini engeller. Sıradan bir olay biçiminde verilen, ayrıntısız, kısacık bir ölüm haberi geç de olsa Ahmet Kerim’i, bu ölümden kendisini sorumlu tutacağı yeni bir ruh halinin içine iter. Bu olayda Ahmet Kerim de suçludur, çünkü Samiye’yi hiç dinlemez. Nefret, yerini suçluluk duygusuna bırakır. Artık bundan sonrası Ahmet Kerim için kendi vicdanının sesini dinlediği dönemdir.
        Ahmet Kerim, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’yı öldürmekten dolayı sanık olarak tutuklanan kimselerle birlikte ölümle karşı karşıya getirilmiştir. Bekirağa bölüğünde, suçsuz ve haksız, idam korkusuyla “Hüküm Gece”sini beklerken bile kişiliğine kabahat bulmaz; bütün sebep ve sonuçlarıyla hayat hesabının yükünü zamanına ve neslinin tarihine yükler.
        Sırf hürriyete yapılan baskıya karşı koymak ve kişiliğini satılığa çıkarmamak için muhalefete geçen Ahmet Kerim, birdenbire kendini aralarında hiçbir öz ve niyet birliği bulunmayan Hasip, Halil Paşazade Ömer Beyler ile Necip Mollalar’ın, Neşet Paşalar’ın, Saim Efendiler’in içinde bulur. Ondan sonrası artık kaybedilmiş bir davadır.
        Sinop sürgünü Ahmet Kerim’i içkinin kucağına atmış, alkolden yoksun kaldığı günlerde kafası yağı tükenmiş bir kandile dönen, eli titreyen bir adamdır. Zavallı anacığına mektup bile yazamaz hale gelmiştir. Ahmet Kerim için asıl acı şey ise henüz Sinop’a gitmeden kendini tanımış olmasıdır. Ahmet Kerim tam bir muhaliftir. Herkesin ak dediğine o kara der. Kendi bildiğini okur ve ne kadar büyük yanlışlıklar yaptığının farkına geç de olsa varır.

Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet döneminin işlendiği siyasi bir roman niteliğindedir. Yazar bir dönemde yaşanan siyasi olayları küçük fakat mühim bir aşk hikayesi ile süslemesini bilmiştir. Kitapta her ne kadar siyasi bir hava ağır bassa da bahsedilen olayların gerçek olması, romanın okunmasını cazip bir hale getirmektedir.
        Siyasî olayların kurgusu içinde kişilerin psikolojisinin ağır bastığı romanda Yakup Kadri aynı zamanda, aydın-halk ikileminin ilk izlerini işlemektedir. Ayrıca romanın yazıldığı dönem itibarı ile dili ağırdır ve anlamayı kısmen güçleştirmektedir.
        Yazar, toplumsal sorunlara belli bir siyasal açıdan eğilmiş ve bu sorunlara yaklaşımını elden geldiğince sanatsal bir düzeyde tutmaya çalışmıştır. Bununla birlikte, ruhsal çözümlemeleri, karakter yaratıcılığı ile ele aldığı dönemin toplumsal gerçeklerini çok iyi yansıtmıştır.

Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar

İki insan arasındaki aşkta gelenek ve gelişmenin birlikte yaşanması
Romanın kahramanı olan mümtaz, küçük yaşta ve kısa aralıklarla babasını ve annesini kaybeder. Bu olay onu çok üzmüştür; özellikle babasının öldürülüşü, evlerinin yanışı, annesiyle birlikte doğup büyüdüğü yerden kaçarcasına uzaklaşmaları onun hafızasında derin izler bırakmıştır.
      Annesini de kaybedince büsbütün yalnız kalan Mümtaz, önce Adana’daki yakınlarının yanında bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a gelir. İhsan ve karısı Macide ile birlikte, Onların Şehzadebaşı’ndaki evlerinde oturmaya başlar. Önceleri büyük bir gurbet duygusu ve yalnızlık içinde kıvranan Mümtaz, Macide’nin iyi kalpliliği sayesinde kısa zamanda yeni hayatına alışır.
      Galatasaray lisesi’nde tarih öğretmeni olan İhsan, Mümtaz’a hem dost ve arkadaş olur, hem babalık hemde öğretmenlik yapar. Mümtaz, hayata, insana, tarih’e ve sanat’a bakmasını ondan öğrenmiştir.
      Mümtaz, Galatasaray lisesi’ni bitirdikten sonra Avrupa’da tahsilini tamamlamış, sonra İstanbul’a dönerek, Edebiyat Fakültesi’ne asistan olmuştur. Bir yandan da şiirle uğraşan Mümtaz, Emirgan’da bir ev tutmuş ve oraya yerleşmiş olmasına rağmen, vaktinin büyük bir bölümünü İhsanlarda geçirir. İhsan’ın hastalığı, ilaçlar, doktor bulma, kiracıdan kirayı alma gibi evin birçok işlerinide yüklenmiştir.
      Romanın birinci bölümünde olaylar, bir gün içinde tamamlanır. İkinci bölümünde Mümtaz, bir yıl öncesine, Nuran’la tanıştığı günlere döner.
      Mümtaz Ada vapurunda İclal ile Muazez’in uzun zamandır dillerinde düşürmedikleri Nuran ile tanışır. Bu kısa yolculuk sırasında birbirinden çok hoşlanırlar.Yalnız Nuran’ın kızı Fatma, bundan pek memnun olmaz ve her fırsatta hırçınlığını belli eder.
      Böylece başlayan aşinalık, kısa zamanda temiz bir aşk oluverir. Sık sık buluşurlar. Tanpınar’a göre Mümtaz ile Nuran’ın aşkı dünyanın en alışılagelmiş, sık tesadüf  edilen aşklarından birisidir.Yani birbirini seven iki kişi ile araya giren bir üçüncü insan veya engele bağlı bir üçüzlü aşk...
      Mümtaz, Nuran’a o kadar alışmıştır ki onu kendi varlığının bir parçası kabul eder. Ona karşı maddi bütünleşmeyi sağlayan bir yakınlık değil; aralarında mevcut olan bir çok tarafları ile bütünleşmek gibi kutsal bir istek duyar. İçindeki temiz duygulara güvenerek Nuran’a evlenme teklif eder.
      Nuran teklifini kabul etmiştir. Fakat Mümtaz, evlenmek için ne kadar acele ediyorsa, Nuran o kadar yavaştan almaktadır. O daha önce yaptığı evlilikte aradığını bulamamış, kocası, metresi ile gidip Nuran’ı bırakınca kızı fatma ile tek başına dul kalmıştır.
       Mümtaz, Nuran’ı  görmek için İskeleye indiği bir sırada Nuran’ın ayrıldığı kocası Fahir’le karşılaşır. Fahir’in metresi Emma’da oradadır. Nuran onları görmezlikten gelmeye çalışır, fakat kızı Fatma, koşarak babasının bacaklarına sarılır. Nuran sesizce kızını alır ve oradan uzaklaştırır. Bu hadise Mümtaz’ı  çok üzmüştür. Geleceğinin  nasıl acılar ve hangi engellere bağlı olduğunu görmüştür.
      Kısa bir süre sonra evlenme hazırlıkları başlar. Haber kısa zamanda duyulur. Nuran’ın dayısı ve arkadaşları bu habere sevinirler. Bir yığın kötü şartlar ve engellere rağmen nikah bir hafta sonra Bursa’da kıyılacaktır.
      Düğün hazırlıkları sürüp giderken, öteden beri Nuran’ı sevmekte olan Suat’tan Nuran’a bir mektup gelir. Mümtaz büyük bir ümitsizliğe ve karamsarlığa düşer. Çünkü o Suat’ı tanımaktadır. Suat her istediğini yapan, her istediğine kavuşmak isteyen ihtiraslı bir insandır. Suat, ağır hasta olarak bir sanatoryumda yatmaktadır. Ve mektuplarının arkası kesilmez. Nuran her mektubu Mümtaz’a gösterir. Mümtaz ise, Suat’a kızmadığı gibi, onda değişik bir taraf bulunduğundan ilgi duymaya bile başlar.
      Bir süre sonra Suat, Mümtaz ve Nuran’ın da bulunduğu bir yemek toplantısına katılır. Saz üstadları Cemil ve Emin beylerin de katıldığı bu musiki meclisinde gece geç saatlere kadar süren eğlenceden Suat, garip bir şekilde veda ederek ayrılır. Misafirlerin gitmesinden hemen sonra Mümtaz ve Nuran kısa bir gezinti için dışarıya çıkarlar. Döndüklerinde evlerinin ışığının yanmakta olduğunu görürler. Önce telaşa kapılır, sonra hizmetçinin gelmiş olacağını düşünerek rahatlarlar. Fakat kendilerini korkunç bir manzara beklemektedir: Suat, bu ışığı yanan odada kendisini asarak intihar etmiştir.     
      Nuran’ın tanıdıkları sayesinde olayın genişlemesi, basına yansıması önlenir ama gerek Mümtaz, gerek Nuran bu olaydan kendilerine büyük birer pay çıkararak vicdan azabı duyarlar.
      Çok geçmeden Nuran, Mümtaz’a bir not bırakarak Bursa’ya gittiğini ve bundan sonra kesinlikle evlenmiyeceğini bildirir.
      Böylece herşey altüst olmuş, başlanılan noktaya gelinmiştir. Mümtaz evini bırakır, İhsanlara yerleşir. Ancak İhsan’ın durumu çok ümitsizdir. Ağır krizler geçirmeye başlamıştır. Yine böyle sıkıntılı bir günde yengesi Macide, olup bitenlerden biraz olsun uzaklaşabilmesi için onu şehri gezmeye yollar. Bu sıcak yaz gününde Mümtaz, bir yıl önceki o mesut yaz günlerini bir daha yaşar.
      Böyle dalgın ve yaralı dolaşırken, fakülteden arkadaşları İclal ve Muazez’e rastlar. Ona Nuran’ın Fahir’le  barıştığını, Fahir’in pişmanlık duyarak geri döndüğünü, yeniden evlendiklerini ve Fatma’nın da babasına kavuşmuş olmanın mutluluğunu yaşadığını söylerler. Mümtaz bütün bunlara sevinmiş gibi görünür. Fakat yine de içi garip bir ümitsizlikle sarsılmaktadır.
      Eve döndüğünde Macide’nin halinden İhsan’ın ağırlaştığını anlar. Ertesi günü bekleyecek zaman yoktur. Hemen doktor çağırmaya koşar. Uzun aramalardan sonra bulabildiği doktorun yazdığı ilaçları alır. Yolda gelirken Suat’ın hayaliyle karşılaşır.Ölümünden sonra bile Mümtaz’ın yakasını, duygu ve hayal dünyasını bir türlü bırakmayan Suat, sanki karşısındaymış gibi konuşmaya başlar, Mümtaz, onun kendisinden hesap sorduğunu zanneder. Dengesini kaybederek düşer ve avucundaki sıkı sıkıya tuttuğu ilaç şişeleri kırılarak ellerini parçalar.
      Bu halde eve dönen Mümtaz’ı Macide karşılamıştır. Mümtaz İhsan’ı sorar. Doktordan iyi olduğu haberini alır. Fakat merdivenleri çıkamadan ikinci basamağa yığılır. İhsan için gelmiş olan doktor, “artık benimsin, yalnız benim “ der gibi bakmaktadır.Mümtaz’a... Macide yaşlı gözlerle üzerine eğilir. Radyo, gür sesiyle II. Dünya Savaş’ının başladığını bütün dünyaya ilan etmektedir. Mümtaz aldırış etmez. Onun için dünyada artık huzur kalmamıştır.

Eserde sadece bir aşk hikayesinden öte geşmiş, gelenek, mazi gibi kavramların sorgulanması vardır.Yahya Kemal’in “Kökleri mazide kalan bir atiyim” sözü Tanpınar’a(Mümtaz’a) mihmandarlık yapmıştır.Mümtaz eserde gelenektir, mazidir, tarihtir.Nuran ile ortak noktalarıda budur.İkisi birlikte eski İstanbul mahallerini gezerler,eski musiki üzerine sohbet ederler.Mümtaz’ın savunduğu ya da temsil ettiği düşünce salt gelenekçi yobaz bir anlayış değildir.Yahya Kemal’in dizesinde olduğu gibi geleceğe bakmaktır.Gelişmeyi kabul eder.Tanpınar bu eserinde Mümtaz’ın ağzı ile aslında kendi felsefesini ortaya koymuştur.Romanın bir yerinde Mümtaz yeni mimari ile yapılmış bir sokaktan geçerken, bir grup çocuğun “al satarım bal satarım”adlı oyunu oynadığını görür.Bunu mütebessim bir umutla seyreder.Orada gelişmenin bu şekilde olaması gerektiğini, modern binalar altında kendi kültürümüzün içinden çıkmış bir çocuk oyunun oynanması onu gelenek ve gelecek üzerine düşünceye sevk eder.Bu sahne Tanpınar’ın “Devam ederek gelişmek” felsefesini sözlü olarak Mümtaz’a söyletir.Aslında bu Mümtaz şahsında Tanpınar’ın yaşama geleneği ve geleceğe bakış açısıdır.Hatta diyebiliriz ki düşünce yapısı itibariyle Mümtaz Tanpınar’ın fikri cephesini temsil eder.

Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal Beyatlı

Kendi Gök Kubbemiz, Türk şiir coğrafyasına hükmeden bir payitaht, geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş sağlam bir köprü, duygu ve düşüncelerimizin de zengin bir arşividir. Yahya Kemal'in şiiri, bu kitapta bir uygarlık tasarımı olarak yer almıştır. Gelenek ve modernlik, Doğu ve Batı, bu tasarımın şiir dünyasında buluşurlar.

Yahya Kemal BEYATLI’nın yeni Türkçe ile yazdığıhem iç hem dış bakımdan yeni şiirlerini bir araya toplayan  kitabıdır. “Sizlersiniz bu ânı ışıklarla Türk eden” dediği halkımızın zamanı bile Türk edişindeki mili üslûba hayran olan; ve zamanın bile Türk olanında yaşamak  isteyen Yahya KEMAL her şeyden önce ve tam bir milli bir şairdir.             Ana temalar aşk, ölüm, maziye hasret olarak sıralanabilir. Kitaptaki şiirlerden “Ok” şiiri hariç hepsi aruz vezniyle yazılmıştır. Kitapta şiirler üç grupta toplanmaktadır. “Süleymâniye'de Bayram Sabahı” adlı şiirinin ikinci dizesinde yer alan "Kendi Gök Kubbemiz" birinci bölümü; "Yol Düşüncesi", ikinci bölümü, "Vuslat" ise üçüncü bölümü oluşturmaktadır.

Kendi Gök Kubbemiz bölümünde; Türk milletinin Türkiye topraklarında Türk – İslam senteziyle yarattığı büyük milliyet ve medeniyetin niteliğini, yüceliğini ve güzelliğini terennüm eden şiirler yer almıştır.

Yol Düşüncesi bölümünde; düşünüş şiirleri ve bilhassa ufuk ve ölüm temalarını dile getirdiği şiirleri yer almaktadır.

Vuslat bölümünde; daha çok aşk şiirleri sıralanmıştır.

Yahya Kemal, her mısrasını halis şiir anlayışına en uygun bir musiki cümlesi halinde söylemek için, şiirlerini dünya tarihinde nadir görülmüş bir sabırla,  yıllarını vererek işlemiştir.  Süleymâniye'de Bayram Sabahı, onun, en uzun zamanda bütünlenen şiirlerindendir.





Birinci bölümdeki şiirler :

-Süleymâniye'de Bayram Sabahı

-Açık Deniz

-Itrî

-Bir Tepeden

-Bir Başka Tepeden

-Akıncı

-Mohaç Türküsü

-Siste Söyleniş

-İstanbul Fethini Gören Üsküdar

-Hayâl Şehir

-Ziyâret

-Atik-Valde'den İnen Sokakta

-Üsküdar'ın Dost Işıkları

-Hayâl Beste

-Eski Mûsıkî

-O Rüzgâr

-Mevsimler

-Koca Mustâpaşa

-Gece

-Akşam Mûsıkîsi

-İstinye

-Eylül Sonu

-Fenerbahçe

-Maltepe

-Bedri'ye Mısralar

-Karnaval ve Dönüş

-İstanbul Ufukta'ydı

-Mihriyâr

-İstanbul'un O Yerleri

-Ok

-Kaybolan Şehir

-1918



İkinci bölümdeki şiirler :

-Yol Düşüncesi

-Sonbahar

-Düşünce

-Sessiz Gemi

-Rindlerin Hayatı

-Rindlerin Akşamı

-Rindlerin Ölümü

-Ufuklar

-Deniz Türküsü

-Uçuş

-Gezinti

-Moda'da Mayıs

-Geçiş

-Düşünüş

-Duyuş Ve Düşünüş

-O Taraf

-Bir Dosta Mısrâlar

-Bir Yıldız Aktı

-Gurbet

-Hüzün Ve Hâtıra

-Gece Bestesi

-Mâverâda Söyleniş

-Mehlika Sultan



Üçüncü bölümdeki şiirler :

-Vuslat

-Telâki

-Ses

-Deniz

-Erenköyü'nde Bahar

-Bahçelerden Uzak

-Geçmiş Yaz

-Hatırlatan

-Eski Mektup

-Aşk Hikâyesi

-Viranbağ

-Güftesiz Beste

-Nazar

-Özleyen

-Ric'at

-Çin Kâsesi

-Bergama Heykeltraşları

-Endülüs'te Raks

-Altor Şehrinde

-Eski Pâris

-Büyü Şiir

-Sicilya Kızları

-Cin'ler

-Hayâli Söyleniş

-Madrid'de Kahvehâne



Kendi Gök Kubbemiz, Türk şiir coğrafyasına hükmeden bir payitaht, geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş sağlam bir köprü, duygu ve düşüncelerimizin de zengin bir arşividir. Yahya Kemal'in şiiri, bu kitapta bir uygarlık tasarımı olarak yer almıştır. Gelenek ve modernlik, Doğu ve Batı, bu tasarımın şiir dünyasında buluşurlar.

Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz'in altında yerli hayatın tam bir ansiklopedisini kurgulamıştır. Sözün manevi derinliği, bu eserin sayfalarında musikinin ses iklimine karışır ve mimari ile gündelik hayat, toplumsal varoluşa kişilik kazandırır.

Sonuçta anlatılan bizim hikayemiz, coğrafyadan vatana doğru uzanan tarihsel yolculuğumuzdur. Titiz sözcük işçiliği, temelleri uygarlık toprağımıza atılmış biçim anlayışı ve önerdiği hayat felsefesi üzerinde yükselen bu poetik zirve, Türk şiiri adına dikilmiş görkemli anıtlardan birisi olarak çağdaş edebiyatımızda yerini almıştır.

Daha Selanik İdadisi'nde "Esrâr" takma adıyla şiirler söyleyen Yahya Kemal , "şiire bir aşkla başladım" demekte, ilk şiirini mahallelerinde oturan Redife adındaki genç kız için "türkü güftesi olarak" yazdığını belirtmektedir. İlk yayımlanan şiirinin, hiç görmediği İstanbul'u "tasvir eden" "Hâtıra" adlı ve "mübtedi gençlerin pek bilmediği muzâri vezni ile yazılmış bir manzume olduğunu" belirten Yahya Kemal, bu ilk ürününün İstanbul'da yayımlanan Terakkî mecmuasında çıktığını bildirmektedir. İstanbul'a geldikten sonra Tevfik Fikret'in, Cenap Şahabettin'in şiirlerini tanıyan Yahya Kemal, Servet-i Fünun şiirinin etkilerini taşıyan gençlik şiirlerini Ağâh Kemal imzasıyla İrtika, Mâlumat dergilerinde yayımlamıştır. Bu yıllarda, akrabalarından Abdurrahmanpaşazade İbrahim Bey'in evinde Hacı Arif Bey yönetiminde yapılan icra fasıllarını izleyerek Türk müziğini yakından tanımış, klasik bestecilerimizi derinden anlayıp sevmiştir.

Paris'te bulunduğu yıllarda Fransız sembolistlerinin yapıtlarına yakınlık duyan Yahya Kemal, şunları yazmaktadır: "Gerçi Hugo'yu iyi anlıyordum, gerçi Gautier'yi ve De Banville'i iyi anlıyordum, gerçi Baudelaire ve Verlaine'i sıtmalı bir ibtilâ ile seviyordum, gerçi şahsî şairliğin en son numuneleri olan Maeterlinck, Verhaeren gibi şiirleri yakından biliyordum, lâkin zevkim, bütün bu şairlere nispetle çok geri sayılan Jose Maria de Heredia'nın şiiri üzerinde durmuştu".

Yahya Kemal Heredia aracılığıyla, sonraki yıllarda şiir anlayışını kökten değiştirmesine yol açacak Latin ve Yunan şiirini tanımış, Heredia'nın sonnet'lerinde "şiirin asıl madenine eliyle dokunduğu" duygusuna kapılmıştır. Paris'te Yahya Kemal'i derinden etkileyen ve tarih görüşünün oluşmasını sağlayan ikinci kişilik Albert Sorel olmuştur.

Bu iki etkiyle Türkiye'ye dönen Yahya Kemal, 1918'de Yeni Mecmua'da yayımladığı şiirleriyle büyük ilgi uyandırmış, daha sonra Edebî Mecmua, Şair, Büyük Mecmua, Şair Nedim, Yarın, İnci ve kendi kurduğu Dergâh dergilerinde yer alan yapıtlarıyla kendisini bir yol açıcı olarak kabul ettirmiştir. Bir anlamda modern Türk şiirinin başlatıcısı sayılan Yahya Kemal, "Hayal Şehir" adlı şiiriyle İnönü Sanat Armağanı'nı kazanmıştır (1948).


Bir milleti, millet olarak yaşatan ve şahsiyet sahibi kılan en esaslı unsur, milli kültürdür. Kaynağını milletin tarihinden, dil, din, ahlâk, sanat ve geleneklerinden alan milli kültür, milli dayanışmanın, birlik ve beraberliğin temelidir.
Milli kültür milli şuuru yaratır. Milli şuurunu kaybeden milletler, teknolojide ilerleseler dahi, benliklerini ve istiklâllerini koruyamazlar.
Yahya Kemal, keskin bir gözlemci gücü ile duru bir anlatım kabiliyetini birleştirerek kaleme aldığı şiirlerinde aruz veznini kullanmasına rağmen modern şiirin izlerini de okuyucuya hissettirmekte; geçmişle geleceği, tasavvufla Yunan ve Latin kültürünün izlerini birbirine tezat oluşturmayacak şekilde kaynaştırmayı becerebilmiş seçkin şairlerimizdendir. Yahya Kemal’in  kitabında dikkati çeken bir başka özellik ise O’ndaki İstanbul sevdasının şiirlerine yansımasıdır. Hatta bununla ilgili bir anekdot da anlatılır :
Milletvekili olarak Ankara’ya gidince meclisteki her sohbetinin konusu İstanbul olmaktadır. Ancak, bu duruma Dr. Adnan ADIVAR biraz içerlemiştir. Ne de olsa burası da vatan toprağıdır. Üstelik, kurtuluş mücadelesinin de başkentidir. Sorar :
-          Üstad, varsa yoksa İstanbul. Şu Ankara’nın hiç mi bir şeyini sevmedin ?
-          Sevmez olur muyum, sevdim tabii…
-          Peki nesini ?
-          İstanbul’a dönüşünü…
İstanbul aşığı Yahya Kemal’e atfedilen bu anekdotun gerçekten yaşanıp yaşanmadığı kesin değildir.  Ancak, şairin şiirlerinde bu sevgiyi her mısrada görmek mümkündür.  Şair bu sevgisini milletine ve memleketine olan tutkusuyla bütünleştirebilmiş ve milli kültürümüzün ve milli şuurumuzun güçlendirilmesine değerli katkılarda bulunmuştur.

SÜLEYMANİYE'DE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükunette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilâhi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarinin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsî tepeyi;
Taşımış harcını gaazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimariyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları...
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri rü'yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i
Ne kadar saf idi siması bu mü'min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimari mi ulvi eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir baska zaferden geliyor:
Kosova'dan, Nigbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan...
Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
Belgrad'dan mı? Budin, Egri ve Uyvar'dan mi?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.


15 Şubat 2013 Cuma

Türkçülüğün Esasları, Ziya Gökalp

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları: Yazar eserinin birinci bölümün de tükçülüğün esaslarını; Türklük kavramını ,millet unsuru gibi temel hususları anlatmış ikinci bölümünde ise Türkçülüğün proğramı anlatılmıştır.
Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasından önce Avrupa'da Türklükle ilgili iki hareket oluştu. Bulardan birincisi Fransızca, Turquerte denilen. Türk hayranlığı'dır. Türkiye'de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler ve tezhipler, mangallar, şamdanla, vb. Gibi Türk sanat eserleri çoktan Avrupa'daki sanat severlerin dikkatini çekmişti. Bunlar, Türklerin eseri olan bu güzel şeyleri binlerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu veya Türk odası oluştururlardı. Bazıları da bunları başka milletlere ait güzel şeylerle birlikte, bibloları arasında sergilerdi.Avrupa ressamların Türk hayatıyla ilgili yaptıkları tablolar ile, şairlerin ve filozofların Türk ahlakını nitelemek amacıyla yazdıkları kitaplar da Turquerie'nin içine girerdi. Lamartine'in, Auguste Comte'un Pierre Laffite'in, Ali Paşa'nın özel sekreterleri olan Mismer'in, Pierre Loti'nin, Farrere'in Türklerle ilgili dostça yazıları bunların örneklerindendir. Avrupa'daki bu hareket tamamen Türkiye'deki Türklerin güzel sanatlardaki ve ahlaktaki yüksekliklerinin bir sonucudur.Avrupa'da otaya çıkan ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) adı verilir. Rusya'da, Almanya'da, Macaristan'da, Danimarka'da, Fransa'da, İngiltere'de, birçok bilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Moğollara ait tarihi ve arkeolojik araştırmalar yapmaya başladılar. Türklerin eski bir millet olduğunu oldukça geniş bir alanda yayılmış bulunduğunu ve çeşitli zamanlarda dünya egemenliğine yaraşır devletler ve yüksek medeniyetler kurduğunu meydana koydular. Gerçi bu sonuncu araştırmaların konusu Türkiye değil, eski Doğu Türkleri idi. Fakat, birinci hareket gibi, bu ikinci hareket de yurdumuzdaki bir takım fikir adamlarının ruhuna etkisiz kalmıyordu.
Yazar Türkçülüğün yerleştirilmesinde emek veren yazarlardan ve ulu önder M.Kemel Atatürk’ten şöyle bahseder;
Yakıp Kadri, Yahya Kemal, Falip Rıfkı, Refik Halit, Reşat Nuri, Beyler gibi yazarlar ve Orhan Seyfi, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Hikmet Nazım, Vala Nurettin beyler gibi şairler yeni Türkçe'yi güzelleştirdiler. . Müfide Ferit Hanım da, gerek değerli kitaplarıyla, gerek Paris'teki yüksek konferansları ile Türkçülüğün yükselmesine büyük emekler harcadı.Türkçülük dünyası bugün o kadar genişlemiştir ki, bu alanda çalışan sanatçılarla bilim adamlarının isimlerini saymak ciltlerle kitap gerektirir.
Türkçülüğe ait bütün bu hareketler verimsiz kalacaktı, eğer Türkleri Türkçülük ideali çevresinde birleştirerek büyük bir yok oluş tehlikesinden kurtarmayı  başaran büyük bir dahi ortaya çıkmasaydı. Bu büyük dahinin adını söylemeğe gerek yok. Bütün dünya, bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa adını kutlu bir kelime sayarak, her an saygıyla anmaktadır. Eskiden Türkiye'de. Türk milleti hiç bir önemli yere sahip değildi. Bugün, her hak Türk'ündü. Bu topraktaki egemenlik Türk egemenliğidir. Politikada kültürde, ekonomide hep Türk halkı egemendir. Bu kadar esin ve büyük inkılabı yapan kişi Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü, düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve özellikle başarı ile sonuçlandırmak çok güçtür.
Yazar milleti çeşitli kavramlara göre (coğrafya ,politik ,ferdiyetçi…gibi çeşitli hususlara göre incelemiş en son aşağıdaki sonuca ulaşmıştır:
O halde, millet nedir? Irka, kavme, coğrafyaya politikaya ve iradeye ait güçlere üstün gelecek ve onları egemenliğine alabilecek başa ne gibi bir bağımız var?Sosyoloji ispat ediyor ki, bu bağ terbiyede, kültürde, yani duygularda  ortaklıktır. İnsan en samimi, en içten duygularını ilk terbiye zamanlarında alır. Ta beşikte iken, işittiği ninnilerle ana, dilinin etkisi altında kalır. Bundan dolayıdır ki, en çok sevdiğimiz dil, ana dilimizdir. Ruhumuzu oluşturan bütün din, ahlak ve güzellik duygularımızı bu dil aracılığıyla almışız. Zaten ruhumuzun sosyal duyguları, bu din, ahlak ve güzellik duygularından ibaret değil midir? Bunları çocukluğumuzda hangi toplumdan almışsak sürekli o içinde daha büyük bir imkanla yaşamamız mümkün iken, toplumumuz içindeki fakirliği ona tercih ederiz. Çünkü dostlar içindeki bu fakirlik, yabancılar arasıdaki o zenginlikten daha fazla bizi mutlu ede. Zevkimiz, vicdanımız, özleyişlerimiz, hep içinde yaşadığımız, terbiyesini aldığımız toplumdur. Bunların yankısını ancak o toplum içinde işitebiliriz.Ondan ayrılıp ta başka bir topluma katılabilmemiz için, büyük bir engel vardır. bU engel, çocukluğumuzda o toplumdan almış olduğumuz terbiyeyi ruhumuzdan çıkarıp atmanın mümkün olmamasıdır. Bu mümkün olmadığı için, eski toplum içinde kalmak zorundayız.Bu açıklamalardan anlaşıldı ki, millet, ne ırkın, ne kavmin, ne coğrafyanın, ne politikanın ne de iradenin belirlediği bir topluluk değildir.Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan, bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan, dini dinime uyan) diyerek tarif eder. Felekten de bir adam, kanca ortak olduğu insanlardan çok dilde ve dinde ortak olduğu insanlarla beraber yaşamak ister. Çünkü, insani karakterimiz bedenimizde değil, ruhumuzdadır. Maddi becerilerimiz ırksızımdan geliyor,manevi becerilerimizde terbiyesini aldığımız toplumdan geliyor. Büyük İskender diyordu ki;"Benim gerçek babam Filip değil,Aristo'dur. Çünkü birincisi maddi varlığımın, ikincisi manevi varlığımın meydana gelmesine neden olmuştur." İnsan için, manevi varlık, maddi varlıktan önce gelir. Bu bakımdan,milliyette soy kütüğü aranmaz. Yalnız, terbiyenin ve idealin milli olması aranır. Normal bir insan, hangi milletin terbiyesini almışsa, ancak onun idealine çalışabilir. Çünkü ideal bir heyecan kaynağı olduğu içindir ki aranır.halbuki, terbiyesiyle büyümüş bulunmadığımız bir toplumun ideali ruhumuza asla heyecan veremez. Aksine, terbiyesini almış olduğumuz toplumun ideali ruhumuzu heyecanlara boğarak mutlu yaşamamıza neden olur.İnsan, terbiyesiyle büyüdüğü toplumun ideali uğruna hayatını feda edebilir. Halbuki zihnen kendisini bağlı sandığı bir toplum uğruna ufak bir çıkarını bile feda edemez. Kısaca insan, terbiyece ortak olmadığı , bir toplum işinde yaşarsa, Mutsuz olur. Bu düşüncelerden çıkaracağımız pratik sonuç şudur; yurdumuzda bir zamanlar dedeleri Arnavutluk'tan veya zamanlar dedeleri Arnavutluk'tan veya Arabistan'dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunların Türk teri beysiyle büyümüş ve Türk idealiyle çalışmayı alışkanlık haline getirmiş görürsek, diğer milletdaşlarımızdan hiç ayırmamalıyız.. Yalnız iyi günlerimizde değil, kötü günlerimizde de bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizin dışında sayabiliriz? Özellikle bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakarlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler vermiş olanlar varsa, nasıl olurda bu fedakar insanlara (siz Türk değilsiniz) diyebiliriz. Gerçi atlarda soy aramak gerekir. Çünkü, bütün üstünlükleri içgüdüye dayandığı ve bunlar kalıtım yoluşla geldiği için, hayvanlarda ırkın büyük bir önemi vardır. İnsanlarda ise, ırkın sosyal niteliklere hiç bir etkisi olmadığı için, soy aramak doğru değildir. Bunun tersi bir yol tutacak olursak memleketimizdeki aydınların ve fikir savaşçılarının birçoğunu feda etmek gerekecektir. Bu durum doğru olmadığından, (Türküm) diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türlüğe ihaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başak çare yoktur.
Diyerek millet kavramını açıklamıştır.
Milli kültür ve medeniyet kavramlarını şöyle açıklamıştır: Milli Kültür (Hars) ile medeniyet arasında hem birleşme noktası, hem de ayrılık noktaları vardır. Mili kültür ile medeniyet arasındaki birleşme noktası, ikisinin de bütün toplumsal hayatları içine almasıdır. Toplumsal hayatlar şunlardır; Din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, ekonomi, dil ve fen ile ilgili hayatlar. Bu sekiz türlü hayatın bütününe milli kültür adı verildiği gibi medeniyet de denilir. Şimdi, milli kültür ile medeniyet arasındaki ayrılıkları, farkları arayalım:Birinci olarak, kültür milli olduğu halde, medeniyet milletlerarasıdır. Kültür, yalnız bir milletin din, ahlak, hukuk, akıl, estetik,dil ekonomi ve fen hayatlarının uyumlu bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı gelişmişlik düzeyine sahip birçok milletlerin sosyal hayatlarının ortak bir bütünüdür. Mesela, Avrupa milletleri arsında ortak bir Batı medeniyeti vardır.Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı ve bağımsız olmak üzere bir İngiliz kültürü, bir Fransız kültürü, bir Alman kültürü v.d. barınmaktadır.İkinci olarak, medeniyet, yöntem aracılığıyla ve ferdi iradelerle oluşan sosyal olayların bütünüdür. Mesela din ile ilgili bilgiler ve bilimler yöntem ve irade ile oluştuğu gibi, ahlak, hukuka güzel sanatlara, oluştuğu aklın fonksiyonlarına, dile ve fenlere ait bilgiler ve teoriler de hep fertler tarafından yöntem ve irade ile oluşturulmuşlardır. Bundan dolayı aynı medeniyet dairesi içinde bulunan bütün bu kavramların, bilgilerin ve bilimlerin toplamı medeniyet dediğimiz şeyi meydana getirir.
Batı medeniyetinin her yerde doğu medeniyetinin yerine geçmesi doğal bir kanun olunca, Türkiye'de de böyle olması zorunlu idi. O halde Doğu medeniyeti dairesinde bulunan Osmanlı medeniyeti ister istemez ortadan kalkacak, onun yerine bir taraftan İslam diniyle beraber bir Türk kültürü, diğer taraftan da Batı medeniyeti geçecektir. İşte Türkçülüğün görev bir taraftan yalnız hak arasında kalmış olan Türk kültürünün arayıp bulacak, diğer taraftan Batı medeniyetini tam ve canlı bir biçimde alarak milli kültüre aşılamaktadır.
Tanzimatçılar, Osmanlı medeniyetini Batı medeniyetiyle uzlaştırmağa çalışmışlardı. Oysa ki iki zıt medeniyet yanyana yaşayamazlar; sistemleri birbirine aykırı olduğu için, ikisi de birbirini bozmağa neden olur. Mesela, Batı'nın müzik tekniği ile Doğu'nun müzik tekniği birbiriyle uzlaşmaz. Batı'nın deneysel mantığı ile Doğunun iskolastik mantığı birbiriyle barışamaz. Bir millet ya Doğulu olur, ya Batılı olur. İki dinli bir fert olmadığı gibi, iki medeniyetli bir millet de olamaz. Tanzimatçılar, bu noktayı bilmedikleri için yaptıkları yenilik hareketinde başarı sağlayamadılar.
Türkçülere gelince, bunlar esasen Bizanslı olan Doğu medeniyetini büsbütün bırakarak Batı medeniyetini tam bir biçimde almak istediklerinden, girişimlerinde başarılı olacaklardır. Türkçüler tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla, batı medeniyetine tam ve kesin bir biçimde girmek isteyenlerdir. Fakat, batı medeniyetine girmeden önce, milli kültürümüzü arayıp bularak milli kültürümüzü ortaya çıkarmamız gerekir.
Yazar işgal yıllarında İngilizleri gözlemleyerek medeni ahlaklarının düşük ama vatani ahlaklarının yüksek olduğunu belirtmiştir.Aynı hususun bizde tersi olduğunu özellikle çok vatan haini çıkmasından dolayı vatani ahlakın düşük esas önemli unsurun vatani ahlak olduğunu belirtmiştir.Bu hususla ilgili olarak vatan sevgisini şöyle açıklamıştır:
Vatani ahlakın yüksel olması, milli dayanışmanın temelidir. Çünkü vatan, üstünde oturduğumuz toprak demek değildir. Vatan, milli kültür dediğimiz şeydir ki üstünde oturduğumuz toprak onun ancak dış görünüşünden ibarettir. Ve onun dış görünüşü olduğu içindir ki kutsaldır . Demek ki vatan; din, ahlak ve estetik güzelliklerin bir müzesidir, bir sergisidir. Vatanımızı içten gelen bir aşkla sevmemiz, bu içten güzelliklerin ürünü olduğu içindir. O halde, milli kültürümüzü bütün güzellikleriyle ne zaman meydana çıkarırsak, vatanımızı en çok o zaman seveceğiz ve bu kadar şiddetle seveceğimiz o sevimli vatan uğruna, şimdiye kadar yaptığımız gibi, yalnız tehlike zamanlarında hayatımızı değil, barış zamanlarında da bütün şahsi ve toplum tutkularımızı feda edilebileceğini belirtmiştir.
Ziya Gökalp Türklerin esas dilinin İstanbul Türkçesi olduğunu belirtmiştir . Bunun ise konuşulan fakat yazılmayan İstanbul lehçesi ,diğeri de konuşulmayan fakat yazılan Osmanlıca olmak üzere iki dili olduğunu ve eserinde, bu ikilemin çözümünü şöyle anlatmaktadır:
‘’O halde, yalnız bir seçenek kalıyor; Konuşma dilini yazarak yazı dili haline getirmek! Zaten halk yazarları bu işi eskiden beri yapıyorlardı. Osmanlı edebiyatının yanında, halk diliyle yazılmış bir Tür edebiyatı altı, yedi yüzyıldan beri vardı. Demek ki, dil ikiliğini kaldırmak için, yeniden hiçbir şey yapmağa gerek yoktu. Osmanlı dilini hiç yokmuş gibi bir tarafa atarak, halk edebiyatına temel görevi gören Türk dilini olduğu gibi milli dil saymak yeterli idi: işte Türkçüler, dilimizdeki ikiliği kaldırmak için, şu prensibi kabul etmekle yetindiler: İstanbul halkının ve özellikle İstanbul hanımlarının konuştukları dili yazmak. Böylelikle yazılacak olan İstanbul konuşma diline yeni dil sonar güzel Türkçe, daha sonra Türkçe adları yeni verildi ‘’
Ziya Gökalp Türklük Ahlakını;kişisel ahlak, medeni ahlak aile ahlakı,cinsel ahlak,gelecekteki aile ahlakı , gibi kavramlarla açıklamıştır.Milletlerarası Ahlakı şöyle izah etmiştir:
Fertlerin birbirine karşı iyilik sever ve iyilik yapar olması "medeni ahlak" adını aldığı gibi, milletlerin birbirlerinin iyiliklerini istemesine ve birbirlerine iyilik yapmasına da "milletlerarası ahlak" adı verilir. Eski Türklerin yenilmiş milletlere sonradan kapitülasyon adıyla başına bela olan olağanüstü ayrıcalıklar sunmaları Türk kültüründeki milletlerarası birlik fikrinin bir sonucudur. Gelecekte, Milletler topluluğu şimdiki gibi yalandan değil, gerçekten oluşursa bunun en içten üyesi hiç kuşkusuz Türkiye devleti ve Türk milleti olacaktır. Çünkü geleceğe ait bütün gelişmeler, tohum halinde Türk'ün eski kültüründe vardır.Özetle, her milletin yeryüzünde gerçekleştirdiği tarihi ve medeni bir misyonu vardır. Türk milletinin misyonu ise, ahlakın en yüksek erdemlerini gerçeklik alanına çıkarmak, en olamaz sanılan fedakarlıkların ve kahramanlıkların olabildiğini kanıtlamaktır.
Hukuk alanında Türkçülüğü:Özetle bütün yasalarımızda hürriyete, eşitliğe ve adalete aykırı ne kadar kural ve teokrasi ile klerikalizme ait ne kadar izler varsa hepsine son vermek gerektiğini belirtmiştir.Din alanında Türkçülüğü ise:
Türkçülük, din kitaplarının ve hutbelerle vaazların Türkçe olması demektir. Bir millet, din kitaplarını okuyup anlayamazsa, doğaldır ki, dinin gerçek niteliğini öğrenemez. Hatiplerin vaizlerin ne söylediklerini anlamadığından ibadetlerden de hiç bir zevk alamaz. İmam-ı Azam hazretleri, hatta, namazdaki surelerin bile milli dilde okunmasının dince sakıncalı olmadığını söylemişlerdir. Çünkü ibadetten alınacak dini heyecan nacak okunan duaların tamamen anlaşılmasına bağlıdır. Türklerin namazdan aldıkları yüksek zevkin bir bölümü de yine ana dille söylenen ve mırıldanılan ilahilerdir. Özellikle teravi namazlarını canlandıran etken şiir ile musikiyi birleştiren, Türkçe ilahilerdir. Ramazanda ve diğer zamanlarda Türkçe söylenen vaazlar da halkta dini duygular ve heyecanlar uyandırırlar.Türklerin en çok heyecan aldıkları ve zevk duydukları bir dini tören daha vardır ki, o da Mevlit-i Şerif okunmasından ibarettir. Şiir ile musikiyi ve canlı olayları bir araya getiren bu tören dine sonradan eklenen bir biçimde ortaya çıkmakla beraber en canlı dini törenler sırasına geçmiştir. İşte bu örneklerden anlaşılıyor ki, bugün Türlerin ara-sıra dini bir hayat yaşamasını sağlayan etkenler dini ibadetlerin arasında, eskiden beri Türk diliyle yapılmasına izin verilen törenlerin var olmasıdır. O halde, dini hayatımıza daha büyük bir heyecan ve iç huzuru vermek için gerek tilavetler1 dışarıda kalmak üzere Kur'an-ı Kerim’in ve her türlü ibadetin Türkçe yapılmasını belirtmiştir.Şeklinde açıklamıştır.
Yazar genel olarak ekonomik ,politik gibi diğer alanlarda da yukarda ki hususlara benzer düşünmüş Türkçülük felsefesini şöyle izah etmiştir:
Felsefe, maddi ihtiyaçların gerektirmediği ve zorlamadığı çıkarsız kinsiz karşılıksız bir düşünüştür. Bu tür düşünüşe "spekülasyon" adı verilir. Biz, buna, Türkçe'de "muakale" adını veriyoruz. Bir millet, savaşlardan kurtulmadıkça ve ekonomik bir huzura ulaşmadıkça, içinde spekülasyon yapacak fertler yetişemez. Çünkü spekülasyon yalnız düşünmek için düşünmektir. Halbuki, bin türlü derdi olan bir millet; yaşamak için, kendini savunmak için, hatta yemek yemek ve içmek için düşünmek zorundadır. Düşünmek için düşünmek, ancak bu hayati düşünüş ihtiyaçlarından kurtulmuş olan ve çalışmadan yaşayabilen insanlara nasip olabilir. Türkler, şimdiye kadar böyle bir huzur ve rahata eremedikleri için, içlerinde hayatını spekülasyona adayabilecek az adam yetiştirebildi. Bunlar da, düşünüş yollarını bilmediklerinden, ideallerini iyi yönetemediler. Çoğunlukla dervişlik ve kalenderlik çıkmazlarına saptılar. Türkler, maddi silahların, manevi değerleri hükümsüz bıraktığı son yüzyıla gelinceye kadar, Asya'da Avrupa'da, Afrika'da bütün milletleri yenmişler, egemenlikleri altına almışlardı. Demek ki Türk felsefesi, bu milletlere ait felsefelerin hepsinden daha yüksekti. Bugün de öyledir. Yalnız şu var ki, bu gün maddi medeniyet bakımından ve maddi silahlar dolayısıyla Avrupalı milletlerden gerideyiz. Medeniyetçe onlara eşit olduğumuz gün, hiç şüphesiz dünya egemenliği yine bize geçecektir. Mondros'ta esir bulunduğumuz zaman, orada kamp komutanı olan bir İngiliz şu sözleri söylemişti; "Türkler, gelecekte, yine cihangir olacaklardır."Görülüyor ki, Türklerde, yüksek felsefe ileri gitmiş olmamakla beraber, halk felsefesi oldukça yüksektir. İşte felsefede Türkçülük, Türk halkındaki bu milli felsefeyi arayıp meydana çıkarmaktır.Ey, bugünün Türk genci! Bütün bu işlerin yapılması, yüzyıllardan beri seni bekliyor.Şeklinde açıklamıştır.

Osmanlı Devleti, bügükü Amerika Birleşik Devletleri gibi bir milletler sistemiydi ve  aslî unsurunu herhangi bir millet oluşturmuyordu. Bir çok milletten oluşan bu sistem yıkılma noktasına geldiğinde, fikri  anlamda birçok kurtuluş  reçetesi ve oluşumu ortaya çıkmıştır. Bunların en başlıcaları, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türçülük ve değişik batılı devletlerin himayesinde mandacılıktır.
    Bütün bunların yanında, Kurtuluş savaşına karar veren, planlayan, kazanan ve Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk’ ün önderliğinde Türk halkı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devletin’ den farklı olarak üniter yapıya sahiptir ve aslî unsuru Türk halkıdır.
    Osmanlı Devleti’ nin en sancılı ve yıkılmaya yüz tuttuğu dönemde (1876) dünyaya gelen ve Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurulmasını müteakip (1924) vefat eden Ziya GÖKALP, bir sosyolog olarak, emperyalizmden kurtulmanın ve çağdaşlaşmanın esas unsuru olarak her alanda (sosyal, ekononomik, kültürel, siyasî, dinî, ahlakî, felsefî) millileşmenin, yani Türkleşmenin ve Türkçülüğün  ana gaye olduğunu tespit etmiştir. Bu konudaki esasları belirlerken uzak ve yakın tarihin etkisi kapsamında başlıca üç unsurdan etkilenmiştir. Bunlardan birincisi, Orta Asyadaki Oğuz Türklerinin sosyal yapısı ve kültürü,  ikincisi Osmanlı Devletin’de, daha doğrusu Osmalıcılıkta ve İslamcılılıkta yapılan hatalar ile Osmanlı sistemi içinde Türk olmanın önemsizliği, üçüncüsü ise   İttihat ve Terakkiçilerin Türkçülük adına yaptıkları yanlış tespit ve uygulamalar. Bütün bunların, yazarın eserini oluşturmasına esas teşkil etmiş olduğunu değerlendirmekteyim. 
    Eserde, Türkçülüğün felsefesi ve doktirini orta konulmakta, aslî unsuru Türk olan bir devlet yapısının nasıl olması geretiği anlatılmaktadır. Konunun sosyal felsefesi, esasları ile beraber yol haritası çıkarılmak istenmiş, Türk kim dir? Kim değildir? Soruları cevaplanmış, Türkçülüğün ne olması, ne olmaması gerektiği vurgulanmıştır. Devlet ve millet  hayatını oluşturan (sosyal,ekonomik, siyasî, hukuki, güzel sanatlar vs.) bütün çerçevelerin Türkleşmesi anlatılmıştır. Milleti oluşturan unsurlar; dil, mefkûre, din, ahlak ve terbiye birliği olarak tanımlamıştır. Burada önemli olan husus, Ziya Gökalp’ in milleti oluşturan konular arasında “ırk birliğini” almamış olmasıdır.
    Dil konusu üzerinde gösterdiği hassasiyet ve belirlediği esasların o günlerden bu günlere kadar olan çalışmaların temelini oluşturduğunu, “...konuşma dilini (Türkçe’yi) yazarak, yazı dili haline getirmek” prensibinin çok yerinde bir tespit olduğunu değerlendirmekteyim.
    “Hiçbir medeniyet hiçbir dine nispet edilemez. Bir Hıristiyan medeniyeti olmadığı gibi bir İslam medeniyeti de yoktur.” diyerek, batılaşmanın hıristiyanlaşma olmadığını belirtmesinin, bu konuda belirlediği esasların halk nezdinde de kabul görmesinde önemli bir etken olduğunu düşünmekteyim.
     Yazarın belirtmiş olduğu bütün esaslar bir bakıma teorik (nazarî ) ve  pratik (amelî)  şu iki prensip ışığı altında şekillenmektedir. Bunlar:
Nazarî olarak, “Türkçülüğün vazifesi, bir taraftan yalnız halk arasında kalan Türk harsını arayıp bulmak, diğer taraftan batı medeniyetini tam ve canlı bir surette alarak millî harsa aşılamaktır.
Bunu gerçekleştirme vasıtası ve pratik programın ana prensibi olarak da, “Halka doğru gidecek olanlar, yüksek bir tahsil ve terbiye gören seçkinlerdir. Çünkü seçkinler medeniyet görmüş ancak harstan nasibini almamışlardır. Bunlar halktan harsi bir terbiye almak ve halka medeniyet götürmek için halka doğru gideceklerdir.” diyerek aydınları görmektedir.
    Sonuç olarak eserde, Türk halkının harsının (millî kültürünün) Türk aydını tarafından, Batı medeniyeti içinde muasırlaştırılmasının, Türkçülüğün esasını oluşturtğunu değerlendirmekteyim.

Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban: Çok Olumsuz Şartlar Altında Kurtuluş Mücadelesi Veren Bir Milletin Bağımsızlık Sevdasının Genç Kuşaklara Aktarılması.
Yabanda zaman olarak Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Zaferi’nin kazanılışına kadar olan süre ele alınır. Savaşta bir kolunu kaybetmiş ihtiyat zabiti Ahmet Celal’in kişiliğinde tanırız yenilgiyi. Mekan ise adı verilmemekle birlikte Haymana Ovasının ortasında, Porsuk Çayı dolaylarında bir köydür.
Milli mücadeleyi konu alan bu romanda köyün ve köylünün durumu, Kurtuluş Savaşındaki tarzı, Ahmet Celal’in gözüyle verilir. Yine o’nun köylüyle ilişkisi ”Halk-Aydın” kopukluğu biçiminde anlatılır.
Romanda şahıs kadrosu şöyle şekillenmektedir: Ahmet Celal romanın asıl kahramanıdır. Savaşta kolunu kaybetmiş eski bir subaydır. Birinci Dünya Savaşının ardından eski neferi Mehmet Ali’nin  köyüne gelmiş, köylülerin arasına karışarak kendini doğaya bırakarak yenilenmeyi ummuştur. Mehmet Ali ise Ahmet Celal’in eski neferi olma özelliğinden sıyrılmış, asker olmadan önceki haline dönmüştür, yani savaştan korkar bir karakteri canlandırmaktadır. Nihayetinde birkaç ay sonra askere çağrılır. Romanın karakterlerinden biri olan Salih Ağa, köylüyü sömüren düzenbaz çıkar peşinde olan; Yaz-Kış çorapsız dolaşan ne düşündüğü çıplak ayaklarından anlaşılan ve bütün köy halkını sihir ve nüfuzu altına almış bir dolandırıcıdır. Yirmi üç yıl askerlik yapmış olan Bekir Çavuş, köylüler arasından en çok gezmiş, dolaşmış bir tiple karşımıza çıkar. Köylülerdeki cehaleti kendisi gibi gezip görmemeye bağlamaktadır. Tipik bir Anadolu kadınını canlandıran Zeynep  zengin, çok çalışkan ilk önce kendi ekinini ve kendi toprağını düşünen bir anadır. 14 yaşında olmasına rağmen okumamış, zor işlerde çalışmasından dolayı ufak tefek kalmış İsmail ise Mehmet Ali’nin erkek kardeşidir.  Köyün muhtarı ise Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra padişaha ve saraya bağlı kalmış tüm köylüler gibi milli mücadeleyi desteklemeyen bir şahıs olarak karşımıza çıkmaktadır. Romanda saf ve temizliği simgeleyen şahıs Emine’dir. Emine yetim bir köylü kızıdır. Babası cihan harbinde şehit olduğu haberinin yayılmasından sonra annesinin başka bir kişiyle evlenmiş olması, halası tarafından büyütülmesine neden olmuştur.
Romanın kahramanı Ahmet Celal Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra eski neferi Mehmet Ali’nin köyüne gelip yerleşir. Konuşması, tavırları, giyimi, düşünceleri, duygularıyla köylülerin dünyasının dışındadır. Bu yüzden köylüler tarafından Yaban olarak değerlendirilmiştir. Kendini doğaya bırakmak, yenilemek umuduyla gelmiş olduğu köyde, çok geçmeden yabanlığın bir yazgı olduğunu fark edecektir. Ahmet Celal köylüler tarafından ilk başta bir vergi memuru veya padişahın bir casusu olarak görülmüştür. Daha sonra durumun anlaşılmasına rağmen köylüler tarafından yine de pek sevilmemiştir. Birinci Dünya Savaşının etkisinde kalan köylüler bir daha savaşma cesaretini kendilerinde toplayamamaktadır. Mehmet Ali; evlenmiş ve terhis edilmesine rağmen tekrar askere çağrılmaktan korkmaktadır. Ahmet Celal, Mehmet Ali’ye düşmanın terhis filan dinlemediğini, düşman askerlerinin köyün yakınındaki tepenin ardında görünmesi halinde eli kolu bağlı olarak duramayacağını, gelip de evini, köyünü yakıp yıkarken, çoluk çocuğuna işkence yaparken bir köşede büzülüp duramayacağını, bütün köylerin bu köydeki gibi düşünmesi ve her talimli askerin askere gitmekten korkması halinde düşmanın tekrar köye girebileceğini söyler. Ahmet Celal, Mehmet Ali’nin bu halini gördükçe eski eri ile şimdiki arasında hiçbir ilişki olmadığını düşünür. Bazı köylüler ise düşmanın saldırgan oluşunu milli mücadelecilerinin düşmana karşı çıkmalarına bağlamaktadırlar. Bu arada kendisinin de cephede bir işe yarayıp yaramayacağını da düşünmeye başlar. Bu düşüncelerden sıyrılmak amacıyla yürüyüş yapmak üzere gittiği kavak ağaçlıklarının bulunduğu bölgede gördüğü bir kıza aşık olur. Bu, babası balkan savaşında şehit düştüğü söylentisi üzerine annesi tarafından terk edildikten sonra dul halasının yanında kalan Emine’dir.
        Bir süre sonra Mehmet Ali’nin korktuğu başına gelir ve askere çağrılarak tekrar silah altına alınır. Zamanla Ahmet Celal, Mehmet Alinin kardeşi İsmail’inde Emine’ye aşık olduğunu, Emine’ninde ona ilgisiz olmadığını duyunca bunu kabullenmek istemez.
       Ahmet Celal, misafir olarak kaldığı Mehmet Ali’nin evinde annesi  Zeynep ve kardeşi İsmail’in tavırlarından bıkarak Bekir Çavuşun köye yakın bir yerde depo olarak kullandığı evi onararak buraya taşınır ve bundan sonraki yaşantısını burada devam ettirmeye başlar.
        Bu arada Birinci ve İkinci İnönü muharebeleri zaferle sonuçlanmıştır. Zaman geçtikçe yalnızlıktan bunalan Ahmet Celal Emine’yi istetmeye karar verirse de buna cesaret edemez ve bir süre sonra Emine İsmail ile evlenir. Emine’nin babası Şerif ise Balkan Savaşında şehit düşmemiş, daha sonra gönderildiği Rus cephesinde esir düşmüştür. Esaretten kurtulduktan sonra görevli olduğu birlikle yeni görev yerine giderken köyden geçişi esnasında tesadüfen tanışırlar ve Emine’de babasını görür.
        Ahmet Celal’in korktuğu başına gelir ve düşman köye girer. Köylünün çoğu köyden ayrılarak derenin içinde, kalan kısmı ise evlerinde saklanır. Bir süre sonra düşmanın bir zararı olmayacağı inancıyla saklanmaktan vazgeçerek evlerine dönerler. Bu arada işgalciler Ahmet Celal’in evine girerler ve silahların alarak evi darmadağın ederken Ahmet Celal’in kimliğini tespit ederler. İfadesi alınmak üzere düşman komutanının huzuruna çıkarılan Ahmet Celal’in İstanbul’u niçin terk ederek  bu köye yerleştiğinin hikayesine inanmazlar ve evinden çıkmamak şartıyla onu serbest bırakırlar.
        Düşman, köylüden aldığının “parasını vereceğiz” yalanıyla ne olduğu bilinmeyen kağıtlarla köylüyü kandırır. Düşman, köyden gönüllü olarak Salih ağa ve köy imamını kendilerine yol göstermek üzere alarak Ankara’ya doğru hareket eder ve köyü boşaltır.  Salih ağa ve köy imamı bir süre sonra geri dönerler.
        Köylüler her şeyi unuturlar. Felaket bile Ahmet Celal ile köylüleri birleştirmez, aksine daha ziyade derinleştirir ve bu yabana hala yan gözle bakarlar. Bekir Çavuş ise menfaat bağları ile Ahmet Celal’e bağlı kalır. Ahmet Celal’in ev işlerini ise ücreti karşılığı Emeti kadın yapmakta, Emeti kadının  torunu Hasan ise çobanlık yapmaktadır. Ahmet Celal Hasan’a öyle bağlanır ki bazı günler onunla beraber bulunmak için dağ tepe davar gütmeye gider, onunla oyunlar oynar, hülyalara dalarak yürür, saatlerce birbirlerine hiçbir söz söylemeden yan yana dolaşırlar, Hasan uyuduğunda sürüye o nezaret eder.
        İşte, Hasan’la bu uzun kır gezintilerinin birinden döndükleri bir akşam  köyün içini ve dışını düşman askerleriyle tıklım tıklım dolmuş olarak bulur. Askerlerin hepsi, toza toprağa bulanmış, derileri güneşten paslı bakıra dönmüş, sakalları diken diken uzamış, üst baş perişan bir halde, geçen seferki gibi muntazam bir kıta manzarası göstermiyor ve başı bozuk bir insan yığınını andırıyordur.  Ahmet Celal bu görüntüden düşmanın mağlup olduğunu anlar ve onlara “yenildiniz değilmi” diye bağırmak ister, Türk ordusunun zaferini gözleri ile gördüğü için çok sevinir. Düşman askerleri Ahmet Celal’in evine gelir, bütün paralarını ve eşyalarını alırlar. Bu arada düşman askerlerinin işkence yaptığı Emeti kadının torunu küçük Hasan ölür.
        Düşman köyü yakmaya, işkenceye, tecavüz olaylarına başlar. Dışarıda çığlıklar, çocuk ağlamaları kulakları tırmalamaktadır. Ahmet Celal kendi evine de sıra geleceğini düşünerek evden ayrılırken yanına kitap, kağıt  ve gazete yığınları arasında bulduğu defteri ile kurşun kalem alır, hayatının son dakikasına kadar başından ne gelip, ne geçecekse bu deftere yazmaya, bu milli facianın bütün esrarını buraya dökmeye ve birkaç gün sonra köye gelecek Türk askerinin bulacağını hayal ederek onu bir taş altına bırakmaya karar verir.  Defteri ve kalemi aldıktan sonra dışarıya çıkar ve ağır ağır yangın kokularının, dumanların, çığlıkların geldiği tarafa doğru yürür.
        Bütün köylüler, kadın erkek, çoluk çocuk meydanlığa toplanmış, kadınlar; buraya ateşten kurtarabildikleri eşyaları yığıyorlar ve bu iş bittikten sonra her biri kendi eşyasının üzerine oturup ağlıyor, erkekler; artık uğraşmanın, karşı koymanın faydasızlığını anlayıp elleri böğürlerinde ayakta duruyorlardır. Köylülerin etrafını çeviren düşman askerleri köylülerin haliyle alay etmekte, kimi süngüsünün ucuyla  kadınları ve çocukları korkutmakta, kimi ise nişan alarak tüfeğini halkın üzerine çevirmektedir.  Ahmet Celal yapılanları hazmedemez ve düşman komutanına şikayete gittiysede bir sonuç alamaz. Omuz omuza oturmuş olmalarına rağmen köylüler Ahmet Celal ile yüzlerce fersah uzaktadırlar, ancak Emine ile kaçış planları yapmaktadırlar. Bir gece kaçma planlarını uygulamaya koyarlar ve Emine ile Ahmet Celal, beraber dağa doğru kaçarken düşmanın serseri kurşunlarına hedef olurlar, yaralı bir şekilde mezarlığa sığınan ikiliden Ahmet Celal böğründen, Emine ise kalçasından yaralanmıştır.  Ahmet Celal köyde geçirdiği iki üç yıllık zaman içinde, ona bir cehennem azabı çektiren bütün tiksintilerin, öfkelerin, isyanların, umutsuzlukların vücudundan sızan kanlarla akıp gittiğini hisseder. Şafak vakti uyandıklarında sol bacağından yaralanmış olan Emine’nin yürüyemeyeceği anlaşılır.  Mezarlıkta sabahlayan Ahmet Celal ve Emine yola çıkmaya hazırlanırken Emine’nin kalkamadığını fark eden Ahmet Celal, cebinden not tuttuğu defteri çıkararak son satırlarını defterine karaladıktan sonra Emine’ye not defterini bırakarak oradan uzaklaşır.

Kendi dönemi içindeki gerçekçilik anlayışına uygun olarak yazılmış olan Yaban’da Yakup Kadri, Birinci Dünya Savaşının bitimiyle birlikte Sakarya Savaşı’nın sonuna kadar olan sürede bir Anadolu köyünde, köylüleri, köyün durumunu, Milli Mücadele’ye ilişkin tavırlarını bir aydının gözüyle verir.
Yaban’da zaman olarak Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden Sakarya Zaferi’nin kazanılışına kadar olan süre alınır. Kendisi savaşta bir kolunu kaybetmiş, ihtiyat zabiti Ahmet Celal olarak karşımıza çıkar. Mekansa, adı verilmemekle birlikte, Haymana Ovası’nın ortasında, Porsuk Çayı dolaylarında bir köydür. Anlatım biçimi olarak anı türü seçilmiştir.
Ahmet Celal köylülere göre bir ‘’Yaban’’dır. Konuşması, tavırları, giyimi, düşünceleri, duyarlığıyla onların dünyalarının dışındadır. Kafasındaki, benliğindeki acılardan kurtulmak için eski neferi Mehmet Ali’nin köyüne gelmiş, köylülerin arasına karışarak, kendini doğaya bırakarak kendini yenilemeyi ummuştur. Ama çok geçmeden yabanlığının bir yazgı olduğunu farkeder.
Yakup Kadri, Yaban’la, gerçek dışı bir düş ülkesi görünümündeki köy edebiyatını yıkmıştır. Çirkin, kısır bir doğa, pis bir çevre, sakat insanlar, cehalet, kör inançlar, içgüdülerinin yön verdiği bir yaşama biçimidir. Çizilen tablonun renkleri bunlardır. Savaş sanki bu insanların dışında olup bitmektedir.’’Askere çağrılma korkusu’’ dışında savaşla ilgilenmezler.’’Milli Mücadeleye’’ karşı köylülerin tavrıyla Ahmet Celal’in tavrı birbirinin tam karşıtıdır. Bozgundan sonra geri çekilen düşman askerlerinin yaptıkları zulüm bile tepkiye yol açmaz. Tevekkülle kabullenilir. Bir kolunu onlar için veren Ahmet Celal ise deliye dönecektir. Ama onu acıya salan bu durum ‘’kendi eseridir’’. Anadolu halkını, ‘’ hayvani duyguların, cehaletin ve yoksulluğun ve kıtlığın elinde’’ bırakmıştır. Ahmet Celal Türk aydınına ‘’ Ne ektin ki, ne biçeceksin?’’ diye sorar.
Romanın bir başka bölümünde Ahmet Celal’in eski neferi Mehmet Ali’den söz edilirken soru daha kapsamlı bir biçimde irdelenmiştir. Burada Yakup Kadri’nin kişileri ele alışının doğruluğu üzerinde de durmak gerekir. İnsanın çevre ile ilişkisinin önemini kavramış bir romancıdır. Ahmet Celal köye geldikleri başka bir Mehmet Ali’nin varlığı ile tanışır. Bu eski neferi değildir. ‘’Asker olmadan önceki haline dönmüştür.’’. Mehmet Ali ona göre ‘’geriye doğru bir gelişme’’dir. Söz konusu olan bu gözlem Ahmet Celal’i şu doğruyu saptamaya götürmüştür: ‘’Talim, terbiye, iyi misal, bunların hepsi geçici şeylerdir. Çevre değiştirmedikçe, insanın gelişmesine imkan yoktur. Bu küçük mülahazadan Türkiye’deki yenilik ve batılılaşma hareketlerinin neden başarısızlığa uğradığı sorununa kadar çıkabiliriz.’’
Bu düşünce yukarıdaki alıntılarla birleştirilirse ‘’ Yaban’’da içlenen tezin yüzeysel bir halk-aydın çatışması olmadığı, romancının bu çatışmaya, bu kopukluğa yol açan temeldeki soruna dikkati çektiği görülür.
Romanın, Ahmet Celal’in anıları biçiminde yazılmış olması özbiçim uyumundan başarıyı sağlar. Konuşanı Yakup Kadri olarak biliriz. Ama Ahmet Celal adının ardına gizlenmesi anlatım biçiminden dolayı sorun çıkarmaz. Tersine işini kolaylaştırmıştır. Bunlar bir ‘’Yaban’’ın gözlemleri, izlenimleri, düşünceleri, duygularıdır. Elbette ‘’bölük pörçük’’ olmuşlardır. Ama bu parçalarla yavaş yavaş bir bütün oluşturulduğu görülür. Yalnız Ahmet Celal’in köylülerce ‘’Yaban’’ sayılışının nedenlerini değil onun kendisinin ‘’Yaban’lığının’’ bilincine varış  sürecinin ve köyün, köylünün durumunu da buluruz bu bütünde.
Sonuç olarak Yakup Kadri bu romanında, Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu köylerindeki insanların yıllar boyu süren savaşların neticesindeki çaresizliklerini gözler önüne sermiştir. Bu romanın neticesinde gözler önünde olan en önemli vurgu, çok olumsuz şartlar içerisinde kurtuluş mücadelesi vermiş bir milletin bağımsızlık sevdasının hiçbir zaman kaybolmadığıdır
.